McDonald’s bu kez lezzetleriyle değil, rekabet davasıyla gündemde

Fastfood sevenler için McDonald’s, sık tercih edilen restaurantlardan birisidir. Tercih ettiğimiz burgeri alıp, yanında gelen patates kızartması ve gazlı içeceği de afiyetle yer içeriz (şimdi buna artık selfie çekme ve check-in yapma da eklendi). Burger içinde sevmediğimiz bir malzeme varsa, mesela soğan ya da turşu, ne yaparız? Kasiyere sipariş sırasında durumu belirtip, o malzemeyi burgerin içeriğinden çıkartırız ya da en kötü burgeri yemeden önce kendimiz çıkarırız, öyle değil mi? Peki yemek istemediğiniz bir malzemeyi burgerinize koyarak fiyata dahil ettiği için McDonalds’ı bir rekabet davasına konu etmeyi hiç düşündünüz mü? Kulağa çılgınca geliyor olabilir, ama geçen ay ABD’de gerçekleşti. Hani derler ya “hayaldi gerçek oldu”, işte aynen öyle.

Muhtemelen peynir sevmeyen tüketiciler tarafından açılan toplu dava kapsamında McDonalds’ın, Quarter Pounder ve Double Quarter Pounder isimli burgerlerini kaşar peyniri ile birlikte servis ettiği, bu iki burgerin fiyatına kaşar peynirinin fiyatını da eklediği, kaşar peyniri istemeyen tüketicilerin (burgerlerine kaşar peyniri koydurtmasalar bile) McDonalds’a kaşar peyniri için tahmini 30 ila 90 Cent arası fazladan bir ücret ödediği iddia edilmektedir. Davacılar McDonalds’ın Amerikan federal rekabet kanununun (Sherman Act) 2. maddesine aykırı bir “bağlama” (tying) oluşturduğunu iddia ettikleri bu davranışından doğan zararları için tazminat davası açmışlardır. Dava kapsamında McDonalds’ın davranışının, aynı zamanda Florida Aldatıcı ve Haksız Ticari Uygulamalar Kanunu’na da aykırı olduğu ileri sürülmektedir.

Hukuki olarak bakılınca, ayrıntılar bir kenara, bağlamanın dört unsuru bulunmaktadır. Ayrıntılı değerlendirmelere yer verilmese de davacılar, bu unsurların tamamının olayda yerine getirildiğini ifade etmektedir. Buna göre:

  • bağlayan ürün (tying product) ile bağlanan ürünün (tied product) iki ayrı ürün pazarına dahil olması,
  • teşebbüsün bağlayan ürün pazarında belli bir pazar gücüne sahip olması (hakim durumda bulunması),
  • tüketicilerin bağlayan ürünü, bağlanan ürün olmaksızın satın alamaması, ve
  • bağlama nedeniyle ilgili pazarda rekabetin sınırlanmasıdır.

Birinci unsur bağlamında, bağlayan ürünün (burgerler) ayrı satıldığı, bağlanan ürünün (kaşar peyniri) ayrı satıldığı ispat edilmelidir. Quarter Pounder’ın ayrı bir ürün olduğu belli. Kaşar peyniri olmadan da burger olur (kaşar peyniri varsa zaten o “cheeseburger”dir). Diğer taraftan, kaşar peyniri de pek çok üretici tarafından üretilen ve süpermarketlerde satılan bir ürün. Burada tartışılması gereken bir konu McDonald’s restaurantlarında kaşar peynirinin ayrıca satılıp satılmadığıdır. Mesela istenilen her burgere kaşar peyniri koydurtmak mümkün müdür (McDonald’s franchise sistemiyle çalıştığından, restaurantların menü içeriklerine müdahalesi sınırlı düzeyde kalmaktadır)? Şayet mümkünse, bu muhtemelen ek bir ücreti gerektirecektir. O halde kaşar peyniri ile servis edilen mevcut bir burgere müşteri peynir koydurtmazsa, o burgeri kaşar peyniriyle birlikte satın alan müşterilere oranla fiyatta indirim isteyebilir mi?

Bağlamadan söz edebilmek için McDonalds’ın ilgili ürün pazarında belli bir pazar gücüne sahip olması gerekmektedir. İlgili ürün pazarının geniş mi, yoksa dar mı tanımlanacağı dava sonucunu doğrudan etkileyecektir. Eğer ilgili ürün pazarı “fast food zincirlerinde sunulan burger” şeklinde geniş olarak tanımlanacaksa McDonalds’ın pazar gücü çok sınırlı olacaktır, zira Burger King, Arby’s, KFC gibi rakipler var. Buna karşın, ilgili ürün pazarı “McDonald’s restaurantlarında sunulan Quarter Pounder” gibi dar tanımlanacak olursa – ki davacılar “fast food quarter pound hamburger pazarı”ndan bahsetmektedirler, ikinci koşulun rahatlıkla yerine geleceğini söyleyebiliriz. Şüphesiz Quarter Pounder, en azından bu marka adı altında, McDonald’s dışında başka bir resturantta sunulmamaktadır. O yüzden Quarter Pounder’ın, alelade burgerlerden farklı olup olmadığı da ele alınmalıdır.

