Google Türkiye’de de gündemden düşmüyor: RK’dan yeni soruşturma

Rekabet Kurulu’nun Google hakkında başlattığı soruşturmayı Fatih Özkan anlatıyor.

Dünyaca ünlü arama motoru ve çok sayıda hizmetin sağlayıcısı olan Google’ın, Avrupa Birliği rekabet hukukunda yıllardır bir şekilde gündemden düşmemeyi başardığı sizin de dikkatinizi çekmiş olabilir. Gelişmeleri kısaca özetlersek AB Komisyonu, Kasım 2010 tarihinde ABİDA 102. maddeye aykırı olarak online arama hizmeti pazarında hakim durumunu kötüye kullandığı gerekçesiyle Google’a soruşturma açmış, muhtemelen taahhüt görüşmelerinin sonuçsuz kalması nedeniyle yaklaşık 5 yıl sonra Nisan 2015 tarihinde Google’a soruşturma raporu göndermiş, yine aynı tarihte bu kez Android mobil işletim sistemi ve bazı online hizmetlerin kullanımına ilişkin Google’ın akıllı telefon ve tablet üreticileriyle, yani orjinal ekipman üreticileriyle (OEM), yaptığı (dikey) anlaşmaların yarattığı rekabetçi endişeler nedeniyle Google hakkında ayrı bir soruşturma daha başlattığını duyurmuş, bu soruşturma kapsamında 1 yıl sonra Nisan 2016 tarihinde Google’a yine bir soruşturma raporu göndermişti.

7 yılı aşkın bir süredir AB rekabet hukukunun gündemini meşgul eden Google, Türk rekabet hukukunun gündeminden de düşmeyeceğe benziyor. AB Komisyonu’nun soruşturmalarında öne sürülen iddialara benzer iddialarla Rus menşeli arama motoru Yandex, mobil işletim sistemi ile mobil uygulama ve hizmetleri pazarlarında birtakım anlaşmaları ve uygulamaları sonucu 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. ve 6. maddelerini ihlal ettiği gerekçesiyle Google hakkında Rekabet Kurumu’na Temmuz 2015 tarihinde şikayette bulunmuştu. Aralık 2015 tarihinde verdiği kararında Rekabet Kurulu, raportörlerin soruşturma açılması yönündeki görüşüne rağmen, oyçokluğuyla soruşturma açılmasına yer olmadığına karar vermiş, yalnızca 4054 sayılı Kanun’un 9(3). maddesi uyarınca dosya kapsamındaki uygulamalarına son vermesi yönünde Google’a görüş yazısı gönderilmesine hükmetmişti. Kurul kararına karşı Yandex, idari yargıda itiraz yoluna başvurmuştu.

Ankara 5. İdare Mahkemesi nezdinde hala devam eden yargılama kapsamında davacı Yandex, Kurul kararının yürütmesinin durdurulmasını mahkemeden talep etmiş, ancak mahkeme tarafından bu istem Ağustos 2016 tarihinde reddedilmişti. Yürütmenin durdurulması istemi hakkında verilen bu karara Yandex’in itirazı üzerine konunun önüne geldiği Ankara 7. Bölge İdare Mahkemesi, Kasım 2016 tarihinde verdiği kararında Yandex’in talebini kabul etmiş ve Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin yürütmenin durdurulmasına ilişkin ara kararını kaldırmıştı. Bu hukuki sürecin sonucu olarak Kurul’un verdiği soruşturmaya yer olmadığına ilişkin kararın yürütmesi durdurulmuş olduğundan, Google hakkında aynı iddialara ilişkin (yeni bir) soruşturma açma gereği doğmuştur. Bunun üzerine Kurul, 3 Mart 2017 tarihinde Google hakkında soruşturma başlattığını kamuoyuna duyurdu.

Gerek AB Komisyonu’nun soruşturma raporlarından, gerekse Kurul kararından anlaşılacağı üzere OEM’ler, Google’ın herhangi bir lisans bedeli talep etmeksizin yararlanılmasına izin verdiği Android işletim sistemini üretecekleri cihazlarda kullanabilmek için Google ile dağıtım, gelir paylaşımı, parçalara ayırmama gibi çeşitli anlaşmalar imzalamak durumundalar. İşte bu anlaşmalarda yer alan bazı hükümler sonucu OEM’ler, Google’ın mobil uygulamalarını (örneğin Google Chrome, Play Store, Maps, Drive vs.), piyasaya sürülmeden önce Android mobil işletim sistemli cihazlarına (ön) yükleme yükümlülüğü altındalar. Yürütmesi durdurulan kararında da Kurul’un temel rekabetçi endişesi Android mobil işletim sistemiyle çalışan akıllı telefonlara ve tabletlere yalnızca Google’ın mobil uygulamalarının ön yüklenmesinin, Yandex gibi rakip uygulama üreticilerini ve uygulama sitelerini rekabette dezavantajlı duruma düşürebilecek olmasıydı.

Dosya kapsamındaki rekabetçi endişeler karşısında Kurul, rakip teşebbüslerin uygulamalarını yüklemek ve kaldırmak konusunda son kullanıcılara herhangi bir kısıtlama getirilmediği gerekçesiyle, Google’ın OEM’lerle olan anlaşmalarının rekabet karşıtı bir etki oluşturmadığını ifade etmişti. Hatta Google’ın uygulamalarının ön yüklenmiş olması, Kurul’a göre, satın aldıkları cihazlarda bu uygulamaları kullanmak isteyen son kullanıcılar açısından işlem maliyetlerini azaltıcı etki de doğurmaktaydı. Kurul’un yürüttüğü mantığa göre son kullanıcıların farklı mobil uygulamaları yükleme ve kaldırma serbestisinin yaratacağı rekabet yanlısı etkiler, her hâlükârda münhasıran Google’ın mobil uygulamalarının Android cihazlara ön yüklenmesinin yaratacağı rekabet karşıtı etkilerden fazla olacaktır. Bunun sonucunda Kurul, Google’ın OEM’lerle olan anlaşmalarının 6. madde kapsamında yasaklanan bir bağlama (tying) uygulaması olmadığını açıkça belirtmiş olsa da, söz konusu anlaşmaların dikey kısıtlama olarak 4. maddeyi ihlal edip etmediği konusunda karardan net bir sonuca ulaşılamamaktadır.

