Hizmetler arasında sınırlar siliniyor: Vodafone Ono’yu devraldı

Teknolojideki hızlı gelişim ile elektronik haberleşme arasındaki yakınsama, bir kez daha kendini net bir şekilde gösterdi. Barış Yüksel anlatıyor.

Avrupa’nın en büyük mobil şebeke işletmecisi olan Vodafone, geçen sene yaklaşık 8 milyar dolar karşılığında devraldığı Almanya’nın önemli kablo hizmet sağlayıcısı Kabel’in ardından şimdi de İspanya’nın özel sektöre ait en büyük kablo işletmecisi Ono’yu 7.2 milyar dolar karşılığında satın aldı. Vodafone’un sabit internet hizmetlerine bu denli ciddi yatırım yapması ise elektronik haberleşme piyasalarında teknolojiler arası yakınlaşma eğiliminin bir sonucu.

Elektronik haberleşme piyasalarında eskiden birbirinden bağımsız hizmetler olarak değerlendirilen sabit internet, mobil internet, ses ve ödemeli televizyonculuk hizmetlerinin tamamı artık neredeyse tüm büyük işletmeciler tarafından tek bir paket içinde sunuluyor. Bu paketlerin oluşturulması için ise işletmecilerin önünde iki seçenek bulunuyor: İşbirliği anlaşmaları ile piyasada farklı hizmetler sunan işletmeciler bir araya gelebilir ve gelir paylaşımı esasına dayalı paketler oluşturabilir. Ya da birleşme ve devralmalar yoluyla paket içinde yer alan tüm elektronik haberleşme hizmetlerini tek başına sunabilecek altyapıya sahip “dev” işletmeciler oluşturulabilir.

fictional_device_smBu iki yöntemin avantajlarını ve dezavantajlarını daha iyi anlayabilmek için yakın zamanda hayatını kaybeden Nobel ödüllü iktisatçı Ronald Coase’nin teorileri yol gösterici olabilir. Zira firmayı büyütmek ile diğer firmalarla işbirliği anlaşmaları yapmak arasındaki tercih aslında firmanın büyümesi dolayısıyla artacak operasyon ve organizasyon maliyetleri ile pazarın kullanılmasından kaynaklanacak işlem maliyetleri arasında bir karşılaştırma yapmaktan ibarettir. Piyasalara bakıldığında, güçlü işletmecilerin hemen hemen tamamının işbirliğini değil, büyümeyi ve tüm hizmetleri kendi bünyesinde toplamayı tercih ettiği görülmektedir ki bu da işletmecilerin işlem maliyetlerini yüksek bulduğuna işaret eder.

Peki, Ono’yu devralması Vodafone için ne anlama geliyor?

Vodafone zaten İspanya’da mobil hizmetlerin tamamlayıcısı olması adına fiber altyapı kurulumu için yatırımlara başlamış ve yaklaşık 2 milyon haneye ulaşan bir fiber altyapısı oluşturmayı başarmıştı. Ancak Vodafone’un bu altyapısı Ono’nun İspanya’nın %42’sini kapsayan ve 7.2 milyon eve ulaşan altyapısının yanında oldukça küçük kalıyordu. Devir işleminin ardından Vodafone mobil pazardaki en önemli rakipleri olan Telefonica ve Orange’ın sunduğu ve içinde mobil hizmetlerin yanında sabit internet ve ödemeli televizyonu da barındıran paketlere daha rahat cevap verebilecek.

Teknolojiler ve elektronik haberleşme hizmetleri arasındaki yakınsama bu kadar hızlı bir şekilde gerçekleşirken ve işletmeciler kendilerini tüm hizmetleri tek başına sunabilecek şekilde yeniden yapılandırırken, tüm elektronik haberleşme hizmetlerini birbirinden bağımsız ilgili ürün pazarları olarak gören rekabet ve regülasyon stratejilerinin geçerliliğini ne kadar koruyabileceği de merak konusu. Zira bir yanda stratejilerini tamamen paket halinde sunulan hizmetler üzerinden belirleyen işletmeciler, diğer yanda da her hizmet özelinde analizler yapmaya çalışan otoriteler bulunması halinde pazarın gerçekleriyle uyuşmayan ve topluma beklenen faydayı sağlayamayan karar ve uygulamalar ile karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır.

