AB ilerleme Raporu – Bilgi toplumu ve medya

AB İlerleme Raporu’na dair gözlemlerimizde sıra bilgi toplumu ve medyaya geldi.

Bu yılki AB ilerleme raporunda Bilgi Toplumu ve Medya faslında, birçok fasılda olduğu gibi, Türkiye’ye birazcık övgü bol bol da eleştiri var.

Az da olsa yer alan övgülerin çoğu aslında geç kalınmış ama içinde bulunduğumuz yıl içinde ilerleme kaydedilen gelişmelere dair. Bunların başında elektronik ticaret kanunu ve yayıncılık ile ilgili yasanın AB çizgisine yakınlaştırılması geliyor.

urlDiğer olumlu değerlendirmeler ise, mobil telekomdaki gelişmeler ile ilgili. AB Komisyonu son bir yıl içindeki mobil internet aboneliğindeki artışı ve bu süreci uzun vadede destekleyecek olan 4.5G ihalesini olumlu buluyor.

Eleştirilerin başında ise, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına verilen internet içeriği ve kullanımına dair  kısıtlayıcı yetkilere geliyor. Bu yetkilerin ifade özgürlüğünden özel hayatın korunmasına, kişisel haklardan internet özgürlüğüne kadar pek çok konuda ciddi kaygılara sebep olduğu anlatılıyor. Raporun Temel Haklar kısmında bu kaygılara geniş bir değerlendirme yer alıyor.

Raporda eleştirilen ve ilerleme kaydedilmediği vurgulanan bir diğer alan, bilgi toplumu konusundaki kurumsal çerçevenin AB mevzuatına yeterince getirilememesi. Raporda elektronik haberleşme ve bilişim teknolojilerinde, yetkilendirme, spektrum yönetimi, piyasa erişimi ve evrensel hizmet konusunda kayda değer bir iyileşmenin gerçekleşmediği savunuluyor. Bununla birlikte hem BTK hem de TİB’in bağımsızlığının sağlanmasına vurgu yapılıyor.  Ayrıca frekansların etkin yönetilmesi, imtiyaz sözleşmelerinden ileri gelen kısıtlamaların  -örneğin paket ürünlerin satışına yönelik kısıtlamalar- Komisyon’un sıraladığı eleştirilerden.

Benzer şekilde, Türk Telekom’un genişbant internet perakende hizmet sunmaması da eleştirilen noktalardan birisi. Bu durumun AB müktesebatı ile uyuşmadığı özellikle belirtiliyor. Bütün bunlara ilaveten yeni telekominikasyon alt yapılarının inşası için gerekli geçiş haklarına dair sorunlar ve yerel otoritelerin ücretlendirme uygulamaları eleştirilen noktalar arasında. Görsel-işitsel medya politikası için yapılan tespit ise, dijital yayıncılığa geçişin yayıncı kuruluşların itirazları sebebiyle gecikmeye uğraması ile ilgili.

Son olarak, RTÜK de eleştirilerden nasibini alanlardan. Kurumun siyasal açıdan bağımsızlığı ve tarafsızlığı eleştiriliyor. Kurul üyelerinin seçimine ilişkin usullerin iyileştirilmesi isteniyor.

Bi ara bi özerk kurullar vardı hakkaten…

Ben bu özerk kurullara olan inancımı uzman yardımcısı olarak işe başladığımın ikinci ayında maaşın bir ay tek bir ay çift olmadığını anladığımda kaybetmiştim zaten. AKP yine iyi dayandı.

Memleketin mide bulandıracak kadar baş döndürücü gündeminden dolayı bir sene gecikmiş bir yazı bu. 

Akademik kaynaklarda bağımsız idari otorite olarak geçen kurullar, basında daha çok özerk kurul olarak anılırdı. ‘80lerin vatkalı gömleği, ’90ların yeni dünya düzeni neyse, 2000’lerin özerk kurul’lu, Jean Monnet burslu bürokrasisi de oydu.