Günümüzün hızla ilerleyen, teknoloji yoğun pazarlarında Google’ın anlaşma ve uygulamalarının rekabetçi mi, rekabet karşıtı mı olduğu konusuna ilişkin henüz net bir kanının oluşmaması nedeniyle AB Komisyonu’nun yıllar önce açtığı soruşturmaların hala devam ediyor olması, ayrıca zamanında Microsoft WMP kararında Windows Media Player’ın Windows işletim sistemine ön yüklenmiş olarak gelmesi sorunu karşısında tıpkı bugün Google’ın yaptığı gibi Microsoft’un etkinlik artışı iddialarının AB Komisyonu’nca enine boyuna tartışıldıktan sonra reddedildiği dikkate alındığında, Kurul kararının soruşturma açılmaya gerek duyulmadan, şikayet başvurusundan itibaren yalnızca 5 ay gibi kısa bir sürede ve fazlaca üstünkörü bir gerekçeyle verildiği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Kurul, Google’ın faaliyet alanlarının “pek çok alanı kapsama[sı]” nedeniyle kesin bir pazar tanımı yapmaktan kaçınmış, kesin bir tanımını yapmadığı ilgili pazarda Google’ın hakim durumda olup olmadığını da etraflıca araştırmak yerine Google’ın “önemli bir pazar gücüne” sahip olduğunu söylemekle yetinmiştir.

Kurul kararının belki de en sorunlu tarafı 4054 sayılı Kanun’un 9(3). maddesi uyarınca Google’a “uygulamaların ön yüklemesinin münhasıran yapılmasını öngören hükümlerin kaldırılması ve buna ilişkin uygulamalara son verilmesi”ne ilişkin olarak görüş yazısı gönderilmesidir. 9(3) kararları Kurul’un çok sık başvurduğu, aslında çoğu zaman da idari yargıdan dönen, bir uygulamadır. Ancak somut olaydaki 9(3)’ün içeriği son derece problemlidir: Kurul’un herhangi bir ihlal tespiti yapmamasına rağmen tıpkı bir ihlal kararının sonuç hükmünde olabilecek şekilde Google’dan OEM’lerle olan sözleşmelerindeki tüm münhasırlık hükümlerini kaldırmasını istemesi hukuka aykırıdır. Eğer söz konusu hükümler 4054 sayılı Kanun’a herhangi bir aykırılık oluşturmuyorsa, Kurul’un inceleme konusu bir teşebbüsten bunları kaldırmasını istemesi mümkün değildir. Kurul’a göre “rekabetin tesisini güvence altına almak” üzere “sözleşmelerden münhasır ön yüklemeye ilişkin hükümleri[n] kaldır[ıl]masında fayda görüldüğü[nden]” bu yola başvurulmuştur. Yani Kurul münhasırlığın etkilerini etraflıca incelemeden sırf varlığından rahatsız olmuş, bu nedenle 9(3) yoluyla Google’a bunu ortadan kaldırtmak istemiştir.

İlk kararı gibi yürütmesinin durdurulmaması ve daha sonrasında da olası bir iptal hükmüyle karşılaşmaması için Kurul’un, Bölge İdare Mahkemesi’nin de işaret ettiği gibi, “araştırma[sı]nı genişletmesi”ne ihtiyaç bulunmaktadır. Yani Kurul’un ilk kararında yapmadıklarını yapması gerekecektir. Bu bağlamda esas “fayda görülen”, Kurul’un kısa yoldan 9(3) yöntemiyle Google’dan ihlal olmayan bir uygulamayı sona erdirmesini istemesi değil, aksine AB rekabet hukukunda Google’a ilişkin soruşturmalarda elde edilen tecrübelerden daha fazla yararlanması, önündeki olaya ilişkin olarak geçmiş Komisyon kararlarını taraması, özellikle Microsoft WMP kararındaki tartışmaları iyi incelemesi, ilgili pazarın tespiti ve hakim durumun tanımlanması noktasında daha gayretli olması ve kötüye kullanma unsuru açısından da şekilci değerlendirmelerden kaçınıp etki-bazlı analizlere ağırlık vermesidir.

Aynı hikaye, yeni soruşturma: Qualcomm AB’de mercek altında

Hepimizi Ramazan Bayramı sevinci sardığı günlerde Arefe gününde AB rekabet hukukunda önemli gelişmeler yaşandı: AB Komisyonu, ABD menşeli teknoloji devi Qualcomm hakkında ana bant yonga seti pazarında (baseband chipsets) hakim durumunu kötüye kullandığı iddiasıyla iki farklı soruşturma açtığını kamuoyuna duyurdu. İlk soruşturmada AB Komisyonu Qualcomm’un, 3G ve 4G standartı uyumlu yonga setlerine ilişkin taleplerinin tamamını ya da tamamına yakınını kendisinden almaları karşılığında müşterilerine indirimler veya diğer finansal teşvikler vermek suretiyle hakim durumunu kötüye kullandığı iddiasını araştıracak. Diğer soruşturmada ise Qualcomm’un 3G standartı uyumlu yonga setleri pazarında yıkıcı fiyat uygulamak suretiyle rakiplerini dışladığı iddiası ele alınacak.

qualcomm_mdm9600Soruşturmalar, hücresel veri akışı suretiyle mobil internet kullanımı sağlayan 3G (UMTS) ve, bizde daha henüz faaliyete geçemeyen, 4G (LTE) standartı uyumlu yonga setleri pazarlarını konu edinmekte. Soruşturma duyurusunda tüketicilerin internete girmek için git gide akıllı telefon ve tablet bilgisayar gibi mobil cihazlar kullandıkları hatırlatılarak, bu cihazların en önemli bileşenlerinden olan yonga setlerine ilişkin etkin bir rekabetin yaşanmasının önemi vurgulanmakta. Qualcomm soruşturması, AB Komisyonu’nun bizim de bahsettiğimiz Google ve Amazon soruşturmalarının ardından ABD menşeli dev teknoloji ve IT şirketleri hakkında son zamanlarda açtığı üçüncü soruşturma. Şu aşamada henüz Qualcomm’a gönderilen bir soruşturma raporu (statement of objections) bulunmasa da Qualcomm yetkilileri tarafından AB Komisyonu ile işbirliği içine girileceği duyuruldu.

Qualcomm’a yöneltilen iddialara baktığımızda soruşturmanın büyük ölçüde AB Komisyonu’nun 2009 yılında verdiği Intel kararının izinden gittiğini görüyoruz. Intel kararında Komisyon, x86 mimarisine sahip işlemciler pazarında hakim durumda bulunan Intel’in bu hakim durumunu, taleplerinin tamamını ya da tamamına yakınını kendisinden almaları koşuluyla müşterilerine indirim vermek suretiyle kötüye kullandığına karar vermişti. Intel’e gönderilen ilk soruşturma raporunda Intel’in bir ihalede teklif ettiği fiyatların ihale konusu işlemcilerin maliyetinin altında olduğu iddiası yer almış olsa da AB Komisyonu nihai kararında  Intel’e konuya ilişkin olarak herhangi bir suçlamada bulunmamıştı. Genel Mahkeme de Komisyon kararını geçen yaz onaylamıştı.