Üçüncü koşul kapsamında McDonald’s müşterilerinin Quarter Pounder’ı, kaşar peynirsiz olarak alıp alamadığı araştırılacaktır. Aslında en çok tartışılacak unsur bu. Davacılar McDonalds’ın eskiden Quarter Pounder’ı peynirsiz olarak da sattığını, tek satıldığında Quarter Pounder’ın kaşar peynirsiz olduğunu ama menü halinde satıldığında kaşar peyniriyle birlikte (“Quarter Pounder with Cheese” adı altında) sunulduğunu dile getirmektedirler. Tüketiciler kaşar peyniri koydurtmayabilir veya kendileri çıkarabilir, ama sonuçta Quarter Pounder kaşar peyniri ile birlikte satışa sunulmaktadır (eski kararlarla kıyaslarsak, kullanıcılar sonradan silebilse bile Windows işletim sisteminin Media Player ile birlikte sunulmasına benziyor, öyle değil mi?). Hem kaşar peyniri tüketicilere bir ikram olmayıp, Quarter Pounder’ın fiyatına dahildir (halbuki Microsoft, Media Player’ı ücretsiz vermesine rağmen ceza almıştı).

Son olarak McDonalds’ın Quarter Pounder’ı kaşar peyniri ile birlikte satmasının ilgili pazarda rekabeti sınırlaması gerekecektir. Bu uygulama tüketici tercihini sınırlayabilir, rekabetin faydalarından birinin de tüketicilere seçme özgürlüğü (choice) tanıması olduğundan rekabetin de bir şekilde sınırlandığı düşünülebilir. Ancak Quarter Pounder’a kaşar peyniri koyulmasının, kaşar peyniri üretici veya satıcılarını piyasadan dışlayacağını ya da rakip fast food zincirlerini rekabette dezavantajlı duruma getirebileceğini söylemek zor. McDonalds’ın bu uygulamasının tüketicilerin tercihlerini sınırladığını kabul etsek bile aynı zamanda rekabetin de sınırlandığını gösterebilmek davacılar açısından güçlük arz edecektir. Dolayısıyla sağlanılması en problemli olan koşul belki de rekabetin sınırlaması koşulu olacaktır.

Pek çok kimsenin belki de üzerinde durmayıp geçeceği bir hususun dava konusu edilmesi, Amerikan halkının haklarını aramak konusunda ne kadar bilinçli olduğunu ve demokratik bir ülkede nelerin tartışıldığını göstermesi açısından dikkate değerdir. Rekabet hukuku açısından bakıldığında ise davanın pek de emsal niteliği taşıyacak bir kararla sonuçlanacağını söylemek zor olacaktır. ABD ve AB’de geçmişteki örneklerde Windows işletim sistemi ile Internet Explorer ve Windows Media Player, Android işletim sistemi ile bazı Google uygulamaları, yazıcılar ile kartuşları, ameliyat hizmeti ile anestezi hizmeti gibi bazı ürünlerin birlikte sunulması bağlama kapsamında incelenmişti. Ancak o kararlarda ilgili ürünlerin ekonomik değeri yüksekti ve rekabet üzerindeki olumsuz etkiler de tartışılabilecek nitelikteydi. En basitinden, kaşar peynirini bağlama kabul edersek, ekmekteki susamları, domatesi veya marulu ne yapacağız?

Tazminat davalarında yeni dönem

Can Yıldız, AB Direktifinin Türkiye’de tazminat davalarına yönelik etkisinden bahsediyor.

Gündemin çok daha temel başka tartışmalarla dolu olduğu 2016 yılı, Türk rekabet hukuku için önceki yıllara göre durgun bir yıl oldu desek herhalde yanlış olmayız.  Yine de, bu durgun yılda dahi rekabet hukuku gündemini epey meşgul eden bir konunun fırtına gibi esip geçtiğini, bir süre daha da dinmeye niyeti olmadığını belirtmemiz gerekiyor; sizlerin de tahmin edeceği üzere, banka kararının temyiz sonrası kesinleşmesi ve akabinde açılan tazminat davaları.

