Rekabetin Korunması Hakkında Kanun Değişti (2. Bölüm)

Bir önceki yazımızda 24 Haziran’da Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 7246 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un içerdiği değişiklikler arasında muafiyet, birleşme ve devralma testi ile de minimis düzenlemesini ele almıştık. Bu yazımızda ise diğer değişiklikleri oluşturan davranışsal ve yapısal tedbirler ile taahhüt ve uzlaşma mekanizmalarını inceleyeceğiz.

Davranışsal ve Yapısal Tedbirler

7246 sayılı Kanun ile yapılan değişikliklerin belki de en medyatik olanı, Rekabet Kurulu’na “şirketleri bölme” yetkisi verildiğine dair basında çıkan bazı haberlerden de görüleceği üzere davranışsal ve yapısal tedbirlerdir. Değişiklikle birlikte Kurul, RKHK’nın 4., 6. veya 7. maddelerinin ihlaline yol açan teşebbüsler hakkında davranışsal ve yapısal tedbirlere hükmedebilecektir. Aslında 7246 sayılı Kanun öncesinde de RKHK’nın 9/1. maddesinde Kurul’un, kanunu ihlal eden teşebbüslere “rekabetin tesisi için yerine getirilmesi ya da kaçınılması gereken davranışları” bildireceği düzenlenmişti. Literatürde “davranışsal tedbirler” (behavioural remedies) olarak tanımlanan bu müessese, esasen 7246 sayılı Kanun sonrası da varlığını korumuş olup, söz konusu kanun sadece “davranışsal tedbir” terimini RKHK’ya dâhil etmiştir. 7246 sayılı Kanun’un getirdiği asıl yenilik “yapısal tedbirler”dir (structural remedies). Bu değişiklikle birlikte 1/2003 sayılı AB Tüzüğü’nün 7. maddesiyle AB Komisyonu’na verilen ABİDA’nın 101. ve 102. maddelerinin ihlalini sona erdirmek adına ihlalle orantılı olmak üzere ve ihlali sonlandırmak için gerekli olabilecek davranışsal veya yapısal tedbir uygulama yetkisi, Rekabet Kurulu’na da tanınmış olmaktadır.

7246 sayılı Kanun öncesinde Kurul, 7. madde kapsamında davranışsal, hatta yapısal tedbirlere benzer sonuçlar doğuracak şekilde teşebbüslerin sunduğu “çözüm önerilerini ve bunları yerine getirme konusundaki taahhütlerini” kabul ederek, normal şartlar altında izin vermeyeceği birleşme ve devralma işlemlerine izin verebilmekteydi. Böylece teşebbüsler, işlem sonrasına ilişkin Kurul’un rekabetçi endişelerini ortadan kaldırmak üzere ve tamamen kendi inisiyatifleriyle çözüm önerileri getirebilmekte, bunun karşılığında Kurul da işleme izin verebilmekteydi. Örneğin iki sinema salonu işletmecisinin birleşme işlemine, işlemin normal şartlar altında rekabeti önemli ölçüde azaltacak olmasına rağmen, tarafların bazı sinema salonlarının elden çıkarılması ve birleşme sonrası bilet fiyatlarının belli bir süre Kurul’a bildirilmesini içeren bir çözüm önerisiyle Kurul’ca izin verilebilir. Burada sinema salonlarının elden çıkarılması yapısal tedbire, bilet fiyatlarının bildirilmesi ise davranışsal tedbire benzemektedir. Ancak çözüm önerileri, yalnızca 7. madde kapsamında ve ayrıca teşebbüslerin kendi rızalarıyla taahhüt etmeleri halinde mümkündür. Başka bir deyişle Kurul, taraflara çözüm önerisi getirmeyi telkin veya tavsiye edemez.

7246 sayılı Kanunla birlikte Kurul, tıpkı tarafların sunduğu çözüm önerilerine benzer şekilde davranışsal ve yapısal tedbirlere hükmedebilme yetkisine kavuşmuştur. Üstelik Kurul bu yetkiye, teşebbüslerin işbirliğine ihtiyaç duymadan ve sadece 7. maddeyle de sınırlı olmaksızın 4. ve 6. maddeler kapsamında yürütülen soruşturmalarda da başvurabilecektir. Ancak yapısal tedbirlerin birtakım koşullara bağlandığı görülmektedir. Öncelikle davranışsal tedbirlerin aksine yapısal tedbirler, yalnızca üç şekilde ortaya çıkmaktadır: (i) faaliyetlerin devri, (ii) ortaklık paylarının devri ve (iii) mal varlıklarının devri. İlaveten, gerek davranışsal, gerekse yapısal tedbirlere, 1/2003 sayılı AB Tüzüğü’nde olduğu gibi “ihlalle orantılı olmak koşuluyla” ve “ihlalin etkili biçimde sona erdirilmesi için gerekli olması” durumunda hükmedilebilir. Bu makul ve anlaşılabilir koşula ek olarak, Kurul’ca yapısal tedbirlere “ancak daha önce getirilen davranışsal tedbirlerin sonuç vermediği hallerde başvurulur”. O halde yapısal tedbirlere hükmedebilmek için, öncesinde davranışsal tedbirlerin tüketilmiş olması şarttır. Hâlbuki 1/2003 sayılı AB Tüzüğü’nün 7. maddesi uyarınca yapısal tedbir uygulayabilmek için “eş değer bir davranışsal tedbirin bulunmaması veya böyle bir davranışsal tedbirin, yapısal tedbirlere oranla teşebbüsler açısından daha külfetli olması” yeterlidir.

Ayrıca mehaz mevzuatta öngörülmeyen bir süre koşulu da bulunmaktadır. Buna göre “davranışsal tedbirlerin sonuç vermediğinin nihai kararla tespit edilmesi halinde ilgili teşebbüs veya teşebbüs birliklerine yapısal tedbire uyması için en az 6 ay süre verilir.” Türk hukukuna özgü bu süre koşulu, esas komisyondaki görüşmeler esnasında 7246 sayılı Kanuna eklenmiştir. Böylece Kurul önce davranışsal tedbirlere hükmedecek, bunların ihlalin etkilerini ortadan kaldıramaması durumunda bu kez yapısal tedbirlere başvurulacak, yapısal tedbirlerin gereği ise teşebbüslerce 6 ay içerisinde yerine getirilecektir. Yani teşebbüslerin, ortaklık paylarını veya mal varlıklarını devretmek üzere devir koşullarını belirlemek, ihale yapmak, alıcıyı bulmak gibi gerekli işlemleri tamamlamak için azami 6 ay süresi olacaktır. Her ne kadar 7246 sayılı Kanun’da 4. madde bağlamında da öngörülmesine rağmen, yapısal tedbirler dünya uygulamasında daha ziyade hâkim durumun kötüye kullanılması halinde gündeme gelmektedir. Aynı anda hem alt pazarda faaliyet gösteren, hem de üst pazarda hâkim durumda bulunan teşebbüslerin bu hâkimiyetini alt pazardaki teşebbüsler aleyhine kötüye kullanması, yapısal tedbir için en uygun senaryodur.