Dolayısıyla Intel gibi ABD menşeli bir teknoloji devi olan Qualcomm’a, işlemciler gibi birer yüksek teknoloji ürünü olan yonga setleri pazarında, indirim sistemleri ve yıkıcı fiyatlama gibi aynı iddialara ilişkin olarak bir soruşturma açılmış bulunmakta. Durum böyle olunca insan soruşturmanın nasıl sonuçlanacağı konusunda da az çok tahminde bulunabiliyor. Soruşturma duyurusunda Qualcomm’un dünyanın en büyük yonga seti üreticisi olduğu belirtilmiş. Kötüye kullanma unsurunun ispatı noktasında da, dosya kapsamındaki  davranışın sadakat indirimleri olduğu ve bizzat Intel kararında sadakat indirimlerine karşı katı bir yaklaşım sergilendiği göz önünde bulundurulursa, AB Komisyonu’nun zorluk yaşamayacağı iddia edilebilir. Elbette tarafların taahhüt yoluna gitmeleri de mümkün, hatta güçlü bir ihtimal.

Dünyanın en büyük yonga seti üreticilerinden biri olan Qualcomm’un dünya çapında rekabet otoriteleriyle başı dertte. Qualcomm, sahip olduğu standart haline gelmiş patentlerin (standard essential patents) lisanslanması sürecinde Çin rekabet mevzuatını ihlal ettiği gerekçesiyle bu yılın başında açılan soruşturmada 975 milyon Dolar ödemeyi kabul ederek uzlaşma yoluna gitmişti. Ayrıca halen ABD’de Federal Ticaret Komisyonu, Qualcomm’un adil, makul ve ayrımcı olmayan (FRAND) koşullarda lisans verme taahhütlerini ihlal ettiği iddialarını araştırmakta. Aslında AB Komisyonu da 2007 yılında açtığı bir soruşturmada Qualcomm’un FRAND olmayan koşullarda lisans bedeli istediği iddiasını ele almış, ancak iki yıl sonra dosya kapatılmıştı. Böylece Qualcomm bu son soruşturmayla birlikte AB’de bir kez daha mercek altına alınmış oldu.

AB Komisyonu, Gazprom’a karşı: Titanların savaşında gelişme var

Hatırlarsanız daha önce AB Komisyonu’nun Rus enerji devi Gazprom hakkında 2012 yılında açtığı soruşturmayı “yüzyılın rekabet soruşturması” olarak nitelendirmiştik. Aradan geçen süre içerisinde adeta bir “titanların savaşı”na dönüşen yüzyılın soruşturmasında geçen hafta yeni bir gelişme yaşandı. 22 Nisan’da AB Komisyonu Gazprom’a, eski Doğu Bloku ülkelerini içeren Orta ve Doğu Avrupa doğal gaz piyasalarında hakim durumunu kötüye kullandığı iddialarını içeren bir soruşturma raporu gönderdi. Gazprom’a yöneltilen iddialar arasında aşırı fiyatlama, yeniden satış ve ihracat yasakları suretiyle AB doğal gaz piyasasını bölümlere ayırma ve sınır ötesi ticareti sınırlama, doğal gaz fiyatlarını petrol fiyatına endeksleme ve gaz akışını Gazprom’un bazı yatırımlarına katılmaya bağlama bulunuyor.

aİddialara baktığımızda aylardır düşüş gösteren petrol fiyatlarına paralel olarak aşırı fiyatlamanın önemini kaybettiğini söyleyemesek de, soruşturmanın açıldığı 2012 yılındaki fiyatlar göz önüne alındığında öneminin azaldığını söyleyebiliriz. Yeniden satış ve ihracat yasakları ise önemini korumakta. Orta ve Doğu Avrupa’daki ülkelere satılan gazın başka ülkelere ihracatının önlenmesi suretiyle Gazprom fiyatları kontrolü altına alabilmekte. Satılan gazın yalnızca belli bir coğrafi pazarda tüketilmesi sonucunu doğuran bu kısıtlamalar ayrıca ortak pazarı bölümlere ayırmakta, sınır ötesi ticarete sekte vurmakta ve AB’de izlenilen tek pazar entegrasyonu amacıyla bağdaşmamakta. Doğal gaz fiyatlarının petrol fiyatlarına endekslenmesinin aşırı fiyatlama dışında nasıl bir rekabet zararı doğurduğu ise belki de soruşturmanın en merak edilen noktası.

Tartışmalara baktığımızda soruşturmanın hukuki boyutundan çok siyasi boyutunun öne çıkmış olduğunu görüyoruz. Soruşturma açılmasından beri yaptığı kamuoyu açıklamalarında Gazprom, soruşturmayı siyasi olmakla suçlamakta ama daha da önemlisi AB Komisyonu’nun yargı yetkisi dışında olduğunu vurgulamakta. Soruşturmanın açılmasının ardından Putin stratejik önem taşıyan Rus şirketlerinin, Rus hükümetinin izni olmadan yabancı makamlara ticari sırlarını açıklayamayacaklarına veya bu makamlarla Rusya’nın ekonomik çıkarlarına aykırı anlaşmalar yapamayacaklarına ilişkin bir de yasa çıkardı. Esasen Putin’in 1997 tarihli doktora tezindeki argümanlarından birisi de “doğal kaynak sahibi ülkelerin fiyat oluşumunu piyasaya bırakamayacağı” olunca, Putin’in doğal gazı bir siyasi manevra aracı olarak kullanmak isteyebileceğini daha iyi anlıyoruz.

Son yıllarda E.ON, RWE, GdF, ENI ve CEZ gibi AB enerji devleri hakkında verdiği çok sayıda taahhüt kararları ile AB Komisyonu; bu şirketlerden bazılarının üretim varlıklarının elden çıkartılmasını, iletim sisteminin ayrıştırılmasını, iletim sistemindeki gaz iletim oranlarının rakipleri lehine düşürülmesini vb. sağlamıştı. Başka bir enerji devi olan Gazprom’un ise deyim yerindeyse kolay lokma olmadığı ortaya çıkmış durumda. Gazprom’un gücü bizzat şirketin unvanından bile anlaşılıyor: Gazprom’un açılımı olan “Gazovaya Promyshlennost”, Rusça’da “gaz endüstrisi” demek. Yani Gazprom sadece bir şirket değil, piyasanın ta kendisi. Yine de soruşturmanın hem AB Komisyonu’nun hem de Gazprom’un çıkarlarını gözetecek biçimde bir taahhüt kararıyla sonuçlanma ihtimali ağır basıyor.