Piyasaların yakınsama süreci sonunda mümkün olan en rekabetçi yapıya kavuşması ve yenilikler ve etkinlik artışları vasıtasıyla toplumsal refahın en üst seviyeye getirilmesi adına bu amaçlara hizmet eden otoritelerin de bir an önce değişime ayak uydurması ve işleyişlerini yeni gelişmelere ayak uyduracak şekilde güncellemeleri faydalı olacaktır. Ülkemizde de bu tip paketlerin sayısının her geçen gün arttığı göz önünde bulundurularak şimdiden gerekli adımların atılması halinde, her hizmetin tamamen bağımsız olarak görüldüğü dönemlerde bu pazarlarda yaşanan problemlerin yakınsama sonucunda oluşacak çok daha geniş çaplı pazarlara sirayet etmemesi sağlanabilir.

Ronald H. Coase: Kadim İktisatçıların Sonuncusu

Coase ölmedi, aklımızda yaşıyor. Büyük iktisatçıyı Tolga Aytemizel’in yazısı ile anıyoruz.

İktisadın matematikçiler tarafından ele geçirilmemiş olduğu zamanların en büyük isimlerinden Ronald H. Coase bu pazartesi 102 yaşında aramızdan ayrıldı. Chicago okulu iktisatçılarının  uzun yaşamalarına rağmen gene de onun yaşına erişmemiş olmaları uzun, sıhhatli ve stressiz bir yaşamın modern dünyadan kopmayla gelmediğini gösterir nitelikte (Heterodokslar için iyi haber) . Hayatının büyük bir bölümünü Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesinde geçiren Coase’un özellikle firma teorisindeki büyük etkisi, ekonomi hukuku alanına yön vermesi ve yaşamının son yıllarında hala üretken[1]  olması göz önüne alındığında bu haber oldukça üzücü. Bize artık yaşamayan efsanenin ölümünden sonra fikirlerini anarak bir çeşit saygı duruşunda bulunmak düşüyor.

RONALD H. COASE

Aslında sadece iki makalesiyle 1991 yılında 80 yaşındayken Nobel İktisat ödülünü alması (o kadar uzun yaşamasaydı ödülü alamayacak olması ayrı bir konu, ‘Ey Nobel sen nasıl ödül dağıtıyorsun!’) Coase’ın etkisini özetler nitelikte. Çok sayıda makale yayınlamamış ve karmaşık matematiksel modeller kullanmamış olmasına rağmen bugün bile fikirlerinin aşağı yukarı tüm ders kitaplarında ve çoğu rekabet ve hukukun ekonomik analizinde rastlanabiliyor.

Nobeli getiren makalelerin ilki, firma teorisini kuran ve işlem maliyetleri terimini bize kazandıran ‘The Nature of the Firm’. Coase bu makalede, firmaların var olma nedeninin ve daha da ötesinde büyüklüklerinin işlem maliyeti olarak tanımlanabilecek anlaşma, pazarlık, sözleşme veya yönetim konusundaki bazı maliyetler tarafından belirlendiğini öne sürmüştür. Kısaca açıklamak gerekirse bir malın üretiminin tüm aşamalarında taraflar arası ayrı sözleşmeler yapılmasındansa süreli bir kontrat imzalanıp işverenin görev dağılımı yapması işlem maliyetlerini düşürdüğünden firma dediğimiz yapılar ortaya çıkmıştır. Bu bakış açısı bugün hukukun iktisadi incelenmesinden son yıllarda öne çıkan kurumsal iktisat yazınına kadar etkileri sürmektedir[2][3].

Ekonomi Hukuku disiplininde ‘seminal’ olarak değerlendirilen ikinci makale ‘Problem of the Social Cost’, daha sonra Coase teoremi olarak formüle edilen fikri içerisinde barındırmasıyla ünlü. Coase, (çevre kirliliği gibi) herhangi bir dışsallık sorununda mülkiyet hakları nasıl dağıtılmış olursa olsun (tanımlandığı sürece), eğer işlem maliyeti yoksa taraflar arasındaki pazarlığın toplumsal etkinliği sağlayacağını ve bu durumda devlet müdahalesine gerek olmadığının öne sürmesi büyük yankı uyandırdı.  Bu bakış açısı son derece ‘laissez-faire’ algılanmasına rağmen aslında işlem maliyetlerinin büyük olduğu zamanlarda, (gerçek dünyaya hoşgeldiniz), Coase’un aslında “devlet elini eteğini çeksin”den çok hukukun rolünün işlem maliyetlerini düşürecek düzenlemelerin yapmak olduğunu savunduğunu belirtmek gerek. Rekabet konusunda fikirlerinin önemi ise özellikle yatay ve dikey birleşmelerin iktisadi gerekçelerine hala ışık tutuyor olması.

