Tekellere bayrak açan genç hukukçu

Hipster Antitröst Dizisi-2

Lina Khan. New York’taki Colombia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doçent doktor ünvanıyla rekabet hukuku ile hukuk ve politik ekonomi dersleri veren Khan, adını ilk olarak Yale Law Journal’da 2016’da yayımlanan Amazon’s Antitrust Paradox makalesi ile duyurdu. Çoğumuzun geçtiğimiz aylarda ďüzenlenen iki ayrı online etkinlikte dinleme fırsatı bulduğu bu hukukçu, başarılı bütün genç kadınlar gibi yaşlı beyaz erkeklerden oluşan “üstatların” histeri ölçüsünde nefretini çekiyor. Bu anlamda, Temsilciler Meclisi Üyesi Alexandria Ocasio-Cortez‘in Amerikan siyasetinde yaptığını rekabet politikasında yapıyor, diyebilirim.

Prof. Lina Khan

Amazon’un iş modelinin neden rekabete aykırı olduğunu 96 sayfada açıkladığı makalesine cevaben “koca koca adamların” yazdıkları alışılmamış tepkisellikteki yazılar, “bunlar hipster antitröstü” diye isim takmalar, “popülist rekabet politikası felaket getirir” diye çıkışmalar Khan’ın namının daha da yayılmasına yol açtı.

Khan’ın, kendisini eleştiren profesörlerden birinin hatırlattığı önemli bir özelliği var: Yale Üniversitesi’nde hukuk doktorasını bitirir bitirmez Temsilciler Meclisi Adalet Komisyonu, Antitröst Alt Komitesi danışmanı olarak görev alıyor. Aynı şekilde, Federal Ticaret Komisyonu (FTC) Komisyoneri Rohit Chopra’nın hukuk danışmanlığını da yapıyor. Bu yüzden mevzu bahis profesör, tepeden inmiş olmakla, etkiye ve yetkiye bir anda kavuşmuş olmakla suçluyor Khan’ı. Khan’ın yazdıklarının yasama ve yürütme organlarında bu şekilde karşılık bulmasının, rekabet hukukunun özel sektör ve onun finansmanına sırtını dayayan akademi ayağını rahatsız etmesi son derece normal.

Buna karşın Khan verdiği bir röportajda antitröstün (rekabet hukuku) yeniden demokratize edilerek, eskiden temelini oluşturan düşünce ve değerlere geri kavuşturulması gereğinden bahsediyor: “Antitröst bir zamanlar halk hukukuydu, piyasalarda halkın haklarını koruma amacını taşıyordu. Fakat [amacının] nasıl anlaşılması gerektiğine karar veren bir avuç akademisyen tarafından domine edildi.”

Lina Khan’ın burada bahsettiği “bir avuç akademisyen”, Şikago Okulu olarak anılan hukukçu ve iktisatçı çevresi. Şikago Okulu’nun rekabet politikası maceralarını, yazı dizimizin sonraki bölümlerinde ayrıntılı olarak ele alacağız. Bütün tartışmanın temelini oluşturduğu için yeri gelmişken özetlemeye çalışayım: Robert Bork, Şikago Okulu’nun antitröste ilişkin önemli metinlerinden biri olarak görülen Antitrust Paradox adlı kitabında, rekabet politikasının yegane amacının tüketici refahını maksimize etmek olarak (yeniden) tanımlar. Okul’un diğer temsilcilerinin de benimsediği bu tanım şu anlama geliyor: Eğer bir şirket şikayet edilen faaliyeti sonucunda fiyatların yükselmesine neden olmuyorsa hukuka aykırı bir iş yapmıyordur. Bu yaklaşım, rakiplerine yaşam hakkı tanımamakla birlikte fiyatları da arttırmayan bir tekele dokunulmamasını sağlıyor. Ya da pazar paylarını, yoğunlaşma oranlarını dikkate almayan, gelecekteki fiyatların tahminine dayalı bilimselliği su götürür analizlere dayanıldığı için birleşme devralmaların çoğuna izin verilmesine neden oluyor. Kısacası, kartel oluşumları dışında devletin şirket faaliyetlerine karışmamasının ideolojik gerekçesini sağlıyor ki, son yarım yüzyıldır ABD’deki antitröst yaklaşımı da kabaca budur.

Amazon’un iş modeline ilişin bahsettiğimiz makalesinde de zaten ilk olarak Şikago Okulu’nun antitröstü nasıl değiştirdiğini, daha doğrusu nasıl deforme ettiğini anlatıyor Khan. 1960’ların sonuna kadar pazar yapısını önceleyen yaklaşımın Şikago Okulu tarafından değiştirilmesini eleştiriyor. Pazar yapısını öncelemek ise şu demek: Büyük firmalar pazarı bozar, yoğunlaşmış yani az sayıda firmanın kontrol ettiği pazarlarda kötü şeyler olur. “Çünkü az sayıdaki büyük firma 1) kendi aralarında çok daha kolay anlaşıp fiyatları yükseltebilirler, 2) pazara yeni girmek isteyen firmaların önünü kesebilirler, 3) işçilere, tedarikçilere ve müşterilerine karşı seslerini daha çok yükseltebilirler.” 1960’lardaki anlayış buydu.

Khan 11 Eylül saldırılarından hemen önce Londra’dan ABD’ye göçmüş Pakistanlı bir aileye doğmuş. Kimliği nedeniyle zorluklarla karşılaştığını verdiği demeçlerde dile getiriyor. Belki de bu nedenle kendisine Amazon’un kurucularını örnek almak yerine, piyasa dışına ittiği işletmelerle, zor koşullarda çalışan işçileriyle empati kurmayı, onların sesi olmayı tercih etmiş.

