De minimis nedir? Rekabeti çok degil ama biraz azaltmak mümkün mü?

Tebliğ taslağında, ciro eşiklerinin altında kalanların rekabeti kayda değer ölçüde kısıtlamadığı varsayılmış. Ancak bütün taslağın yazılma nedeni olan hüküm, “eşik altında kalan anlaşmalara soruşturma açılmayabilir, ama gerekli görülürse açıla da bilir”, şeklinde

Malum Rekabet Kanunu’nda geçen yaz önemli değişiklikler yapıldı. Bunlardan biri de Kurulun “piyasada rekabeti kayda değer ölçüde kısıtlamayan anlaşmaları“ soruşturmaya konu yapmayabileceğine ilişkin ‘de minimis’ düzenlemesiydi. Bu, soruşturmaya konu yapmama hususunun ne şekilde olacağına dair Tebliğ Taslağı geçenlerde Rekabet Kurumu tarafından görüş için kamuoyuna sunuldu.

Kişisel tarihimden bir yaprak

Konu ilk defa 1999 yılında, ben henüz iki yıllık rekabet uzman yardımcısı iken gündeme gelmişti. Kurum faaliyetine başlayalı daha iki yıl olmuş, topluca gelen muafiyet başvuruları bir yandan, ilgili ilgisiz şikayetler öte yandan, bir odaklanma ve insan kaynağını ve zamanı etkili kullanma sorunu yaşanıyordu. Şikayetlerin her birinin Kurul tarafından görüşülüp uzmanların hazırladıkları raporlar çerçevesinde karara bağlanması, sonra da bunlara Kanun gereği gerekçe yazılması büyük zaman ve enerji kaybına yol açıyordu. Bu şekilde, Kurumun ana görevi olan kartel ve tekellerle mücadeleye yönelemeyeceğini ileri süren Daire Başkanımız -ki kendisinden başka bir tane daha yoktu o vakitler- hem Kanun kapsamına girmeyen hem de önemsiz başvurulardan kurtulmanın yollarını arıyordu.

Bir zamanlar Ankara

Bu arayışın sonucu olarak, halen Kurumda uzman olarak görev yapan bir arkadaşımla birlikte, Avrupa Birliği Komisyonu’nun De Minimis düzenlemesini örnek alarak, gerekçesiyle birlikte bir tebliğ taslağı hazırlamakla görevlendirildik. Gerekçesinin, o zamanlar her biri diğerinden cevval 11 kişiden oluşan Kurulu ikna etmek için sağlam bina edilmiş, AB üye ülkeleri uygulamalarıyla desteklenmiş olması gerekiyordu. İnternetin byte ile verildiği dönemlerde bu hazırlığı yapmak pek kolay olmadı, zira diğer dosyalarımızı yürütmeye aynen devam ediyorduk.

“Hadi şimdi bunu Kurula sokalım”

6 hafta sonra mesai sonrası ve hafta sonu çalışmaları neticesinde Daire Başkanını tatmin edecek bir metin ortaya çıktı. Güzel de bir gerekçe yazdık. Bir pazartesi günü, dosyanın o haftaki Kurulun gündemine konduğu söylendi. Kurul toplantılarının yapıldığı perşembe günü öğlene kadar, törende şiir okuyacak önlüklü öğrenciler gibi gergin bir şekilde bekledik. “Sıra size geliyor, çıkın 5 inci kata”, dendi. Biraz da orada bekledik. En sonunda kurul toplantı odasının koyu renkli masif ahşap kapıları açıldı ve içeriye alındık. 

Girdiğim ilk kurul toplantısıydı. İçerisi bildiğin kalabalık. Devasa bir masanın etrafındaki 11 üyeye ek olarak en az 8-9 kişi daha ya duvar kenarlarındaki koltuklarda oturuyor, ya da bir yerden bir yere koşuşturuyor. Odaya, bizim yaşadığımız 4 üncü katla karşılaştırılamayacak bir lüks hakim. Toplantıyı yöneten İkinci Başkan “evet” dedi, “ne diyorsunuz bu de minimis tebliği ile ilgili?” Daire başkanı üç dört cümle ile “efendim, gereksiz iş yükünün önünü almak…”, “Anadolu’nun bir kasabasındaki küçük tacirlerin, esanfların yaptığı işleri odağımızın dışında bırakalım” ve buna benzer şeyler söyledi. Bir Kurul üyesi bu söz üzerine, balık görmüş kedi gibi atladı:

-Yani ‘kasabadaki fiyatları belirleseler de gündemimize almayalım’ mı diyorsunuz?

