De minimis tebliğ taslağı “kayda değer” bir düzenleme getiriyor mu?

Haziran 2020’de yürürlüğe giren 7246 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda bugüne kadarki en kapsamlı değişiklikler yapılmıştır. 7246 sayılı Kanun, getirdiği değişikliklerin bir kısmına ilişkin yönetmelik, tebliğ gibi ikincil mevzuatı hazırlamak konusunda Rekabet Kuruluna (Kurul) görev yüklemiştir. Bunun üzerine Kurul, ikincil mevzuat çalışmalarına hız vermiş, kısa sürede pek çok düzenleme hazırlamıştır. İlk olarak Kurul, yerinde inceleme yetkisi kapsamında elde edeceği dijital verilere ilişkin bir kılavuz yayınlamış, biz de bu kılavuzu önceki yazılarımızda incelemiştik. Bu kılavuzdan iki hafta sonra ise “Rekabeti Kayda Değer Ölçüde Kısıtlamadığı Kabul Edilen Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Teşebbüs Birliği Karar ve Eylemlerine İlişkin Tebliğ Taslağı”nı kamuoyunun görüşüne açılmıştır. Bu blog yazımızda de minimis kavramını ve Kurulca hazırlanan tebliğ taslağını masaya yatıracağız.

De minimis kavramı

Latince bir sözcük olan “de minimis”, sözlük anlamı itibarıyla “ufak meseleler hakkında” demektir. Aslında bu kavramın tam açılımı, kanunların ufak meselelerle ilgilenmeyeceği anlamına gelen “de minimis non curat lex”dir. De minimis kapsamında değerlendirilen husus; ufak, önemsiz veya kayda değmez olduğundan hukuken incelenmeye, işleme alınmaya veya soruşturulmaya değmemektedir. Pek çok hukuk dalında de minimis, kendisine sonuç bağlanan bir düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Avrupa Birliğinin İşleyişine Dair Antlaşmanın (ABİDA) 108(3). maddesi uyarınca devlet yardımlarının, üye devletlerce Avrupa Komisyonuna bildirilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte, 1407/2013 sayılı Komisyon Tüzüğü uyarınca 200.000 Euro’yu aşmayan ve üç yıla kadar olan devlet yardımları, de minimis kabul edilmiş ve iş bu bildirim yükümlülüğünden muaf tutulmuştur (1). Böylece her devlet yardımı değil, yalnızca de minimis olarak belirlenen 200.000 Euro tutarındaki parasal sınırın üstünde kalan devlet yardımları Komisyona bildirilecektir.

De minimis kuralının uygulama alanı bulduğu başka bir hukuk dalı da rekabet hukukudur. Rekabet hukuku bağlamında de minimis, normal şartlar altında cezalandırılabilecek bazı rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaların, ufak ve önemsiz olmaları nedeniyle rekabet kurallarının uygulanmasında dikkate alınmaması şeklinde kendini göstermektedir. Bir anlaşmanın de minimis kapsamında değerlendirilmesi, onun hukuka uygun olduğu anlamına gelmeyip, yalnızca rekabet otoritesince soruşturma konusu yapılmayacağını göstermektedir. O halde de minimis, usul ekonomisiyle ilgili bir kavramdır. De minimis, aslında rekabet otoritelerinin bütçe, yetişmiş eleman, zaman vb. kaynaklarının sınırlı olmasından kaynaklanan bir zorunluluktur. Yani, kıt kaynakların en verimli şekilde kullanılmasını sağlamaktadır. Bu bağlamda de minimis, ilgili pazarda kayda değer bir rekabet sınırlamasına yol açmayan anlaşmalarla uğraşmak yerine, rekabet otoritelerinin kaynaklarını daha ciddi rekabet ihlallerini araştırmaya ve soruşturmaya ayırmasına yardımcı olmaktadır. Kamuoyu açıklamasında ifade edildiği üzere de minimis sayesinde, “Kurum kaynaklarının öncelikli olarak daha önemli ihlallere yönlendirilmesi mümkün olacaktır.

AB rekabet hukukunda de minimis

Mehaz AB rekabet hukukunda de minimis kuralının 50 yılı aşkın bir geçmişi bulunmaktadır. ABİDA 101. maddenin metninde de minimis’i çağrıştıracak bir ibare bulunmasa da, Avrupa Birliği Adalet Divanının (ABAD) 1966 tarihli Völk kararından bu yana ABİDA 101. maddenin, İç Pazarda “rekabeti hissedilebilir bir biçimde” (appreciably) kısıtlamayan veya “önemsiz bir etkiye” (insignificant effect) sahip anlaşmalara uygulanmayacağı kabul edilmiştir (2). ABAD’ın içtihatları doğrultusunda Avrupa Komisyonu, ilki 1970 tarihinde olmak üzere çeşitli tarihlerde de minimis duyuruları (Notice) hazırlamıştır. Komisyonun en son 2014 tarihli De Minimis Duyurusu’nda İç Pazarda rekabetin hissedilebilir bir biçimde kısıtlanması sonucunu doğurmayan anlaşmalar, duyuruda belirtilen belli şartlar altında Komisyonun ABİDA 101. madde uygulamasından muaf tutulmaktadır (3). Başka bir deyişle, bir anlaşmanın ABİDA 101. madde kapsamında Komisyonca incelenebilmesi için en azından rekabeti kayda değer ölçüde sınırlaması gerekmektedir. Öte yandan de minimis kuralı, ABİDA 102. madde bağlamında, yani hâkim durumun kötüye kullanılması kapsamında ise uygulanmamaktadır. Nitekim Post Danmark kararında ABAD, kötüye kullanma niteliğindeki bir davranışın etkilerinin, de minimis olarak nitelendirilebilecek herhangi bir eşiği aşmasının gerekli olmadığına hükmetmiştir (4).

7246 sayılı Kanunda de minimis kuralı

Türk rekabet hukukunda 7246 sayılı Kanuna kadar mevzuatta de minimis’e ilişkin bir yasal düzenleme bulunmamaktaydı. Aşağıda inceleneceği üzere, 7246 sayılı Kanun öncesinde Kurul’un ilgili anlaşmayı de minimis olarak kabul edip, soruşturma konusu yapmadığı pek çok kararı bulunmakla birlikte, 4054 sayılı Kanunda veya ikincil mevzuatta de minimis’e doğrudan dayanak oluşturabilecek bir norm yoktu. 7246 sayılı Kanun ile 4054 sayılı Kanunun 41. maddesine eklenen “Kurul pazar payı ve ciro gibi ölçütleri esas alarak rakipler arasında fiyat tespiti, bölge veya müşteri paylaşımı ve arz miktarının kısıtlanması gibi açık ve ağır ihlaller hariç olmak üzere, piyasada rekabeti kayda değer ölçüde kısıtlamayan anlaşma, uyumlu eylem ve teşebbüs birliği karar ve eylemlerini soruşturma konusu yapmayabilir…” hükmüyle birlikte, de minimis kuralı Türk rekabet hukuku mevzuatına dâhil edilmiştir. Bu düzenleme sonucu de minimis niteliğindeki, kanunun deyimiyle “rekabeti kayda değer ölçüde kısıtlamayan” anlaşmalar, 4054 sayılı Kanunun 4. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle şikâyet üzerine olsa dahi Kurul tarafından soruşturulmayacaktır.

Pazar payı ölçütü

7246 sayılı Kanun, hangi anlaşmaların de minimis oluşturduğuna ilişkin bir kritere yer vermeyerek konuyu ikincil mevzuata bırakmış ve Kurula bu konuda bir tebliğ hazırlama görevi vermiştir. Dolayısıyla de minimis’in hayata geçirilebilmesi adına konuya ilişkin nihai tebliğin Kurulca bir an önce yayınlanması gerekmektedir. Kurulca hazırlanan tebliğ taslağı incelendiğinde, taslağın oluşturulmasında büyük ölçüde Komisyonun 2014 tarihli De Minimis Duyurusundan yararlanıldığı anlaşılmaktadır. Öncelikle 7246 sayılı Kanunda hangi anlaşmaların de minimis oluşturduğuna ilişkin kriter, devlet yardımlarının aksine parasal bir sınır olarak değil, “pazar payı ve ciro gibi ölçütler” olarak gösterilmiştir. Kanunda ciroya da atıf yapılmış olmakla birlikte, tebliğ taslağında yalnızca pazar payları esas alınmıştır. Mehaz AB rekabet hukukunda de minimis oluşturan anlaşmaların belirlenmesinde ciro eşiklerinin terk edilmiş olması nedeniyle, tebliğ taslağında ciroya yer verilmemiş olması isabetlidir.

De minimis oluşturan anlaşmanın tespitinde belirleyici olan pazar payları, rakip teşebbüsler ve rakip olmayan teşebbüsler açısından farklıdır. Tebliğ taslağında ilgili pazarda rakip teşebbüslerin toplam pazar paylarının yüzde 10’u, rakip olmayan teşebbüslerin toplam pazar paylarının ise yüzde 15’i aşmaması halinde ilgili anlaşmanın de minimis kapsamında olduğu belirtilmiştir (m.5(1)). Bu rakamlar, Komisyonun De Minimis Duyurusunda kabul edilen pazar payları ile birebir aynıdır (prg.8). Pazar paylarının nasıl hesaplanacağı konusunda pazardaki satış değerlerine, bu mümkün olmazsa diğer verilere dayanılabileceği ifade edilmiştir (m.7(1)). Bu noktada İlgili Pazarın Belirlenmesine İlişkin Kılavuza atıf yapılmaması -ki Komisyonun De Minimis Duyurusunda, Komisyonun İlgili Pazarın Belirlenmesine Dair Duyurusuna atıfta bulunulmuştur (prg.12)- bir eksiklik olarak görülebilir. Taslakta pazar paylarının hesaplanmasında bir nebze esnek davranılmış ve yüzde 10 ile 15 eşiklerinin, 2 yıl üst üste yüzde 2’ye kadar artmasına müsamaha ile yaklaşılmıştır (m.5(5)). Bu düzenleme de yine Komisyonun De Minimis Duyurusu ile uyum içerisindedir (prg.11).

