Kitap İncelemesi: “Vergi Düzenlemelerinin Rekabet Süreçlerine Etkileri”

İktisatçıların iyi bildiği ve hukukçuların da piyasaların işleyişini gördükten sonra öğrendiği üzere, serbest piyasa koşullarında dengeye gelen arz ve talebin, piyasada optimal fiyatı sağlayacağı kabul edilir. Dışardan herhangi bir müdahale olmadığı takdirde, serbest piyasada adeta “görünmez bir el” sayesinde arz ve talep buluşur, tahsis etkinliği sağlanır ve üretici ile tüketici rantları çoğalır. Öte yandan, piyasaların işleyişine yapılan müdahaleler ise orta ve uzun vadede iktisadi etkinliğe ve toplumsal refaha zarar verebilir. Bu bağlamda devletin piyasalara müdahalesi niteliğindeki vergi düzenlemelerinin de fiyat, çıktı miktarı gibi piyasa parametrelerini etkilediği açıktır. Geçtiğimiz günlerde piyasa çıkan “Vergi Düzenlemelerinin Rekabet Süreçlerine Etkileri” isimli kitapta da vergilerin piyasa parametreleri üzerindeki etkileri farklı perspektiflerden ele alınmaktadır.

İncelediğimiz kitap, Rekabet Derneği’nin 20 Haziran 2020 tarihinde gerçekleştirdiği online bir etkinlik kapsamında sunulan tebliğlerden oluşmaktadır. Etkinlik sonrası tebliğ sahiplerinin çalışmaları kitap bölümü haline getirilmiştir. Başkent Üniversitesi İİBF Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uğur Emek’in editörlüğünde hazırlanan kitap; Rekabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Erdal Türkkan, Celal Bayar Üniversitesi İİBF Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süreyya Sakınç, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cenker Göker, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Fatih Özkan, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Balça Çelener ve Başkent Üniversitesi İİBF Öğretim Görevlisi Dr. Ozan Bingöl tarafından kaleme alınan 7 farklı bölüm ve 184 sayfadan oluşmaktadır.

İlk bölüm, Prof. Dr. Erdal Türkkan’ın “Vergi Düzenlemelerinin Rekabet Süreçlerine Etkileri Konusuna Genel Bir Bakış” ismini taşıyan, konuya giriş niteliğindeki tebliğidir. Türkkan, vergilerin hangi hallerde rekabetle uyumlu ve olumlu etkiler, hangi hallerde de rekabetle uyumsuz ve olumsuz etkiler doğurabileceğini ortaya koyduktan sonra, rekabet süreci ile daha uyumlu bir vergi sistemi açısından gözetilmesi gerektiğini düşündüğü 10 temel ilkeye yer vermektedir.

İkinci bölüm, aynı zamanda kitabın editörü de olan Prof. Dr. Uğur Emek’in yazdığı “Gümrük Vergilerinin Ürün Piyasalarında Rekabet ve Refah Etkileri” başlıklı bölümdür. Covid-19 sürecinde ülkemizce ithal edilen pek çok ürünün vergilerinde birtakım değişikliklere gidilmiştir. İthalat vergilerinin, dünya ticaretinin ve dünya ekonomisinin büyüme hızının yavaşlamasına ve yalnızca ithal ürünlerin tüketiminin değil, toplam tüketimin de düşmesine neden olduğu görüşünde olan Emek, ithalat vergilerinin toplumsal refah üzerindeki etkilerini incelemektedir.

Üçüncü bölümde Dr. Öğr. Üyesi Balca Çelener, uluslararası alanda vergi rekabetinde yaşanan güncel gelişmeleri özetlemektedir. Çelener, uluslararası vergilendirmede son zamanlarda ortak ve çok taraflı çözümler yerine, tek taraflı çözümlere ağırlık verildiğini gözlemledikten sonra, uluslararası vergi sisteminin en önemli konularından biri haline gelen dijital hizmet vergisi ile vergi kaçakçılığı sonucu kaybolan vergi matrahını tadil edebilmek için kullanılan kamu yararına adli sözleşme müessesesini masaya yatırmaktadır.

Dördüncü bölüm, Dr. Ozan Bingöl’ün hazırladığı “Vergi Düzenlemelerinin İşletmeler Arası Haksız Rekabet Etkileri” isimli kısımdır. Bingöl; vergilerin getirilmesi ve kaldırılması, vergi oranlarının artırılması, vergi muafiyet ve istisnalarının kapsamının genişletilmesi, vergi afları ile devletin alması gereken vergiden vazgeçmesi gibi işletmeler arasında rekabet eşitsizliğine yol açabilecek uygulamaların doğurabileceği rekabeti bozucu etkileri incelemekte ve bu bağlamda birtakım politika önerilerine yer vermektedir.