Kim, ne zaman, hangi mahkemede dava açacak, zarar nasıl hesaplanacak, neler bekletici sorun yapılacak gibi bir sürü soru havada uçuşurken, belki mahallenizin bakkalı da oradan buradan duyduklarıyla dava açıp şansını denemeye hazırlanıyor. Evet, belki ülkemizde rekabet hukuku kaynaklı bir özel hukuk tazminat davası ilk defa açılmıyor, ama ilk defa konunun bu kadar popüler olduğunu belirtmek gerek. Bizler, günleri rekabet hukuku hakkında okuyup yazarak geçenler, elbette ortalıkta dolanan soruların cevaplarına sahibiz, buna rağmen ortada ciddi bir düzenleme boşluğu olduğu gerçeğini de inkâr edemiyoruz. Elimizde özel hukuk tazminat davalarına ilişkin, bırakın bir ikincil düzenlemeyi, bir kılavuz bile mevcut değilken, AB konuyla ilgili koşup gitmeye devam ediyor.

Geçtiğimiz yıl kaleme aldığımız şuracıktaki makalemizde, AB’de rekabet hukuku kaynaklı özel hukuk tazminat davalarına ilişkin direktiften bahsetmiştik. Hatırlatmak gerekirse, kökleri neredeyse on yıl önceye dayanan ve üye devletlerden uzmanlara ve hatta vatandaşlara fikir sormaya kadar varan bir çalışma süreci sonrasında, 2014 yılı sonunda AB Komisyonu, rekabet hukuku tazminat davaları hakkında direktifi imzalamıştı. Komisyon’un bu yönergeyi düzenlemesindeki amaç, gerçek anlamda etkin tazminatın önündeki temel engelleri kaldırmak ve AB’nin her yerindeki vatandaşlar ve işletmeler için asgari korumayı garanti altına almaktı. Direktifin getirdiklerini burada elbette teker teker ele almayacağız, ama zarar gören herkesin kolaylıkla zararının tazmin edilebilmesi için, zamanaşımı, delillere erişim, karineler, sorumluluk kuralları gibi hem usul hem esasa yönelik yeknesak düzenlemeler içerdiğini bir kez daha belirtmiş olalım.

İşte söz konusu direktifi iç hukuklarına monte etmek için üye devletlerin son günü 27 Aralık 2016’ydı (AB’de tüzükler doğrudan bağlayıcı olarak yürürlüğe girerken, direktiflerin üye devletler için bağlayıcı olabilmeleri devletin iç hukukuna aktarılmasına bağlı). Bu tarihi de geçtiğimiz ay geride bırakmış bulunuyoruz. Dolayısıyla direktif, artık 28 (yakında belki 27?) üye devlet için gerçek anlamıyla yürürlükte bulunuyor. Böylelikle AB’nin neresinde olursanız olun bu konuda ortak hükümlere tabisiniz, gibi güzel bir durum var.

Öte yandan, direktifin, Türk hukuku açısından da etkisi olması çok muhtemel. AB hukukunun bize daima mehaz teşkil etmesi bir kenara, direktifte ele alınan konuların bir kısmı, ülkemizde rekabet hukukundan doğan tazminat davalarının yaygınlaşmamasının en temel nedenlerini oluşturuyor! Nitekim Rekabet Kanunu’nun bu konularda açık bir düzenleme öngörmemiş olması ve genel hükümlerin ihtiyaca tam olarak cevap vermemesi, bu konularda yasal düzenleme ihtiyacı doğuruyor. Son zamanlarda süreç biraz gergin de olsa, Türkiye – AB müzakere sürecinin fasıllarından birinin rekabet politikası olduğu düşünülürse, bu direktifin uygulamaya girmesi ile beraber uyumluluk açısından AB’den geri kaldığımız önemli bir nokta ortaya çıkmış durumda. İlerleme raporlarına mutlaka konu olacak bu mesele, Türk tarafından yeni bir düzenleme yapılmasına yol açması ihtimali ile bizleri heyecanlandırıyor.

Anayasa tartışmalarının meclis gündemini meşgul ettiği bu günlerde, böyle bir beklentiye girmek ne kadar gerçekçi olur bilemeyiz; fakat bildiğimiz bir şey var ki çoğunlukla yaptığımız gibi “esinlenebileceğimiz” bir AB metni orada, tam karşımızda duruyor, üstelik artık her geçen gün uygulamasının ne denli başarılı olduğuna dair pozitif verilere de sahip oluyoruz. Hele banka kararı dolayısıyla tazminat davaları ve yoğun belirsizliklerin gümbür gümbür geldiği şu dönemde, direktiften biraz esinlenmek Türk hukuku adına muhteşem bir gelişme olabilirdi.

Neler olacağını bekleyip göreceğiz. Belki de bakkal amca da bir gün, çok uzak olmayan bir gün gönül rahatlığıyla dava açabilecek…

Bu arada, direktif metnine buradan, daha da meraklıysanız üye devletlerin direktifi nasıl iç hukuka aktardığının bilgisine şuradan ulaşabilirsiniz.

EURIBOR kartelinin acı sonu

EURIBOR kararını Can Yıldız aktarıyor.