Taahhüt ve Uzlaşma Mekanizmaları

7246 sayılı Kanunla birlikte RKHK’nın 43. maddesinde değişiklik yapılarak taahhüt (commitment) ve uzlaşma (settlement) mekanizmaları Türk rekabet hukukuna kazandırılmıştır. İlk olarak 4. veya 6. madde ihlalinin incelendiği bir ön araştırma veya soruşturma kapsamında dosya konusu teşebbüs veya teşebbüsler, “ortaya çıkan rekabet sorunlarının giderilmesine yönelik olarak” Kurul’a taahhüt sunabilirler. 7. madde kapsamındaki çözüm önerileri gibi, 4. ve 6. madde kapsamında taahhütler de teşebbüsler tarafından öne sürülecektir; Kurul’un re’sen teşebbüslerden taahhüt isteme yetkisi bulunmamaktadır. Taahhüt mekanizmasıyla teşebbüsler, davranışsal ve yapısal tedbirlere benzeyecek şekilde çözüm üretmektedirler. Teşebbüslerin taahhütlerinin, Kurul nezdinde rekabetçi endişeleri giderebileceği kanaatini oluşturması şarttır. Kurul’un kabul etmediği öneriler geçerlilik kazanamayacağından, süreç devam ederken teşebbüsler masaya yeni taahhütler getirebilirler. Yani taahhüt mekanizması, bir nevi pazarlık süreci içermektedir. Sürecin başarıyla sonuçlanması halinde Kurul, “taahhütleri ilgili teşebbüs ya da teşebbüs birlikleri açısından bağlayıcı hale getirerek soruşturma açılmamasına veya açılmış bulunan soruşturmaya son verilmesine karar verebilir.

Kurul’a taahhüt vermek suretiyle teşebbüsler, haklarında Kurul’ca bir ihlal kararı verilmesinden ve tazminat davaları gibi buna bağlı sonuçlardan kurtulmaktadır. Kanunda bu yönde bir düzenleme bulunmaması sonucu gerek taahhüdün ne kadar süreceğinin, gerekse ne zaman içerisinde yerine getirileceğinin teşebbüslerce önerilip, Kurul’ca onaylanması icap edecektir. Teşebbüslerin taahhütlerinin gereğini yerine getirmemesi durumunda ise kanunda bir yaptırım bulunmamaktadır. 1/2003 sayılı AB Tüzüğü’nün 23(2). maddesi uyarınca AB Komisyonu, taahhütlerini ihlal eden teşebbüslere cirolarının yüzde 10’una kadar idari para cezası verme yetkisine sahip olup, bunun için yeniden bir soruşturma açılmasına veya ihlal kararı verilmesine de gerek bulunmamaktadır. 7246 sayılı Kanunda ise Kurul’un, taahhüdün ihlali durumunda yalnızca yeni bir soruşturma açabileceği kabul edilmiştir. Bunun bir eksiklik olduğu anlaşılmaktadır. Taahhütlerin bağlayıcı hale getirilmeden, mehaz mevzuattaki gibi üçüncü kişilerin görüşüne açılıp açılmayacağı da belli değildir. Bu gibi belirsizlikler açısından Kurul’un çıkaracağı tebliğ faydalı olacaktır. Kanunda taahhüt mekanizması için Kurul’un tebliğ çıkarması öngörülmüşken, uzlaşmaya ilişkin olarak Kurul’ca yönetmelik çıkarılması hükme bağlanmıştır.

Uzlaşma mekanizması ise taahhüt ile aynı madde kapsamında düzenlenmesine rağmen ondan ciddi bir biçimde farklıdır. Bir kere uzlaşma, yalnızca soruşturma safhasında gündeme gelebilir, ayrıca Kurul’un “soruşturma sürecinin hızlı bitirilmesinden doğacak usuli faydaları” gözeterek re’sen uzlaşma prosedürünü başlatması da mümkündür. Başka bir deyişle, açılan bir soruşturma kapsamında soruşturma raporunun tebliğine kadar, teşebbüsler Kurul’a uzlaşma isteklerini yöneltebilecekleri gibi, Kurul da uzlaşmak isteyip istemediklerini teşebbüslere sorabilir. Uzlaşma yoluna gidilmesi halinde Kurul, “ihlalin varlığını ve kapsamını kabul ettikleri bir uzlaşma metni sunmaları için” teşebbüslere belli bir süre verecektir. Bu süre içerisinde Kurul ile uzlaşan teşebbüsler, RKHK’nın 4. veya 6. maddesini ihlal ettiklerini kabul etmekte, böylece ihlalden zarar görenlerin açacağı tazminat davalarıyla muhatap olmayı göze almaktadırlar. Ancak uzlaşma nedeniyle Kurul’un bir soruşturma raporu hazırlamayacak, böylece ihlalin ağırlığı, süresi gibi önemli detayların muhtemelen uzlaşma metninde yer almayacak olması, teşebbüslere açılacak tazminat davaları kapsamında ihlalden zarar gören davacıların elini zayıflatabilecektir.

Uzlaşmanın temel motivasyonunu, teşebbüslerin cezada indirim alma arzusu oluşturmaktadır. Teşebbüsler, Kurul ile uzlaşarak ihlali kabul etmeleri karşılığında normal şartlar altında uygulanacak idari para cezasından indirim elde edecektir. İdari para cezasının belirlenmesinde nelerin nasıl dikkate alınacağı net olmasa da, vereceği cezadan Kurul’un yüzde 25’e kadar bir indirim uygulama yetkisi bulunmaktadır. 7246 sayılı Kanun’da öngörülen yüzde 25 oranı, AB Uzlaşma Duyurusu’ndaki yüzde 10 oranından yüksek olsa da, bunun maktu olarak yüzde 25 olmadığı, yüzde 25’e kadar olduğu unutulmamalıdır. Yüzde 25’e ek olarak, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 17(6). maddesi uyarınca erken ödeme halinde Kurul ile uzlaşan teşebbüslerin ekstra bir yüzde 25 indirim daha alması mümkündür. Bu indirimler dikkate alındığında, Kurul’un gelecek uygulamasına da bağlı olarak, uzlaşma prosedürünün cazip hale gelebileceği söylenebilir. “Açık ve ağır ihlaller” için taahhüt mekanizmasına başvurulması mümkün olmasa da, uzlaşma prosedüründe her türlü ihlale ilişkin olarak Kurul ile uzlaşmak mümkündür. Ancak Kurul ile uzlaşan teşebbüslerin, idari para cezası ve uzlaşma metninde yer alan hususları sonradan dava konusu yapamayacağı belirtilmiştir. Bunun tartışmalı bir düzenleme olduğu düşünülmektedir.

Sonuç

7246 sayılı Kanun ile birlikte, bugüne kadar yasalaşamayan pek çok tasarının aksine RKHK’da 26 yıl sonra kapsamlı değişiklikler yapılmıştır. Bunlar arasında muafiyet, birleşme ve devralma testi, de minimis düzenlemesi, davranışsal ve yapısal tedbirler, taahhüt ve uzlaşma mekanizmaları öne çıkmaktadır. Elbette bunlar dışında da birtakım değişiklikler bulunmaktadır, örneğin Kurul’un dijital ortamdaki delillere erişimi ve bunların kopyalarını alabilmesi, Kurul Başkan Yardımcısı sayısının üçe yükselmesi, kadro kullanımına ilişkin usul ve esasların belirlenmesi, Kurul Başkan ve üyelerinin ceza sorumluluğuna ilişkin usul, soruşturma safhasındaki sürelerin uzatılması gibi. Türk rekabet hukukunda bir dönüm noktası oluşturan 7246 sayılı Kanun’un, rekabet ihlalleriyle mücadelede genel olarak Kurul’un elini güçlendireceği beklenmektedir. Yazımızı Ticaret Bakanı’nın değerlendirmesiyle noktalıyoruz: “…rekabete ilişkin mevzuatımızın, 2003 yılından sonra değiştirilen bu alandaki AB düzenlemelerine ileri seviyede uygunluğunu sağlamış olduk. Hem ülkemizin AB’ye üyelik müzakerelerinin Rekabet Politikası faslı kapsamındaki çalışmalarına, hem de yeni doğrudan yatırımların önünün açılmasına katkı sağlayacak Kanun’un ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.”