Teşebbüsler için güvenli liman söz konusu mu?

Gelelim tebliğ taslağının en kritik iki düzenlemesinden ilkine. Tebliğ taslağına göre yüzde 10 ve 15’lik pazar payı eşiklerinin altında kalan teşebbüslerce yapılan rekabeti sınırlayıcı anlaşmaların de minimis’ten yararlanacağı sonucuna varılmaktadır. Ancak taslaktan anlaşıldığı üzere bu pazar payları, teşebbüsler açısından “güvenli liman” (safe harbour) oluşturmamaktadır. Taslakta ifade edildiği üzere “…pazar paylarının bu Tebliğin 5 inci maddesinde belirlenen eşikleri aşmadığı durumlarda dahi, gerekli görmesi halinde Kurul ilgili anlaşma veya kararı soruşturma konusu yapabilir.” (m.6(2)). Kurula tanınan bu takdir yetkisi, eşiklerin altında kalan teşebbüsler açısından hukuki belirliliği azaltmaktadır. De Minimis Duyurusunda ise pazar payı eşiklerinin, istisnalar dışında, Komisyonun uygulama öncelikleri açısından güvenli liman oluşturduğu açıkça belirtilmiştir (prg.13). Belirtmek gerekir ki mehaz AB rekabet hukukunun aksine, Türk rekabet hukukunun “ulus üstü” bir nitelik taşımaması, durumun Türk hukukunda farklı bir biçimde düzenlenmesini gerektirmektedir.

Mehaz AB rekabet hukukunda De Minimis Duyurusu üye ülkelerin rekabet otoritelerini veya mahkemelerini bağlamamaktadır. Yani Komisyonun soruşturma konusu yapmadığı bir anlaşma, üye devletlerce kendi milli rekabet kanunları ışığında yine de soruşturulabilir. Türk rekabet hukukunun böyle bir özelliğinin bulunmaması sonucu pazar payı eşiklerinin altında kalan anlaşmalara ilişkin Kurulun güvenli limanı ortadan kaldıracak şekilde, “gerektiğinde” soruşturma açmasına olanak tanıyan bu düzenleme, içerdiği muğlaklığa rağmen, normal karşılanmalıdır. Zira de minimis oluşturduğu gerekçesiyle Kurulun soruşturma açmaması, ilgili anlaşmanın hukuka uygun olduğu anlamına gelmemekle birlikte, anlaşmanın rekabeti sınırladığını iddia eden başvuru sahibinin, Kurul kararının idari yargıda iptalini istemek dışında, olayı adli yargıya taşımaktan başka çaresi yoktur. Yargıtayın yerleşik içtihatları sonucu rekabet ihlaline karar verme konusunda fiilen Kurulun yetkili olduğu düşünüldüğünde, olayın adli yargıya intikali halinde Kurulun de minimis tebliğini gerekçe göstererek soruşturma açmaktan kaçınması söz konusu olamayacaktır.

“Açık ve ağır ihlal” müessesesi

Tebliğ taslağın en kritik ikinci düzenlemesi ise “açık ve ağır ihlal” müessesesidir. Taslakta pek çok defa açık ve ağır ihlallerin de minimis düzenlemesinden yararlanamayacağının altı çizilmiştir. Belki de taslak kapsamındaki tek güvenli liman, pazar payı eşiklerine bakılmaksızın açık ve ağır ihlal içeren anlaşmaların de minimis’ten yararlanamayacağıdır. Taslakta açık ve ağır ihlalin tanımına da yer verilmiştir. Buna göre “rakipler arasında fiyat tespiti, bölge veya müşteri paylaşımı ve arz miktarının kısıtlanması”, açık ve ağır ihlal oluşturmaktadır. 7246 sayılı Kanunla Türk rekabet hukukuna kazandırılan açık ve ağır ihlal teriminin, içeriği henüz netleşmiş olmamakla birlikte, yapılan tanımdan yola çıkılınca kartelleri kastettiği rahatlıkla söylenebilir. Bunun sonucunda fiyat tespiti veya bölge paylaşımı yapan rakip teşebbüsler, ilgili pazarda toplam yüzde 1 veya 2 pazar payına sahip olsa bile de minimis’ten yararlanamayacaktır. Öte yandan ihalelerde danışıklı hareket (bid rigging) veya yeniden satış fiyatının belirlenmesi (RPM) gibi ağır sayılabilecek ihlaller, taslaktaki tanımda “gibi” veya “vb.” ibarelerin yer almayışı sonucu de minimis olabilecektir. Hâlbuki 7246 sayılı Kanunda açık ve ihlallere örnek verilirken “gibi” bağlacı kullanılmıştır.

Benzer biçimde De Minimis Duyurusunda da fiyat tespiti, arzın kısıtlanması ve bölge veya müşteri paylaşımına, Duyuruda belirtilen esasların uygulanmayacağı ifade edilmiştir (prg.13). De Minimis Duyurusunda “açık ve ağır ihlal” terimi kullanılmamış, onun yerine amaç bakımından rekabeti kısıtlayan anlaşmalar (object restrictions) esas alınmıştır. Zaten 2014 tarihli De Minimis Duyurusu da, ABAD’ın amaç bakımından rekabeti kısıtlayan anlaşmaların de minimis’ten yararlanamayacağına yönelik 2012 tarihli Expedia kararının ardından hazırlanmıştır (5). De Minimis Duyurusunda, Komisyonun grup muafiyeti tebliğlerinde düzenlediği veya ileride düzenleyeceği ağır sınırlamaların da (hardcore restrictions) yine de minimis’ten yararlanamayacağı belirtilmiştir (prg.13-14). Örneğin asgari yeniden satış fiyatını belirleyen bir anlaşma, de minimis oluşturmayacaktır. Bu açıdan Komisyonun De Minimis Duyurusu, tebliğ taslağına göre daha kapsamlıdır.

Kurulun geçmiş kararlarının akıbeti

Son olarak değinilmesi gereken husus, 7246 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce Kurulun verdiği kararların akıbetidir. Gerçekten, 7246 sayılı Kanun öncesinde Kurulun fiilen de minimis kuralı varmış gibi hareket ettiği pek çok kararı bulunmaktadır. Kurulun geçmiş kararları incelediğinde, dosya konusu anlaşmanın uygulanmaması veya rekabeti kısıtlayıcı bir etki doğurmaması ya da kısa süreli olması yahut sınırlı bir coğrafi pazarı kapsaması veyahut tarafların ekonomik anlamda küçük olması gibi çeşitli gerekçelerle soruşturma açmadığı çok sayıda kararına rastlanmaktadır. Bu kararlarda Kurul, farklı gerekçelerin arkasına sığınarak ilgili anlaşmayı kayda değer görmemiş, çoğu kez de 9(3) kararıyla söz konusu uygulamalara son verilmesine ve tekrardan kaçınılmasına yönelik teşebbüslere veya ilgili kamu kuruluşlarına görüş bildirmiştir. Hatta bu kararların bir kısmında ifade edilen anlaşmanın rekabeti kısıtlayıcı etkiler doğurmadığı gerekçesinin, 4054 sayılı Kanunun 4. maddesinin hem amaç, hem de etki bakımından rekabet sınırlamalarını yasaklaması karşısında kanuna aykırılık oluşturduğu dahi söylenebilir.

Belki de cevap verilmesi gereken en önemli soru, mevcut durumda açık ve ağır ihlal tanımına giren bazı anlaşmaları Kurulun geçmişte soruşturma konusu yapmamış olmasının, 7246 sayılı Kanun sonrası da Kurula geçmiş kararlarına atıfta bulunarak benzer bir karar verme yetkisi verip vermediğidir. Örneğin bir ilin, bir ilçesindeki bazı ekmek fırınlarının ekmek fiyatlarını birlikte tespit etmeleri halinde bunun ilgili pazarda rekabeti kayda değer ölçüde kısıtlamamasına rağmen, fiyat tespitinin sırf açık ve ağır ihlal olarak nitelendirilmesi nedeniyle de minimis kuralı uygulanmayacak mıdır? Kurulun geçmişte fiilen de minimis olarak değerlendirdiğine rastladığımız bu gibi durumların (6) bundan böyle de minimis’ten yararlanamayacağını ve Kurulun 7246 sayılı Kanunda düzenlendiği şekliyle karar vermesi gerektiğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte, rekabeti kayda değer ölçüde sınırladığını iddia etmenin zor olduğu bu örnekteki gibi durumların bundan böyle de minimis sayılmayacak olması, de minimis kuralının mevcut haliyle uygulamaya “kayda değer” bir katkıda bulunup bulunmayacağı hususunda tereddütlerin yaşanmasına, hatta bu şekliyle mevzuata dâhil edileceğine acaba hiç dâhil edilmese miydi diye sorgulanmasına dahi yol açabilecektir.

(1) Commission Regulation (EU) 1407/2013 on the application of Articles 107 and 108 of the Treaty on the Functioning of the European Union to de minimis aid [2013] OJ L352/1.

(2) Case 5/69 Völk v Vervaecke [1969] ECR 295 (prg.7).

(3) Notice on agreements of minor importance which do not appreciably restrict competition under Article 101(1) of the Treaty on the Functioning of the European Union (De Minimis Notice) [2014] OJ C291/01.

(4) Case C-23/14 Post Danmark A/S v Konkurrencerådet [2015] ECLI:EU:C:2015:651 (prg.73-74).