Bundan üç yıl önce açılan soruşturma ile AB Komisyonu, Avrupa’nın önde gelen bankalarının -tıpkı LIBOR vakasında olduğu gibi- EURIBOR’u manipüle etmek amacıyla kartel kurduğu iddialarını incelemeye almıştı. Geçtiğimiz hafta son karar çıktı; üç bankaya 485 milyon euro ceza verildi.

Hatırlanacağı üzere, yedi dev bankanın; ABD’den JPMorgan Chase, İngiltere’den Barclays ve HSBC, Almanya’dan Deutsche Bank, İskoçya’dan Royal Bank of Scotland ve Fransa’dan Credit Agricole ile Societe Generale, 2005-2008 yılları arasında kafa kafaya verip iletişim içinde olarak euro faiz oranı türevlerini belirledikleri iddia ediliyordu.

İddiaları kabul eden bankalar, %10 indirimi kapmış ve iki yıl evvel 820 milyon euroluk toplam cezayı ödemişlerdi. Credit Agricole, HSBC ve JPMorgan Chase hakkındaki incelemeler ise sürüyordu. AB Komisyonu’ndan sert bir açıklama beraberinde bu bankalara da ceza çıktı.

Bankaların kartel faaliyetlerinden göze çarpan bir örnek, 19 Mart 2007 Pazartesi günü yapılan büyük vurgun sonrasındaki konuşmalar. EURIBOR’daki ufak oynamalar bile uluslararası ticari işlemlerde çok büyük sonuçlara yol açabilecekken, bankalar bu günü EURIBOR’u önemli ölçüde aşağı çekmek için gözlerine kestirmişler, bu etkiyi yaratacak şekilde gereken her şeyi de planlı olarak gerçekleştirmişlerdi. Hemen ardından çeşitli çalışanların birbirlerine tebrik ve teşekkürlerini ilettikleri mesajlar mevcuttu. Bu ölçüde bir “bilgi paylaşımı” söz konusu olunca, ihlal kararı da kaçınılmaz oldu.

Elbette bu durum, sadece bankaları ilgilendirmiyor. Zira Komisyon Üyesi Vestager’in de dediği gibi bankalar, trilyon dolarlık bir piyasayı manipüle ederek kredi ve çeşitli yatırım araçları kullanan şirketleri ve hatta tüketicileri zarara uğratmış olarak kabul edilmekte. Durum yalnızca bu milyar euro’luk ceza ile kalmıyor. Avrupa ortak pazarında yer alan ve kartelden zarar görmüş bulunan bütün şirket ve tüketiciler, üye devlet mahkemelerinde dava açarak zararlarının tazminini isteyebilecekler. Bu ayın son günlerinde yürürlüğe girecek ve rekabet meselelerinden doğan özel hukuk tazminatı ile ilgili süreçleri yeknesaklaştıracak AB direktifi ile birlikte, her zarar gören üye devletin mahkemesine başvurabilecek. Dolayısıyla ilerleyen aylarda bankaları milyarlarca dolarlık tazminat davaları bekliyor olacak.

Üstelik AB Komisyonu’nun açıklaması, finans sektöründeki işlerinin henüz bitmediği, rekabet karşıtı unsurları ortadan kaldırmak adına gereken her şeyi yapacakları yönünde olmuş.

Ülkemizde de son zamanların popüler konularından biri olan kartel tazminatları konusunda AB’de bankaların nelerle karşı karşıya kalacağını görmeyi heyecanla bekliyoruz.

AB Komisyonu’nun açtığı davaya ret

Asansör karteli olarak bilinen soruşturmanın yankıları devam ediyor. Güniz Çiçek son durumu paylaştı.

Birçoğumuzun hatırlayacağı gibi 2007 yılında AB Komisyonu, kartel oluşturdukları gerekçesiyle asansör ve yürüyen merdiven sektörünün devleri ThyssenKrupp, Schindler, KONE ve Otis’e 992 milyon avroluk rekor düzeyde bir para cezası vermişti. Komisyon, teşebbüslerin iştirakleriyle birlikte Almanya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’da asansör satışı, kurulumu, bakımı ve modernizasyon alanlarında 1996-2004 yıllarında sabit fiyat uyguladıkları, ihalelere fesat karıştırdıkları ve gizli ticari bilgileri paylaştıkları gerekçesiyle böyle bir karar vermişti.

3020867-poster-p-1-how-an-elevator-will-change-the-skylineDiğer yandan Komisyon, kartelin etkili olduğu dönemde Belçika ve Lüksemburg’daki ofislerinin asansörlerini değiştirdiği için kartelden tüketici olarak zarar gördüğünü öne sürmüş ve Haziran 2008’de Brüksel Ticaret Mahkemesinde dört teşebbüse karşı 7 milyon Avro tazminat talepli bir dava açmıştı. Komisyon bu davada, uğranılan zarar olarak, bahsi geçen ihaleler nedeniyle ihaleye davet sürecinde yapmış olduğu masrafları ve ihlal süresince söz konusu asansör şirketleriyle akdettiği bakım ve modernizasyon sözleşmelerini göstermişti.