AB Komisyonu’yla uzlaşan bir kartel üyesi daha sonra kararın iptalini Genel Mahkeme’den isteyebilir mi?

Fatih Özkan, AB rekabet hukuku kapsamında uzlaşma meselesini tartışıyor.

Uzlaşma, rekabeti sınırlayıcı bir anlaşmaya (özellikle de kartellere) taraf olan teşebbüslerin, ihlalin varlığını kabul etmeleri karşısında kendilerine uygulanacak ceza miktarında belli bir oranda indirim yapılmasını öngören bir prosedürdür. Burada soruşturma konusu teşebbüsler AB Komisyonu ile masaya oturup haklarında ileri sürülen iddiaları kabul ettikleri için, AB Komisyonu bir kez karar verdikten sonra bu karara karşı Genel Mahkeme’ye başvurmak, her ne kadar Uzlaşma Duyurusu (Settlement Notice 2008) tarafından açıkça engellenmiş olmasa da, pek ihtimal dahilinde bir durum değildi. Bu nedenle aslında pek çoğumuzun bu soruya vereceği tepki “Olur mu öyle şey!”, “O zaman uzlaşmanın ne anlamı kalıyor?” veya “Hiç dürüstlük kurallarıyla bağdaşan bir davranış mı bu?” şeklinde olabilir. Ancak Genel Mahkeme’nin şimdi inceleyeceğimiz kararının ardından yazımızın başlığındaki soruya artık olumlu yanıt vermemiz gerekiyor.

Handshake Woman & ManAralık 2014 tarihli kararında AB Komisyonu; İngiltere, Almanya, Fransa, Belçika, Norveç ve Danimarka pazarlarında faaliyet gösteren zarf üreticisi Bong, GPV, Hamelin, Mayer-Kuvert ve Tompla adlı beş teşebbüse, 2003 ila 2008 yılları arasında kartel oluşturarak ABİDA 101. maddeyi ihlal ettikleri gerekçesiyle 1,6 ila 4,9 milyon Euro arasında çeşitli para cezaları vermişti. Fiyat artışlarını birlikte belirleme, müşteri paylaşma, ihalelere danışıklı teklifler verme, birbirlerinin uğradığı zararları telafi edici mekanizmalar oluşturma ve rekabet açısından hassas bilgi paylaşımı iddiaları karşısında söz konusu teşebbüslerin hepsi ihlalinin varlığını kabul ederek uzlaşma yoluna gitmiş, ayrıca bir kısmı Pişmanlık Duyurusu (Leniency Notice 2006) uyarınca ek indirimler de elde etmişti.

AB Komisyonu’nun nihai kararı aslında tipik bir kartel vakası ve tipik bir uzlaşma dosyasından ibaretti. Ancak bu karara karşı, kararın taraflarından olan Tompla Genel Mahkeme’ye itiraz başvurusunda bulundu. Soruşturma kapsamında AB Komisyonu ile uzlaşarak cezada yüzde 10 oranında bir indirim elde eden Tompla, aynı zamanda pişmanlık nedeniyle de yüzde 50 oranında indirimden yararlanarak dosya kapsamında cezası en çok indirilen teşebbüstü. Tompla’nın Genel Mahkeme’ye sunduğu itiraz gerekçeleri arasında AB Komisyonu’nun teşebbüslere farklı oranlarda uyguladığı ceza indirimlerinin gerekçesini açıklamaması ve böylece Ceza Kılavuzu’nun (Fining Guidelines 2006) getirdiği esaslara aykırı davranması yer almaktaydı. Tompla’ya göre tüm teşebbüsler kartele hemen hemen aynı düzeyde katılmış olsa da Komisyon’un pişmanlık ve uzlaşma dışı uyguladığı ceza indirimleri birbirinden farklılık arz etmekteydi.

AB Komisyonu’nun kararında aslında hangi teşebbüse toplam ne kadar ceza verildiğine, hangi baz ceza oranının esas alındığına, bu cezanın kaç yıl ile çarpıldığına, ağırlaştırıcı veya hafifletici nedenler gerekçesiyle herhangi bir ayarlamanın yapılıp yapılmadığına ve pişmanlık kapsamında cezada ne kadar bir indirim uygulandığına ilişkin yeterince bilgi mevcut. Örneğin karteli 4.5 yıl sürdüren Tompla’nın 2007 yılı cirosu 143 milyon Euro iken, pişmanlık kapsamında yüzde 50 ve uzlaşma kapsamında yüzde 10 indirim uygulanarak kendisine verilen nihai para cezası 4,7 milyon Euro olmuştur. Ancak olayın kendine özgü koşullarını gerekçe gösteren AB Komisyonu, Ceza Kılavuzu’nun 37. maddesinin kendisine verdiği yetkiye dayanarak, somut olayda söz konusu kılavuzdaki esaslardan farklı bir yöntem izlemiştir. Bunun sonucunda örneğin karteli yine 4.5 yıl sürdüren ve 2007 cirosu 125 milyon Euro olan GPV’nin, pişmanlık kapsamında sadece yüzde 10 ve uzlaşma kapsamında bir yüzde 10 daha indirim almasına rağmen nihai para cezası 1.6 milyon Euro, yani Tompla’ya verilen cezanın üçte biri kadar olmuştur.

AB rekabet hukukunda teşebbüslere ceza verilirken ilgili ürün pazarında elde ettikleri ciro esas alınmakta, ancak nihai ceza herhalükarda teşebbüsün bir önceki mali yıldaki toplam cirosunun yüzde 10’unu aşamamaktadır. Özellikle farklı pazarlarda faaliyet gösteren teşebbüsler açısından bu yasal üst sınıra pek ulaşılamamaktadır. Ancak somut olayda ihlale karışan teşebbüslerin çoğu sadece tek pazarda, yani kartele konu olan pazarda faaliyet göstermektedir. Bu nedenle ağırlaştırıcı nedenleri bile uygulayamadan baz para cezasının yasal üst sınır olan yüzde 10’u aşma ihtimali doğmuştur. Bunu dikkate alan AB Komisyonu da cezayı söz konusu oranın altına çekmek üzere teşebbüslerin 2007 yılına ilişkin değil, 2013 yılına ilişkin cirolarını esas almış ve teşebbüslere, pişmanlık ve uzlaşma indirimleri dışında, farklı oranlarda indirimler uygulamıştı. İşte karardaki tek eksiklik (ve itiraz başvurusunun temeli) AB Komisyonu’nun teşebbüslere uyguladığı farklı indirimlerin gerekçelerini kararda belirtmemiş olmasıdır.