(5) Case C-226/11 Expedia Inc. v Autorité de la Concurrence and Others [2012] ECLI:EU:C:2012:795 (prg.37).

(6) Örnek bir Kurul kararı için bkz. 30.12.2008 tarih ve 08-76/1227-465 sayılı Bergama Fırıncıları kararı. Bu kararın bir değerlendirmesi için bkz. ÖZKAN, A.F. (2011) “The Turkish Competition Authority decides that a price-fixing agreement between bread manufacturers does not appreciably restrict competition (Bergama Firincilari)”, e-Competitions Bulletin, Article No 37670, https://www.concurrences.com/en/bulletin/news-issues/december-2008/the-turkish-competition-authority-decides-that-a-price-fixing-agreement-between-en

Alman telekom otoritesinin uyguladığı maliyet modeli mercek altında

BNetzA’nın sabit çağrı sonlandırma hizmetlerine ilişkin soruşturmayı anlatıyoruz.

Avrupa Komisyonu, Almanya’da telekomünikasyon sektöründe düzenleyici kurum olarak faaliyet gösteren BNetzA’nın sabit çağrı sonlandırma hizmetlerine ilişkin belirlediği tavan fiyat uygulamasına ilişkin detaylı bir soruşturma başlattı. Söz konusu soruşturma kapsamında Komisyon, BNetzA’nın kullanmakta olduğu maliyet modelini ve bu modele dayalı olarak belirlediği fiyat tavanı oranını inceleyecek.

Soruşturmaya konu edilen uygulamadan biraz bahsetmek gerekirse, BNetzA çağrı sonlandırma hizmetlerine ilişkin tavan fiyatını, Avrupa Komisyonu’nun 2009 tarihli Tavsiye Kararı’na uygun olarak BU-LRIC (aşağıdan yukarı uzun dönem artan maliyet) maliyet modelini esas alarak belirliyordu. Ancak bu modelin uygulanması neticesinde elde edilen sonuçlar, Avrupa Birliği (AB) genelinde faaliyet gösteren düzenleyici kurumlar tarafından belirlenen tavan fiyatlarının oldukça altında kalıyordu. Bu sebeple BNetzA, AB genelinde BU-LRIC maliyet modelini benimseyerek sabit hat çağrı sonlandırma hizmetlerine ilişkin tavan fiyatı uygulayan düzenleyici kurumların hesaplamaları ile kendi hesaplamalarına dayanan oranların birbiriyle uyumlaştırıldığı bir model uygulamak için Komisyon’a teklifte bulundu. BNetzA’nın uyumlaştırma yapmaksızın hesapladığı tavan fiyatı oranları, uyumlaştırma uygulaması ile mevcut halinin altı katına denk geliyor. Buradan da anlaşılacağı üzere söz konusu oranlar, aynı metodla diğer üye ülkelerde yapılan hesaplamaların oldukça aşağısında.

BNetzA, uyumlaştırma uygulaması teklifinin, çağrı sonlandırmaya ilişkin tavan fiyat oranlarının yeknesaklaştırılması ve AB Üye Devletleri’nin bireysel olarak uyguladığı tavan fiyatlar arasındaki farkın azaltılması noktalarında AB iç pazarını geliştirmeye katkıda bulunacağını savunuyor.

Öte yandan Avrupa Komisyonu’nun teklif ile ilgili düşüncesi BNetzA’nın gerekçelerinden oldukça farklı. Komisyon, Tavsiye Kararı’nın AB genelinde yeknesak bir çağrı sonlandırma oranından çok, düzenleyici kurumlar tarafından bu oranların hesaplanması konusunda yeknesak bir metodolojinin benimsenmesini (BU-LRIC) amaçladığını belirtiyor. Söz konusu yeknesak metdolojinin ise genel anlamda ilgili pazarda hizmet sağlayan teşebbüsler yönünden maliyet etkinliği yaratmaya hizmet ettiği ve bu durumun AB çapında çoğunlukla geçerli olduğu belirtiliyor. Ancak Almanya örneğinde olduğu gibi bir takım istisnalar da söz konusu.

Komisyon BNetzA’nın uygulamakta olduğu maliyet modelinin Tavsiye Kararı’na uyumlu olduğu konusunda hemfikir. Ancak düzenleyici kurumun tavsiyesinde yer alan benchmarking uygulamasının Almanya sınırları içinde faaliyet gösteren etkin ve farazi bir teşebbüsün maliyetlerine uygun olarak hesaplanıp hesaplanmadığı noktasında ciddi şüpheleri bulunduğunu belirtiyor. Dolayısıyla halihazırda BNetzA’nın tavan fiyat belirlerken neden yalnızca BU-LRIC modelini esas almadığı ve yaptığı hesaplamalar neticesinde Almanya’da faaliyet gösteren teşebbüslere ilişkin etkin maliyet oranlarının neden diğer üye ülkelerde bulunan teşebbüsler için hesaplanan oranlara nazaran çok daha düşük seviyelerde kaldığı noktalarında Komisyon’un sahip olduğu şüpheleri giderecek herhangi bir açıklama yapılmış değil.

Ancak Komisyon, BnetzA tarafından BU-LRIC modeli ile gerçekleştirilen hesaplamaların, Almanya’nın içinde bulunduğu kendine has ekonomik koşullar nedeniyle, aynı metodu uygulayan diğer üye ülkelere göre daha farklı sonuçlar doğurduğunun bilincinde olduğunu belirtiyor. Bu noktada Komisyon, BNetzA’nın uyguladığı modelin güvenilirliği ve kapsamı hakkında bir değerlendirme yapmasının, yaptığı hesaplamaları diğer üye ülke oranlarıyla uyumlaştırmasından çok daha yerinde olacağını belirtiyor.

Tüm bunların yanı sıra, Komisyon’un söz konusu soruşturmayla ilgili görüşü olumlu yönde. Komisyon soruşturmanın Alman düzenleyici kurumu ile yapıcı bir diyalog kurularak, mevcut maliyet modelinin, benzer pazar yapılarına sahip üye ülkelerin sahip olduğu tecrübelerden de yararlanılarak geliştirilmesi ve Almanya’ya özgü nitelikleri de göz ardı etmeden daha yeknesak bir maliyet modeli ortaya konulması amaçlarına hizmet edeceğine inanıyor.

Üç ay sürecek soruşturma dönemi içerisinde Komisyon Avrupa Elektronik Haberleşme Düzenleyiciler Kurumu (BEREC) ile yakın işbirliği içerisinde BNetzA’nın mevcut uygulamalarını değerlendirecek. Ayrıca Komisyon’un Soruşturmaya esas teşkil eden şüpheleri bu süreçte giderilmezse, söz konusu uygulamaların tadil edilmesi veya bunların tamamen terkedilmesine dair bir Tavsiye Kararı çıkartmaya yetkili olduğunu da belirtmeliyiz.

– Fırat Eğrilmez –

İtalyan telekom devinin hareket alanı daralıyor

Telecom Italia ve Swisscom iştiraki Fastweb arasında imzalanan ortak girişim anlaşmasını anlatıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde İtalyan Rekabet Otoritesi, Telecom Italia (TIM) ve Swisscom iştiraki Fastweb arasında imzalanan ortak girişim anlaşmasına ilişkin bir soruşturma başlattı. Ortak girişim anlaşması evlere fiber optik şebeke (FTTH) hizmetlerinin sağlanması, hızlandırılması ve geliştirilmesi konularında söz konusu teşebbüslerin işbirliği yapmasını öngörüyor. Anlaşmaya taraf teşebbüsler hakkında kısaca bilgilendirme yapmak gerekirse, TIM sabit ve mobil iletişim hizmetleri sektöründe faaliyet gösteren dikey bütünleşik yapıda bir şirket. Fastweb ise İtalya’daki müşterilerine sabit hat hizmetleri, genişbant internet hizmetleri ve dijital televizyon hizmetleri sağlayan ve TIM gibi dikey bütünleşik bir yapıya sahip bir şirket.

1476724732356İtalyan Rekabet Otoritesi soruşturmanın iki teşebbüsün oluşturduğu ortak girişim neticesinde meydana gelecek yoğunlaşmanın rekabet karşıtı sonuçlar doğurması ihtimaline karşı başlatıldığını ve bu konuda birden çok şikayet aldığını belirtiyor. Zira bu iki şirket tarafından bir ortak girişim oluşturulması noktasında perakende genişbant hizmetleri pazarındaki yoğunlaşmanın artacağı ve bunun hakim duruma sebebiyet vereceği de şikayete konu iddialar arasında yer alıyor.

Soruşturmaya konu anlaşma kapsamında teşebbüslerin 1.2 milyar euro değerinde bir yatırıma imza attığı biliniyor. Anlaşmayla hedeflenen ise İtalya çapında 29 şehirde üç milyon haneye ulaşacak ultra hızlı bir genişbant ağının, hızlı bir şekilde arza sunulması. Soruşturma süreci yeni başlamış olmasına rağmen, ilgili teşebbüslerin her birine şimdiden mali polis gönderildiği ve soruşturma kapsamında değerlendirilebilecek delillerin toplandığı biliniyor.

Otorite hakim durum yaratılacağı iddialarına ek olarak, söz konusu yoğunlaşmanın genişbant ve ultra-hızlı genişbant pazarlarındaki rekabetin yoğunluğunu azaltacağı yönündeki düşüncelerini de kamuoyu ile paylaştı. Ayrıca Otorite yoğunlaşma neticesinde meydana gelecek olumsuz etkilerin yalnızca perakende genişbant ve ultra-genişbant pazarlarını değil, sabit şebekeye toptan erişim hizmetleri pazarını da kapsadığını belirtti.