Bahsi geçen davada ilk derece mahkemesi öncelikle Komisyon’un kendi ortaya çıkarıp cezalandırdığı kartelden bu defa tüketici olarak tazminat talep etmesinin, mahkemeye erişim hakkı ve silahların eşitliği prensipleri bakımından AİHS’nin 6. maddesine uygunluğu ve diğer yandan Komisyon’un AB Kurumları adına hareket edebilme yetkisi konusunda inceleme yapmıştı. Yerel mahkeme, yapmış olduğu inceleme sonucunda Komisyon’un silahların eşitliği çerçevesinde hareket ettiğine karar vermiş ve yine Komisyon’un AB Kurumları adına da hareket ederek bu davayı açmış olmasını hukuka uygun bulmuştu.

Davanın sonraki aşamalarında ise Brüksel yerel mahkemesi tazminata hükmedebilmek için gerekli olan şartların varlığına ilişkin yaptığı incelemede Komisyon’un vermiş olduğu kartel kararı ile bağlı olduğundan hukuka aykırı fiil şartının gerçekleştiği tespitini yapmış ancak, “zarar”ın varlığı konusundaki değerlendirmesi uzun sürmüştü.

Yerel mahkeme, zararın varlığına ilişkin değerlendirmede ihlal (kartel) hiç gerçekleşmeseydi nasıl bir durum söz konusu olacaktı, diğer bir ifade ile “ihlal olmasaydı senaryosu” ya da “karşıolgusal senaryo” adı verilen yöntemi kullanarak Komisyonun sunduğu deliller üzerinde ayrıntılı bir inceleme gerçekleştirdi. Davanın açıldığı sırada (2008) ilgili mevzuat henüz yürürlükte olmadığından yerel mahkeme kartellerin zarara neden olduğu adi karinesine ilişkin başvuruyu dikkate almadı. Diğer yandan yerel mahkeme, ilgili piyasadaki fiyatların yükselmesinin nedenlerinin çok değişken olabileceği nedeniyle varsayımsal karşıolgusal senaryonun çok fazla kesin olmayan olgulara dayanması nedeniyle Komisyon tarafından davada sunulan delillerin zararın varlığı konusunda yetersiz olduğunu değerlendirildi ve sonuç olarak davayı reddetti.

Diğer yandan, Rekabet Zararlarına İlişkin Direktif’in (Antitrust Damages Directive) (2014/104/EU), Brüksel yerel mahkemesinin red kararını açıklamasından yalnızca bir iki gün önce yürürlüğe girmesi de son derece ironik bir gelişmeydi. Nitekim söz konusu düzenleme rekabet ihlallerinden zarar gören tüketicilerin ve işletmelerin bu zararlarını açacakları toplu tazminat davaları (class action) yoluyla gidermelerinin yolunu açıyor. Ayrıca Direktif, zararın varlığı konusunda tespit edilen ihlalin tüketicileri zarara uğrattığını adi karine olarak kabul etmesi ve ispat külfetinin davalı tarafta olduğunu belirlemiş olması rekabet ihlallerine karşı açılan tazminat davaları konusunda tüketicilere büyük kolaylık getiriyor.

Diğer yandan, söz konusu Direktifin yürürlüğe girmiş olması akıllarda yeni bir sorunun oluşmasını engellemeye yetmiyor. Acaba Direktif, Komisyon’un açtığı davaya konu edilen kartelin etkili olduğu dönemde yürürlüğe girmiş olsa idi bu durum davanın seyrini ve sonucunu değiştirecek miydi? Bu sorunun cevabını bilemeyeceğiz ancak Direktifin yürürlüğe girmesiyle birlikte rekabet ihlallerinden doğan tazminat taleplerinde artış olacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

 

 

 

Bankalara tazminat davasını kim açacak?

Tüketici dernekleri rekabeti ihlal eden bankalara dava açmaya başlamışken, Amerikan mortgage kuruluşu Fannie Mae’in LİBOR skandalına karışan bankaları mahkemeye verdiği haberi geldi. Ali Ilıcak davaların şifrelerini sizler için tek tek çözüyor.