Siyasal, hukuk ve işletme fakültelerinin mezunlarının hayalini süsleyen kurumların maaşları ve diğer olanakları iyi elemanları tutmaktan çok bürokrasinin diğer kesimleri ile kıskançlık gibi görünen bir nefret ilişkisi içine girmelerine yol açmıştı. Özerk kurumların yeni oluşan bürokrasisi de maaşlarını, harcırahlarını, lojmanlarını, yurtdışı yüksek lisans olanaklarını sınırlayan bakanlık memurlarına karşı boş değildi. Bu karşılıklı ilişki, koalisyon hükümetleri devrinin bitip de tek partiye geçildiğinin ilk yıllarında özerk kurulların hükümet nezdinde hamisiz kalmasına yol açmıştı.

komite
“O eski kurullar kaldı mı artık?”

Sonuç olarak özerk kurullar, aynı kaderlerinin bağlandığı Avrupa Birliği sevdası gibi 2000’lerde sıkışıp kaldı. 17 Aralık 2013’den beri her ay yeni bir kurumda bahar temizliği yapan hükümet, İMKB, SPK, BDDK gibi birçok yerde orta kademe yöneticilerinin görevden alınmasını sağladı. Bu durum çoğumuz için sürpriz olmadı, zira 2010’dan beri bir çok kurumun yasasında idari yetkilerin kurullardan alınıp başkana verildiğini, kurul üyeliklerinin atama yetkisinin tamamen hükümete verildiğinin haberlerini vermiştik.

Bir zamanlar mali ve idari özerkliği sayesinde gündelik siyasetten bağımsız ve “teknik” kararlar alacağı varsayılarak kurulan özerk kurullara artık yeni bir ad bulmak gerekiyor.

Pazarlardan Haberler’in yakından takip ettiği Rekabet Kurumu, Bilgi Teknoloji ve İletişim Kurumu ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ile birlikte BDDK, SPK, TAPDK ve kısmen RTÜK’ün de oluşturduğu ekonomiyi düzenlemekle görevli bu kurulların yasaları yapılırken bir meslek büyüğümün geçenlerde bir sohbette dediği gibi, aynı partinin üst üste iki defa genel seçim kazanacağı hesap edilmemişti. Ve fakat özerk kurulların özerkliğini, bağımsız idari otoritelerin otoritelerini kaybetmelerinin başka nedenleri de var.

Geçtiğimiz onbeş yılda özerk kurulların ne kadar amaçları ile bağdaşır biçimde hareket ettikleri, gelinen noktanın belirleyicisi oldu. Bağımsız olarak kalmalarını gerektirecek hangi cesur karara imza atabildiler ki, şimdi eyvah edelim?

"Özerksen özerkliğini bil!"
“Kim özerkmiş?”

Aynı, AKP’nin iktidarı devraldığı Ordu ve Yargı gibi, kendilerine atfedilen tarafsızlık, adillik ve kurtarıcılık gibi rolleri yerine getirememiş olmaları özerk kurullar için de aslında en büyük handikap oldu. Yoksa, yaptığı işlerle kendini hem piyasaya hem de kitlelere birer kurum olarak kabul ettirebilmiş olsalardı bugün siyasi baskıya karşı dik durabilirlerdi. Artık bir daha ki sefere inşallah.

Bizimla Deyılsın!

Bilgi, iletişim ve medya denildiğinde 2013 yılına dair akla pek çok konu geliyor elbet. Avrupa Birliği’nin yorumlarını ise Ceren Üstünel ile Barış Yüksel anlatıyor.

Yılan hikayesine dönen Türkiye’nin AB’ye katılma süreci çerçevesinde 2013 yılındaki gelişmelerin ve atılan adımların değerlendirildiği İlerleme Raporu’nu anlatırken,  sıra Bilgi Toplumu ve Medya başlığına geldi.

Rapor’da evrensel hizmet, pazar analizi, geçiş hakkı ve güvenlik politikası konularında gelişme kaydedildiğini söyleyen AB; spektrum yönetimi, evrensel hizmet rejimi, yetki ve öngörülebilirlik ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile BTK arasındaki sorumluluk paylaşımı konusunda ise daha fazla çaba sarf edilmesi gerektiğini söylüyor. Özellikle spektrum yönetimi, sayısal uçurum ve sınır ötesi koordinasyonlar konularının AB mevzuatı ve Posta ve Telekomünikasyon İdareleri Avrupa Konferansı ile uyumlu olarak açıklığa kavuşturulması şart görülüyor.