Öte yandan ortak girşime taraf olan Fastweb, soruşturma konusu faaliyetler çerçevesinde fiber optik kabloların her hafta İtalya çapında 20,000 yeni haneye ulaştırıldığını belirterek bu yoğunlaşmanın İtalyan Devleti’nin başlatmış olduğu ultra-genişbant stratejisiyle de uyumlu olduğunu ileri sürdü. Burada hemen belirtmeliyiz ki ultra-genişbant stratejisi kapsamında İtalya 2016-2022 yılları arasında daha önce internetin bulunmadığı alanlara hızlı internet erişiminin sağlanmasını amaçlamakta. Bu kapsamda İtalya teşebbüslere parasal yardımda bulunacağını da açıkladı. İtalya’nın stratejisi, rekabet hukukuna ilişkin endişelerle Avrupa Komisyonu’nun merceği altına alınsa da, Komisyon’dan geçer not almayı başardı.

Konumuza geri dönmek gerekirse, işlemin hukuki geçerliliği ve faaliyetlerinin doğru yönde ilerlediğine ilişkin hiçbir şüpheleri bulunmadığını açıklayan Fastweb’in yoğunlaşma işlemi neticesinde etkinlik artışlarının yaşanacağı ve bundan tüketicilerin de faydalanacağını düşündüğü söylenebilir.

Öte yandan Enel ve İtalyan ortağı Cassa Depositi e Prestiti’in geçtiğimiz sene Milano ve Lombardiya bölgesinde fiber altyapı sahibi ve işletmecisi olan Metroweb ile kendi iştiraki Enel Open Fiber’ın ortak kontrolünü devralmasının bir sonucu olarak TIM’in hızlı genişbant şebekesi kurma yarışında oldukça büyük bir rakip edindiği biliniyor. AB rupa Komisyonu tarafından uygun görülen  ortak kontrolün devralınması işleminin TIM üzerinde büyük bir rekabetçi yaratacağı aşikar. Ek olarak Fastweb ile gerçekleştirilen ortak girişimin incelenmesi için açılan rekabet soruştuması da hesaba katıldığında, TIM’i FTTH hizmetleri pazarında oldukça zorlu bir sürecin beklediği söylenebilecektir.

– Fırat Eğrilmez –

İdare Mahkemesi Kurul’un Aygaz kararını iptal etti

Rekabet Kurulu’nun Mart 2013’te Aygaz hakkında verdiği önaraştırma kararında, Aygaz’ın LPG ve otogaz pazarında faaliyet gösteren bayilerinin yeniden satış fiyatlarını belirlediği iddiası ele alınmıştı. Kararda, Aygaz’ın, bayilerinin yeniden satış fiyatlarını belirlediği konusunda emareler bulunduğu, bu bağlamda bayiler arası fiyat farkının 10 Kuruşu aşmamasının sağlanmaya çalışıldığı, bayilerin satış fiyatlarının  yakın takibe alındığı tespitlerinde bulunulmuştu. Buna rağmen Kurul, Aygaz’ın eylemlerinin “pazardaki uygulama alanının ve etkisinin sınırlı olduğuna” karar vermiş ve soruşturma açma yoluna gitmemişti. İşte Kurul’un o kararını Ankara 16. İdare Mahkemesi geçenlerde verdiği kararında iptal etti.

Kurul’un Aygaz kararı doyurucu gerekçelerden uzak olarak hatırlanmaktaydı. Öncelikle kararda ilgili pazar tanımlanmamıştı. Yeniden satış fiyatının LPG satışı yapan bayiler nezdinde belirlendiği iddiasını dikkate aldığımızda ilgili ürün pazarı hakkında çıkarımlarda bulunabilsek de ilgili coğrafi pazar hakkında çok kesin bir tespitte bulunmak zordu. Karara ilişkin çoğu hususu aslında karşı oy gerekçelerinden öğrenmekteydik. Karşı oy yazısında Aygaz’ın Orta Anadolu Bölge Müdürlüğü’nde yerinde incelemeler yapıldığı ve Ankara, Konya ve Kayseri illerindeki bazı Aygaz bayileriyle görüşüldüğü ifade edilmişti. İlgili coğrafi pazar böylece Orta Anadolu gibi görünse de kararda Aygaz’ın Türkiye çapında sahip olduğu piyasa gücü vurgulanmaktaydı. Dolayısıyla kararda yeterli inceleme yapılmamış veya yapılan inceleme sınırlı kalmıştı.

aKurul’un kararda vardığı sonucun aksine raportörler Aygaz’ın, bayilerinin satış fiyatını belirlediği yönünde “ciddi şüphelerin” bulunduğunu ifade ederek, Kurul’un soruşturma açması gerektiği yönünde görüş bildirmişlerdi. Karar metninde Aygaz’ın, bayilerinin satış fiyatını belirlemesi noktasında “ciddi  şüpheler” ibaresi yerine “emareler” ibaresi kullanılarak durum yumuşatılmaya çalışılmış ve eylemin etkisinin sınırlı olduğu gerekçe gösterilerek soruşturma açılmamıştı. Bu noktada kararın yine doyurucu gerekçelerden uzak olduğu görülmekteydi. İlgili pazarda %28’lik bir pazar payına sahip Aygaz’ın (ve kendisiyle aynı ekonomik bütünlük içerisinde yer alan Mogaz’ın) eylemlerinin etkisinin nasıl sınırlı olabileceği konusunda karar inandırıcı tespitler içermemekteydi. Örneğin hangi bölge veya bölgelerin söz konusu uygulamadan etkilendiği, fiyatları belirlenen bayilerin Aygaz’ın diğer bayilerine ve/veya ilgili pazardaki tüm bayilere oranının ne olduğu, uygulamanın ne kadar sürdüğü vs. kararda hiç tartışılmamıştı.

Böyle olunca Ankara 16. İdare Mahkemesi’nin kararının sürpriz olmadığı da kendiliğinden ortaya çıkmakta. Zaten bizzat karşı oy yazısında Kurul kararına katılmayan üç üyenin, karara karşı iptal davası açılması durumunda kararın iptal edilebileceği düşüncesini taşıdıklarını ifade ettiklerini görüyoruz. Mahkemenin iptal kararının gerekçelerini karşı oy yazında ileri sürülen sebepler oluşturmakta. Danıştay’ın son dönem kararlarında Kurul’un soruşturma açmamaya karar verebilmesi için önaraştırma kapsamında elde edilen bilgi ve belgelerin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde bir rekabet ihlalinin bulunmadığını göstermesi gerektiği pek çok kez ifade edilmekteydi. Bizzat karar metninde ifade edilen, rekabet ihlalinin olduğu yönünde “emarelerin” bulunduğu ibaresinin bu bağlamda kararın iptal edilmesindeki rolü büyük olmalı.

Ankara 16. İdare Mahkemesi’nin iptal kararından iki önemli sonuç çıkıyor.

  1. Birincisi, Kurul kararlarında doyurucu gerekçelerin bulunmaması, iddiaların etraflıca incelenmemesi, herhangi bir rekabet ihlalinin olmadığının açıkça ortaya konulmamış olması gibi durumlarda artık Kurul kararlarının idari yargıda iptal edilme olasılığının yüksek olduğu iyice anlaşıldı.
  2. İkinci ve daha da önemlisi ise raportörlerce hazırlanan ve Kurul kararlarına dayanak teşkil eden soruşturma raporlarının kamuoyu ile paylaşılması ihtiyacı belirgin hale geldi.

Raportörlerin soruşturma raporunda muhtemelen Aygaz’ın yeniden satış fiyatı belirlemeye yönelik eylemlerinin etkileri ve dosya kapsamındaki deliller ayrıntılı bir biçimde tartışıldı. Karar soruşturma açılmamasına yönelik olduğundan nihai karar metnine yansımayan bir hayli detayın olduğu kesin. Umarız Ankara 16. İdare Mahkemesi’nin iptal kararı bundan sonra karar metinlerine ek olarak soruşturma raporlarının da açıklanmasına vesile olur.

İtalya’da maç yayın haklarına soruşturma !

İtalya Rekabet Otoritesi AGCM, Serie A ligi maç yayın haklarının Sky ve Mediaset şirketlerine satışının rekabet hukuku bakımından ihlal teşkil edip etmediğinin tespiti için soruşturma başlattı.

AGCM, ülkede ödemeli televizyonculuk hizmeti sunan en büyük iki şirket olan Sky ve Mediaset’in 2015 ile 2018 yılları arasındaki maçların yayın haklarına ilişkin ihale sürecindeki davranışlarını inceleme konusu yapacak. Bilindiği gibi Mediaset grubunun sahibi eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi.

Hatırlanacağı üzere geçen sene gerçekleştirilen ihalede maç yayın hakları beş ayrı paket halinde hazırlanmıştı. Bu çerçevede söz konusu paketler şu şekilde düzenlenmişti:

  1. Ligde öne çıkan sekiz kulübün maçlarının uydu platformu üzerinden münhasıran yayınlanması hakkı (Paket A)
  2. Sayısal karasal yayın yolu ile yukarıdaki kapsama eşdeğer maçları ihtiva eden münhasır yayın hakkı (Paket B)
  3. Maç öncesi ve sonrası röportajlar ile soyunması odası görüntülerinin yayınını içeren münhasır haklar (Paket C)
  4. İlk iki paket dışındaki tüm maçların münhasır olarak yayınlanması hakkı (Paket D)
  5. Bazı maçların internet üzerinden münhasır olarak yayınlanması hakkı (Paket E)

Bu kapsamda gerçekleştirilen ihale sonucunda Paket A ve B için  Sky, Paket D için ise Mediaset’in en yüksek teklifi vermesine karşın, tartışmalı bir şekilde Paket A hakları Sky’a, Paket B ise Mediaset’e verilmişti (Paket B haklarına ilişkin Mediaset’in teklifi Sky’ın verdiği tekliften yaklaşık olarak 150 milyon euro daha düşüktü). Ayrıca aynı ihalede Mediaset grubuna bağlı RTI Paket D haklarını almasına karşın, bir süre sonra bu haklarını Sky’a devretmişti. Kısacası Sky’ın sayısal karasal yayına ilişkin haklarını, Mediaset’e ait  Paket D hakları ile değiştirmesi şeklinde bir tablo ortaya çıkmıştı.