Olası bir ihlal kararı ve ceza durumunda ise öncelikle Gazprom’un, AB ile olan doğal gaz ticaretini devam ettirebilmek için kararın gereğini yerine getirmek zorunda olduğu açık. Ama AB pazarına doğal gaz satamamanın Gazprom’un ticari çıkarlarına mı yoksa AB’de doğal gaz arz güvenliğine mi daha fazla zarar vereceği sorusunun yanıtı hiç de kolay değil. Dolayısıyla “titanların savaşı”nda her iki tarafın da kaybedeceği çok şey var. AB Komisyonu Gazprom’a soruşturma raporu göndererek bu savaşta geri adım atmaya niyetinin olmadığını göstermiş oldu. Aslında soruşturmanın siyasi boyutunun hiç olmadığını söylemek pek mümkün gibi görünmüyor. Bu bağlamda soruşturma raporunun soğuk geçen kış aylarının sona ermesinin ardından Nisan ayında gönderilmesi bile manidar. Anlaşılan bir süre daha soruşturma sürecini merakla beklemeye devam edeceğiz.

AB Komisyonu uygulamasında “fair play” nasıl sağlanıyor?

Son zamanlarda hasret kaldığımız, tarafsızlık, adil yargılama ilkelerini düşünürken Avrupa ülkelerine zaman zaman neden mi bu kadar imreniyoruz?  Büyük bir ihtimalle Avrupa genelinde insan haklarını benimserken ve işlerken farklı altyapılarda “fair play” olarak da nitelendirebileceğimiz olgunun, farklı seviyelerde uygulamaya koyulması sebebiyle.

ChamberGavel_5Örneğin; 1982 yılından bu yana AB Komisyonu’nda rekabet soruşturma süreçlerinden sorumlu olan sözlü savunma/duruşma görevlileri pozisyonu – “Hearing officer” olarak adlandırılan bu kişiler, soruşturma açılan tarafların savunma haklarını adil ve etkin bir şekilde kullanmasını sağlamakta. Avrupa İnsan Hakları’na bağlı kalarak bağımsız ve tarafsız olarak hareket eden ve Komisyon’un karar verme yetkisini kısıtlayabilecek figürlerden biri olarak nitelendirilebilen bu kişiler birincil olarak savunma sürecinin izlenmesi, sözlü savunmaların organize edilmesi, ikincil olarak ise taahhüt ve kartel davalarının uzlaşma süreçlerinin denetlenmesinde rol oynamakta.

Bu bağlamda, ticari sır nitelikli bilgilerin gizliliği, avukat- müvekkil iletişimlerinin gizliliği, aleyhine tanıklık yapma hakkından dosyaya erişim, bilgi taleplerine cevap ve teşebbüslerin konumu hakkında bilgilendirilme sürecine kadar etkili bir rol oynayan bu kişiler, her dava hakkında söz konusu unsurları ele alan iki rapor hazırlamakta.  Savunma sonrasında sözlü savunmayı özetleyen ara rapor, duruşma görevlilerinin bu sürece kadar usule yönelik izlenimlerini ele almakta. Bu dönemde duruşma görevlileri ilgili ara rapordan bağımsız olarak soruşturmanın genişletilmesi, itirazların kullanımı ve formüle edilmesi gibi maddi konular üzerine de gözlemleyen bir ek bir yazı da sunabilmekte. Yani iki belge de Komisyon’a tarafsız bir bakış açısından yaklaşım sunulmasını sağlıyor.

Daha sonrasında sunulan nihai rapor ise, soruşturma taraflarının savunmalarının etkin ve adil bir şekilde değerlendirilip değerlendirilmediğini irdelemekte. Nihai kararın alınması sonrasında taraflar yanı sıra AB Resmi Gazetesi’nde (the Official Journal of European Union) de nihai kararın ekinde yayınlanan rapor,  hem İstişari Komite’ye (Advisory Committee) hem de Komisyon Kurulu Üyeleri’ne (College of Commissioners) bağımsız bir değerlendirme sunmakta, kamuya ve soruşturmanın taraflarına dava özelinde tarafsızlık, adil yargılanma gibi konular hakkında bilgi vermekte.

Peki bize ne?

Kamu spotları vs. ile rekabet kuralları bilincinin arttırılmaya çalışıldığı günümüzde, Rekabet Kurumu’nun da böyle bir pozisyonu benimsemesi, hem taraflar hem de kurum ile kamu arasındaki şeffaflık, tarafsızlık ve adil yargılamanın da etkin bir şekilde sürdürülmesinin sağlanmasında etkili olacak bir oluşum olarak değerlendirilebilir.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

Turkcell’in baz istasyonlarının/kulelerinin kurulumuna ilişkin doğrudan ya da dolaylı tarafı olduğu sözleşmelerde yer alan münhasırlık hükümleri ile Kanun’un 4. ve 6. maddesini ihlal edip etmediğinin tespitine yönelik -Danıştay kararları üzerine verilen- gerekçeli kararı[1] Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yayınlandı. Karara göre, özellikle 4. madde bakımından yapılan değerlendirmelerin bazı soru işaretlerini beraberinde getirdiği söylenebilir. Bu soru işaretlerini tespit edebilmek adına Kurul’un konuya ilişkin ilk  kararı[2] da incelenmelidir.

radwindow_features_predefined_windows_034. madde bakımından ilk kararda yapılan değerlendirmelerde, “…baz istasyonu yeri kiralama hizmeti pazarı olarak adlandırılan pazarda hizmeti sağlayan taşınmaz sahipleri ya da alıcı konumundaki Turkcell’in pazar payının yukarıda sayılan nedenlerle oldukça düşük olacağı ortadadır. Bu nedenle bu sözleşmelerde sağlayıcılara getirilen rekabet etme yasağının muafiyet sınırları içerisinde değerlendirilebilmesi muhtemeldir.” ifadelerine yer verilmişti. Ancak Danıştay kararı üzerine verilen ikinci kararda, 4. maddeye ilişkin yapılan değerlendirmeler bakımından bariz farklılıklar göze çarpmakta.

Bahsi geçen kararın ilgili paragrafında, “…Turkcell ile söz konusu kira sözleşmelerini imzalayan tarafların teşebbüs niteliğini haiz olup olmadıklarının incelendiği ve (…)  kiraya verenlerin söz konusu taşınmazları operatörlere kiralamak üzere edinmedikleri, bu amaçla herhangi bir yatırım ve harcama yapmadıkları, dolayısıyla herhangi bir finansal risk almadıkları, kiralama sonucunda elde edilen bedelin (…) gayrimenkul sermaye iradı şeklinde olduğu ve (…) Turkcell/Kule A.Ş ile kira sözleşmesi imzalayan tarafların salt söz konusu kiraya verme faaliyetlerinden dolayı teşebbüs olarak nitelendirilemeyecekleri” kanaatine varıldığı ifade ediliyor.

Yani Kurul, ilk kararında sözleşme tarafının teşebbüs olduğunu tespit ederken, aynı konudaki ikinci kararında sözleşme tarafının teşebbüs niteliğini haiz olmadığı şeklinde farklı bir değerlendirmede bulunuyor. Bu durum karşısında Kurul’un, söz konusu çelişkiyi gidermesi ve kendisini farklı değerlendirmelerde bulunmaya iten gerekçeleri ortaya koyması faydalı olacaktır. Zira lafza sıkı sıkıya bağlı kalınan ve gerekli değerlendirmenin yapılmadığı görülen bu kararda, Turkcell ile kira sözleşmesi imzalayan tarafların teşebbüs niteliğini haiz olmadıkları şeklindeki tespite katılmak pek mümkün değil.