Failed TestPazar analizi ve etkin piyasa gücüne sahip işletmecilere uygulanacak yükümlülükler konusunda son dönemlerdeki çalışmalarını geliştiren BTK ise takdir ediliyor.

Ancak iki hususun elektronik haberleşme piyasalarındaki rekabetin önünü kestiği dile getiriliyor.

Bunlardan ilki BTK’nın tüm olumlu çabalarına rağmen ülkemizde halen gerçek anlamda bir MVNO kurulamamış olmasının temelinde yatan vergi düzenlemesi. Zira yürürlükteki mevzuat MVNO olarak faaliyet gösteren işletmecileri kendi şebekelerine sahip olan işletmecilere kıyasen çok ağır bir vergi yükü altına sokuyor ve pazara girişin önünü büyük ölçüde kapatıyor. Rapor’da da bu olumsuz durumun altı çizilmiş.

Diğer husus ise doğrudan BTK ile ilgili. BTK yakın zamanda aldığı bir karar ile Türkiye’de faaliyet gösteren işletmecilerin yurt dışından gelen aramalara uygulayacağı çağrı sonlandırma ücretlerine ilişkin tüm düzenlemeleri kaldırmış ve işletmecileri tamamen serbest bırakmıştı. Aslen her bir işletmecinin kendi şebekesinde sonlanan çağrılar bakımından tekel hakkı sahibi olduğu ülkemizde de kabul ediliyor ve dolayısıyla tüm işletmecilerin MTR’ları düzenlemeye tabi tutuluyor. Ancak Türkiye’deki işletmecileri koruma kaygısıyla alınan bu karar AB’nin de gözünden kaçmamış ve BTK’nın bu kararı ile bir piyasa aksaklığı yarattığı dile getirilmiş.

Değerlendirmelere bilgi toplumu hizmetleri ile devam eden Rapor’da, Siber Güvenlik Konseyi’nin kurulması ve temelde siber saldırıları önleme ve müdahale etme konusunda kabul edilen Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve Eylem Planı her ne kadar puanımızı artırsa da, halen Elektronik Ticaretin Düzenlenmesine İlişkin Kanun ile Kişisel Verilerin Korunmasına İlişkin Kanunların tasarı halinde olması bir anlamda bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtiyor.

Frekans planlaması ve sayısal yayıncılığa geçiş sürecinde Türkiye’nin sürekli olarak yaşadığı sıkıntılar ve yıllardır devam eden sürünceme durumu da Rapor’daki yerini almış. Zira halihazırda analog karasal yayıncılık hizmeti sunan televizyon kanallarınca adeta işgal edilmiş durumda bulunan 800 MHz frekansının bir türlü boşaltılarak daha etkin kullanıma tahsis edilememesi ve analog karasal yayıncılığın yerini hala dijital karasal yayıncılığa bırakmaması AB tarafından olumlu karşılanmamış.

AB’ye üyelik sürecinde “kokoreç yasaklanacak mı?“ gibi akıllarda soru işaretleri uyandıran pek çok önemli(!) sorunu inceleyen ve gündeme getiren medya ise bu sene de Gezi Parkı protestoları konusunda sınıfta kalıyor. RTÜK üyelerinin TBMM tarafından ve altı yıl boyunca görev yapmak üzere seçilmeleri Rapor’da RTÜK’ün bağımsızlığını zedeleyen en önemli unsur olarak vurgulanırken, Gezi Parkı protestolarını yayınlayan kanallara ceza verilmesi ve cezaların dayanağının toplumun milli ve manevi değerleri, genel ahlak, ailenin korunması, şiddete teşvik gibi içeriği ve sınırları belirsiz kavramlara dayandırılması da işin tuzu biberi olmuş.

“Sizi bir üst turda görmek isterdik ama bir dahaki sefere artık“

Yeni Yayın Dönemi Başlıyor !