AGCM bu durum karşısında Sky, Mediaset ve ihaleyi gerçekleştiren şirket ile federasyonun ofislerinin de yer aldığı altı ofise maç yayın haklarının paylaşılmasına ilişkin deliller bulmak amacıyla baskın yaptı. Konu ile alakalı olarak AGCM, iddialar kapsamında ileri sürülen hususların,  Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Anlaşmanın rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaları yasaklayan 101. maddesi bakımından ihlal teşkil edebileceğini belirtti. ACGM, yapacağı incelemeler çerçevesinde Sky ve Mediaset’in rekabetçi olması gereken ihale sürecinde koordinasyon içine girip girmediğini tespit etmeye çalışacak.

2006 yılında İtalya futbolunda yaşanan şike skandalı gibi maç yayın haklarına ilişkin yürütülen bu soruşturma da çok ses getireceğe benziyor. Ayrıca  iddialar haklı bulunursa Berlusconi bu kez bir başka skandal ile gündeme gelecek.

 

İngiltere’de kartel suçlamalarına ince ayar

İngiltere’de uzun zamandır üzerinde çalışılan rekabet reformu paketi Nisan 2014 tarihi itibariyle hayata geçirilmişti. Reform paketiyle birlikte o zamana kadar iki farklı kurum (Competition Commission ve Office of Fair Trading, kısaca “OFT”) tarafından yürütülen rekabet uygulamaları ve işlemleri, daha etkin ve hızlı sonuç doğurması bakımından tek kurum altında toplanarak rekabet otoritesi Competition and Markets Authority (“CMA”) tarafından yerine getirilmeye başlandı.

Diğer yandan, söz konusu reform paketinin getirdiği değişiklikler hala tartışılmaya devam ediyor. Bu tartışmalardan birisi, kartel suçlamasında aranan kötü niyetle hareket etme şartının (“dishonesty”) artık aranmayacak olması. Bunun ne anlama geldiğini açıklamadan önce kısaca İngiltere’deki kartel rejiminden bahsetmek gerekebilir. İngiltere’de kartel soruşturmaları idari para cezası ile sonuçlanabilen soruşturmanın yanı sıra bireylere yönelik olarak sivil ceza takibini de kapsıyor. Bu bakımdan kartelin varlığı halinde idari para cezasının yanı sıra bireylere 5 seneye kadar hapis cezası verilebilmesi mümkün.

competition22014 yılındaki değişiklikten önce bireylere yönelik cezai kartel kovuşturmalarında suç unsurlarından birisi olan kötü niyetin, yani yapılan eylem veya işlemin rekabet ihlali olduğu bilinci ile hareket etme durumunun varlığı şartken, yapılan değişikliklerle birlikte artık bireylerin kartel suçunu işleyip işlemediği araştırılırken kartelin varlığını ve sonucunu bilerek hareket etmiş olması şartı aranmayacak. Diğer bir ifadeyle yaptığı eylemin suç oluşturduğunu bilmeyen kişinin de hapis cezası ile cezalandırılması söz konusu olabilecek.

Bu konuda daha hızlı, adil ve etkili uygulamalarla rekabet sistemine getirmesi beklenen reform paketinin amacını tam olarak karşılamadığına yönelik eleştiriler halen devam ediyor. Nitekim, bu düzenlemeyle birlikte “hard core cartels” dediğimiz ağır vakaları ile daha masum düzeyde gerçekleşen ancak yine de kartele sebebiyet veren anlaşmaları ve bunların faillerini aynı kefeye koymak anlamına gelmeye başladı.

Diğer yandan, bu tür bir yaklaşım uygulamanın hantallaşmasına, bireylerin ve teşebbüslerin iş hayatında çekinik ve güvensiz davranışlar sergilemesine de sebep olabileceği ileri sürülüyor. Nitekim, bu değişiklikten sonra bir çok teşebbüs her bir hareketini ve anlaşmasındaki en ufak bir konuyu bile danışmanların önüne taşır hale gelmiş durumda.

Bununla birlikte, getirilen reform paketinde kötü niyetin bulunmadığı hallerde neye göre ceza verileceğine ilişkin bir düzenlemeye de rastlanmamakta, bu konuda karar organına yüksek düzeyde takdir hakkı bırakılmak suretiyle belirsizliklere bir yenisi daha ekleniyor.

Kartel soruşturması sistemindeki bu ve benzeri eleştirilere bir yazısında yer veren İngiliz avukat ve rekabet danışmanı Paul Gilbert[1], OFT’nin karşılaştığı benzeri problemleri en aza indirmek  amacıyla getirilen yeni yapılanma ile birlikte, uygulamada karşılaşılacak sorunlar üzerinde yeterince düşünülmeden mevzuatta değişiklik yapılmış olmasını son derece ironik buldu.

Sonuç olarak, kötü niyetin bulunmadığı bir kartel vakasında değerlendirmenin neye göre yapılacağı, ceza takdirinde nasıl bir yaklaşım benimseneceği gibi teşebbüs sahipleri ile uygulayıcıları sıkıntıya sokan belirsizliklerin netleştirilmesi konularının CMA’nın yapacaklar listesinde üst sıralarda yer alması gerektiği söylenebilir.

[1] Daha fazla bilgi için yazarın ilgili yazısı: “Changes to the UK Cartel Offence – Be Careful What You Wish For”, Journal of European Competition Law & Practice Advance Access, 2014.

Kurul, Doğa Koleji’ne “soruşturma açılmasına gerek yok” dedi

Daha önce Rekabet Kurulu’nun son dönemlerde yayınladığı bazı kararlarda neredeyse hiçbir gerekçeye yer vermediğini, zira gerekçeli kararların çoğu zaman bir sayfayı bile aşmadığını ironik bir şekilde izah etmeye çalışmıştık.

Şimdi yine gerekçesini anlamakta zorluk çektiğimiz! bir Kurul kararıyla karşı karşıyayız.

İddia özetle Doğa Koleji’nin anlaşmalı olduğu servis hizmetleri veren firmanın, Servisçiler Azami Tarifesi üzerinde taşıma ücreti aldığına dayanıyor. Karardan anladığımız kadarıyla Doğa Koleji, Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği’ne aykırı şekilde servis kiralama, denetim, fesih gibi işlemlerinin tamamını İlkem Turizm’e devretmiş durumda. İlgili Yönetmelik’e göre aslında okul servis araçlarının kiralanması işi, her yıl okul-aile birliği ve okul yönetim kurulunca ortaklaşa oluşturulacak bir komisyon tarafından yapılmalı. Dolayısıyla Doğa Koleji’nin bu konu özelindeki yetkiyi tamamen İlkem Turizm’e devretmiş olması sonucunda servis firmalarının okul aile birlikleri veya okul yönetimleri ile görüşme ve anlaşma imkânının ortadan kalktığı söylenebilir – ki Kurul da böyle demiş.

Doğa Koleji ile İlkem Turizm arasında 2010 yılında imzalanan Okul Servisi Sözleşmesi Ek Protokol uyarınca Doğa Koleji’ne ait İstanbul dışındaki tüm illerde servis hizmetleri İlkem Turizm’e bırakılıyor. Ancak İlker Turizm servis hizmetlerini kendi yerine getirmeyip farklı yüklenici firmalar ile anlaşıyor. Bu yüklenici firmalardan biri olan Ayder Turizm ile imzalanan anlaşmalarda ise, son dönem hariç, açıkça fiyat tespiti yapıldığı görülüyor. Kurul, İlkem Turizm ile Ayder Turizm arasındaki taşeronluk benzeri anlaşmanın plaka tahdidi uygulamasıyla sektörün yapısı gereği oluştuğunu, Doğa Koleji tarafından belirlenen kriterler sebebiyle servis fiyatlarının ATO tarafından belirlenen Servisçiler Azami Fiyat Tarifesi’nin üzerinde olduğunun düşünüldüğünü, söz konusu fiyatların okul aile birlikleri veya ATO tarafından izlenmesi gerektiği kanaatine varıyor ve sonuçta soruşturma açılmamasına karar veriyor.

3793963800_0ddcdccefb_zKararda iki ayrı Raportör görüşü bulunduğunu da söyleyelim. İlk görüş İlkem Turizm’in anlaşmalı olduğu servis hizmetleri veren firmaların taşıma ücretlerini belirlemesi sebebiyle Kanun’un 4. maddesini ihlal ettiği yönünde ciddi şüphelerin bulunduğunu ve soruşturma açılması, öğrenci servis taşımacılığı yapacak firma seçiminin ilgili Yönetmelik’e uygun şekilde gerçekleştirilebilmesi için de Doğa Koleji’ne görüş bildirilmesi gerektiğini ifade ediyor. Diğer Raportör ise bu aşamada soruşturma açılmasına gerek olmadığına ama muhtemel sorunların bertaraf edilebilmesi için servis hizmetleri pazarındaki rekabetin sağlanabilmesi adına ilgili Bakanlıklara, Doğa Koleji ve İlkem Turizm arasındaki sözleşmelerin ve protokolün yeniden düzenlenmesi gerektiğine yönelik Doğa Koleji’ne görüş gönderilmesi, İlkem Turizm’in ise fiyat tespiti uygulamasını sonlandırmasına yönelik uyarılması gerektiğini ifade ediyor.