Daire başkanı, sanki yanındaki iki çaylak uzman yardımcısına amirlerle nasıl konuşulması gerektiği dersi verir gibi:

-Efendim, siz de okumuşsunuzdur, taslağımızda bunun gibi ağır ihlaller tebliğ kapsamı dışında bırakılıyor.

İkinci Başkan tartışmanın uzamasını önlemek için önündeki kağıtlardan başını kaldırarak bize baktı ve “Bunu yapamayız. Bunun kanunda dayanağı yok.  Bu iş tebliğle olmaz” dedi ve sonraki maddeye geçti. Daire Başkanı bize doğru döndü ve başıyla “hadi dışarı” işareti yaptı. Başımız önümüzde “ne oldu ki şimdi?” şaşkınlığıyla kapıya yöneldik. Böylece ilk Kurul toplantım toplam üç dakika sürmeden bitti.

Yıllar ilerlerken

Bizim 21 yıl önceki kanunsuz tebliğ taslağımızda net bir biçimde, Kurulun, ciro ve pazar payı eşikleri altında kalan tarafların yaptığı anlaşmalara soruşturma açmayacağı ilan ediliyordu. Bu, isterse açar, isterse açmaz benzeri, belirlilik sağlamaktan uzak bir düzenleme değildi. Aynı şimdiki taslak gibi açık ve ağır ihlaller, yani kartel davranışları kapsam dışında bırakıldığından, gerçekten de geriye küçük piyasaya oyuncularının yaptığı, artık her ne ise, işler kalıyordu. Tebliğin amacı aslında bu kesime: “Bizim işimiz sizinle ilgilenmek değil, siz endişe etmeyin” mesajı vermekti.  Tersinden okursanız, buradan rekabeti ihlal eden şirketlere de mesaj çıkıyordu: “Peşinizdeyiz.”

 

Soruşturma açıla da bilir açılmaya da bilir. Kim bilir?

Mevcut tebliğ taslağında ise, rakip teşebbüsler arasında  yapılan  anlaşmalar için yüzde 10, rakip  olmayan  teşebbüsler arasında yapılan anlaşmalar içinse yüzde 15 pazar payı eşiği belirlemiş ve bu eşiklerin altında kalanların rekabeti kayda değer ölçüde kısıtlamadığı varsayılmış. Ancak bütün taslağın yazılma nedeni olan hüküm, “eşik altında kalan anlaşmalara soruşturma açılmayabilir, ama gerekli görülürse açıla da bilir”, şeklinde.

Peki belirlilik sağlamayan böyle bir Tebliğin, yukarıdakine benzer bir mesajı var mıdır? Varsa nedir?

Petrol ve LPG piyasalarını hareketlendiren özelleştirme, devir ve soruşturmalar

Fatih Özkan, Petrol ve LPG piyasalarını hareketlendiren son dönem gelişmeleri anlatıyor.

Ülkemizde petrol ve LPG piyasaları, genellikle yapılan zamların (az da olsa indirimlerin) ardından gündeme gelmektedir. Global ölçekte petrol fiyatlarının düşmesine rağmen ülkemizde son 2 yıldır artan döviz kuru nedeniyle ithal edilen ham petrolün rafineri çıkış fiyatının bir türlü düşmek bilmemesi nedeniyle tüketiciler indirimli fiyatlardan petrol ve LPG alamamaktadırlar. “Benzin psikolojik sınır olan 5 TL /litreyi geçti”, “Bu araçta dünyanın en pahalı akaryakıtı kullanılmaktadır”, “Dolar artarsa artsın ben zaten hep 50 TL’lik yakıt alıyorum” gibi söylemler hepinizin malumudur. Gerçi geçenlerde bir ÖTV indirimi yaşandı, Bakanlar Kurulu kararıyla bazı mallardan alınan ÖTV oranları Nisan ayı sonuna kadar indirildi. O malların arasında ne yazık ki petrol veya LPG bulunmuyor.