Karasal Yayın ve Sıralama İhalesine İlişkin Yönetmeliği yayınlandı.

RTÜK, geçtiğimiz haftalarda yayınladığı Karasal Yayın ve Sıralama İhalesine İlişkin Yönetmelik ile birlikte uzun zamandır beklenen yeni yayıncılık dönemini de başlatmış oldu. Kademeli bir geçiş dönemi öngören bu düzenleme ile birlikte artık analog yayın sona erecek ve sadece sayısal yayın türü kullanılabilecek.

Kulağa biraz teknik geldiğinin farkındayız ama en basit şekliyle açıklamaya çalışalım. Radyo ve televizyon hizmetleri analog ve sayısal yayın türü olmak üzere kablo, uydu ve karasal yayın ortamı üzerinden yapılabiliyor. Yayının kalitesini hangi yayın ortamı üzerinden aldığınız da etkilemekle birlikte en çok analog veya sayısal olup olmaması belirliyor. Örneğin Digiturk ve D-Smart’ın kötü hava koşullarında yayınlarının kesilmesi, uydu platformu üzerinden yayın yapmaları ile doğrudan bağlantılı. Zira yayın sinyali uydu üzerinden alınıp verildiğinden yayının kalitesi de hava şartlarına bağlı olarak değişkenlik gösterebiliyor.

Ancak dediğimiz gibi yayın kalitesini en çok sayısal olup olmaması belirliyor. Bir 5 – 10 yıl geriye gidersek istisnasız hepimiz televizyon üzerine konan küçük antenleri, yayının sürekli gidip geldiğini, kesik kesik ve buzlu olduğunu, renklerin değiştiğini hatırlayabiliriz. Peki sizce sebep neydi dersiniz?
Teknolojinin giderek artması karşısında tüplü televizyon döneminden LCD, Plazma ve LED ekranlara geçilmesi; yüksek çözünürlüklü (HD) ve üç boyutlu (3D) TV izlenebilmesi karşısında analog yayıncılıkta da sona yaklaşıldı. Çünkü bu yayın türü yeni teknoloji ile uyumlu olamıyor, daha doğrusu tüketicinin giderek artan taleplerini karşılayamıyor.

Dünya’daki trende uyumlu şekilde artık Türkiye’de de analog yayın dönemi kapanacak. Şu anda bir tek uydu ve kablo TV altyapısı üzerinden verilebilen sayısal yayın artık karasal yayıncılık yoluyla yani karasal antenler üzerinden iletim yoluyla da yapılabilecek. İşte yeni RTÜK Yönetmeliği de bu geçiş dönemini, ilgili frekans planlarının uygulanmasını, yayın lisanslarının ve sıralama ihalesinin nasıl yapılacağını düzenliyor.

İhalenin yapılabilmesi için ilk olarak RTÜK Üst Kurulu tarafından onaylanan yayın lisans tipi, türü ve tekniği ilan edilecek. Bu ilan ile birlikte 30 günlük yayın lisans başvuru süresi başlamış olacak. Yayın lisans başvurularında bulunabilmek için mevcut durumda RTÜK Kanunu ile belirlenin şartların yanında asgari belli bir miktar sermayeye ve diğer koşullara da sahip olunması gerekiyor. Bunun yanı sıra başvuruda bulunan kuruluşların en az bir yıl faaliyette bulunmuş olmaları da zorunlu.

Yönetmelik’in bir diğer önemli hükmü ise başvuruda bulunan her bir kuruluşun televizyon ve radyo yayını için ayrı ayrı olmak üzere toplamda karasal ortamdan en fazla iki yayın lisansına sahip olabilmesi.
Açık teklif usulü ile yapılacak ihale sonucunda verilecek yayın lisanslarının süresi 10 yıl olacak. Bu süre boyunca söz konusu lisans hakları devredilemeyeceği gibi seçilen yayın tekniği ve türü de değiştirilemeyecek. Ancak geçiş dönemi süresince Üst Kurul tarafından belirlenen sayıda yayıncıya analog yayınlarına devam etme izni verilecek. Fakat ihalenin yapılmasının ardından tahsise hak kazanamayan kuruluşların karasal yayınları da bir ay içinde Üst Kurulca durdurulacak.