Bu noktada benim aklıma aşağıdaki sorular geliyor:

  1. Kurul, gerekçeli kararında açıkça İlkem Turizm ile Ayder Turizm arasında imzalanan sözleşmelerde fiyat tespiti yapıldığını belirtiyor. Danıştay 13. Dairesi’nin “en ufak bir şüphenin varlığında dahi soruşturma açman gerekli” içtihadı ile bozduğu sayısız önaraştırma kararı varken şüpheyi bile geçip rekabet ihlalinin var olduğunun tespit edildiği bir dosyada niçin Raportör görüşü göz önüne alınarak soruşturma açılmıyor? Yarın birgün bu dosya Ankara İdare Mahkemesi’nden geri gelirse ne olacak?
  1. Madem soruşturma açılmasına gerek görülmüyor, o zaman ihlalin devam ediyorsa durdurulması, devam etmiyorsa tekrarlanmaması için bu sefer diğer raportörün görüşü dikkate alınarak niçin Rekabet Kanunu’nun 9/3. maddesi uyarınca uyarı yazısı gönderilmesi tercih edilmiyor? – Gerçi ihlalin varlığı tespit edildikten sonra uyarı yazısını göndermek de yetmiyor ya , yine soruşturma açmak lazım –
  1. Dosyada Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği’ne yani ilgili mevzuata aykırı bir uygulama tespit ediliyor. Hatta ilgili mevzuata aykırı söz konusu uygulamanın sektör genelinde yaygın olduğu da dolaylı olarak ifade ediliyor. Bu derece bariz bir mevzuat ihlali söz konusu iken niçin raportör görüşlerinde de ifade edildiği üzere ilgili firmalara veya ilgili Bakanlıklara görüş gönderilmiyor?

Anlayan varsa beri gelsin.

Google’a soruşturma raporu şoku

Dikkat ederseniz başlığımızda Google’a soruşturma şoku yerine soruşturma raporu şoku ifadesini kullanmayı tercih ettik. Zira soruşturma şoku deseydik bu başlığı neredeyse 5 yıl önce, AB Komisyonu’nun Google’a soruşturma açtığını duyurduğu 30 Kasım 2010 tarihinin hemen ardından atmamız gerekirdi. O tarihten beri yılan hikayesine dönen Google soruşturmasında geçenlerde yeni bir gelişme yaşandı. 15 Nisan’da AB Komisyonu’nun internet sitesinde Google’a soruşturma raporu gönderildiği bilgisi paylaşıldı. Aslında Google’a soruşturma raporu gönderilmesi, AB Komisyonu’nun ABİDA 102. maddeye ilişkin ihlal kararı vermeye hazır olduğunu gösteren bir gelişme. Dosyanın taahhüt yoluyla sona erdirileceğini düşündüğümüz bir zamanda bu soruşturma raporu biraz sürpriz oldu desek yanlış olmaz.

aGoogle’ı artık dünya üzerinde tanımayan, en azından bir kez bile kullanmayan herhalde kalmamıştır. Ancak Google’ın arama motoruna ek olarak bir çok hizmetinin de (harita, müzik, alışveriş vs.) bulunduğunu belirtmemizde fayda var. İşte tam bu yüzden bu devasa şirket halen Avrupa’da rekabet denetimine tabi tutulmakta. Her ne kadar Google’ın bugüne kadarki açıklamalarının büyük bir bölümü, şirketin online arama motoru pazarında hakim durumda bulunmadığı, aksine bu alandaki rekabetin baş döndürücü olduğu yönünde şekillenmiş olsa da rakamlar aksini söylüyor. Mart 2015 itibarıyla AB’de Google’ın pazar payının %92’ye ulaştığı, buna karşın en yakın rakiplerinden olan Bing’in pazar payının %3, Yahoo’nun %2 ve Yandex’in de %1 olduğu ifade edilmekte.

Hakim durum açısından bir netlik bulunsa da, kötüye kullanma unsuru açısından aynı şeyi söylemek oldukça zor. Zaten soruşturma raporunun en önemli noktası da Google hakkındaki kötüye kullanma iddiasının gerekçesinin ne olduğu. Soruşturma sürecinin en başındaki temel iddia Google’ın arama motoru pazarındaki hakim durumundan yararlanarak diğer hizmetlerini, rakiplerinin hizmetleri karşısında sistematik olarak kayırdığıydı. Örneğin herhangi bir video izlemek isteyen bir kullanıcının Google’ın arama motoruna izlemek istediği videoyu girmesinin ardından çıkan arama sonuçlarında Google’a ait YouTube’un ilk sırada yer alması, buna karşın Dailymotion gibi rakip şirketlerin daha sonraki sıralarda yer alması ya da hiç yer almaması, Google’ın kendi hizmetlerini kayırması olarak nitelendirilmekte.

Soruşturma raporundaki iddianın sadece Google Shopping’in kayrılmasıyla sınırlı olduğu görülmekte. Arama sonuçlarında Google Shopping’e ait sonuçlara ağırlık verilmesi sonucu rakip alışveriş sitelerine olan erişimi yapay bir biçimde Google Shopping’e yönlendirmenin ve rakiplerin rekabet etmelerini engellemenin, Google’a yöneltilen temel iddia olduğu ifade edilmekte. Kullanıcıların yapılan aramayla en ilgili sonuçları görememesinin tüketici zararına yol açtığı ve rakiplerin inovasyon güdülerine zarar verdiği dile getirilmekte. Bu uygulamanın ayrımcı mı yoksa dışlayıcı mı kötüye kullanma olduğu noktasında ise AB Komisyonu’nun basın bülteninde ilginç bir biçimde hiçbir açıklama bulunmamakta. Dolayısıyla en fazla merak edilen konuyla ilgili olarak hala tatmin edici bir yanıt alamadık.

Google Shopping ile ilgili olan iddianın bir pazardaki hakim durumun diğer bir pazarda kötüye kullanılmasından başka ek bir davranışı içermediği görülmekte. Google’ın davranışı mesela rekabet karşıtı ürün tasarımı veya kendi hizmetlerini kayırmadan arama motoru hizmeti vermeyi reddetme ya da arama motoru hizmetini diğer hizmetlere bağlama gibi bilinen kötüye kullanma türlerinden biri altında değerlendirilmediği anlaşılıyor. Ayrıca soruşturma sürecinde AB Komisyonu’nun araştırdığı Google’ın rakip sitelerden içerik kopyalama, münhasır reklam anlaşmaları ve rakip platformlara reklam vermemeye yönelik kısıtlamaları bu soruşturma raporunun kapsamına alınmamış. Bu durum söz konusu iddialara ilişkin ciddi bir rekabet zararının doğmadığı veya giderildiği ihtimalini akıllara getiriyor.

Arama motoruna ek olarak bir de Android meselesi var tabi. AB Komisyonu’nun konuyla ilgili soruşturma açtığını (bu kez soruşturma raporu değil) duyurduğu yine 15 Nisan tarihli basın bülteninde, Google’ın sahip olduğu ve AB’de %80’i aşan bir pazar payına sahip olan Android mobil işletim sistemini kullanan akıllı telefon ve tablet üreticilerinin, ürettikleri cihazlara Google’ın diğer hizmetlerini yükleme noktasında Google ile imzaladığı anlaşmaların mercek altına alındığı ifade ediliyor. Soruşturma bir çok yönüyle geçen yüzyılın çok ses getiren Microsoft kararlarına benziyor. Windows işletim sistemine önyüklenen Internet Explorer ve Windows Media Player’ın yerini Android mobil işletim sistemine önyüklenen Chrome, Google Maps, Google+, YouTube gibi uygulamalar almış gözüküyor.

Ancak Android soruşturmasında Microsoft kararına benzemeyen ve ciddi sayılabilecek başka bir iddia daha var. Android işletim sistemine uygulama indirme platformu olan Google Play’e alternatif olarak başkaca platformların kullanılmasına imkan veren uygulamaların (bilinen adıyla “Android folks”) Google tarafından engellenmeye çalışıldığı iddiası Google’ın başını ağrıtacak gibi görünüyor. Örneğin Android üzerinden ücretli uygulama indirmek yerine Aptoide isimli uygulamanın kullanılarak Google Play yerine Aptoide üzerinden ücretsiz uygulama indirilmesi, Google Play üzerinde indirilen ücretli uygulamalardan Google’ın aldığı payı azaltmakta. Aptoide’e bazı kısıtlamalar getirmek noktasında Google’ın güç zehirlenmesi yaşadığına biz de dikkati çekmiştik.

Peki bundan sonra ne olacak?

Girişte de belirttiğimiz üzere soruşturma raporunun gönderilmesi, Google’ın bir ihlal kararı ile karşı karşıya kalabileceğini gösteren bir gelişme. Ancak bu durumun tersi de mümkün. Şöyle ki, AB Komisyonu bu hamle ile Google’ı, kendi belirleyeceği koşullarda taahhüt yoluna çekme noktasında elini güçlendirmek istemiş olabilir (hatırlarsanız Google’ın daha önceki taahhütleri yeterli görülmemişti). Geçen yıl verilen Samsung taahhüt kararından önce de AB Komisyonu Samsung’a soruşturma raporu göndermişti. Taahhüt mekanizması işletilirse AB Komisyonu, Google’in arama sonuçlarını üreten algoritmalarının yeniden tasarlanmasında söz sahibi olabilecek, halbuki ihlal kararı verilmesi halinde müdahale sınırlı kalacaktır. Dolayısıyla soruşturma raporu gönderilmiş olsa da taahhüt yolunun hala geçerliliğini koruduğunu, hatta önemini daha da arttırdığını söyleyebiliriz.

İspat et!