Beşinci bölüm, Prof. Dr Süreyye Sakınç’ın “Vergi Teşviklerinin Rekabetçi Etkileri” başlıklı tebliğine ayrılmıştır. Vergi yükünün azaltılmasını amaçlayan vergi teşviklerinin, kamu bütçe dengesi (devletin vergi gelirlerinin bir kısmından vazgeçmesi) ve vergi mükellefleri (mükelleflerin verginin bir kısmını ödemekten kurtulması) bakımından temelde iki farklı etki doğurduğunu kaydeden Sakınç, tebliğinde vergi teşviklerinin amaçlarını, araçlarını, hedeflerini ve niteliklerini ele almaktadır.

Altıncı bölümün konusunu, Doç. Dr. Cenker Göker’in “Verginin Tabana Yayılması Kavramına İlişkin Tespitler” başlıklı kısa tebliği oluşturmaktadır. Vergiyi tabana yaymak için vergilerin harcama yerine gelir üzerinden alınmasını savunan Göker, yatırım ve istihdamın desteklenmesi için vergi sisteminin istikrarlı ve öngörülebilir olmasının ve vergi affı gibi işletmelerin vergi sistemine olan güveninin sarsılmasına yol açabilecek uygulamalardan kaçınılmasının altını çizmektedir.

Yedinci ve son bölüm ise bendeniz Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Fatih Özkan tarafından kaleme alınan “Rekabet Perspektifinden Dijital Hizmet Vergisi” başlıklı tebliğdir. Dijital hizmet vergisinin yol açacağı sonuçların yalnızca vergi hukukuyla sınırlı olmadığı, bu bağlamda rekabet hukuku alanında da birtakım sonuçlar doğurmaya elverişli olduğu tezinden hareketle Özkan; dijital hizmet vergisinin, dijital hizmetler için kullanıcılarca ödenen ücretlere olan etkileri ile uluslararası dijital hizmet sağlayıcıları ve yerli dijital hizmet sağlayıcıları arasındaki adil rekabet ortamına olan etkilerini incelemektedir.

Daha fazlası için kitaba başvurmanızı önerir, hepinize şimdiden iyi okumalar dileriz.

Akaryakıtta yine bir tavan fiyat

EPDK’dan bir tavan fiyat uygulaması daha! Kulağa hoş gelse de iktisadi etkileri bakımından aynı şeyi söyleyemeyeceğimiz bu gelişmeyi Tolga Han Aytemizel anlatıyor.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), akaryakıttaki yüksek fiyatlar nedeniyle tekrar tavan fiyat uygulamasına geçme kararı aldı. Daha önce 2009 yılında da benzer bir karar alan EPDK,  benzin ve motorin fiyatlarının iki ay boyunca aşmaması gereken sınırları belirledi. Medyada doğal olarak yalnızca bir indirim haberi olarak yer alan bu gelişmeyi daha kapsamlı bir ekonomik perspektiften yorumlamak ise, tıpkı geçtiğimiz aylarda uçak biletleri konusunda yaptığımız gibi, yine Pazarlardan Haberlere düşüyor. Ancak ne yazık ki bu kararın piyasanın işleyişi açısından herhangi bir olumlu bir etkisinin olacağını söylemek güç.

Türkiye’de akaryakıt fiyatlarının aşırı derecede yüksek olmasının ilk sebebi, elbette vergiler. Öyle ki, akaryakıt rafineri çıkış fiyatının yaklaşık yarısı ÖTV’den oluşuyor; bu da, tüketicinin akaryakıta ödediği fiyatın yaklaşık %40’ının vergi olması anlamına geliyor. Dünyadaki en pahalı benzin fiyatlarına sahip ülkeler arasında Türkiye’nin olmasının sebebi ise, enerji bağımlılığı, döviz kurundaki artışlar ve piyasada fiyat rekabetine engel olan önemli yapısal sorunlar.

Bu sorunlardan ilki, petrolün işlenmesi aşamasında yer alan TÜPRAŞ olarak görülebilir. Özelleştirilirken piyasadaki etkinliği sağlayacak bir yapının kurulmasının amaçlanmamış olması sebebiyle, TÜPRAŞ’ın rafinerileri hala tek bir iktisadi bütünlüğe ait. Dolayısıyla akaryakıt üretiminde etkinlik sağlayıp fiyatları aşağıya çekecek bir rekabetten söz etmek mümkün değil.