Ayrıca geçiş döneminin tamamlanması şu anda analog karasal yayıncılık için kullanılan 800 MHz frekans bandının da boşa çıkması anlamına gelecek. 800 MHz frekans bandı boşa çıkacak da ne olacak diyebilirsiniz, ancak “altın frekans” olarak adlandırılan ve Almanya, İtalya ve İspanya gibi bazı ülkelerde milyarlarca dolara mobil şebeke işletmecilerine kullandırılan bu bant yeni nesil 4G hizmetlerinin sunulması için çok elverişli. Türkiye’de de yakın zamanda işletmecilerin 4G hizmetleri sunmak için kıran kırana rekabet etmeye başlayacakları düşünüldüğünde, sayısal yayıncılığa geçiş döneminin tamamlanmasının ardından 800 MHz bandının devlet için bir altın madeni kadar kıymetli hale gelmesi oldukça muhtemel gibi görünüyor.

Yeni RTÜK Kanunu Medyada Çoğulculuğun Önünü Açabilecek mi?

Kanun, pek çok yeni düzenlemeyi bünyesinde barındırıyor.

2011 yılı içinde RTÜK Kanunu’nun* yürürlüğe girmesi medya sektöründe heyecan yaratmıştı. Hatırlayacak olursak, Yeni RTÜK Kanunu eskisine paralel olarak medya sektörüne yönelik içerik regülasyonu (reklam süreleri, yayın içeriğinin denetimi vb.) bakımından değişiklikler içerirken, çoğulculuğun sağlanması, bir başka deyişle tekelleşmenin önlenmesi bakımından da pek çok yeni düzenlemeyi bünyesinde barındırıyor.

Yeni RTÜK Kanunu’nun kabul edilmesinin ardından ikincil mevzuatta da peşi sıra pek çok yeni düzenleme yürürlüğe girdi. Medya hizmet sağlayıcı kuruluşlarının elde ettiği ticari iletişim gelirlerinin denetimi ve bu gelirler üzerinden alınacak üst kurul paylarının ödenmesine ilişkin yönetmelik, kablolu yayın yönetmeliği ve uydu yayın yönetmeliği ilk akla gelenler…

Bu düzenlemeler arasında en son 2011 yılının Aralık ayında yürürlüğe giren “Birden Çok Medya Hizmet Sağlayıcıya Ortaklıkla İlgili Uygulama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” ise ayrıca ele alınması gereken bir niteliğe sahip. Zira Yönetmelik “medya sektöründe çoğulculuğun sağlanmasını” teminen ayrıntılı düzenlemelere sahip:

Yönetmelik’in 1. Maddesine baktığımızda söz konusu kuralların “yayın hizmetleri alanında, çoğulculuğun güvence altına alınması ve yoğunlaşmanın önlenmesi” amacıyla getirildiğini anlıyoruz. Yönetmelik ile getirilen düzenlemeler ise temel olarak şu şekilde:

  • Bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı olarak ortak olduğu karasal yayın lisansına sahip (radyo, televizyon vb.) medya hizmet sağlayıcı kuruluş sayısı 4’ü geçemeyecek.
  • Yabancı bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan ortak olacağı medya hizmet sağlayıcı kuruluş sayısı ise 2’yi geçemeyecek.
  • Yabancı bir gerçek veya tüzel kişinin dolaylı ortaklık dâhil ortak olabileceği karasal yayın lisansına sahip medya hizmet sağlayıcı kuruluş sayısı 4’ü geçemeyecek.
  • Kuruluşların yayın lisansı taleplerinin değerlendirilmesinde, medya hizmet sağlayıcı kuruluşların hisse devri, birleşme ve devralma gibi ortaklık yapılarında değişikliğe neden olan işlem ve taleplerinde bu kurallara göre değerlendirme yapılacak.
  • Bir gerçek veya tüzel kişinin medya hizmet sağlayıcı kuruluştaki dolaylı ortaklığı tespit edilirken bu kuruluşta hisse sahibi bulunan veya hisse devralacak tüzel kişiler ile varsa bunların tüzel kişi ortaklarının ortaklık yapılarının zincirleme bir şekilde gerekirse gerçek kişilere ulaşılıncaya kadar tespit edilecek.
  • Birden fazla medya hizmet sağlayıcı kuruluşta doğrudan veya dolaylı ortak olduğu halde bu kuruluşların yıllık toplam brüt ticari iletişim geliri sektörün toplam ticari iletişim gelirinin %30’unu aşamayacak.