Şüpheden sanık yararlanır ilkesini elbet duymuşsunuzdur. Temeli ceza hukuku yargılamasına dayanan oldukça basit bir ispat kuralı. Eğer bir kişinin suç işlediğini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat edemiyorsanız, o halde o kişiyi suçsuz kabul etmek zorundasınız. Mantığı ise bir suçlunun cezasız kalmasının, bir suçsuzun mahkum olmasına tercih edilmesine dayanıyor.

presumption-of-innocence-Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 6. maddesinde düzenlenen “adil yargılanma hakkı” ise temelinde “masumiyet karinesi” ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkelerini barındırıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”), rekabet hukukundan doğan yaptırımları AİHS çerçevesinde cezai alanda yöneltilen suçlamalar olarak kabul ediyor. Bu durum karşısında Rekabet Otoritelerinin ve dolayısıyla Rekabet Kurumu’nun bir ihlalin gerçekleştiğine hükmedebilmesi için makul her türlü şüpheyi, hukuka uygun olarak elde edilmiş delil araçları ile ortadan kaldırması gerektiği sonucuna ulaşıyoruz.

Adil yargılanma hakkını ele aldığımızda, Rekabet Kurulu kararlarındaki ispat standardı farklılığını tartışmak adeta bir zorunluluk halini alıyor. Zira bana göre Kurul kararlarında giderek artan bir ispat standardı çelişkisi var. Örneğin adı çıkmış dokuza inmez sekize dediğimiz çimentoculara karşı yürütülen soruşturmaların çoğunda gerçekten bir teşebbüsün kartele katılıp katılmadığı, hangi dönemlerde katıldığı, katılımın ne boyutta kaldığı gibi birçok nokta es geçiliyor. Bir iki e-posta yazışması, aynı tarihli ajanda notları veya fiyatların bir dönem aynı seyretmesi ihlalin varlığına kanaat getirilmesi için yeterli sayılabiliyor. Ancak diğer bazı dosyalara baktığımızda taraflar arasında bir kartel anlaşması olduğunu gösterebilmek için uzmanların adeta dedektif gibi çalıştığını da görebiliyoruz.

Mesleğimiz gereği bizlerin objektifliği de sorgulamaya açık. Bu yüzden işe bir de raportörler gözünden bakmaya çalışalım dersek, gerek rekabet uyum programları gerekse de ağır cezai yaptırımlar karşısında giderek bilinçlenen teşebbüslerin olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Artık kartel toplantısı olduğunu kabak gibi gösteren ajanda notları neredeyse hiç tutulmuyor veya e-posta yazışmaları yapılmıyor. O zaman da tek başına pek bir şey ifade etmeyen toplantı veya ajanda notları, başı sonu belli olmayan e-posta yazışmaları elde edilen tek delil olabiliyor. Yine de, delil bulunamıyor diye masumiyet karinesini ezip geçmek veya ispat standardını eleştirel bir düzeye indirgemek doğru değil.

Yalnız söz konusu ispat standardını yalnızca ihlalin varlığını kanıtlama bakımından düşünmemek lazım. Sonucunda ihlalin varlığına hükmetmeseniz dahi, bunu da temelleri, delilleri, argümanları sağlam bir şekilde yine belli bir ispat standardına bağlıyor olmak lazım.

İşte bu bakımdan geçen aylarda yayınlanan Turkcell – Kule A.Ş. kararına haklı bir eleştiride bulunabileceğimizi düşünüyorum. Şikayetçi taraf olarak dosyanın içeriğine hakim olduğumuzu varsayarken gerekçeli karardaki karşı oyu okuduğumuz zaman hakkında inceleme yapılan Turkcell ve Kule A.Ş.’de yerinde inceleme yapılmadığını öğreniyoruz.

Elbette her önaraştırma ve soruşturmada yerinde inceleme yapılacaktır gibi bir kaide yok. Ancak memleketimin adı sanı duyulmamış ilçelerindeki sürücü kurslarına, fırıncılara, kuyumculara karşı açılan önaraştırmalarda üşenmeyip yerinde inceleme yapılıyorsa, şimdiye dek onlarca rekabet ihlaline imza atmış bir teşebbüse karşı, üstelik Danıştay’dan dönen bir dosya bakımından yürütülen soruşturmada yerinde inceleme yapılmaması hayret verici. Üstelik soruşturma dönemi ekstra iki ay daha uzatılan ve karşı oyların birçoğunda “yeterli derecede inceleme ve araştırma yürütülmediğinin” ifade edildiği bir dosya.

Rekabet Kanunu tarafından verilen bir yetkiyi kullanmayarak en büyük delil elde etme şansını kendi elinle bertaraf ettiğin bir dosyada, “yeterli derecede inceleme ve araştırma yürütülmediğine” yönelik yapılan itirazlara karşı nasıl bir savunma yapmak gerekir?

Bankalara bir soruşturma da İngiltere’den

Birkaç sene öncesinde Amerika’da bankacılık faaliyetlerine yönelik şikayetlerle patlayan kargaşanın benzeri İngiltere’de mi hissedilecek? Dilara Yeşilyaprak anlatıyor.

İngiltere Rekabet Otoritesi tarafından yayınlanan kamuoyu açıklamasına göre, bankacılık sektörünün önemli noktalarında rekabetin etkisiz kaldığı ve bireysel kullanıcılar ile KOBİ’lerin ihtiyaçlarının karşılanamadığı belirtildi. Üç ay boyunca farklı kurumlara danışılarak sürdürülen çalışmalar sonucunda ise, bankalara soruşturma açılması sonucuna varıldı.

dab1415289370_288_489590395Bu sorunların değerlendirilmesinde, Otorite öncelikle bankacılık pazarını bir karşılaştırmaya tabi tutuyor: Sektör, arama, mesajlaşma, veri kullanma gibi ana hizmetlerinin farklılaşmadığı, ancak geçiş oranının yüksek olduğu ve yenilikçi fiyatlandırma uygulamaları doğrultusunda rekabetçi stratejilerin benimsendiği cep telefonu pazarı ile bir kıyaslama yapılıyor. Yapılan değerlendirmeye göre ise, yeni ve daha küçük boyuttaki bankaların pazara girişi ve büyümesi kısıtlı olmakla beraber pazardaki yoğunlaşmanın özellikle İskoçya ve Kuzey İrlanda’da sorun teşkil ettiği sonucuna varılıyor.

İngiltere genelinde, bireysel bankacılık hesaplarına yönelik pazarın %77’ini, KOBİ bankacılığına yönelik hesap ve kredilerine yönelik pazarın ise %85-%90’ını Royal Bank of Scotland, Llyods, Barclays ve HSBC bankaları oluşturmakta. Yakın zamanda pazara başarılı bir şekilde giriş yapan bankalar arasında yalnızca Metro Bank ve Lylods bankalarının elden çıkarılması sonucu ortaya çıkan TSB bankası bulunması ve bu bankalardan yalnızca Metro Bank’ın KOBİ bankacılığı hizmeti sunması gerçeği karşısında, bankalar arası geçişin düşük seviyede kaldığı eleştirisi karşımıza çıkıyor.

Öte yandan, pazardaki şeffaflık ve özellikle de bireysel kullanıcı hesaplarındaki limit aşımı ücretleri gibi bankalar arası sunulan hizmetlere yönelik farklılıkların hesaplı hizmetlerin seçimini engellediği ileri sürülüyor. Yapılacak soruşturma da, bankacılık sektörüne dair günümüze kadar yapılan araştırmaların bir çıktısını ortaya koyacak şekilde ele alınıyor. Bu doğrultuda Otorite, soruşturma kapsamında Rekabet Komisyonu tarafından 2002 yılında KOBİ bankacılığına yönelik oluşturulan raporların getirdiği yükümlülükleri de inceleme altına alacağını açıklamış durumda. Bankaların KOBİ hesap açma standartlarının kolaylaştırılması, bankalar arası geçişi teşvik edici promosyon çalışmalarının arttırılması gibi konularda yeni davranışsal yükümlükler üstlenmelerinin beklenildiği soruşturmanın, tüm tarafların görüşlerini sunmaları üzerine 2016’ya kadar nihayete ermesi planlanmakta.

Telekom piyasasında AB rüzgarları – Fiyat sıkıştırmasına ilişkin usul ve esaslar

Fiyat sıkıştırması incelemelerine yönelik düzenleme belki de bir dönüm noktası teşkil ediyor. Bizim de dahil olduğumuz projenin detay ve sonuçlarını Barış Yüksel anlatıyor.

Fiyat Sıkıştırmasının Tespitine, Önlenmesine ve Giderilmesine İlişkin Usul ve Esaslar 01.07.2014 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yürürlüğe girdi. Söz konusu düzenlemenin yürürlüğe girmesi ile ülkemizde elektronik haberleşme piyasalarının regülasyonu bakımından adeta bir basamak atlandığını söylemek abartı olmayacaktır.

İlk olarak şunu belirtelim ki, bahsi geçen düzenleme Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı ortak avukatlarından Şahin ARDIYOK’un hukuk alanında kilit uzman olarak görev yaptığı “Elektronik Haberleşme Sektöründe Rekabet Karşıtı Davranışların Önlenmesine İlişkin Teknik Yardım Projesi’nde” yer alan danışmanlar (WIK ve Deloitte) ve BTK uzmanlarının titiz çalışmalarının ve güçlü işbirliğinin sonucunda hazırlandı.

2_fullsizeDüzenleme ile toptan pazarda etkin piyasa gücüne sahip olan ve bu gücü özellikle perakende pazar rekabetini kendisi veya iştirakleri lehine bozan işletmecilerin bu davranışlarının engellenmesi amaçlanıyor. Düzenlemede yer alan dikey bütünleşik işletmeci tanımı, rekabet hukukundaki “teşebbüs” kavramının BTK tarafından da belli ölçüde benimsendiğini gösteriyor ve fiyat sıkıştırmasının engellenmesi noktasında BTK’nın etkinliğini arttırıyor. Öncül müdahaleler bakımından ise AB üyesi ülkelerdeki uygulamalara paralel olarak sadece piyasada en fazla etki doğurması beklenen “en önemli tarifelere” yoğunlaşılıyor. Böylece bir yandan BTK’nın iş yükünün aşırı derecede artması engellenirken, diğer yandan piyasadaki rekabeti bozma ihtimali üst seviyede olan uygulamaların baştan itibaren kontrol altına alınması sağlanıyor. BTK’nın öncül teste tabii tutmadığı, ancak buna rağmen piyasada olumsuz etkiler yaratan tarifeler bakımından ise yine kısa zaman içinde ardıl testler uygulanmasına olanak tanınıyor.