Aralık 2016 tarihinde verdiği kararında Genel Mahkeme, Tompla’nın başvurusunun kabulüne ve Komisyon kararının iptaline karar vermiştir. Genel Mahkeme’nin kararında hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik esaslarını vurguladığı anlaşılıyor. Mahkeme AB Komisyonu’nun, teşebbüsler arası eşit işlem yapılması ilkesine aykırı davrandığına hükmetmiştir. AB Komisyonu’nun, nihai karar konuyla ilgili bilgi içermese de müzakereler sırasında Tompla’nın tıpkı diğer teşebbüsler gibi yeterli ölçüde bilgilendirildiğine ve herhalükarda uzlaşma prosedüründe teşebbüslere vermesi gereken bilgi düzeyi açısından özen yükümlülüğünün daha sınırlı olduğuna yönelik savunmaları Genel Mahkemece kabul görmemiştir. Ayrıca kartel üyesi Hamelin’in başka pazarlarda da faaliyet gösterdiği hususu da Genel Mahkeme’ye göre Komisyon’un gözünden kaçmıştır. Dolayısıyla, teşebbüslere vereceği cezaları yüzde 10’luk yasal üst sınırın altına çekebilmek için Ceza Kılavuzu’ndan ayrılan AB Komisyonu’nun bu tutumu, Genel Mahkeme tarafından hukuka uygun bulunmamıştır.

AB rekabet hukukunda ilk kez Komisyon’un bir uzlaşma kararı AB mahkemeleri tarafından iptal edildiğinden Genel Mahkeme’nin kararı büyük önem arz etmektedir. Karardan anlaşılacağı üzere ihlal kararları kadar uzlaşma kararları da AB mahkemeleri nezdinde iptal davasına konu olabilir. Aslında usule ilişkin eksikliklerin uzlaşma kapsamında verilen kararlara da etki etmemesi için geçerli bir neden yok. Önemli olan esasa ilişkin meselelerin uzlaşma kararlarının iptaline yol açıp açmayacağı. Örneğin AB Komisyonu’na kartele dahil olduğunu itiraf eden bir teşebbüsün, Genel Mahkeme nezdinde bunun aksini ispat etmeye yönelik argümanlar ileri sürmesinin hukuken mümkün olup olmadığı üzerine düşünmek gerekiyor. Genel Mahkeme’nin bu kararı, uzlaşma kararlarının usule ilişkin olarak her zaman iptal edilebileceğini göstermiştir. Ancak uzlaşma kararlarının esasa ilişkin bir gerekçeyle iptal edilip edilemeyeceği ise hala belirsizliğini koruyor. Kararın uzlaşma prosedürünün yarattığı ivediliği ve kolaylığı ortadan kaldıracağını ileri sürmek çok zorlama bir yorum olsa da, özellikle Komisyon’un Ceza Kılavuzu’ndan ayrılarak verdiği uzlaşma kararlarının bundan sonra Genel Mahkeme’nin önüne daha sık getirilebileceğini söylememiz mümkün.

Rekabet hukukunda 2’si 1 arada: aynı kararda hem taahhüt, hem de uzlaşma

Gerek taahhüt (commitment), gerekse uzlaşma (settlement) prosedürleri, ilgili kanun değişikliği yasalaşamadığı için henüz Türk rekabet hukukunda yok, ancak AB rekabet hukukunda sıklıkla uygulanmakta. Taahhüt prosedüründe teşebbüsler, haklarında bir rekabet soruşturması yürüten AB Komisyonu’na birtakım yapısal veya davranışsal tedbirler önermekte, bunun karşılığında da soruşturma dosyası kapanarak herhangi bir idari para cezasıyla karşılaşmamaktalar. Bu açıdan teşebbüsler gerek idari para cezalarından, gerekse ihlal tespiti yapılmadığından daha sonra açılabilecek özel hukuk tazminat davalarından kendilerini koruyabilmekte, AB Komisyonu da soruşturma dosyasını daha hızlı bir biçimde sonlandırabilmekte. Uzlaşma prosedüründe ise teşebbüsler, soruşturma kapsamında kendilerine yöneltilen ihlal iddialarını kabul etmekte, bunun karşılığında da kendilerine uygulanacak idari para cezasında belli bir oranda indirim elde edebilmekte.

Bugüne kadar gözlemlediğimiz kadarıyla taahhüt ile uzlaşma prosedürleri birbirlerinden ayrı yollar olarak uygulanmış, bu bağlamda ABİDA 101. madde kapsamında uzlaşma, ABİDA 102. madde kapsamında ise taahhüt prosedürü işletilmiştir. Ancak geçtiğimiz ay verdiği ARA kararında AB Komisyonu, taahhüt ile uzlaşma prosedürünün bileşimi bir usul uygulayarak adeta ezberlerimizi bozdu. Kararda ihlalin varlığını kabul eden teşebbüse uzlaşma prosedüründeki gibi cezada indirim uygulanmış, ancak taahhüt prosedüründeki gibi ilgili teşebbüs yapısal bir tedbir önermiş ve rekabetçi endişelerini giderdiği gerekçesiyle AB Komisyonu da bu tedbiri teşebbüs açısından bağlayıcı hale getirmiştir.

recycleKararda Avusturya’da atık yönetimi pazarında faaliyet gösteren ve doğal tekel niteliği taşıyan ulusal atık toplama sistemini işleten, kâr amacı gütmeyen bir teşebbüs birliği olan Altstoff Recycling Austria’nın (ARA), atık toplama sistemine rakiplerinin erişimini 2008 – 2012 yılları arasında engellemesi nedeniyle ABİDA 102. madde kapsamında hakim durumunu kötüye kullandığına hükmedilmiştir. Karardan anlaşılacağı üzere Avusturya’da üreticilerin mal ve hizmet üretimi sonucu oluşan atıkları geri dönüşüme kazandırma yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yükümlülüğü yerine getirmek üzere üreticiler atıklarını bizzat toplayabilecekleri gibi bu işi ücret karşılığında atık toplama şirketlerine de bırakabilmektedirler. Bu bağlamda atık toplama hizmeti veren ARA’nın, hane halkı atıklarına ilişkin geri dönüşüm pazarında hakim durumda olduğu tespit edilmiştir. ARA, “zorunlu unsur” (essential facility) olarak kabul edilen atık toplama sistemine rakiplerin erişim taleplerini reddetmek suretiyle hakim durumunu kötüye kullanmıştır.

Kararda maddi hukukun uygulanması yönünden içeriğe oranla, usul hukuku yönünden işletilen prosedürün öne çıktığını söylemek mümkün. Zira karar bir yandan taahhüt prosedüründen, diğer yandan da uzlaşma prosedüründen ögeleri aynı anda bünyesinde barındırmakta. Baktığımız zaman öncelikle ortada bir ihlal var, yani ARA’nın ABİDA 102. maddeyi ihlal ettiğine karar verilmiş. İhlali kabul edip AB Komisyonu ile işbirliği yaptığından ARA’ya cezada indirim uygulanmıştır. Kararın bu kısmı uzlaşma prosedürünü andırıyor. Diğer yandan ARA, ihlalin etkilerini ortadan kaldırmak ve tekrarını önlemek üzere AB Komisyonu’na hane halkı atıkları toplama sisteminin bir bölümünü elden çıkarmayı (divestiture) taahhüt etmiştir. Taahhüt prosedüründe olduğu gibi Komisyon da bu taahhütü ARA için bağlayıcı hale getirmiştir. Kararın bu kısmı ise taahhüt prosedürünü andırıyor.