Görüldüğü üzere, Yönetmelik ile getirilen düzenlemeler “çoğulculuğun” sağlanması bir başka deyişle medya sektöründe kontrolün tek bir kişinin elinde olmasının tehlikelerini önlemek bakımından önemli. Dolayısıyla, pazar payı ve lisans sahipliği hakkındaki bu sınırlamaların düzenleyici otorite RTÜK tarafından ektin bir şekilde uygulanması sağlıklı bir medya sektörünün oluşmasında altın kural niteliğinde.

*6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun

RK Kararlarına İtiraz Mekanizmasında Reform

Rekabet Kurulu kararlarının iptaline yönelik açılacak davalarda göreve ilişkin önemli değişiklik getiriliyor.

Adalet Bakanlığı, Kanun Tasarısını* Başbakanlığa gönderdi. Tasarı, nam_ı diğer ‘3. reform paketi’,e-ticaret kuralları, basın davaları, delillerin sunulması gibi konuların yanında, Rekabet Kurulu kararlarının iptaline yönelik açılacak davalarda göreve ilişkin önemli değişiklik getiriyor.

Bildiğiniz gibi Rekabet Kurulu’nun yapmış olduğu işlemler ve almış olduğu kararlar Anayasa’nın 125. maddesi gereğince yargısal denetime tabi. Rekabet Kanunu da, Kurul kararlarına karşı ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’ı görevlendirmekte. Sebebi ise, maddenin gerekçesinde Kurul kararlarının esas itibariyle ekonomik niteliği ağır bastığından, bünyesinde hukuk fakültesi mezunları dışında üye de bulundurabilen Danıştay’ın Kurul kararlarını daha iyi değerlendirebilecek bir teşkilat yapısına sahip olması.

Ancak idari yargı düzeninde üst mahkeme olarak görev yapan Danıştay, Yargıtay gibi çok ağır bir iş yükü altına olarak görülüyor, yıllardır süregelen tartışmalar, farklı önerileri beraberinde getiriyordu:

  1. Danıştay’ın İlk Derece Mahkemesi işlevini sonlandırma: Danıştay’ın yüksek mahkeme olarak içtihat yaratma işlevini daha rahat bir biçimde yerine getirebilmesi için, kendisine ilk derece mahkemesi olarak verilmiş görevlerden arındırılması gerektiği ileri sürüldü. Buna göre, adli yargıdaki sisteme paralel olarak iki dereceli denetim usulünün idari yargıda da kabul edilmesiyle Danıştay’ın asli fonksiyonuna kavuşturulması gerekiyor ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görev yapmasına son verilmesi öneriliyordu.
  2. Uzman Mahkemelerin kurulması: Öte yandan, idari ve adli yargı yanında “ekonomik yargı” dan da söz edilerek, idari yargı içinde ekonomik konularda uzman mahkemeler kurulmasını önerenler vardı. Örneğin Danıştay’da bir Rekabet Hukuku Dairesi kurulmasının son derece yararlı olacağı söylendi.

2004 yılında kabul edilen ve Danıştay Kanunu’nda değişiklik yapılan kanun, 2.yaklaşıma daha yakındı. Kanuna göre, bağımsız idari otorite kararlarının (RK, EPDK, BTK, RTÜK kararları gibi) yargısal denetimi ile ilgili olarak Danıştay 13. Dairesi kuruldu ve böylece Rekabet Kurulu kararlarının yargısal denetimi de bu konuda uzmanlaşacak 13. Daire’ye bırakıldı.