Bu güne kadar elektronik haberleşme sektöründe fiyat sıkıştırması iddiaları büyük ölçüde Rekabet Kurumu’nun gündemini meşgul ediyor ve uzun süren soruşturma süreçleri sonucunda Kurul’un tek seferlik müdahaleleri söz konusu oluyordu. AB uygulamasına paralel bir şekilde BTK tarafından uygulanacak fiyat sıkıştırması testi ile BTK’nın bu alandaki inisiyatifinin artması pek çok avantajı beraberinde getiriyor. Öncelikle BTK uzmanları doğrudan elektronik haberleşme piyasaları üzerinde uzmanlaştıklarından piyasanın yapısı hakkında doğal olarak daha fazla bilgiye sahipler ve işletmeci davranışlarını çok iyi tanıyorlar. Bunun yanı sıra piyasa BTK tarafından sürekli olarak gözetim altında tutuluyor ve müdahale için çok daha hızlı ve etkin yöntemlere sahip. Ayrıda işletmeciler açısından da çerçevesi mümkün olan en açık biçimde çizilen usul ve esasların varlığı hukuki belirliliği sağlıyor. Ancak BTK ve Rekabet Kurumu arasındaki belki de en önemli fark fiyat sıkıştırmasının giderilmesinde kullanılacak yöntemler noktasında ortaya çıkıyor. Fiyat sıkıştırmasının Rekabet Kurulu tarafından yürütülen bir soruşturma sonucunda tespit edilmesi halinde Kurul işletmecileri idari para cezasına çarptırsa da toptan pazar fiyatlarına müdahale edemiyordu ve fiyat sıkıştırması ancak perakende pazar fiyatının artırılması ile mümkün oluyordu. Oysa BTK gerekli gördüğü durumlarda perakende pazar fiyatının artırılması yerine toptan pazar fiyatının düşürülmesini de sağlayabilecek ve böylece tüketiciler açısından da çok daha lehe bir durum ortaya çıkacak.

Son olarak, düzenlemenin ekinde, uygulanacak fiyat sıkıştırması testine ilişkin detaylı açıklamalara yer veriliyor ve hem korunmak istenen alternatif işletimciler hem de yükümlülüğün muhatabı konumundaki yerleşik işletmeciler için hukuki belirlilik en üst düzeye çıkarılmaya çalışılıyor. Düzenlemenin eki incelendiğinde, BTK tarafından uygulanacak fiyat sıkıştırması testinin AB Komisyonu tarafından ortaya koyulan prensiplere uygun olduğu ve makul derecede etkin sayılabilecek alternatif işletmecileri de koruyarak uzun vadede piyasayı daha rekabetçi hale getirmeyi amaçladığı görülüyor.

Sonuç olarak; dünyanın farklı ülkelerinde çalışan ve her biri alanlarında uzman olan hukukçu, mühendis ve iktisatçıların bir araya geldiği bir proje takımı ve BTK uzmanlarının yaklaşık bir yıl süren sıkı çalışmalarının en önemli meyvelerinden olan bu düzenleme, ülkemiz elektronik haberleşme pazarlarının özellikle de perakende seviyesini çok daha rekabetçi kılma potansiyeli taşıyor.

Google’ın güç zehirlenmesi

Kendi ihtişamına aşık olan yalnızca modern padişahlar değil. Google’ın Avrupa Birliği’nde karşılaşacağı muhtemel soruşturmayı Barış Yüksel araştırdı.

Arama motorları pazarındaki faaliyetleri AB Komisyonu tarafından adeta mikroskobik bir incelemeye tabi tutulan Google, bu sefer de Android platformuna yönelik uygulamaları yüzünden Komisyon ile papaz olacak gibi görünüyor.

Google-Lighting-Science-Group-Bulb-544x311pxAndroid işletim sistemine sahip telefonlarda, kullanıcılar uygulamaları genellikle zaten telefonların içinde kurulu olarak bulunan Google Play aracılığıyla indiriyorlar. Ancak özellikle teknolojiyle yakından ilgilenenlerin de bileceği üzere Google Play, Android işletim sistemi kullanan telefonlarda uygulamalara erişmekte kullanılabilecek tek platform değil. İşte Google Play’in alternatifi olmaya çalışan önemli platformlardan Aptoide yakın zamanda Komisyon’un kapısını çaldı ve Google’ın hem Android aplikasyon platformu hem de internet tarayıcıları pazarındaki hakim durumunu kötüye kullanarak kendisini pazar dışına atmaya çalıştığını iddia etti.

Aptoide’in iddiaları aslında çok basit. Birinci iddia Google’ın Google Play üzerinden Aptoide platformunun indirilmesine izin vermediği yönünde. İkinci iddia ise Google’ın, kullanıcıların Google Chrome üzerinden Aptoide’in web sitesine erişimini engellediğine dayanıyor. Böylece Google, Android kullanıcılarının Aptoide platformuna ulaşabileceği kanalları daraltıyor ve Google Play’in tahtını sarsabilecek gelişmeleri baştan itibaren engellemiş oluyor. Bu şikayeti görünce ben de iddiaların yerindeliğini araştırmak için kişisel bir inceleme yaptım ve Aptoide platformuna Google Play ve Google Chrome üzerinden erişmeye çalıştım. Bu yazı yazıldığı an itibariyle platforma Google Play üzerinden erişim sağlanamıyor ancak Chrome bakımından herhangi bir engelleme söz konusu değil.

Google’ın mevcut uygulamaları bir zamanların “Google’ı” olan Microsoft’unkileri anımsatır nitelikte. Zira Microsoft da işletim sisteminin kurucusu olmanın verdiği büyük gücü kullanarak hem internet tarayıcıları hem de ortam oynatıcıları pazarlarını uzun bir süre rekabete kapatmış ancak hem Komisyon’un hem de ABD’deki otoritelerin yoğun baskısı ve ağır yaptırımları karşısında bu uygulamalara son vermek zorunda kalmıştı. Belki rekabet otoritelerinin yerinde müdahaleleri olmasa bu günleri görmesi dahi mümkün olamayacak olan Google’ın, şimdi benzer uygulamaları kendisi yapması çok fazla gücün sadece insanları değil, şirketleri de bozduğunun bir göstergesi aslında. Yani mağdurun mağrura dönüşmesi için güç dengesindeki (uzun süreli) değişikliğin tek başına yeterli olduğu tezi ülkemizdeki siyaset arenasından sonra bu kez de global ekonomi arenasında kanıtlanmış oldu (zamanında demişler zaten “güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” diye).

Şu an için Komisyon’un Android işletim sistemine yönelik resmi bir soruşturma veya incelemesi yok. Ancak Almunia bu konunun gündemlerinde olduğunu ve Google’ın bu alandaki faaliyetlerinin yakından takip edildiğini gizlemiyor. Eğer Google uyum için gerekli adımları atmaz ise yakın bir zamanda çok büyük ve yeni bir “Google soruşturması” ile karşılaşmamız hiç de sürpriz olmayacaktır.

Pişmanlıkta da mı kartel?!

Pazardaki beraberlik devlet kapısında da devam ediyor. Gözümüzden kaçmayan hikayeyi Ceren Üstünel anlatıyor.

177_Ekmek_getiren_firinci_soygunu_enGün geçmiyor ki Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yeni bir kartel soruşturması haberiyle daha karşılaşmayalım. Zaten her sene “adı çıkmış dokuza inmez sekize” diyerek tabir ettiğim sektörlere yönelik mutlaka bir soruşturma açılıyordu, bir de onun üzerine küçük esnaf eklendi, tam evlere şenlik bir tablo ortaya çıktı. Otomotiv bayilerinden tutun da fırınlara, sürücü kurslarından yapı denetim firmalarına, kuyumculardan gözlükçülere… İşin komik kısmı nedense kartel deyince Avrupa Komisyonu’nun videolarında olduğu gibi hep sigara dumanı dolu odalar, şifreli telefon konuşmaları, anlaşılması zor e-posta yazışmaları hayal edilirdi hep. Halbuki bizim yan sokaktaki şişman, göbekli Hasan Amcayla tüm gün tavla atan Mehmet Abimiz de işi gücü bırakıp yok çeyreğin fiyatı ne olsun, aman yarım altın da şu fiyatın üzerine verme ha diye konuşabiliyormuş.

Peki, nereden çıktı bu kartel muhabbeti… Yaklaşık iki ay önce yine bir kartel haberi yayınlandı. Aksaray merkezde faaliyet gösteren 45 fırına karşı ekmek satış fiyatlarını birlikte belirledikleri şüphesi ile soruşturma açılmıştı. Kısa karara göre fırınların hepsi Kanun’un 4. Maddesini ihlal ettiklerinden yani kartel kurup fiyatları birlikte belirlediklerinden ceza aldılar.

Buraya kadar her şey normal. Garip olan şu ki soruşturma açılan 45 teşebbüsün tamamı da yani 45’i de pişmanlık başvurusunda bulunuyor. Biri, ikisi, beşi, onu değil hepsi. Gerekçeli kararı görmeden yorum yapmak doğru olmaz tabi ama şimdiye kadar Kurum’a yapılan toplam pişmanlık başvurusu 45’i bulmamıştır yahu, aynı kartel soruşturmasına taraf tüm fırınlar, ne iş demeden de edemiyor insan.