Ancak karar tam anlamıyla ne uzlaşma, ne de taahhüt prosedürlerinin kendi koşullarına uygun olarak verilmiş. Bilindiği üzere uzlaşma prosedürü, Komisyon’un 2008 tarihli Uzlaşma Duyurusu uyarınca sadece kartel dosyalarında uygulanabilen bir usul. Somut olaydaki rekabet ihlali ise hakim durumun kötüye kullanılması. Yani Uzlaşma Duyurusu’nun kapsamı dışında kalan bir durum söz konusu. Üstelik Uzlaşma Duyurusu’nun 32. maddesi uyarınca uzlaşma durumunda teşebbüs veya teşebbüslerin yararlanabileceği cezada indirim oranı da maximum %10. Buna karşın somut olayda uygulanan oran ise %30. Dolayısıyla ARA kararının uzlaşma prosedürüne benzeyen boyutunun aslında Uzlaşma Duyurusu’ndaki düzenlemelerle pek de uyumlu olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Taahhüt prosedürü perspektifinden bakıldığında da birtakım aykırılıklara rastlıyoruz. Öncelikle taahhüt prosedürde ihlalin varlığının ilgili teşebbüs veya teşebbüsler tarafından kabul edilmesi söz konusu değil. Somut olayda ise ARA ihlalin varlığını kabul etmiştir. Üstelik ihlalin varlığının kabulüne rağmen Komisyon ARA’ya idari para cezası – ki para cezası verilmemesi taahhüt prosedürünün en cezbedici tarafını oluşturmakta – uygulamıştır. Ayrıca bu prosedürde ilgili teşebbüs veya teşebbüslerin kendi istekleriyle AB Komisyonu’na taahhüt ettiği tedbirler, bu prosedürün kapalı kapılar ardında yapılan gizli pazarlıkların bir eseri olmadığını göstermek amacıyla piyasa analizine (market test) tabi tutulmakta. Somut olayda ise ARA’nın taahhüt ettiği yapısal tedbir herhangi bir piyasa analizine tabi tutulmamıştır.

Şu durumda akıllarımızda pek çok soru işaretine yol açan bir durumun olduğunu anlıyoruz. Taahhüt ile uzlaşma prosedürüne ek olarak yeni bir prosedür mü yaratılmıştır? AB rekabet hukuku mevzuatında böyle bir prosedürün hukuki karşılığı var mıdır? Genel Mahkeme ve AB Adalet Divanı, Komisyon kararına karşı nasıl bir yaklaşım sergileyecektir? Bu yeni prosedür kötüye kullanma türleri açısından somut olaydaki sözleşme yapmanın reddi gibi klasik ve bilinen örneklerle mi sınırlı olacaktır yoksa tüm kötüye kullanma türlerine uygulanabilir nitelikte midir? Bu gibi hukuki sorulara ek olarak düşünülmesi gereken başka bir soru da sahibi olduğu altyapıyı elden çıkarma gibi ciddi bir taahhütte bulunan ARA’nın, hazır idari para cezasından tamamen kurtulabilecekken neden taahhüt prosedürünü işlettir(e)memiş olduğudur. Bu sorulara yanıt ararken bu “yeni prosedür” uygulanmaya devam edilecek mi, yoksa ayrık bir durum olarak mı kalacak, onu da bekleyelim görelim.

Rusya’da Mercedes’e yakın takip

Mercedes’in bayilerine yönelik uygulamaları rekabet otoritelerinin otomotiv sektörünü nasıl takip ettiğini gösteriyor. Barış Yüksel detayları anlattı.

Rus Rekabet Otoritesi’nin, Mercedes Benz’in bayilerine yönelik uygulamalarını incelediği soruşturma, bayilerin istediklerinde ana distribütörü nasıl zora sokabileceğini bir kez daha ortaya koydu. Rusya’da bir bayi ve Mercedes Benz arasında yaşanan uyuşmazlıklar ve Mercedes’in söz konusu bayinin sözleşmesini feshetme girişimi Rekabet Otoritesi’nde sonuçlandı ve Mercedes’in tüm dağıtım ağı mercek altına alındı.

CaptureBayinin iddialarına göre Mercedes, Rusya’da faaliyet gösteren bayilerinin orijinal yedek parça dışındaki parçaları kullanmasını istemiyor ve bayilerin özellikle de hükumete yönelik araç ve yedek parça satışından kaçınmasını talep ediyordu. Bayiler tarafından hükumete yapılacak satışların kısıtlanmasının gerekçesi olarak ise bu gibi satışların yolsuzlukların önünü açabileceği gösteriliyordu.

Mercedes, bu amaçlara ulaşmak için doğrudan yasaklamalar yerine, kendi uygun gördüğü şekilde hareket eden bayilerle yan anlaşmalar yapmayı tercih ediyordu. Yine iddialara göre, Mercedes tarafından tasarlanan dağıtım sisteminde bayilerin karlı şekilde faaliyet göstermesi bu için mutlaka bu yan anlaşmalara taraf olması gerekiyordu.

Konu şikayet yoluyla Rus Rekabet Otoritesi’nin önüne geldiğinde, aynı zamanda özel hukuk mahkemelerinde Mercedes ve bayi arasındaki davalar da devam ediyordu. Ancak dava süreci çok uzun sürmedi ve taraflar uzlaşma yoluna gitmeyi tercih etti. Uzlaşmanın ardından bayi Rekabet Otoritesi nezdindeki şikayetini de geri aldı. Ancak rekabet ihlalleri özünde kamu menfaatine zarar verdiğinden ve şikayete bağlı olmaksızın incelenebildiğinden, şikayetin geri alınması süreci durdurmadı.

Rus Rekabet Otoritesi’nin iddia edilen uygulamaların Mercedes tarafından tüm bayilere yönelik uygulandığını tespit etmesinin ardından Mercedes de harekete geçti ve dağıtım politikasında ciddi bir değişikliğe gideceğini açıkladı. Yapılan açıklamada, bundan sonra bayilerin satış yapabileceği müşterileri seçmek noktasında tamamen serbest bırakılacağı (hükumete yapılan satışlar da dahil) ve tüm bayilerin orijinal olmayan yedek parçaları da kullanılabileceği dile getirildi. Ayrıca Mercedes, Avrupa’da benimsenen ve Rus Rekabet Otoritesi tarafından onaylanan Davranış Kurallarını da kabul etti.

Sonuçta Rekabet Otoritesi söz konusu uygulamaların rekabeti kısıtlayıcı etki doğurmaması ve ihlale son verilmesi gerekçeleriyle soruşturmayı kapattı. Ancak bu soruşturma hem rekabet otoritelerinin otomotiv sektörünü yakından takip ettiğini bir kez daha gösterdi, hem de distribütörlerin bayileri ile olan ilişkilerinde temkinli davranmalarının önemini ortaya koydu.

“Ortada buluşalım”ın rekabetçedeki karşılığı: Uzlaşma

Rekabet otoritesiyle uzlaşarak cezadan indirim sağlama imkanını Ceren Üstünel kendi dilinde anlatıyor.