Ancak Bu Görev Danıştay’dan alınıyor

Şimdi ise, Danıştay’ın ilk derece mahkemesi işlevi kaldırılıyor. Başbakanlığa gönderilen 3. Reform Paketi’ne göre, bağımsız idari otoritelerin kararlarına itiraz yolu artık Danıştay’dan geçmiyor. Buna göre, kurullar tarafından tesis edilen işlemlere karşı açılan davalar idare mahkemelerinde görülecek.

Tasarı’nın bu haliyle kesinleşip kesinleşmeyeceğini bilemiyoruz, ancak fikrim, genellikle Rekabet Kurulu kararındaki usul eksiklikleri bakımından inceleme yapan Danıştay’ın işin esasına yavaş yavaş da olsa girmeye başlamasının ardından İdare Mahkemeleri’nin benzer yaklaşımı sergilemesinin zaman alacağı yönünde. Ayrıca bu değişiklik karşısında, konuyla ilgili düzenleme içermeyen Rekabet Kanunu Tasarısı’nda da değişiklik yapılması gerekebilir.

*Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun Tasarısı

Medyada “Çoğulculuk” Ölçülebilir mi?

OFCOM’un yayınladığı “Medya Sektöründe Çoğulculuğun Ölçülmesi” konulu belge kamuoyu görüşüne açıldı.

İngiltere telekomünikasyon otoritesi OFCOM’un yayınladığı “Medya Sektöründe Çoğulculuğun Ölçülmesi” konulu belge kamuoyu görüşüne açıldı.

İngiltere Kültür – Medya ve Spor Bakanlığı’nın, OFCOM’dan çoğulculukla ilgili tavsiyesini istemesi üzerine, OFCOM öncelikle kamuoyunun görüşünü almak istedi. Çalışmada konuyla ilgili taraflardan hakkında yorumlar iletilmesi beklenen temel sorular şu şekilde:

–        Platformlar genelinde medyada çoğulculuğun ölçülmesi için seçenekler neler olabilir?

–        Haber ajanslarının pazar payı üzerine kesin sınırlamalar getirilmesi uygulanabilir ya da önerilebilir mi?

–        Herhangi bir birleşme/devralma söz konusu olmadığı halde çoğulculuğun gözden geçirilmesini ne sağlayabilir, bu nasıl ve kim tarafından izlenebilir?

–        Çoğulculuk seviyelerinin ölçülmesi için oluşturulan bir yapıya web siteleri de dâhil edilebilir mi ya da edilmeli midir, cevap evet ise bunlar hangileri olmalıdır?

Çalışmada hâlihazırda “çoğulculuğa” ilişkin düzenlemelerin sağlıklı ve bilgili demokratik bir toplum oluşturulması için getirildiği belirtiliyor. Zira söz konusu prensip, medya sektöründe kontrolün tek bir kişinin elinde olmasının tehlikelerini önlemek bakımından önemli. Mevcut durumda, çoğulculuğa yönelik yapılacak bir değerlendirme ancak medya şirketleri arasında gerçekleşen bir birleşme/devralmaya ilişkin olarak kamuoyu ilgisinin müdahalesi ile harekete geçebiliyor. Ayrıca pazar payı ve lisans sahipliği hakkında da bazı sınırlamalar söz konusu.

Hatırlayacak olursak, bu sene içinde Türkiye’de Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’da (RTÜK Yasası) değişiklik yapılmıştı. Yeni RTÜK yasası da medyada çoğulculuğun sağlanması, bir başka deyişle tekelleşmenin önlenmesi için pek çok yeni düzenleme içeriyor. Bir medya hizmet sağlayıcı kuruluşun artık bir radyo, bir televizyon bir de isteğe bağlı yayın hizmeti sunabilecek olması, bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı olarak en fazla 4 ulusal karasal yayın lisansına sahip olan medya hizmet sağlayıcı kuruluşa ortak olabilmesi bunlardan bazıları.

Çalışma kapsamında her kesimden ilgililerin bu sorulara yönelik cevap ve değerlendirmelerini 18 Kasım 2011’e kadar OFCOM’a ulaştırmaları bekleniyor. Söz konusu çalışmanın sonuçlarını ve OFCOM bu konudaki daha sonraki değerlendirmelerini blogumuzdan takip edebilirsiniz.