[1] 14-28/585-253 sayılı Kurul Kararı

[2] 09-17/381-90 sayılı Kurul Kararı

Bankalara bir soruşturma da İngiltere’den

Birkaç sene öncesinde Amerika’da bankacılık faaliyetlerine yönelik şikayetlerle patlayan kargaşanın benzeri İngiltere’de mi hissedilecek? Dilara Yeşilyaprak anlatıyor.

İngiltere Rekabet Otoritesi tarafından yayınlanan kamuoyu açıklamasına göre, bankacılık sektörünün önemli noktalarında rekabetin etkisiz kaldığı ve bireysel kullanıcılar ile KOBİ’lerin ihtiyaçlarının karşılanamadığı belirtildi. Üç ay boyunca farklı kurumlara danışılarak sürdürülen çalışmalar sonucunda ise, bankalara soruşturma açılması sonucuna varıldı.

dab1415289370_288_489590395Bu sorunların değerlendirilmesinde, Otorite öncelikle bankacılık pazarını bir karşılaştırmaya tabi tutuyor: Sektör, arama, mesajlaşma, veri kullanma gibi ana hizmetlerinin farklılaşmadığı, ancak geçiş oranının yüksek olduğu ve yenilikçi fiyatlandırma uygulamaları doğrultusunda rekabetçi stratejilerin benimsendiği cep telefonu pazarı ile bir kıyaslama yapılıyor. Yapılan değerlendirmeye göre ise, yeni ve daha küçük boyuttaki bankaların pazara girişi ve büyümesi kısıtlı olmakla beraber pazardaki yoğunlaşmanın özellikle İskoçya ve Kuzey İrlanda’da sorun teşkil ettiği sonucuna varılıyor.

İngiltere genelinde, bireysel bankacılık hesaplarına yönelik pazarın %77’ini, KOBİ bankacılığına yönelik hesap ve kredilerine yönelik pazarın ise %85-%90’ını Royal Bank of Scotland, Llyods, Barclays ve HSBC bankaları oluşturmakta. Yakın zamanda pazara başarılı bir şekilde giriş yapan bankalar arasında yalnızca Metro Bank ve Lylods bankalarının elden çıkarılması sonucu ortaya çıkan TSB bankası bulunması ve bu bankalardan yalnızca Metro Bank’ın KOBİ bankacılığı hizmeti sunması gerçeği karşısında, bankalar arası geçişin düşük seviyede kaldığı eleştirisi karşımıza çıkıyor.

Öte yandan, pazardaki şeffaflık ve özellikle de bireysel kullanıcı hesaplarındaki limit aşımı ücretleri gibi bankalar arası sunulan hizmetlere yönelik farklılıkların hesaplı hizmetlerin seçimini engellediği ileri sürülüyor. Yapılacak soruşturma da, bankacılık sektörüne dair günümüze kadar yapılan araştırmaların bir çıktısını ortaya koyacak şekilde ele alınıyor. Bu doğrultuda Otorite, soruşturma kapsamında Rekabet Komisyonu tarafından 2002 yılında KOBİ bankacılığına yönelik oluşturulan raporların getirdiği yükümlülükleri de inceleme altına alacağını açıklamış durumda. Bankaların KOBİ hesap açma standartlarının kolaylaştırılması, bankalar arası geçişi teşvik edici promosyon çalışmalarının arttırılması gibi konularda yeni davranışsal yükümlükler üstlenmelerinin beklenildiği soruşturmanın, tüm tarafların görüşlerini sunmaları üzerine 2016’ya kadar nihayete ermesi planlanmakta.

Rekabet Kurumu’nun faaliyetleri

Rekabet Kurulu en çok hangi sektörle ilgilendi? Her yıl rekor cezalara imza atan Kurul’un 2013 faaliyetleri nelerdi? Tolga Han Aytemizel inceliyor.

Rekabet Kurumu geçtiğimiz günlerde 15. Yıllık Raporu’nu yayınladı. Rapor, 2013 yılındaki faaliyetler hakkında bilgilerin yanında, sonuçlandırılan dosyalar ve para cezalarıyla ile ilgili detaylı istatistikler içeriyor.

image002İlk olarak 2013 yılında sonuçlandırılan toplam dosya sayısında, geçen yıllarda görülen artışların aksine 2012 yılına göre azalma görülüyor. Nitekim 2009’dan 2012’ye bir yıl içerisinde Kurum tarafından sonuçlandırılan dosya sayısı 270’te 656’ya çıkmışken, 2013 yılında sadece 462 dosya sonuçlandırdı. %30 civarında düşüş hem rekabet ihlalleri hem de birleşme/devralma/özelleştirme dosyalarındaki azalmadan kaynaklanıyor. Raporda, bu durumun gerçekleşmesinde birleşme ve devralma işlemleri için başvuru eşiklerinde öngörülen artışa ilişkin ve rekabet ihlallerine yönelik başvurularda izlenecek usule ilişkin tebliğlerin yürürlüğe girmesinin etkili olduğunu belirtiliyor.

image004

Rekabet ihlallerinin ele alındığı madde açısından ise, 2009’dan itibaren görülen 4. madde incelemelerinin sahip olduğu ağırlık 2013 yılında da devam ediyor. 2013 yılı içerisinde 4. madde kapsamında incelenen doya sayısı 117 olurken, 6. madde dosyalarının sayısı 57. Bunun yanında 4. madde kapsamında incelenen  yatay ve dikey anlaşmaların paylarına bakıldığında ise yatay anlaşmalarla ilgili dosyaların sayısı 67 iken, dikey anlaşmalarla ilgili olanların sayısı 63 olarak göze çarpıyor.