Bu yazımızda dikkatinizi çekmek istediğimiz husus ise bambaşka. Günlük hayattaki gelişmelerden dolayı fırsat bulamamış olabilirsiniz ancak son birkaç ayda petrol ve LPG piyasaları bir hayli hareketlenmiş durumda. Bu bağlamda piyasalar, bir dağıtım şirketinin özelleştirilmesine, bir depolama tesisinin devrine ve Rekabet Kurumu ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun açtığı soruşturmalara tanık oldu. Bir de yeni bir işveren sendikası kuruldu. Sondan başlayalım. Akaryakıt bayilerinin üyesi olduğu Türkiye Akaryakıt Bayileri Petrol ve Gaz Şirketleri İşveren Sendikası (TABGİS) ve Petrol Ürünleri İşveren Sendikası’ndan (PÜİS) sonra 14 Şubat tarihi itibarıyla Enerji Petrol Gaz İkmal İstasyonları İşveren Sendikası (EPGİS) kurulmuş oldu.

İlk olarak geçtiğimiz ay Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın bir bağlı kuruluşu olan TP Petrol Dağıtım A.Ş. (TP) özelleştirildi. Özelleştirme kapsamına alınan TP için 2013/2 sayılı Özelleştirme Tebliği uyarınca Rekabet Kurumu’na bildirimde bulunulmuştu. Ekim 2016 tarihinde verdiği kararında Rekabet Kurulu, TP’nin %100 oranındaki hisselerinin blok satış yöntemiyle özelleştirilmesi işlemine izin vermişti. Kurul kararında TP’nin, teklif sahiplerinden Zülfikar Holding A.Ş., Termopet-Net-Cemil Direkçi Ortak Girişim Grubu, SBK Holding A.Ş. veya Siyahkalem Mühendislik İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş.’den herhangi birine devrinin ilgili pazarda hakim durum yaratılmasına veya mevcut bir hakim durumun güçlendirilmesine, böylece rekabetin önemli ölçüde azalmasına yol açmayacağını belirtmişti.

Kurul kararından anlaşılacağı üzere 7 adet akaryakıtı dolum tesisi, 2 adet LPG dolum tesisi ve 400’e yakın bayiye sahip TP’nin, 2015 yılı verileri uyarınca motorin pazarında %4.82, benzin pazarında ise %2.14’lük bir pazar payı bulunmaktadır (2015 yılında faaliyete başladığı LPG pazarında ise TP’nin pazar payı tespit edilmemiştir). Söz konusu pazar paylarıyla TP; sırasıyla OMV Petrol Ofisi, Opet, Shell&Turcas, BP ve Total’in ardından ilgili pazarda 6. sırada yer almaktadır. Ocak 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan kararında Özelleştirme Yüksek Kurulu, TP’nin %100 oranındaki hisselerinin 490 milyon TL karşılığında Zülfikar Holding A.Ş.’ye satılmasına karar vererek özelleştirme sürecini tamamlamıştır. Böylece halihazırda Turkuaz markasıyla ilgili pazarda faaliyet gösteren Zülfikar Holding A.Ş.’nin özelleştirme sonrası pazar payı benzinde %2.84’e, motorinde ise %6.20’ye yükseldi.

poAkaryakıt sektörünün en tepesinde de devirler yaşandı. Benzin ve motorin pazarlarında en yüksek pazar payına sahip OMV Petrol Ofisi’ne ait Aliağa’da bulunan petrol ve LPG depolama ve dolum tesisleri, Azerbaycan menşeli dev petrol şirketi SOCAR’ın kontrolüne geçti. Aralık 2016 tarihinde verdiği kararında Rekabet Kurulu, OMV Petrol Ofisi Aliağa Akaryakıt ve LPG Depolama ve Dolum Tesisleri’nin kiralanmak suretiyle SOCAR Turkey Akaryakıt Depolama A.Ş. tarafından işletilmesi amacıyla Renatus Marine Denizcilik ve Liman İşletmeciliği A.Ş. tarafından devralınması işlemine izin verdi. Böylece İzmir Aliağa’da Türkiye’nin ilk özel sektör rafinerisini olan Star Rafineri’yi inşa eden SOCAR, OMV Petrol Ofisi’nin depolama ve dolum tesisinden de yararlanma imkanı buldu.