Konu bankalar olunca hemen iki ayrı lobi devreye girip kendi kamuoylarını oluşturmaya başlıyor. İlki TV ve gazetelerin borsa-finans analistleri/yazarları. Onlar, “Aman bankalar BIST’imizin gözbebeği, kıllarına zarar gelirse kendimizi İş Kulelerinden atarız” eyyamcılığıyla nedeni niçini tartışmadan bankalara siper oluyor. İkinci lobi ise başta Hurriyet olmak üzere gazetelerin internet sayfalarının finans sistemi düşmanı okur yorumcuları. Ki, ben bu ikinci lobinin kitleler üzerindeki yönlendirici etkisinin ilkinden daha kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Her durumda, tüketicinin ve borçlunun yanında olan bu halk dostları, bu gönül adamlarına kalsa bütün kredi kartları iptal, bütün krediler hükümsüz olacak. Faiz Lobisini bu bahiste saymıyorum, zira henüz gözlere görünemedi.

İsa'nın tacirleri tapınaktan kovma sahnesi -revisited.
İsa’nın tacirleri tapınaktan kovma sahnesi -revisited.

Geçtiğimiz yaz Rekabet Kurulunun bankalara kestiği 1,1 milyar TL’lik rekor ceza belli olmadan önce televizyonlarda bankaların çok üzerine gidilmemesi yine tekrar tekrar dile getirildi. En sonunda ekonomi konusunda “en yetkili ağzılardan” da bu istek teyit ve tekrar edildi. Bu sayede ceza rekor olmasına rağmen hala sınırlı bir düzeyde kalabildi. Daha sonra, bankalara açılabilecek tazminat davaları gündeme geldi. Pazarlardan Haberlerde sık sık işlendiği gibi, bu rekabet işinin bir de mahkeme ayağı var. Yani Kurul cezayı kesince risk bitmiyor. Zarar gören taraflar uğradıkları zararı dayanak yaparak tazminat davası açabiliyor. Bankaların olaynda bu tip davaları konut-araba kredisi alanların açması pek beklenemezdi; zira avukat ve bilirkişi ücreti gibi kalemler gelecek tazminata göre yüklü rakamlar. Memlekette toplu dava açma diye bir usul de yok ancak tüketici dernekleri üyeleri adına böyle bir davayı takip edebiliyorlar. Bunların da açılacağı haberleri gazetelere yansımıştı.

Yakalayın yeşil ışığı!
Yakalayın yeşil ışığı!

Ancak yine de asıl risk, bankaların aynı yönlü eylemleri nedeniyle kredi maliyeti yükselen büyük şirketler, çılgın proje müteahhitleri gibi yüksek kredi kullanıcılarının bu tip davaları açmaları olacaktır. Bu şirketlerin, Rekabet Kurulu kararını esas alarak, hangi tarihler arasında faiz hareketlerinde anomali gözüktüğünden yola çıkıp uğradıkları zararları ortaya koymaları gerekiyor. (Mevduatlarına verilen faizler düştüğü iddiasıyla mega-rantiyelerin ortaya çıkarak dava açmalarını ise beklemiyorum.)

Bankalar içeride kazayı ufak sıyrıklarla atlatıp yollarına devam ederken Atlantik’in her iki yakasında meydana gelen ve medyaya “Libor Skandalı” olarak yansıyan benzer bir vakada Amerikan ve Britanya Hükümetleri  aynı mutedil yaklaşımı göstermedi. Skandala adı bulaşan bankaların her biri, toplamda milyar dolara yaklaşan yaptırımlarla yüzleşti. İş bununla da kalmadı, 1 Kasım’da basına düşen habere göre, Amerika’nın en büyük mortgage kuruluşu Fannie Mae,  Barclays, RBS, Rabobank, UBS, Bank of America, Citigroup, Credit Suisse, Deutsche Bank ve JP Morgan Chase’e dava açtı. Bu bankaların bankalararası piyasanın faizini manipüle ederek düşürdüklerini ve bu nedenle kardan mahrum kaldığını iddia eden Fannie Mae’nin talebi bakalım nasıl karşılanacak?

Libor Skandalında bu bankaların kurduğu sistem nasıl çalışıyordu? (Müellifi AccountingDegree.net)

GTDT Dergisi’nde Tazminat Davalarını Anlatıyoruz

Getting the Deal Through Private Antitrust Litigation 2014 serisinde, tazminat davalarını anlattık. 37 soru cevaptan oluşan seriyi Ceren Üstünel paylaşıyor.

Rekabet ihlallerinin özel hukuk alanındaki en önemli sonucu, ihlalden zarar görenlerin söz konusu zararlarını tazmin hakkı.

Konu ile ilgili pek çok yazımızda, rekabet ihlallerinden doğan tazminat davalarının gerek Türkiye’de gerekse de Avrupa’da istenen seviyeye ulaşamadığını belirtmiştik; fakat birkaç ay önce AB Komisyonu tarafından yayınlanan Taslak Direktif ile pratikte karşılaşılan pek çok zorluğun önüne geçilmesinin amaçlandığını da duyurmuştuk. Taslak Direktif’in yasalaşması ile birlikte Türkiye’de de konu ile ilgili somut adımlar atılacağı ve tazminat davalarının sayısının artacağı ise neredeyse şüphesiz.