Dosyaların sektörel dağılımına bakıldığında ise:

  • Birleşme/devralma/özelleştirme dosyalarında 2012 yılında olduğu gibi; ulaştırma-taşıt ve hizmetleri (22), gıda-tarım-ormancılık-balıkçılık-hayvancılık (29), elektrik-gaz-buhar üretimi ve dağıtımı (19) ve ilaç ve sağlık hizmetleri ve ürünleri (16) sektörleri ön plana çıkıyor. Önemli kararlar ise DiaSA Dia devralma kararı, Başkent Doğalgaz Dağıtım devralma (özelleştirme) kararı olarak verilmiş.
  • Menfi tespit/muafiyet dosyalarında ilaç sağlık hizmetleri ve ürünleri (12), petrol, petrokimya ve petrol ürünleri (10) ile sermaye piyasası finans ve sigorta hizmetleri sektörleri (11) ağırlıklı.
  • Rekabet İhlallerinde sırasıyla sermaye piyasası, finans ve sigorta hizmetleri; bilgi ve iletişim teknolojileri ürün ve hizmetleri ve gıda, tarım, ormancılık, balıkçılık, hayvancılık sektörlerinin rekabet ihlali iddiası ile yapılan incelemeler içerisinde en büyük payı aldığı dikkat çekmekte. Raporda, kuyumculuk hizmetleri (Konya Sarraflar ve Kuyumcular Derneği), sermaye piyasası finans ve sigorta hizmetleri (Bankacılık soruşturması), şeker pancarı, atık kâğıt alımı, yaş çay alımı, cips (Frito Lay), çimento ve hazır beton pazarlarını öne çıkan örnekler olarak gösteriliyor.

image006Değerlendirme olarak Kurum raporda sürekli rekabet ihlalleri gözlenen ya da şikayete konu olan sektörlere yönelik olarak yapılan incelemelerin ve tedbirlerin olumlu sonuçlanması ve kalıcı çözümlere ulaşabilmesi için ilgili sektörlerin düzenlenmesinden sorumlu kamu otoriteleri ile işbirliğinin önemine vurgu yapıyor.

Rekabet ihlalleri nedeniyle uygulanan para cezaları bakımından ise 2013 yılının çarpıcı bir dönem olduğu açık. 2013’teki teşebbüslere verilen idari para cezası 1 milyar 203 milyon olarak karşımıza çıkıyor, bunun nedeni ise bu tutarın %92’sini oluşturan bankacılık soruşturması kapsamında ilgili teşebbüslere verilen cezalar. Dolayısıyla Kurul tarafından 2013 yılında idari para cezalarının neredeyse tamamının 4. madde kapsamında verildiği söylenebilir.

Rapor’a buradan ulaşabilirsiniz.

 

Danıştay motorlu taşıtlarda rekabet istiyor

Danıştay, RK’yı Motorlu Taşıtlar Tebliği’ni uygulamaya zorluyor. RK Danıştay’ın bozma kararı sonucunda, motorlu taşıtların satış ver servisine ilişkin çıkardığı Tebliğin uygulanması için ilk defa soruşturma açtı. Belit Polat sorduğunuz ve sormadığınız tüm sorularınızı yanıtlıyor.

Haftaya yeni ve ilginç bir soruşturma haberiyle başlıyoruz.

Rekabet Kurulu, Renault Trucks hakkında başlattığı soruşturmayı biraz önce duyurdu. Soruşturma açılmasına dair kararın ilk ilginç özelliği, 2005/4 sayılı Tebliğ’in ihlali iddiasına dayanıyor olması.

2005/4 sayılı Tebliğ, motorlu taşıtlar sektöründeki dikey anlaşmalar ve uyumlu eylemlere ilişkin grup muafiyeti kurallarını düzenlemekte. Bu kurallar ise genel olarak, rakip otomotiv sağlayıcılarının pazara girişlerini kolaylaştırmak ve yetkili satıcı ve servislerin sağlayıcı karşısındaki konumlarını güçlendirmek amacına yöneliyor. Bu amaçlarla yürütülen ve Avrupa Birliği mevzuatına paralel olarak hazırlanan Tebliğ hükümlerine bakıldığında ise, adeta otomotiv piyasasını detaylıca düzenleyen regülasyonlar görüyoruz. Çok markalı bayilerden sözleşme sürelerine, teknik bilgiye erişimden hakem uygulamasına kadar, hem satış hem de satış sonrası ve servis için, gerekli olup olmadığı konusunda tartışmalar olmakla birlikte, endüstriye özgü kurallar karşımıza çıkıyor. Ancak adından anlaşılacağı üzere 2005 yılında yürürlüğe giren bu Tebliğ’in 7-8 senelik uygulama alanında pek dinamik olduğunu söylemek mümkün değil. Sağlayıcılar bakımından, kuralların harfiyen uygulandığını söyleyebilirdik söylemesine ama, uyulmaması durumunda ne ile karşılaşılacağı belirsiz (idi). Bunun için de, kapatılan önaraştırmalar ile bireysel muafiyet başvuruları dışında, şimdiye kadar doğrudan 2005/4 sayılı Tebliğ’in ihlaline yönelik bir soruşturma ile karşı karşıya kalınmamıştı. Bayi şikayetlerinde ise sonuç baştan belliydi: “Derdinizi mahkemede anlatın.”ramazan3

Şimdiyse, AB’de satış ve satış sonrası ayrılarak özellikle satışa ilişkin kurallar değişmiş  durumda. Düzenlemelerin genellikle AB’den aynen alındığı düşünüldüğünde, Rekabet Kurulu’nun öncelerde yürüttüğü anket çalışması dışında, yeni düzenlemelerin ülkemiz açısından benimsenmesi için atacağı adımları ve takvimi henüz belirlenmedi. Şu an için konuyla ilgili en çarpıcı gelişme, mevcut kurallar olan 2005/4 sayılı Tebliğ kapsamında Renault Trucks’a açılan soruşturma. İddiaya göre, teşebbüsün yetkili servis olma taleplerini anlaşma konusu hizmetin niteliği ile bağdaşmayan gerekçelerle reddettiği, özel servislerin teknik bilgi, ekipman ve eğitime erişimini kısıtladığı ve yetkili servisler ile özel servisler arasında ayrımcılık yaptığı ileri sürülüyor.

Açılan soruşturmanın ikinci ilginç yanına gelince… Her ne kadar Rekabet Kurulu’nun bir ilki gerçekleştirmiş olacağından bahsetsek de, Kurul’un son yıllarda art arda soruşturmalarla gündeme geldiği malum. Ancak 2005/4 sayılı Tebliğ’e dayalı bir soruşturmanın başlamasında Danıştay kararının büyük etkisi var. Çünkü Danıştay’ın kararında, Rekabet Kanunu’nu ihlal eden bir eylem veya uygulamanın varlığına ilişkin en ufak bir şüphe dahi varsa soruşturma açılması gerektiğinin bir kez daha altı çiziliyor. Danıştay’ın bu görüşünü yinelemesi de, yakında benzer soruşturmalarla daha karlılaşabileceğimizin sinyalini veriyor.

Rekabet Soruşturması Geçiren Şirketler İçin

Ceza almasa dahi yeniden rekabet incelemesine taraf olan şirketler için risk artmıyor mu?

Geçmişte aynı şirketin farklı bir soruşturma ile yeniden rekabet cezası aldığını gördüğümüz gibi, eli sopalı Rekabet Kurumu ile tanışmayan şirketin kalmaz olduğu bu dönemde rekabet kurallarına ceza alarak merhaba diyenleri de gördük. Malum, önümüzdeki günlerde örneğin bankacılık soruşturmasının sonuçlanması bekleniyor. Hatırlarsak, rekabete uyum konusunda geciken bankalar önceki cezanın tesiri geçmeden yeni bir soruşturma ve muhtemel rekabet cezası ile karşı karşıya durumdalar.