Hatta yakın gelecekte OMV Petrol Ofisi’nin kendisi de devredileceğe benziyor. Tam bir yıl önce, Şubat 2016 tarihinde Avusturyalı petrol devi OMV’nin, Türkiye’deki faaliyetlerinin sürdürülebilir olmaktan çıktığı ve kârlılığın azaldığı gerekçeleriyle Petrol Ofisi’ndeki hisselerini satışa çıkardığı ajanslara düşmüştü. Özellikle SOCAR’ın OMV Petrol Ofisi’yle ilgilendiğini ve Star Rafineri’de işleyeceği ürünleri kendi dağıtım şirketi aracılığıyla tedarik etmeyi arzu ettiğini anlıyoruz. SOCAR Türkiye Genel Müdürü Zaur Gahramanov’un açıklamalarından görülebileceği üzere şayet Petrol Ofisi’nin alınmasında bir engelle karşılaşılması durumunda başka bir dağıtıcının devralınması, hatta yeni bir dağıtım şirketinin kurulması bile gündemde. Henüz Rekabet Kurumu’na bildirilen bir devralma işlemi yok, ancak her an her şey olabilir.

Soruşturmalar da ses getireceğe benziyor. Rekabet Kurumu Adıyaman il merkezinde faaliyet gösteren 20’ye yakın LPG istasyonunun 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesine aykırı biçimde anlaşma veya uyumlu eylem içerisinde olup olmadıklarını araştırmak üzere geçen ay soruşturma başlattı (soruşturmaya ilişkin kamuoyu açıklaması Kurum’un internet sitesinde duyurulmazken, haber sitelerinde kendine sıkça yer buldu). Soruşturma kapsamında Adıyaman’da LPG fiyatlarının 2.10-2.20 TL/litre iken 2.85-2.90 TL/litre seviyesine çıktığı iddiaları araştırılıyor.

Aslında Adıyaman il merkezinde faaliyet gösteren LPG istasyonları hakkında 2011 yılında da aynı iddialar çerçevesinde önaraştırma yapılmış, ancak “ileri sürülen iddiaların yeterli dayanaktan ve ciddiyetten yoksun olduğu” gerekçesiyle şikayetin reddine karar verilmişti. Kurum’un bu sefer işi önaraştırmadan, soruşturma boyutuna taşıması dikkat çekici. Konuya ilişkin “Böyle zam nerede görülmüş”, “Hangi vicdan buna müsaade eder?” şeklinde tüketicilerden ciddi tepkiler geldiğini anlıyoruz. Diğer taraftan, bayiler ise kendi platformlarında fiyat artışlarının nedeni olarak “ÖTV farkı hırsızları” ile “aerosolcular”ın piyasadan çekilmesini göstererek, fiyatların asıl olması gereken yasal seviyeye çekildiğini ileri sürmekteler.

Son olarak Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun da LPG pazarında mevzuata aykırı uygulamalar hakkında geçen ay bir inceleme başlattığı haberi “EPDK’dan dev LPG operasyonu” başlığıyla servis edildi. İncelenen iddialar arasında hangi coğrafi pazarda faaliyet gösterdiği açıklanmayan bazı LPG bayilerinin müşterilere otogaz yerine dökme LPG vermesi bulunuyor. Böyle bir uygulama içerisine girilmesinin nedeni olarak ise vergi miktarı daha yüksek olan otogaz yerine, otogaza ikame olarak kullanılabilen ve vergi miktarı da daha düşük olan dökme LPG’nin satılması suretiyle mevzuattaki vergi farklılıklarından haksız yarar içerisine girilmesine işaret edilmektedir. EPDK’nın LPG’li araç sayısının bir ay içerisinde 12.000 adet artarken, aynı dönemde otogaz satışlarının 36.000 ton düşmüş ve dökme LPG satışlarının 7.000 ton artmış olduğuna ilişkin inceleme öncesi yaptığı tespiti de incelemenin seyrine yön vereceğe benziyor.

Distribütörlerin/bayilerin faturalarını kontrol etmek rekabet ihlali midir?

Belit Polat, tedarikçiler tarafından yeniden satıcıların faturalarının kontrol edilmesi hakkındaki değerlendirmelerini paylaşıyor.