Bizler de, Getting the Deal Through Private Antitrust Litigation 2014 serisinde Türkiye’de rekabet ihlallerinden kaynaklanan özel hukuk davalarına ilişkin süreci özet olarak aktarmaya çalıştık.

M. Fevzi Toksoy ve Şahin Ardıyok tarafından kaleme alınan yayını, sırasıyla aşağıdaki bağlantılara tıklayarak okuyabilirsiniz.

1

**

2

**

3

**

4

**

5

Şimdi Onlar Düşünsün!

Rekabet ihlallerine yönelik açılan özel hukuk davalarında yeni bir dönem başlayacak gibi görünüyor.

Detaylar Ceren Üstünel’in yazısında.

Düşünsün, iyi güzel de kim bu “onlar”?

Geçtiğimiz ay AB Komisyonu özel hukuk davalarına yönelik üçlü bir yasa paketi hazırladı. Bu paket içerisinde rekabet hukuku ihlallerinden doğan tazminat davalarına yönelik Taslak Direktif, grup davalarına ilişkin Bağlayıcı Olmayan Taslak Öneri ve ayrıca zarar hesaplamasında kullanılacak Taslak Kılavuz yer alıyor.

BOS005011Taslak Direktif’i oluşturmadaki temel amaç, Komisyon’un da bizzat dile getirdiği gibi pratikte yani yargılama aşamasında karşılaşılan zorlukların önüne geçebilmek. Örneğin bir tüketici devam eden bir ihlalin ve dolayısıyla zararın varlığından haberdar olsa bile rekabet otoritesinin kararını beklemek isteyebiliyor, aylar süren soruşturma süreci ve kararın kesinleşmesi derken açtığı tazminat davasında aslında zamanaşımı süresinin çoktan aşıldığı savunmasıyla karşılaşabiliyordu. Tazminat davası zamanında açılmış olsa dahi ihlalin varlığını kanıtlayan pek çok delilin zarar görenden ziyade ihlali gerçekleştiren teşebbüslerin elinde olması, “ihlal var ama zarar yok” veya “ihlal var ama zararın varlığı kanıtlanamamıştır” savlarının ortaya çıkmasına sebebiyet verebiliyordu. İhlalin ve aslında bir zararın da oluştuğu kanıtlandığında, bu sefer de “evet fiyatlar arttı; ancak artan fiyatları sen de kendi müşterilerine yansıttın, dolayısıyla aslında zararın yok” kanaatine varılıyor, pek çok tüketici aylar hatta yıllar süren bu yargılama aşamasından eli boş dönüyordu.

Onca teşvike rağmen prosedürde karşılaşılan zorluklar sebebiyle istenilen düzeye ve etkinliğe ulaşılamayan tazminat davaları, yayınlanan yeni taslak yasa paketi ile bir hayli değişeceğe benziyor. Zira yasa paketinde en sık karşılaşılan bu tip problemlere çözüm getirilmeye çalışılmış. Eğer taslak yasa paketi mevcut haliyle kabul edilecek olursa en önemli gördüğüm değişiklikler şu şekilde olacak:

• Zamanaşımı süresi, ihlalin varlığından tümüyle haberdar olunduğu andan itibaren en az beş yıl olacak. Eğer devam eden bir ihlal varsa zamanaşımı süresi ihlalin tamamen ve kesin olarak sonlandığı andan itibaren işlemeye başlayacak. Bu durum özellikle rekabet otoritelerinin söz konusu ihlal bakımından başlattıkları bir prosedür varsa önem taşıyacak.
• Komisyon kararları gibi ulusal rekabet otoritelerinin ihlal hakkında vermiş olduğu kararlar, mahkemeler nezdinde ihlalin gerçekleştiğine dair kesin kanıt teşkil edecek.
• Özellikle kartel davalarında, kartel oluşumunun doğrudan bir zarara da sebebiyet verdiği varsayımıyla hareket edilecek.
• Davacılar, pişmanlık başvurusu kapsamında sunulan ve ayrıca ticari sır niteliği taşıyan belgeler hariç olmak üzere her tür bilgi ve belgeye erişme hakkına sahip olacak.
• Yansıma zarar savunması (passing-on defence) halen geçerli olmakla birlikte dolaylı alıcıların ihlal sebebiyle aşama aşama artan bu fiyatlar sebebiyle zarara uğradığı varsayılacak.

Komisyon’un yayınladığı yasa paketine linkinden ulaşabilirsiniz.

Ne demiştik, şimdi “rekabeti ihlal eden teşebbüsler” düşünsün!

2011’de Neler Oldu?