250px--New_ceiling_price_lists_are_here-_-_NARA_-_515063Dağıtım kanalında ise birçok oyuncu olmasına rağmen önemli bir yoğunlaşma söz konusu. Piyasanın büyük bir bölümü Shell, Opet ve BP gibi büyük şirketlerden oluşuyor. Bu gibi oligopolistik (az oyunculu) piyasalarda bekleneceği gibi, dağıtım şirketlerinin fiyatlama stratejileri, aralarında fiyat rekabetine girmekten çok TÜPRAŞ’ın rafine çıkış fiyatları üzerinden belli bir kar oranı sağlamaya yönelebiliyor. Ayrıca bayilerin (benzin istasyonları) uzun bir süre boyunca sadece tek bir dağıtıcıyla çalışmak durumunda olması (EPDK regülasyonunun yanında eskiden intifa sözleşmeleri şimdi ise alternatif dikey entegrasyon yöntemleri vasıtasıyla) alt pazarda da fiyat rekabetini engelleyebiliyor. Dolayısıyla ham petrol fiyatlarındaki veya döviz kurundaki artışları fiyatlarına yansıtan şirketler, aynı çabukluğu fiyatlar düşerken göstermeyebiliyor. Bu durumun devam etmesi ise dağıtımdaki giriş engelleri nedeniyle piyasaya yeni global oyuncuların girememesi ve yerel dağıtıcıların büyüme olanaklarının bulunmamasına dayanıyor. Ayrıca Tüpraş’a verilen cezayı da hatırlamakta fayda var.

Bu piyasa koşulları altında, dağıtıcıların ve bayilerin elde ettiği kar marjını kısıtlayarak tavan fiyat belirlemenin, akaryakıt fiyatlarının kısa bir süre için kontrol altına alınması ve bu sayede yüksek fiyatlara karşı kamu tepkisinin engellenmesi dışında bir olumlu bir etkisi olacağı kuşkulu.

Nedenleri ise şöyle:

  • 2009 yılında herhangi bir çözüm getirmeyen tavan fiyat uygulamasında olduğu gibi, bu sefer de yukarıda bahsedilen yapısal sorunlar hedeflenmiyor. Aksine, tavan fiyatlar dağıtım şirketlerinin ve bayilerin kar marjını kısarak piyasadaki giriş engellerini artırıp yukarıdaki sorunu daha da belirgin hale getirebilir.
  • Yüksek pazar gücü bulunan firmaların fiyatlarını üretim fiyatları artarken kısıtlamak, ileriki dönemlerde hammadde fiyatları ve döviz kuru düşerken, iyi zamanlarda, bunları fiyat düşüşü olarak yansıtmamaya itebilir.
  • Fiyatları açık bir şekilde AB’deki düzeye getirin şeklinde bir düzenleme, zaten oligopolistik olan bir piyasa için riskli.

Sonuç olarak rekabetin yakın zamanda tahsis edilemeyeceği düşünülen üst pazar yerine, daha rekabetçi bir ortamın yaratılabileceği dağıtım kanalında fiyat müdahalesi yapmak doğru bir politika olarak görünmüyor. Bunun yerine, dağıtımda rekabet politikasının rol alması daha mantıklı. Sorunları gören Rekabet Kurumu da son yıllarda bayiler ve dağıtıcılar arasındaki sözleşmelere müdahale etmiş ve bayilerin dağıtıcıya 20-25 yıla kadar çıkabilen bağımlılık süresini azaltarak fiyat rekabeti sağlamaya çalışmıştı. Bu adımların etkisi görülmesine rağmen, halen rekabetçi piyasa koşulları yaratılamamış olması uygun rekabet politikasının önemini daha da artırıyor. Farklı bakış açılarıyla daha çok ilerleme kaydedilebileceğine yönelik fikirler de var. Örneğin Şahin Ardıyok’un sektördeki sorunları irdelediği ve rekabet incelemelerinde tıpkı çimento ve sinema sektörlerinde olduğu gibi dar bir coğrafi pazar tanımı benimsendiğinde, bölgesel yoğunlaşmaların kontrol altına alınabileceğini ve dağıtımdaki giriş engellerinin azalabileceğini belirten yazısı mutlaka okunmalı.

EPDK’nın akaryakıt piyasasının dağıtım aşamasındaki yetki alanı oldukça geniş olmasına rağmen tavan fiyatı seçmesi, regülasyon mantığı açısından bakıldığında da pek anlaşılamıyor. Rekabet Kurumu’nun yayınladığı Akaryakıt Sektör Raporunda, EPDK düzenlemelerindeki bazı hususların giriş engeli yarattığı ve rekabetçi bir fiyatlama yaratmadığı da belirtilmişti (bayilerin yalnızca tek bir distribütörle çalışmasını öngören ve dağıtım lisansının yenilenmesi için minimum satış yükümlülüğü getiren düzenlemelerin dağıtımda giriş engeli yaratıp, şirketleri fiyat rekabetine girmemesine ittiği gibi). Tavsiye edilen daha etkili adımlar varken dar bir perspektifle fiyatların yükselmesini engellemek, dalgalara karşı kumdan set çekmeye benziyor. Kısa vadede benzinde 13 kuruş, motorinde 22 kuruşa varan indirimler beklenmesine rağmen önümüzdeki günlerde nasıl bir durumla karşılaşacağımız ise bir soru işareti. Ezbere tavan fiyat uygulamasının iktisadi politikalarda daha çok yer alması ise farklı bir sorun.