Bazen fiyatları incelemek, bazen yapılan indirim/promosyonları takip etmek amacıyla firmaların yeniden satıcıların faturalarını kontrol etmesi uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir durum. Elbette yeniden satıcıların faaliyetlerini etkin bir şekilde sürdürmeleri ve ticari devamlılıklarını sağlamaları adına fatura kontrollerinin oldukça geçerli rasyonel gerekçeleri mevcut. Ancak tedarikçiler ile dağıtıcılar/yeniden satıcılar arasındaki ilişkide tarafların birbirine yakınlığı (örneğin distribütöre yönetici atanması) ve faturalar üzerindeki kontrol mekanizmasının dozunu aşması, Rekabet Kurumu’nun merceğine takılmasına sebep olabilir.

Cropped image of young businessman examining invoice through magnifying glass at office desk

Öyle ki, başta hızlı tüketim malları olmak üzere çok sayıda piyasada karşı karşıya kalabileceğimiz fatura kontrolü uygulamaları, distribütör ve perakendecinin satış fiyatını belirlemek veya verilen liste fiyatını uygulamayanlara müdahale etmek suretiyle rekabet kurallarını ihlal edebilir. Benzer şekilde, uygulamanın amacına bağlı olarak dağıtıcıların satış yapacakları bölgelere/müşterilere dair kısıtlamaların fatura kontrolleri aracılığıyla denetlenmesi gibi uygulamalar da rekabet kuralları açısından oldukça riskli.

Rekabet Kurulu da bir kararında, şikayet üzerine gıda ve gıda dışı tüketim mallarının üreticisi teşebbüsler hakkında benzer bir konu hakkında inceleme yapmış ve distribütörlere fiyat empoze edildiği iddiasını da içeren şikayetler akabinde söz konusu teşebbüsler hakkında soruşturma açmıştı. Distribütörler arasında fiyat dengesi sağlamak ve tüketicinin korunması amacıyla perakendecilerin ürünü pahalıya satmasını engellemek amacıyla fiyat belirlendiği savunulsa da, Kurul bu argümanları kabul etmeyerek bayilerin müşterilerine uygulayacakları ıskonto miktarının tedarikçiler tarafından belirlenmesini yeniden satış fiyatının tespiti olarak değerlendirilmişti.

Karara konu olayda, ıskonto miktarlarına uygunluk çeşitli yöntemlerle takip edilmekte, uymayanlara ise mal sevkiyatının kesilmesi gibi müeyyideler uygulanmaktaydı. Bayi yöneticileri tarafından takip edilen uygulamada, özellikle tek elden dağıtım anlaşmalarında tedarikçi tarafından bayi yöneticisinin atanması olağan bir uygulama olarak kabul edilse de, bayi yöneticisi aracılığıyla elde edilen bilgilerin kötüye kullanılmaması gerektiğine dikkat çekilmişti. Bu bakımdan, distribütör ile sağlayıcı arasında koordinasyondan sorumlu bayi yöneticisinin distribütörün faturalarını kontrol etmesi ilk bakışta ihlal olarak görülmese de, söz konusu kontrol mekanizmasının fiyatlara müdahale edilmesine yol açması durumunda ihlal olacağının altı çizilmiş ve teşebbüslere idari para cezası verilmişti.

Toparlamak gerekirse, tedarikçiler ile dağıtıcılar/yeniden satıcılar tedarikçi tarafından faturaların kontrol edilmesi yoluyla bayinin müşterilerine uygulayacağı ıskonto ve promosyon miktarının belirlenmesi yeniden satış fiyatının tespiti teşkil edebilir. Ancak tedarikçi ve distribütörün bayi yöneticileri aracılığıyla yakın ilişkide olması veya faturalarını kontrol etmesi doğrudan rekabet kurallarını ihlal etmeyecektir. Bu sebeple, söz konusu kontrol prosedürünün, her iki tarafın da elini kolunu bağlamadan, rekabet kuralları dikkate alınarak ticari gereksinimler çerçevesinde dizayn edilmesi en uygun yöntem olacaktır.

Çimento sektör raporundan satırbaşları

Rekabet Kurumu çimento sektör raporunu tamamladı.

Geçtiğimiz günlerde Rekabet Kurumu çimento sektörüne ilişkin hazırlamakta olduğu raporu yayımladı. Yayımlanan çalışmada, çimento sektörünün Rekabet Kurulu tarafından en fazla idari para cezası uygulanan dördüncü sektör olduğu ve bu konuda imalat sanayi sektörleri arasında ilk sırada geldiği ilk başta göze çarpanlar arasında. Sektör raporu, iki ana bölümden oluşmakta; ilk bölümde sektörün genel yapısı ve Rekabet Kurumu’nun sektör tecrübesi incelenirken, ikinci bölümde sektörün detaylı bir iktisadi analizini yapılarak çalışma sonuçlanmış.