Peki, (ceza almasa dahi) yeniden rekabet incelemesine taraf olan şirketler için risk artmıyor mu?

Rekabet Kurumu’nun adeta ‘ben söylemiştim…’ dediği durumlardan biri: İhlalin Tekerrürü. İsmi eski fakat uygulaması yeni diyebiliriz. Kurul kararlarından örnekler de verebiliriz. Ancak 2009 yılında yürürlüğe giren Ceza Yönetmeliği’nde kısaca ‘her bir tekrar eden ihlal için  temel para cezası yarısından bir katına kadar artırılır” dense de halen belirsizlikler bulunmakta. Tekerrürün unsurları nelerdir? Rekabet kurallarının ‘teşebbüs’ tanımından hareketle aynı ekonomik bütünlüğe bağlı teşebbüslerin farklı ihlallerden dolayı sorumluluğu doğar mı? 10 sene önce farklı yapının altında olan şirketimin ihlalinden sorumlu muyum? Pişmanlık başvurusunda bulunsam işime yarar mı?

Papers serimizin yeni sayısı, pek yazılıp çizilmemiş olan bu konuya yoğunlaşıyor. Dostumuz Başak Yılmaz’ın hazırladığı 7. Sayıyı resme tıklayarak hemen okuyabilirsiniz:

Actecon_papers7

Özel sektör gözlüğünden, Rekabet Kurumu Başkanı Nurettin Kaldırımcı’nın Global Competition Review ile Röportajı

Prof. Dr. Nurettin Kaldırımcı’nın röportajı hakkında değerlendirmeler.

Prof. Dr. Nurettin Kaldırımcı’nın basına yansıyan yönünü şimdiye kadar hep Türk Ekonomi basınının rekabet konularındaki bilgi birikimi ile doğru orantılı gördük. Fakat bu röportajda Rekabet Kurumu Başkanı sayın Kaldırımcı’nın yani rekabet hukuku alanındaki en yüksek dereceli devlet görevlisinin bu konuda uzman bir yayında dile getirdikleri ile karşı karşıyayız.

Kaldırımcı 28 Şubat 2012 tarihinde gerçekleşen görüşmede rekabet hukuku alanında dünyanın saygın yayını Global Competition Review’den Faaez Samadi’nin sorularını yanıtlıyor. Geçtiğimiz hafta Lizbon’da katıldığım Uluslararası Barolar Birliği’nin “İletişim ve Rekabet Hukuku Konferansı”nda bir şans eseri Samadi ile tanışma ve Türkiye’de futbolda şike konusunun yanında bu röportajı değerlendirme fırsatı da buldum.

Ben tabi ki Rekabet Kurumu’nun web sitesinde yer verilen röportaja burada aynen yer vermeyeceğim. Sadece aklıma takılan “Başkan’ın cümlelerinin arkasında neler var? Bunlar rekabet kurallarının muhatapları için neler ifade ediyor?” sorularını kısaca analiz edeceğim.

Kaldırımcı’nın rekabet hukukunun Türkiye’deki gelişimi ve bugününe ilişkin soruya verdiği cevapta, Rekabet Kurumu’nun bizlerin de takip ettiği kadarıyla gelişmiş ülkelerdeki rekabet otoritelerinden geri kalır tarafı olmadığının izlerini görüyoruz. Soruyla çok doğrudan ilişkisi olmasa da Başkan’ın Rekabet Savunuculuğuna yaptığı vurgunun, Rekabet Kurumu’nun halihazırda devletin diğer kuruluşlarının yaptığı bir takım işlemlerin Kurum’un etkinliğini törpülediği ve genel bir rahatsızlığın olduğu anlaşılıyor.

Başkan Rekabet Kurumu’nun öncelikleri arasında da yurtdışına paralel olarak kartellerle mücadeleyi ilk sıraya koyup yine rekabet savunuculuğu rolüne vurgu yapıyor. Ardından perakende alışveriş, ilaç ve doğalgaz sektörlerine ilişkin sektör araştırmaları ile aslında uzun süredir arzu edilen şikayetler üzerine harekete geçen reaktif kamu kurumu profilinden proaktif kurum profiline geçişin izlerini sunuyor. Tabi bu izlerin derin olabilmesi sektör araştırmalarının sonrasında neler olacağına bağlı. AB Komisyonu’nun sektör araştırmalarında gördüğümüz, sorunların tespiti halinde yeni direktiflerin hatta ciddi soruşturmalarının Türkiye’de olması halinde, o sektörde faaliyet gösteren firmaların hayatları önümüzdeki günlerde değişecek demektir.

Sayın Kaldırımcı’nın bankacılık sektörüne yönelik soruşturmanın Rekabet Kurumu’nun bilinirliğini ve popülaritesini artırdığı tespitine katılmamak mümkün değil. Başkan’ın BDDK’nın yasal olarak arka bahçesi olan bu sektörde rekabet hukuku uygulamalarına ilişkin herhangi bir şüphesinin olmaması, bankacılıkla ilgili devam eden soruşturmanın da önemli yankılar yaratacağının bir işareti olarak görülebilir.

Başkan’ın 4054 sayılı Kanun’un değişiklik taslağı ile ilgili “6 ay içinde yasalaşmasını ümit ediyoruz”, ifadesi de tabi ki, değişikliğin kapsamı irdelenerek analiz edilmeli. Öyle anlaşılıyor ki, taslağın kamuoyu görüşüne açılan hali üzerinde bazı değişiklikler olmuş. Nurettin Bey, taslağın Rekabet Kurumu’nun etkinliğini artıracağına vurgu yaptıktan sonra, organizasyon alanında tanınmış bir akademisyen olarak Kurum Başkanı’nın yetkileri ile ilgili değişikliklerden bahsediyor. Öyle anlaşılıyor ki, taslağın yasalaşması halinde Rekabet Kurulu üyelerinin artık mesailerinin tamamını mesleki kararlara yoğunlaştırması, karar gerekçelerinin ve karşı oyların daha da nitelikle hale gelmesi söz konusu olacak.