Alın size eniyle boyuyla 2011 Rekabet Alamanağı

Zaman çabuk geçmiyor, insan çabuk unutuyor. Halbuki herkes kendi hafızasını düzenli tutsa dünya çok daha güzel bir yer olur. Biz de 2004’ten beri Rekabet Hukuku’nun ‘özel’ hafızasını tutan Kurum olarak üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirdik. Alın size eniyle boyuyla 2011 Rekabet Alamanağı:

Kurum’un rekor para cezaları ve ilginç devralma kararları, ha birleşti birleşecek derken işlemleri suya düşen global şirketler, bir ara Kurum kendini özelleştirmelere mi adadı diye düşündüren işlemler, mevzuat değişiklikleri, rekabet uyum programı…

İşte 2011’in ‘en’leri kıvamında Top  Listesi:

–          En pahalı e-posta: Otomotiv soruşturması sonucunda verilen toplam 270 Milyon TL ceza rekoru halen tazeliğini koruyor.

–          En masraflı dağıtım ağı: Tek teşebbüse verilen 92 Milyon TL ceza da kırılmayan diğer bir rekorla Turkcell’e.

–          En koşulsuz onay: Şok’un Yıldız Holding’e devri için çıkan karar ise beni şoka soktu.

–          En çarpan özelleştirme: Elektrik özelleştirmelerinde büyük başın ağrısı da büyüktü.

–          En çok terletilen sektör: Bankacılık sektörünün soruşturma çilesi bitmedi.

Rekabet Kurumu bu sene 239 devralma işlemine baktı, 54 muafiyet başvurusunu inceledi. Karara bağlanan rekabet ihlali iddiası ise 283; bu sayının yalnızca 9’unda ceza çıktı ve 2011 yılında tüm teşebbüslere toplam 462.862.794,86 TL ceza verildi.

Şimdi Pazarlardan Haberler’e sıcaktan soğuğa doğru bakalım

–          Birleşme&Devralma: 1- Rıdvan Dilmen NTV’den Star TV’ye mi geçti tartışması büyüdü, anlaşıldığı üzere Star TV NTV’ye geçti. 2- Oscar’a daha var derken, Mars-AFM Sinemaları birleşmesinin üstünden aylar geçti. 3- Meyhaneler Diageo’ya emanet edildi. 4- Gazete yayıncılığı pazarına yeni bir oyuncu katıldı. 5- İDO da rüzgara kapıldı. 6- AT&T’nin en iyi avukatları bile planı suya düşmekten kurtaramadı.

–          Rekabet İhlalleri: Cezalar cezalar… 1- Et fiyatlarındaki artış Kurum’un da dikkatini çekti, etçilere ceza geldi. 2- Samsung ve Anadolu Elektronik Kurum’da misafir edildi. 3- Bir başka misafir Efes ve 4- ayrıca diyaliz şirketleriydi. 5- Kargoculara da cezalar eksik olmadı. 6- THY’yi Avrupa soruştururken, Rekabet Kurumu kapattı. 7- Sun Express çareyi pişmanlıkta buldu.

–          Mevzuat Değişikliği: 1- Rekabet Kanunu değişti. 2- ‘Rekabet Kurulu kararlarına hangi makamda itiraz edebilirim?’ sorusunun cevabı değişiyor. 3- Özerk kurumlar Bakanlık denetimine alındı. 4- RTÜK Kanunu medyayı telaşa soktu.

–          Prosedürel: 1- Bilkent koridorlarında tatlı bir telaş başladı. 2- İlaç sektör araştırması nitelik değiştirdi. 3- RK ile BTK buzları eritti. 4- Rekabet Uyum Programları Rekabet Kurulu kararına da konu oldu. 5- AB İlerleme Raporu’nu yayınladı.

Olmazsa olmaz, Bizden Haberler’i yine bizim yorumlarımızla okumak isteyenler için:

İlk kamu-özel ortaklığı projesini tamamladık.

Bankalar ve bankacılık hakkında hiç akla gelmeyenleri seslendirdik.

Konuşmayı sevdik, Baro’da da konuştuk.

Sam Peltzman’i Türkiye’de ağırladık.

Tazminat davaları hakkında Yargıtay üyeleriyle buluştuk, makalemiz yolda.

Haziran sonu malum sınav haftası. Biz de RKS yaptık, rekabet kuralları sınavı yani, hem de şifresiz, ama pek geçen olmadı.

Temmuz ayı geldi, şike iddialarını duymayan kalmadı, tabi farklı bir açıdan da bakmalıydı.

Yaz demişken, ELSA’yı unutmazdık.

Nisan’da Rekabet Kurumu’nda yapılan sözlü savunmada kısa film izledik.

Bir film de biz çektik, üstelik oynadık bile.

Seneye tatsız başlamıştık, ama hayat devam etti. Aileye tam tamına 4 ufaklık katıldı (Sizin nazarınız değmez ama biz yine de fotoğraflarını koymadık). Hatta Evlendik! Bekleriz…