AB Komisyonu tarafından 2008 yılında duyurulan ve Komisyon Tüzüğü ile hayatımıza giren uzlaşma kavramı aslında “bak kardeşim, gel etme eyleme kabul et, bizi de uğraştırma , al sana karşılığında mis gibi ceza indirimi” anlamına geliyor.

shaking-hands-with-a-whaleAB Komisyonu tarafından yalnızca karteller için getirilmiş olan bu uygulama sayesinde hakkında soruşturma başlatılan taraflar, soruşturma bildirimi ile birlikte Komisyon’un elde etmiş olduğu delilleri değerlendirmek suretiyle uzlaşma başvurusunda bulunup bulunmamaya kendileri karar veriyor. Eğer esaslı bir ceza tehdidi ile karşı karşıya olduklarını hissederlerse Komisyon’a yazılı bir başvuruda bulunarak karteli ve kartel sebebiyle doğacak sorumluluğu kabul ediyorlar. Uzlaşmanın pratikte pek çok yararı bulunuyor. Bunların en başında ise soruşturma sürecini hızlandırması ve daha az ceza geliyor.

Ancak dikkat etmek gerek, adı uzlaşma yani “müzakere” değil. Dolayısıyla teşebbüslerin Komisyon’la karşılıklı oturup “5 milyon Avro ceza da çokmuş, o kadar ayağına geldik,  hadi şunu 3 milyona indir” deme şansları yok. Bir nevi “ne çıkarsa bahtıma” aslında.

Bilmeyenler için söyleyelim, yeni Rekabet Kanunu Tasarısı’nda da uzlaşmaya yer veriliyor. Kanun Tasarısı’na göre soruşturma raporunun tebliğine kadar uzlaşma başvurusunda bulunulabilecek ve verilecek idari para cezasında %25’e kadar indirim yapılabilecek. Kanun’da uzlaşmanın hangi ihlal türü için geçerli olduğu belirtilmemiş, ilgili Yönetmelik çıkarınca öğreneceğiz; ancak yalnızca karteller için getirilmesi büyük olasılık.

Uzlaşmanın nasıl uygulandığına ilişkin uzak bir yargı alanından, Avusturya’dan örnek verelim. 2012 yılından beri uygulamada olan uzlaşma, AB Komisyonu’na benzer şekilde yalnızca kartel ihlalleri için geçerli ve idari para cezasında %20’ye kadar indirim yapılabiliyor. Avusturyakuralları uyarınca bağlayıcı bir anlaşma olarak kabul edilmeyen uzlaşma, yine de teşebbüsler ve idari otoriteler arasında fiili bir koordinasyon olarak ele alınıyor. 2012 yılında ilk kez Avusturya’nın önde gelen bira firmalarının bir araya gelerek Cash&Carry noktalarına tedariki boykot ettikleri kartel anlaşmasında uygulanıyor. O tarihten bu yana ise tüm kartel soruşturmaları uzlaşma ile sonlandırılıyor. Uzlaşma sonucu verilen rekor cezalar arasında ise 2013 ve 2014 yıllarında bira ve süt ürünleri üreticilerine verilen 20 milyon Avro ile Philips’e verilen 2.9 milyon Avro yer alıyor.

“Uzlaşma vs. pişmanlık” ise bir sonraki yazımızın konusu olsun =)

Rekabet Kanunu Tasarısı ve Ceza Yönetmeliği Taslağı

Rekabet Hukuku Dünyasını en çok heyecanlandıran iki konuyu tartışmak üzere bu Cuma buluşuyoruz. Belit Polat haber verdi.

Çok yazılıp çizileceğe benzeyen bu iki birbirinden önemli konu, İstanbul Barosu tarafından düzenlenen panelde masaya yatırılıyor.

Daha önce yine PazarlardanHaberler’de duyurduğumuz üzere, Rekabet Kanunu Tasarısı rekabet kurallarına yönelik pek çok köklü değişikliği beraberinde getiriyor. Ceza Yönetmeliği ise, rekabeti ihlal eden teşebbüslere verilecek cezanın tespitine yönelik yenilikleriyle Rekabet Kurumu’nun gündeminde yer alıyor.

Kısaca hatırlatacak olursak; Kanun Tasarısı ile öngörülen “uzlaşma” müessesesinden Kurum’un yerinde inceleme yetkilerine ve hatta hakim durum incelemelerinde kullanılan testlerin değişmesine kadar birçok konunun rekabet hukuku dünyası tarafından tartışılması gerekiyor. Ceza Yönetmeliği Taslağı bakımından ise, para cezasında alınacak tutara yönelik yenilikler zaten başlı başına her bir teşebbüsü ve uygulamacıları ilgilendiriyor. Bu tartışmalar kapsamında, Şahin Ardıyok ve Ali Ilıcak’a da mikrofon uzatılıyor.

İstanbul Barosu Tüketici Hakları ve Rekabet Hukuku Merkezi tarafından düzenlenecek panel, tüm bu tartışmalara 2 Mayıs Cuma günü ev sahipliği yapacak. İstanbul Çağlayan Adliyesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecek panele hepimiz katılıyoruz. Siz de gelmek isterseniz, programın detaylarını buradan okuyabilirsiniz.

Yüzyılın rekabet soruşturmasında finale yaklaşılıyor

Gazprom geri adım atmazken, AB’den yeni bir hamle geldi. Pek karşılaşılmayan “aşırı fiyat” ihlali, bu kez çok ses getirecek kararlardan birine konu olabilir.

Konunun detayını ve Türkiye’ye etkilerini Barış Yüksel anlatıyor.

Rekabet hukuku kurallarının aşırı yüksek fiyatları cezalandırmak için ne kadar uygun bir araç olduğu yönündeki teorik tartışmalar sürerken ve aşırı fiyatlar yoluyla tüketicinin sömürülmesini cezalandıran rekabet soruşturmalarının sayısı dünyada bir elin parmaklarını geçmeyecek haldeyken, 2012 yılında hiç beklenmedik bir gelişme yaşandı ve belki de tarihin en büyük rekabet soruşturması aşırı fiyatlama gerekçesiyle başlatıldı.

Soruşturmayı başlatan AB Komisyonu, son zamanlarda üye ülkelerdeki farklı düzenleme ve uygulamalar arasındaki harmonizasyonu sağlamak adına özellikle doğu blokundaki ülkelerin enerji piyasalarına sıkça müdahale etmiş ve bu müdahalelerinin neredeyse tamamında soruşturmanın muhatabı şirketlerden işleyiş biçimlerini önemli ölçüde değiştireceklerine ve AB rekabet hukuku kurallarına uyum sağlayacaklarına yönelik taahhütler almayı başarmıştı. Öyle ki, Komisyon’un AB rekabet hukuku kuralları çerçevesinde düzenlenen taahhüt mekanizmasını fiilen bir öncül düzenleme aracına dönüştürdüğü ve enerji piyasalarına yönelik doğrudan müdahale etkisi olmamasından doğan eksiği bu araç ile kapattığı pek çok çevrede dile getirilmeye başlanmıştı.

The Way SignTaahhüt mekanizmasının, özellikle enerji piyasalarında gizli bir öncül düzenleme aracı olarak son derece başarılı bir şekilde kullanılabildiğinin farkına varan Komisyon, 2012 yılında bu uygulamanın sınırlarını denemeye karar verdi ve dünyanın en büyük enerji devlerinden Gazprom’a karşı diğer bazı ihlal iddialarının yanında, AB ülkelerine aşırı yüksek fiyatlarla doğalgaz ihraç ettiği gerekçesiyle bir soruşturma başlattı. Komisyon’un iddiası, Gazprom’un uzun dönemli gaz satım sözleşmelerinde doğal gaz fiyatını ham petrol fiyatına bağlamak suretiyle hakim durumunu kötüye kullandığı yönündeydi.