Antitröstün kamuoyunda yeniden çok konuşulur bir hale gelmesini, insanların tekellerin ne olduğunu ve bu yasaların tekellerle mücadele için çıkarıldığını anlamasını umduğunu belirtiyor.

Biz de Pazarlardan Haberler’de kendi payımıza bunu yapmaya çalışıyoruz.

Gelecek yazı: Louis Brandeis portresi

Dizinin önceki yazısı:

Hipster Antitröst dedikleri ne ola ki?

Robert Bork: Antitröstün Sonu

Rekabet Kurumu’nun topu taca attığı kararlarında sürekli tekrarladığı, “rakibi değil rekabeti koruma” fikri Bork’a aitti. Bork rekabet politikasını radikal bir biçimde değiştirmeyi başardı.

Devamı Ali Ilıcak’ın yazısında.

ImageRekabet hukuku ile uğraşanların çoğu, en azından kitabının adını duymuştur: Antitrust Paradox: A policy at war with itself. Robert Bork, 85 yaşındaki Amerikalı emekli yargıç ve sansasyon insanı, aramızdayken özlediği ebedi huzura dün kavuştu. Her yargıcın ölüm haberi bültenlere konu olmuyor tabi. Amerikan muhafazakarlığının sembol isminin öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü, bugün tartışığımız (önümüzden akıp giderken ağzımız açık seyretiğimiz demek daha doğru) bazı konuları anımsattı bana.

Rekabet Kurumu’nda uzmanlık tezimi yazarken kitabını okuduğum Yargıç Bork, rekabet hukukunun tüketicilerin harcamalarını azaltmaya yönelik olmayan uygulamalarının saçmalıktan ibaret olduğunu söylüyordu. Ona göre devletin kartel dışında bir oluşumla uğraşmaması gerekirdi. Hakim durumu kötüye kullanmak mümkün değildi. Rekabet Kurumu’nun da topu taca attığı kararlarında sürekli tekrarladığı, “rakibi değil rekabeti koruma” misyonu fikri Bork’a aitti. Kitap 1978’de yayımlandığında sadece Avrupa anlayışına göre değil kendi ülkesine göre de oldukça provakatif bulunmuştu. Ancak dönüp geriye bakınca rekabet politikasını radikal bir biçimde değiştirmeyi başardığı ortada.

Image

Ancak beyfendinin Amerikan kamuoyunda biz nerdy rekabetçilerin bilmediği bir ünü varmış; dün gece ardından yazılanları okuyunca biraz da şaşırdım (Biz biliyorduk, sen duymamışsın diyenler mesaj atsın lütfen).

Watergate Skandalı sonrasında Nixon yönetimi ağır yara alınca, Başkan olayı soruşturan savcıyı görevden almak istiyor. Bunun için kendi adalet bakanına (Attorney General) söz geçiremiyor ve Bakan istifa ediyor. Bakan Yardımcısı da savcıyı kovmayı reddedince bu sefer kendisi işten kovuluyor. Bakanlıktaki üçüncü kişi olan Kanun Sözcüsü (Solicitor General) ise sorun çıkarmadan Nixon’ın talebini yerine geitiryor. O kişi tahmin ettiğiniz gibi, adamımız Bork.

Reagan döneminde prestijli bir temyiz mahkemesine atanan Bork, oldukça çalışkan bir profil çiziyor. Gerekçeli kararlarda katıldığı çoğunluk görüşlerini kendi kaleme alıyor ve bir tanesi bile Yüksek Mahkeme tarafından bozulmuyor. Cumhuriyetçi başkanlar tarafından çok “tutulan” Bork 1987’de, kaydı hayat şartıyla vazife ifa edilen Yüksek Mahkeme’ye atanıyor. Heyhat, güçler ayrılığı illeti Reagan’ın da ayağına dolanıyor. Yakışıklı kovboyun yaptığı tüm atamaları mülakattan geçirip veto etme yetkisini sonuna kadar kullanan Senato’da Bork aleyhinde bir kampanya başlatılıyor. “to bork” fiilinin günlük dile girmesine neden olan bu kampanyanın ateşli hatiplerinden biri, Demokrat Senatör Ted Kennedy, komisyonda şöyle bir konuşma yapıyor:

“Bork’un Amerikası kadınların viranhanelerde kürtaj yapmaya zorlandığı, siyahların kendilerine ayrılmış yerlerde yemek yiyebildiği, başıbozuk polislerin geceyarısı kapısını kırarak vatandaşların evine girdiği, okullarda çocuklara evrim teorisinin öğretilmediği, yazarların ve sanatçıların hükümetin keyfine göre sansürlendiği ve Federal mahkemelerinin kapılarının yurttaşların ellerinin üzerine kapatıldığı bir yerdir.”

Kennedy’nin konuşması, o zaman için abartılı bir karikatür olarak karşılanıyor. Ancak muhafazakarlığın önünün alınmadığı durumlarda bir memleketi nerelere taşıyabildiği konusundaki uyarısı Senato çoğunluğunca kabul görüyor ki, Başkan’ın adayının ataması reddediliyor. İç ve dış mihraklar Amerika’nın elini bu şekilde bağlamasa, dünyanın birinci memleketi olurdu herhalde…

Bork’un öyküsü böyle. Başkanlık sistemi, güçler ayrılığı, demokrasi ve muhafazakarlık.. Aynı kavramlar farklı bedenlerde ne fırtınalar yaşamışlar değil mi?