Frekansımız Tuttu

AB İlerleme Raporu’nu değerlendirdiğimiz yazı dizimizde sıra, “Görsel İşitsel Politika” başlığına geldi.

AB İlerleme Raporu’nu değerlendirdiğimiz yazı dizimizde sıra, “Görsel İşitsel Politika” başlığına geldi.

Yılın ilk çeyreğinde yürürlüğe giren “Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun”, AB düzenlemelerine uyum noktasında Komisyon’u kısmen tatmin etmiş durumda. Buna karşılık TV yayınlarının alımı ve yeniden iletimi konusunda istenilen noktaya ulaşmış değilmişiz.

Türkçe dışındaki dil ve lehçelerdeki yayınlar bakımından da sınıfı geçtik diyebiliriz. Ancak RTÜK’ün popüler dizi ve diğer yayınlara yönelik yaptırımları, yorumsuz da olsa Rapor’da yer bulmuş:

RTÜK, 2011 yılı başında, eski Kanuna dayanarak, tarihe mal olmuş şahsiyetlerin mahremiyetine saygı duyulmadığı, eşcinsellik konusunda tartışmalar yaşandığı veya filmlerde/dizilerde eşcinsellikle ilgili sahnelerin yer aldığı gerekçeleriyle yayıncılara uyarı ve para cezaları vermiştir.” 

Yeni Kanun’un RTÜK’ün benzer yayınları hakkında değerlendirmelerindeki takdir yetkisini kayda değer şekilde kısıtlayacak değişiklikler içermediğini dikkate alırsak, yerli dizilerin önümüzdeki yıllardaki ilerleme raporlarında da “reyting” almaya devam edeceğini söyleyebiliriz.

Elektronik haberleşme alanındaki yeni düzenlemeler bakımından ilerleme kaydedildiği vurgulansa da, Rapor’un telekomünikasyon piyasasındaki sınırlı rekabete ilişkin eleştirileri, sabit telefon ve genişbant internet piyasası bakımından da bu başlık altında tekrar ediliyor.

Türkiye’nin analog yayınların terk edilmesi ve sayısal yayınlara geçiş bakımından öngördüğü 31 Aralık 2014 tarihi, AB hedeflerinden çok uzak olmadığı için herhangi bir olumsuz değerlendirmeye konu olmadan Rapor’da kendine yol buluyor. Buna karşılık hedefi gerçekleştirmeye yönelik en önemli adımlardan biri olan ve yayıncı kuruluşların bir araya gelmesiyle 2007 yılında kurulan Anten A.Ş.’nin başına gelenler, hedefin gerçekçiliğini sorgulatıyor:

Hatırlayalım; sayısal yayın teknolojisine geçiş sürecinin en önemli halkası olan ve tüm yayıncıların hizmet alacağı tek bir verici tesisini kurmak ve işletmek amacıyla kurulan Anten A.Ş., TRT’nin Anten A.Ş.’deki ortaklığına ilişkin Bakanlar Kurulu kararına yönelik iptal davası sürecinde tasfiye olmuştu. Yeni RTÜK Kanunu benzer bir şirketin kuruluşu bakımından TRT’nin ortaklığını şart koşmasa da, geçmişte yaşanan tecrübeler, yeni bir şirketin kurulması, faaliyet başlaması, yatırımların tamamlanması ve hizmete başlaması bakımından önümüzdeki 3 yılın yeterli bir süre olduğunu söylemeyi zorlaştırıyor. İşin yatırım kısmında durum buyken, sayısal yayın için frekans ihalelerinin yapılması, tahsisler ve lisansların verilmesine ilişkin süreci de yatırım sürecinden ayırmak mümkün gözükmüyor. Bu durumda Komisyon’un analog yayınların kapatılması ve sayısal yayınlara geçiş tarihi bakımından sahip olduğu bu “nötr” pozisyonun, bir sonraki İlerleme Raporu’nda olumsuza dönme riski bulunuyor.