Başkan’ın bahsettiği en önemli değişiklik İdare Hukukçularını oldukça meşgul edeceğe benziyor. Bu değişiklik önerisi ile Rekabet Kurulu, devletin diğer kuruluşlarının rekabet kurallarına aykırı düşen düzenlemeleri ve işlemleri ile ilgili iptal davası açmak için menfaat sahibi kabul edilecek. De Minimis kuralının getirilmesi ile kuyumcular, dalgıç kursları gibi genel ekonomiye etkisi sınırlı soruşturmalar açılmayacak; fakat bu mikro pazarlarda oluşan haksızlıkların özel hukuk mahkemeleri aracılığıyla ne ölçüde çözüme kavuşturulacağı belirsiz. Birleşme devralmalarda nihai inceleme sürecinin rekabet soruşturmaları ile olan paralelliğinin kaldırılması, daha kısa 2. faz inceleme demek ama, bu durumda daha fazla 2. faz inceleme görme ihtimalimiz yüksek. Dolayısıyla yatırım bankaları, fonlar ve hukuk büroları için Rekabet Kurumu’ndan izin alma süreci daha kritik hale gelebilir ve rekabet konusu işlemin sonunda tamamlanması gereken bir usul olarak değil, taraflar arasında müzakereler başlarken konuşulacak ilk etap konular arasına girebilir. Rekabet Kurumu’nun yetkilerini güçlendiren, yerinde incelemelerde 3 güne kadar ilgili yeri mühürleme yetkisi veren, bilgi teknolojilerinin kullanımını artıran değişiklikler ise yine Başkan’ın geçen yılki mektubu ile firmalarca başlatılan rekabet uyum programı girişimlerini artıracak gelişmeler.

Başkan’ın rekabet hukukunun özel hukuk alanındaki sonuçları yani tazminat davaları ile ilgili verdiği bilgiler ise gerçekten iç karartıcı. Kanun’un çıkışından bu yana 18 yıl geçmesine rağmen henüz tek bir tazminat davasının sonuçlanmamış olması rekabet hukukçuları için kabul edilemez bir gerçek. Bizim de teknik olarak destek verdiğimiz birkaç davada Mahkemelerin Rekabet Kurulu kararının Danıştay önünde kesinleşmesini bekletici mesele kabul etmeleri, bu nedenle yargılamanın 5-8 yıla yayılması böyle bir dava açmayı anlamsız kılıyor. Dahası son dönemde dava zamanaşımının şikayet başvurusu ile beraber başlayacağının kabul edilmesi, bu sürenin Rekabet Kurulu’nun soruşturması ile beraber 10 yılın üzerine çıkması demek. Dolayısıyla Başkan’ın da işaret ettiği gibi bu sorunlar (bekletici mesele, zamanaşımı) çözülmeden rekabet ihlali yoluyla elde edilen sebepsiz zenginleşmenin tam olarak giderilmesi mümkün değil. Buradaki ataleti bence giderecek olan şey, AB üyelik sürecinin tekrar alevlenmesi halinde AB’nin özel hukuk davalarını kolaylaştıracak direktifini bu yıl içinde çıkarması. Çünkü bu direktifin çıkarılması demek, Türkiye’nin buna uygun olarak mevzuatını elden geçirmesi demek.

Mülakatı yapan GCR muhabirinin dersini çalıştığını, Türkiye’de Rekabet Kurumu ile ilgili Bakanlığın yetkilerinin genişletilmesi konulu sorusundan anlıyoruz. Regülasyon Teorisinin kurucusu Prof. Sam Peltzman’ın bir öğrencisi olarak Rekabet Kurumu Başkanı’nın bu soruya vereceği cevabı kolaylıkla tahmin edebiliyorum. Dünya’da da çözümü tam olarak bulunamamış, politik süreçler rekabet hukuku uygulamasına ne ölçüde tesir etmeli sorunu burada karşımızda. ABD’de Adalet Bakanlığı teşkilatı altında çalışan Rekabet Otoritesi’nin etkin olmadığı nasıl söylenemez ve politik meşruiyet kaygısı olmayan bir rekabet otoritesinin kendi etkinliğini sorgulayıp sorgulamayacağı konusunda da şüphe duymamak olası değil ise, bazı ICN üyesi ülkelerdeki kararları Bakan tarafından onaylanan rekabet otoritelerinin iyi örnek olduğu da kabul edilemez. Bu noktada keşke Posner, Easterbrook gibi Rekabet Hukuku doktrineri yargıçların yer aldığı temyiz mahkemeleri, Danıştay’ın aksine işin usulünden çok esası üzerinde kafa yoran Avrupa Adalet Divanı gibi mahkemeler bizde de olsa diyoruz.

Son söz olarak Başkan’ın samimi ve içeriği bizleri aydınlatan bu röportajından mutluluk duyduğumuzu belirtelim. Bizce GCR ile Rekabet Kurumu arasındaki etkileşimdeki bir sonraki adım, otoritemizin “Yılın Otoritesi Ödülü” (GCR Agency of the Year Award) için yarışması olmalı.

Dünya Devleri “Fiyat Sabitlemekten” Cezalandırıldı!

Güney Afrika Rekabet Otoritesi, Engen ve Shell’e ceza verdi.

Güney Afrika Rekabet Otoritesi, dünyaca ünlü dev petrol şirketleri Engen ve Shell’e ham petrolün yan ürünlerinden biri olan bitümin fiyatını sabitlediği gerekçesiyle ceza verdi.

Ayrıntılara geçmeden hemen belirteyim: Asfalt, zift, katran adlarıyla bilinen “bitüm”, ham petrolün işlenmesiyle elde ediliyor ve genelde belediyeler veya kamu kuruluşları tarafından yolların yapımında kullanılıyor.

İncelemenin geçmişine dönersek, Rekabet Otoritesi 2009 yılının başında Afrika Bitüm Birliği ve yedi adet petrol şirketine – Chevron, Engen, Shell, Total, Masana Petrol, Sasol ve Tosas – bitümin fiyatlarını sabitledikleri iddiasıyla soruşturma başlatmıştı. Nedeni ise Sasol ve iştiraki Tosas’ın “pişmanlık başvurusunda” bulunması.

Otorite, soruşturma sonucunda şirketlerin 2000 yılından 2009’un Aralık ayına kadar olan süreçte fiyat sabitleme anlaşması yaptıklarını ve birbirleri ile koordineli bir şekilde hareket ettiklerini tespit etti. Buna göre, firmalar arasındaki anlaşma çerçevesinde bitüm ve ilgili ürünlerin fiyata ilişkin rekabete hassas bilgilerinin değiştirildiği ve bitümin toptan satış liste fiyatına ilişkin fiyatlama formülü üzerinde uzlaşıldığını belirledi. Ayrıca rekabeti kısıtlayıcı bu uygulamaların şirketler arasındaki doğrudan iletişimler kadar birlik nezdinde gerçekleştirilen toplantılar aracılığıyla da hayata geçirildiğini ifade etti. Rekabet Otoritesi, soruşturma sonucunda elde ettiği tespitler çerçevesinde mahkemeye başvurmuştu.

İşte mahkeme sürecinde Afrika Rekabet Otoritesi ile Shell ve Engen arasında bir uzlaşma anlaşması imzalanarak taraflar arasındaki ihtilaf çözüldü. Uzlaşma anlaşmasına göre Engen 2.7 milyon, Shell ise yaklaşık 2.5 milyon Avro ceza ödeyecek. Yakın bir zamanda mahkemenin bu anlaşmayı onaylaması bekleniyor..