Coase’un önemli bir özelliği de ana akım iktisatın dışında sayılmamasına rağmen eskiden beri sağlam bir eleştirmen oluşu. Yazdığı bu iki makaleyle ana akımın gidişatını değiştirmesi ve Chicago okulu iktisatçıları ile tartışmaları dışında, ki ‘The Problem of Social Cost’ bu şekilde ortaya çıkmış, son zamanlarında kaleme aldığı ‘İktisatı İktisatçılardan Kurtarmak’[4] adlı disiplin çok yanlış yerlere geldi konulu yazısı  şu anki gidişat hakkında önemli eleştirileri barındırıyor. İktisadın gerçek pazarların işleyişini açıklamaktan çok, varsayımlar üzerinden çıkarım yapan teorik bir disipline , “blackboard economics” olarak adlandırdığı, karşı duruşunu tekrar belirttiği bu yazıdan şöyle bir alıntı da dikkat çekici:

‘’Modern ekonominin kurumların işleyişi ile daha çok alakalı olmaya başladığı zamanlarda iktisatın sadece fiyat teorisine indirgenmesi yeterince kaygı verici. Toplum, tarih, kültür ve politikanın ekonomi üzerine etkilerini göz ardı edip disiplini bir seçim bilimine kaydırmak iktisat için intihardır’’

Sonuç olarak ana akım iktisata karşı eleştiride bulunan ve daha önemlisi ciddiye alınan bir ismin daha aramızdan ayrılması ve eski geleneklerin tamamen kaybolmaya yüz tutmasının çok hayırlı olmadığını söylemek mümkün.

[1] Örneğin 100 yaşında yayımladığı ‘How China Became Capitalist’ kitabı

[2] http://www.uchicago.edu/features/20120423_coase/

[3] http://www.law.uchicago.edu/news/coaseinmemoriam

[4] http://hbr.org/2012/12/saving-economics-from-the-economists

Başarı Chicago Okulunu Bozacak mı?

Hukuk ve ekonomi disiplini üzerine.

Gitgide daha da popüler hale gelen ve takipçi ve okuyucularımızın gösterdiği ilgi ve övgü ile beslenip bize daha iyisini yapmak için motive eden Pazarlardan Haberler, ACTECON’un sadece ve sadece toplumsal fayda yaratma arzusunun bir örneği. ACTECON, danışmanlık hizmetlerini uzmanlaşma ve değer yaratan katkıda bulunma düsturlarını ön plana alarak sunuyor. Bunu yaparken de başından beri hukuk ve ekonomi disiplinini kendisine kutup yıldızı olarak görüyor. 10 yıla yakın geçmişi olan yuvamıza iş dünyası ve akademik çevrelerin ilgisinin temel sebebi de bizce bu disipline olan tutkumuz. Bünyemizdeki hukukçu ve iktisatçıların bir arada uyum içinde çalışması da bu tutkuyu ön planda tutmamızdan kaynaklanıyor. “Sevgi paylaşarak çoğalır ve çoğalarak geri döner.” Bizi mesleki açıdan buralara getiren hukuk ve ekonomi disiplinine olan sevgimizi, bloğumuzda yazılan yazılar aracılığıyla sizlerle paylaşıyoruz. Bu yazımızda, hukuk ve ekonominin ilk etapta uygulandığı rekabet ve regülasyon dışına çıkarak modern hukuk ve ekonomik disiplininin doğum yeri olan Chicago Okulu’nun bugünü ve disiplinin geleceği ile bilgileri aktarıyoruz. Geçtiğimiz günlerde Businessweek’te (ABD) yayınlanan bu kısa makaleyi genç danışman arkadaşımız Barış Yüksel Türkçe’ye çevirdi. Bundan sonra da benzer ilgi çekici çevirilere fırsat buldukça yer vereceğiz.