Ancak Komisyon soruşturmayı başlatır başlatmaz muhatabının AB’ye yeni üye olmuş doğu bloku ülkelerinde görece cüzi cirolarla faaliyet gösteren bir devlet işletmesiyle kıyaslanabilecek bir teşebbüs olmadığını anladı. Zira soruşturma başlatıldığında ceza ile karşı karşıya kalmamak için her türlü adımı atmaya ilk günden hazır olan ve aslında belki de soruşturma neticesinde ortaya çıkacak olası sonuçları fazlasıyla aşan taahhütleri kolayca verebilen teşebbüslerin aksine, Gazprom, uzun bir müddet tamamen uzlaşmacılıktan uzak bir tavır sergilemiş, herhangi bir taahhüt vereceğinin sinyalini dahi vermemiş ve özellikle Rusya Devlet Başkanı Putin ve Başbakan Medvedev aracılığıyla Komisyon’a sürekli olarak sert mesajlar vermişti.

Soruşturmanın kesinlikle politik olduğunu savunan Gazprom’un bu tutumu yalnızca Komisyon tarafından değil, tüm AB ülkeleri tarafından  endişeyle karşılandı. Zira AB ülkelerine yapılan doğalgaz ihracının çok büyük bir bölümünü tek başına gerçekleştiren Gazprom ile ters düşmek, arz güvenliği açısından da ciddi sorunlar yaratabilirdi. Ancak AB ülkeleri ve Gazprom arasındaki ilişkinin tek taraflı bir bağımlılıktan ziyade karşılıklı bir bağımlılık olması Komisyon’un da geri adım atmasını engelledi. Çünkü AB pazarını kaybetmek Gazprom için de tabi ki kolay göze alınabilecek bir hamle değildi.

İşte bu politik karışıklıklar ve tüm AB üye ülkeleri nezdinde büyük etkiler yaratabilecek çıkar çatışmaları eşliğinde soruşturma bir süre boyunca adeta Araf’ta kalmıştı. Ancak AB Rekabet Genel Direktörlüğü’nün başında bulunan Almunia yakın zamanda bir taahhütte bulunulmaz ise 2014 başında bir nihai karar alınabileceğine yönelik açıklamalarda bulundu.

En nihayetinde Aralık ayının başlarında Gazprom tarafından da bir açıklama geldi ve Komisyon ile “her iki tarafın da çıkarlarına hizmet edecek” bir anlaşmaya varılmasının istendiği vurgulandı. Şu an için Gazprom’un doğalgaz fiyatları ile ham petrol fiyatlarının birbirine bağlanması uygulamasına son verecek bir taahhüt vermesine neredeyse imkansız gözüyle bakılıyor. Ancak taahhüdün bu konu dışında Komisyon tarafından dile getirilen sorunları çözecek nitelikte olacağına inanılıyor. Taahhüdün içeriği belli olmadan Komisyon’un bunu kabul edip etmeyeceği noktasında bir tahminde bulunmak kolay değil ise de, yakın bir zamanda AB ile Rusya arasında bir gerilim kaynağı haline gelen ve rekabet hukuku araçlarının amaçlarının ciddi biçimde sorgulanmasına yol açan bu soruşturmanın iki tarafın da bazı tavizler vermesi ile sona ermesi muhtemel.

Soruşturmanın neticesi ne olursa olsun, soruşturmanın tamamlanmasıyla beraber sömürücü ihlallerin rekabet hukukundaki yerine ve bu ihlallere nasıl müdahale edilmesi gerektiğine ilişkin tartışmaların da oldukça alevlenmesi kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca soruşturma sonucunda Komisyon’un vereceği kararın Türkiye bakımından da son derece önemli olduğunu hatırlatmak gerekir. Bakalım Komisyon’un Gazprom’un uygulamalarını rekabet hukukuna aykırı bulması durumunda doğalgazın çok önemli bir bölümünü Gazprom’dan alan Türkiye’de de Gazprom’a yönelik benzer bir soruşturma başlatılacak mı?

Rekabet Kurumu ile Uzlaşıp Cezadan Kurtulmak

Rekabet Otoritesi ile uzlaşmanın bir örneğine Brezilya’da rastlıyoruz. Türkiye’deki uygulama ise çok daha farklı.

Belit Polat inceledi.

Brezilyalılar için rekabet ihlallerinde Rekabet Otoritesi CADE ile uzlaşarak cezanın miktarında kayda değer değişiklikler yapabilmek mümkün. 2010 yılında Uluslararası Barolar Birliği tarafından dünyada kartellerle mücadelede en iyi ve saygı duyulan Rekabet Otoritelerinden biri olarak belirlenen CADE, bu yeni düzenlemesiyle uygulamanın ne kadar değiştiğini gösteriyor.

olive branchYeni kurallara göre, ‘uzlaşma‘ denilen mekanizma yoluyla şirketlerin teşvik edilmesi amaçlanıyor ve kartel soruşturmaları kapsamında cezada indirim öngörülebiliyor. Üstelik uzlaşmanın Otorite uzmanları tarafından da öne sürülmesi ve hatta soruşturma devam ederken dahi işletilmesi mümkün, ancak bu durumda soruşturmanın tüm gereklerinin yerine getirilmesi ve şirketin de Otorite ile işbirliği içerisinde olması zorunlu. Cezada ne kadar indirim yapılacağı ise bu işbirliğinin boyutuna bağlı. Diğer kriter uzlaşma teklifinin zamanına göre değişiyor; örneğin ilk teklif için 30% – 50% gibi bir indirim, devam eden tekliflerde %25’e düşüyor.

İhlalin uzlaşma masasına oturtulması, Rekabet Otoriteleri ile şirketler arasındaki şeffaflığı ve iletişimi güçlendirebilir. Hatta tıpkı diğer bazı hukuk dallarında olduğu gibi daha ufak kapsamlı incelemelerin süzgeçten geçmesini ve kaynak tasarrufunu da sağlayabilir. Ancak böyle bir uygulama Türk Rekabet Hukuku’nda bulunmuyor (Yok dedik ama, uzlaşmanın akla pişmanlık mekanizmasını getirdiği de bir gerçek. Ancak uzlaşmada süreci devam eden kartel soruşturmaları söz konusu iken, pişmanlıkta ise bilinmeyen kartellerin ortaya çıkarılması amaçlanıyor. Uzlaşmaya benzetilebilen Rekabet Kanunu’nun 9/3.maddesi ise etkinlik doğurabilecek şekilde uygulama alanı yaratmıyor. Daha detayı ve Kurul’un 5 yıllık soruşturma performansını ILICAK ve ARDIYOK’un makalesinden inceleyebilirsiniz).

Türkiye’de uygulansa dahi pek tabi ki son takdir Otoritelere ait olduğundan, bu yolun tercih edilmesi için de öncelikle; cezanın ihlaller ve teşebbüsler için caydırıcı ve ölçülü olması gerekliliği, iktisadi savunmaların ve örneğin regüle piyasaların gerçeklerine ilişkin açıklamaların enine boyuna incelenmesi, dosyaya girişlerde şeffaflığın sağlanması gibi sorunların çözülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Nam-ı Diğer 9.99 Problemi

Davalı yayıncılar uzlaşmaya vardı.