Şahin Ardıyok

Soru: Bir lambayı değiştirmek için kaç tane Chicago Okulu iktisatçısı gerekir?

Cevap: Hiç. Eğer lambanın değişmesi gerekseydi, piyasa bunu şimdiye kadar kendi kendine yapmış olurdu.

Her ne kadar Chicago Okulu tarzı serbest piyasa ekonomisi, eleştiriler için kolay bir hedef olsa da, 1960’lar 70’ler ve 80’lerde Chicago okulunun İktisat bölümünde başlayan bu hareketin dünyayı gerçek anlamda değiştirdiğini de kabul etmek gerekiyor. Nitekim Milton Friedman, Gary Becker, Robert Lucas, ve Eugene Fama gibi Nobel ödülü kazanmış dev isimler ABD Başkanı Ronald Reagan ve İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher’ın siyasi felsefesinin fikri temellerini bu dönemde attılar. Vergi kesintilerine ve deregülasyona taraftarı düşünceleri göz önünde bulundurulduğunda ABD yeni Başkan Adayı Mitt Romney’in de bu görüşün varislerinden olduğunu söylemek mümkün.

Chicago’nun kökten değiştirdiği tek şey ekonomi değildi. Chicago Hukuk Fakültesi kampusunda rastlanabilecek önemli akademisyenlerden Ronald Coase, George Stigler ve Richard Posner gibi isimler ekonomik analiz yöntemlerini hukuk kuralları ve regülasyonlara uygulamak konusunda da son derece hevesliydiler. Bu heves sonucunda günümüzde “hukuk ve ekonomi” adı verilen yeni bir disiplinin gelişmesini sağladılar. İşte herhangi bir regülasyonun faydalarının öncelikle bu regülasyonun doğuracağı maliyetler ile kıyaslanması gerektiği şeklindeki artık geleneksel hale gelmiş yaklaşımı dünyaya tanıtan kişiler de hukuk ve ekonomi alanında faaliyet gösteren bu türden kişilerdi.  Bu disipline olan desteğin artmasıyla, toplumun insan hayatına biçtiği değerin parasal olarak ölçülmesi de ahlaki açıdan kınanan bir durum olmaktan çıkarak, adeta bir standart halini aldı.

Chicago okulu akademisyenleri, rekabet hukuku algısında da önemli değişikliklere damgasını vurdular. Örneğin eskiden son derece yaygın bir yaklaşım olan “büyük kötüdür” düşüncesini reddederek dönemin devlerinden olan Microsoft veya IBM gibi firmaların gerçekten de piyasa tarafından hiçbir yaptırımla karşı karşıya kalmaksızın fiyatları arttırma gücüne sahip olup olmadıklarını sorguladılar. Analizlerini haksız fiil hukukunu incelemek için de kullandılar ve zararı aşan tazminatların haksızlığı önlemek ve adaleti sağlamak gibi amaçlar için değil, ilerideki benzer ihlalleri engellemek için kullanılması gereken araçlar olduğunu ve bu amaca uygun olarak tasarlanmaları gerektiğini savundular. Reagan/Thatcher döneminin zirveye ulaştığı zamanlarda, Chicago’nun hukuk felsefesi, benimsediği “küçük devlet” anlayışını kucaklayan işletme ve kuruluşlar tarafından coşkuyla desteklendi. Harvard Hukuk Fakültesi profesörlerinden olan ve psikoloji ve hukuk alanında uzmanlaşan JonHanson “Chicago’lular, hukuk ve ekonomi disiplininin gelişmesinde inanılmaz derecede etkili olduğunu iddia etmekte kesinlikle haklıdır” diyerek Chicago’nun bu disiplinin gelişmesindeki öneminin altını çiziyor.