E-kitap[1] okuma alışkanlığı yeni yeni serpiliyor. “Tek bir tık”, kitaplara da sıçramış durumda. Herşey, e-kitap satışı piyasasında perakende seviyede faaliyet gösteren Amazon’un, 2007’de Kindle’ını piyasaya sürmesi; yeni ve çok satan e-kitapları 9.90’dan satması ve hızla piyasada lider hale gelmesiyle başladı. Bu sefer 2010 başlarında Apple, iPad’i ile e-kitaplara da dokundurmaya başlamıştı bile.

Ve nihayet yayıncıların toplam gelirlerinin %15’ini e-kitap satışlarının oluşturduğu ABD’nde, ABD Hükümetinin, davalılar Apple ve ülkedeki altı büyük yayıncıdan beşinin[2], perakende seviyede faaliyet  gösteren e-kitap satıcıları (Amazon ve diğerleri) ve davalı yayıncılar arasındaki perakende fiyat rekabetini bitirmek için gizli olarak anlaştıklarını iddia eden şikayeti üzerine Federal Bölge Mahkemesi’nde görülen davada, üç davalı yayıncı[3] uzlaşmaya vardı.

Önceleri davalı yayıncılar, e-kitapları Amazon ve diğerlerine toptan fiyata sattıkları toptan satış modelini[4] kullanıyorlardı. Böylece Amazon, yayıncıdan toptan fiyatına aldığı yeni ve çok satan e-kitapları 9.90’dan fiyatlandırıyordu. iPad’in gün yüzüne çıkması ile birlikte Apple ile davalı yayıncılar, Apple’ın iBookstore vasıtasıyla sattığı her e-kitap için %30 komisyon alacağının ve fiyat basamaklarının belirlendiği; yayıncının, Apple’a tedarik ettiği e-kitabın diğer bütün perakendecilerdeki satış fiyatının  iBookstore satış fiyatından daha az  olamayacağına ilişkin taahhüdünü içeren acente sözleşmeleri akdettiler.

Yayıncılar ve Apple, “acente modeli” olarak da bilinen satış modelinde, yayıncıların, sözde kısa zamanda 9.99  fiyat noktasının daha pahalıya sattıkları basılı kitap satışlarını yiyip bitireceğine inanmaları, uzun dönemde ise 9.99’dan e-kitap alan okurların yükseleceği; e-kitap toptan fiyatlarının ucuzlayacağı; basılı kitap fiyatlarının düşeceği; e-kitapların hızlı yükselişinin kendi öncelikli dağıtıcıları olan kitapçı dükkanlarının varlığını tehdit edeceği; perakendecilerin yayıncılık piyasasına girebilecekleri ve kendileriyle rekabet edecekleri; kısaca “9.99 problemi”nden endişe duymaları; Apple’ın ise Amazon ile rekabet etmek istememesi sebebiyle anlaşmışlardı.

İddiaya göre bu sözleşmeler her bir yayıncı ile ayrı pazarlıklar sonucu akdedilmemişti ve davalı yayıncıların diğer başlıca perakendecilerle de münhasıran “acente modeli”nde anlaşmaları, perakende seviyesinde etkili olarak rekabeti bitirmiş, daha yüksek perakende satış fiyatları ile sonuçlanmıştı.

İlerleyen davada, uzlaşmayan Apple ve diğer iki yayıncıya ilişkin süreç, Haziran 2013 tarihindeki duruşmayla devam edecek.  Şimdilik, uzlaşan diğer üç yayıncı, Apple ile akdettikleri acente sözleşmelerini feshettiler. Uzlaşan yayımcılarımız, perakendecilerle imzaladıkları ve perakendecilerin herhangi bir e-kitabın yeniden satış belirleme yeteneğini kısıtlayan şözleşmeleri sona erdirmekle yükümlüler.

Bununla birlikte karar, uzlaşan yayımcılarımızın rekabet hukukuna uymaları ile görevli bir de memur tayin etmelerini gerektiriyor. Anlaşılan görev yine üstadlara düşüyor.

[1] E-kitaplar elektronik biçimde satılan ve ancak elektronik iPad, Kindle gibi bir cihazda okunabilen kitaplardır.

[2] Hachette, HarperCollins, Simon&Shuster, MacMillan, Penguin

[3] Hachette, HarperCollins, Simon&Shuster

[4] Toptan satış modelinde perakendeciler, yayıncıdan toptan fiyata aldıkları e-kitapları kendi belirledikleri perakende fiyattan okura satmakta özgürdürler.

“Acente modeli”nde ise perakendeciler, yayıncıdan hiçbir zaman e-kitap temin etmez; aksine yayıncılar,e-kitapları satılan her e-kitaptan kendilerinin acentesi gibi komisyon alan perakendeci aracılığıyla (iBookstore vasıtasıyla) kendi belirledikleri fiyattan doğrudan okura satar.

Dünya Devleri “Fiyat Sabitlemekten” Cezalandırıldı!

Güney Afrika Rekabet Otoritesi, Engen ve Shell’e ceza verdi.

Güney Afrika Rekabet Otoritesi, dünyaca ünlü dev petrol şirketleri Engen ve Shell’e ham petrolün yan ürünlerinden biri olan bitümin fiyatını sabitlediği gerekçesiyle ceza verdi.

Ayrıntılara geçmeden hemen belirteyim: Asfalt, zift, katran adlarıyla bilinen “bitüm”, ham petrolün işlenmesiyle elde ediliyor ve genelde belediyeler veya kamu kuruluşları tarafından yolların yapımında kullanılıyor.

İncelemenin geçmişine dönersek, Rekabet Otoritesi 2009 yılının başında Afrika Bitüm Birliği ve yedi adet petrol şirketine – Chevron, Engen, Shell, Total, Masana Petrol, Sasol ve Tosas – bitümin fiyatlarını sabitledikleri iddiasıyla soruşturma başlatmıştı. Nedeni ise Sasol ve iştiraki Tosas’ın “pişmanlık başvurusunda” bulunması.

Otorite, soruşturma sonucunda şirketlerin 2000 yılından 2009’un Aralık ayına kadar olan süreçte fiyat sabitleme anlaşması yaptıklarını ve birbirleri ile koordineli bir şekilde hareket ettiklerini tespit etti. Buna göre, firmalar arasındaki anlaşma çerçevesinde bitüm ve ilgili ürünlerin fiyata ilişkin rekabete hassas bilgilerinin değiştirildiği ve bitümin toptan satış liste fiyatına ilişkin fiyatlama formülü üzerinde uzlaşıldığını belirledi. Ayrıca rekabeti kısıtlayıcı bu uygulamaların şirketler arasındaki doğrudan iletişimler kadar birlik nezdinde gerçekleştirilen toplantılar aracılığıyla da hayata geçirildiğini ifade etti. Rekabet Otoritesi, soruşturma sonucunda elde ettiği tespitler çerçevesinde mahkemeye başvurmuştu.

İşte mahkeme sürecinde Afrika Rekabet Otoritesi ile Shell ve Engen arasında bir uzlaşma anlaşması imzalanarak taraflar arasındaki ihtilaf çözüldü. Uzlaşma anlaşmasına göre Engen 2.7 milyon, Shell ise yaklaşık 2.5 milyon Avro ceza ödeyecek. Yakın bir zamanda mahkemenin bu anlaşmayı onaylaması bekleniyor..