Şu anda Chicago’daki hukuk ve ekonomi programı kendi başarısından doğan sorunlarla cebelleşiyor. Programın sahip olduğu fikri üstünlük ve düşüncelerin fazlaca kabul görmesi dolayısıyla diğer sosyal bilimler bu disiplini kalpsiz olmakla ve insanların tam anlamıyla rasyonel bireysel fayda hesaplayıcıları olduğunu ya da olması gerektiğini varsaymakla suçlamaya başladılar. Hatta disiplini gönülden destekleyen bazı kimseler dahi, artık bu alanın aşırı derecede teknik bir hal aldığını söylüyorlar. Örneğin şu anda 7. Federal Bölge Temyiz Hahkemesi hakimi olan Prof. Richard Posner geçen yıl Chicago mezunlar dergisine yazdığı yazıda, ekonomik analizin çok dar bir kesime hitap eden, dışarıya tamamen kapalı ve incelediği kurumlarla bağlantısı kopmuş bir hal almaya başladığı takdirde, etkisini kaybetme riski ile karşı karşıya kalacağını belirtti. Ayrıca şunu da söylemek gerekir ki artık dünyada birçok okul hukuk ve ekonomi programları başlattı ve birçok yargıç bu disiplini kullanır hale geldi. Chicago Hukuk Fakültesi profesörlerinden David Weisbach’a göre hukuk ve ekonomi adeta aldığımız nefes kadar yaygın bir hal aldı. Disiplinin bu yaygınlığı da doğal olarak Chicago’nun belirginliğini kaybetmesine yol açıyor.

Ancak Chicago Hukuk Fakültesi bu tip konuları hafife almıyor.  Nitekim Dekan Michael Schill geçen Ekim ayında sorunlarla baş etmeyi, okulun tarihteki yerini sağlamlaştırmayı ve hukuk ve ekonomi disiplinin 21. yüzyıla uygun hale getirmeyi amaçlayan ciddi bir girişim içinde olduklarını söyledi. Dekan, mezunlar dergisine yazdığı yazısında hukuk ve ekonomi 2.0 adı verileceğini tahmin ettiği bu girişim sayesinde Chicago’nun tıpkı ilk dalgada olduğu gibi, hukuk ve ekonominin ikinci dalgasında da öncü konumunda olacağını belirtti.

Schill’in amacı hem fikri hem de coğrafi açıdan disiplinin sınırlarını genişletmek. Bu yaz okul 73 adet Çinli akademisyene ev sahipliği yapacak ve bu akademisyenler 101 yaşında olmasına rağmen halen disipline önemli katkılar sunmaya devam eden Ronald Coase gibi yıldızlarla tanışma fırsatı bulacaklar. Chicago Okulu’nda yeni kurulan bir bölüm olan Hukuk ve Ekonomi Enstütüsü’nin yöneticisi konumundaki Omri Ben-Sahar’a göre Coase’ye Çin’de bir ilah gözüyle bakılıyor.

Bu arada Chicago akademisyenleri de hukuk ve ekonomi sahnesine, ekonomik düşünce tarzını hukuk ve regülasyon alanlarında uygulamayı amaçlayan taze fikirler ile, yeni bombalar bırakmaya devam ediyor. Örneğin Chicago Hukuk Fakültesi profesörlerinden Todd Henderson banka denetçilerine yapılan ödemelerin bir kısmının, bu bankalarca çıkarılan “hayalet tahviller” ile yapılmasını öneriyor. Esasen türev araç niteliğinde olan hayalet tahvillerin değeri bankaların borç miktarı ile orantılı olarak artıyor ya da düşüyor. Ödemelerin bir kısmının bu tahvillerden oluşması durumunda bankaların fazla risk alması denetçilerin kazandığı parayı da doğrudan etkilemiş olacak.  Henderson’un önerisinin amacı denetçilere yapılan ödemelerin bir kısmını bu tahvillere bağlamak suretiyle, denetçilerin aşırı müdahaleci bir yaklaşımla aslen meşru olan işlemleri engellemesinin de önüne geçmek. Henderson, liberal Cato Enstitüsü’nün yayınladığı Regulation dergisinin bahar sayısında yazdığı yazıda banka denetleyicilerinin performansa bağlı ücretlendirilmesinin herhangi bir sorun yaratmayacağını düşündüğünü dile getirdi.

Ancak Chicago hukuk anlayışının sadece hukuk ve ekonomi disiplini ile ilgili olmadığını da belirtmek gerekir. Sonuç olarak ABD Başkanı Barack Obama’da 1992-2004 yılları arasında, tıpkı ABD Yüksek Mahkemesi hakimi Antonin Scalia’nın 1977-1982 yılları arasında yapmış olduğu gibi bu okulda ders verdi. Oysa Scalia’nın desteklediği, anayasayı ve ABD’nin Kurucuları’nın iradelerini hukukun temeline koyan yaklaşım hukuk ve ekonomi disiplininin savunucularına son derece yabancı kalan bir inanış. Zira bu kimseler hukukun kutsallığından çok faydalılığı ile ilgileniyorlar.

Hatta hukuk ve ekonomi disiplinin kendi içinde dahi ideolojik farklılıklar içerdiği bir gerçek. Örneğin eşya hukuku üzerinde uzmanlaşan Lee Anne Fennel’e göre bu disiplin hiçbir siyasi anlayış ile uyuşmuyor. Hukuk ve ekonomi disiplinini temel ilkesini sorgulayan Fennel’e göre, örneğin irrasyonel mülk sahiplerinin mülkiyet haklarını umut vadeden ve refah arttırıcı etkisi olan projeleri engellemek için kullanmaları durumu gibi bazı durumlarda mülkiyet haklarına bahşedilen koruma gereğinden daha güçlü bir hal alıyor. Fennel’in çözüm önerisi, bu tip sonuçları önlemek için; mülk sahiplerinin, ellerinde bulundurdukları eşyanın kullanımına dair bazı engelleyici hakları belli bir bedel karşılığında önceden devredecekleri bir platform oluşturmak. Fennel bu sayede yeni projelerin hayata geçmesinin kolaylaşacağını iddia ediyor.

Hukuk ve ekonomi disiplinine yapılan eleştirilerden bir tanesi de bu disiplinin hukukçuların diğer bakış açıları ile etkileşim içine girmesini engellediği yönünde. Zira ilk dönem hukuk ve ekonomi akademisyenleri, insanları her zaman için rasyonel tercihler yapan basmakalıp kar-maliyet analizi makineleri gibi görmüşlerdi. Harvard Hukuk Fakültesi’nde çalışan Hanson’a göre bu akademisyenler hukuk fakültelerine gelerek kendilerinin sosyal bilimle ilgilendiği fakat klasik hukuk anlayışının bilimle bir ilgisi olmadığını söylüyorlardı. Ancak bu akademisyenlerin otoritesi Daniel Kahneman, AmosTversky, ve Chicago’lu Richard Thaler gibi sosyal bilimcilerin insanların irrasyonel ve irade gücünden yoksun olabileceklerine ve neyin kendi menfaatlerine olacağına dair değişken algılar oluşturabileceklerine dair deliler sunması ile sarsıldı.

Hukuk ve ekonomi doktrininin yakın tarihli makalelerinde, insan algısının gerçekliğe daha çok yaklaştığı dikkat çekiyor. Örneğin Henderson, bazı insanlar için tek motivasyon kaynağının para olmayabileceğinin altını çözüyor. Henderson Regulation dergisinde yazdığı makalede özenli bir şekilde çalışmaya parasal bir değer atfedilmesi halinde bazı kimselerin işi boşlayabileceğini belirtiyor.

Hanson ise hukuk ve ekonomi akademisyenlerinin insancıllığa halen yeterince önem atfetmediğini düşünüyor. Zira Hanson’a göre “Verilen zararın ardındaki dürtü, zararın hesaplanması bakımından dikkate alınmalı mıdır?” sorusuna daha yumuşak hukuk ve ekonomi akademisyenlerinin bile hayır cevabını verecek iken, ortalama bir jüri üyesinin cevabının her zaman için evet olur. Nitekim önemli hukukçulardan Oliver Wendell Holmes Jr.’nin meşhur sözü de bu durumu açıklar niteliktedir: “Bir köpek bile tekmelenmek ile yanlışlıkla üzerine basılmak arasındaki farkı algılayabilecek kapasitededir.”

Chicago tarzı hukuk ve ekonominin savunucuları ise ideologdan ziyade gerçekçi olarak görülmek istiyorlar. Posner bu düşünceleri “Bizim sorduğumuz soru hukuka ekonomik açıdan yaklaşmanın her türlü etnik sistem içinde sağlam temellere dayandırılıp dayandırılamayacağı değil, bu davranışın çağdaş Amerikan hukuk sistemi çerçevesindeizlenmesi gereken bir yaklaşım olup olmadığıdır” sözleriyle dillendiriyor. Bu yaklaşım ise adeta Chicago okulunun eski fikri temeli olan “faydacılık” akımına bir geri dönüşün sinyalini veriyor.