Raporda Rekabet Kurumu’nun çimento sektörüne ilişkin yaptığı tespitlerden satırbaşlarını sırasıyla vermek gerekirse;

f0fa1be843392c80629426742ec84a53Çimento sektöründe, satışların kış aylarında düştüğü ve yaz aylarında belirgin şekilde arttığı tespit edilerek çimento ürünlerinin arz ve talep dengesinde bir mevsimsellik olduğu ve sektördeki satışların konjonktürle aynı doğrultuda hareket eden bir yapı sergilediğinin altı çizilmiş. Buna ek olarak şehir bazında satış analizi kapsamında; ülke genelinde satışların yaklaşık %25’inin neredeyse sadece üç şehre, %50’sinin ise 13 şehre yapıldığı belirlenmiş. Kurum inceleme yaptığı şehirlerin neredeyse tamamında, bir şehre 4-5 teşebbüsün satış yapmakta olduğu tespitine ek olarak, toplam üretimin %20’si gibi kayda değer bir kısmının sadece 3 şehirde gerçekleştiğinin altı çizilmiş. Üretimin yarısının ise sadece 10 şehirde gerçekleştiği de ortaya çıkan hususlardan. Ek olarak, inceleme yapılan şehirlerin 40 tanesinde ise üretim fazlalığı bulunduğu belirtilmiş.

Şehir bazında yapılan analiz neticesinde Kurum, şehirdeki yoğunlaşma ve teşebbüs sayısı karşılaştırıldığında, teşebbüslerin ülke çapındaki pazar paylarının ve yoğunlaşmanın göreli olarak düşük olduğu sonucuna ulaşmış. Buna karşılık, pazar payı ve yoğunlaşmanın seviyesinin şehirden şehre değişiklik gösterdiği ve çimento sektöründe yoğunlaşma düştükçe veya teşebbüs sayısı arttıkça fiyatların da düştüğüne ilişkin bir bulguya rastlanmadığı öne çıkan noktalardan. Son olarak, çimento satış pazarının yaklaşık %50’sine, pazar payı sıralamasında ilk 5 sırada gelen teşebbüslerin hakim olduğunun buna uygun biçimde yine ilk 5 teşebbüsün piyasadaki üretimin %50 ila %60’lık kısmını gerçekleştirdiğinin altı çizilmiş.

Çimento fiyatlarının maliyet ve talep değişimiyle ilgili incelemesi kapsamında, çimento sektöründe fiyatlar ile maliyet arasında sıkı bir bağ gözlemlenemediği, bu kapsamda cari dönemdeki fiyat değişiminin aynı dönemdeki maliyet değişimlerinden ender olarak ve çok düşük düzeyde etkilendiğine dikkat çekilmiş. 2010 – 2014 yılları arasındaki firma davranışlarının analiz edildiği çalışma sonucunda ise, çimento sektöründe son yıllarda gözlemlenen fiyat seviyelerinin genel olarak oligopolistik rekabetten beklenen fiyat seviyelerinden yukarıda belirlendiği belirtilmiş.

Sonuç kısmında Kurum’un, satış hacimlerinin dağılımını gerekçe göstererek sektörün olması gereken rekabetçi düzeyin oldukça gerisinde olduğu tespitini yaptığını görmekteyiz. Neticede Kurum raporda, teşebbüs sayısındaki artışın fiyatlarda düşüş yönünde bir baskı oluşturmaması, pazarda faaliyet gösteren teşebbüslerin ülke genelinde pazar paylarının simetrik olması ve pazarın yaklaşık yarısına 5 teşebbüsün hakim olması gibi sebeplerle, rekabetçi dinamiklerin etkin bir şekilde işletilemediği sonucuna ulaşmış.

“Tavuk-yumurta” paradoksunun rekabet hukukundaki görünümü: hakim durum ve hakim durumun kötüye kullanılması

“Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?” sorusunu duymuşsunuzdur. Yumurtanın tavuktan çıktığı kesin, gerçi yumurtlayarak üreyen bir hayvan olan tavuk da yumurtadan çıkıyor. Bir de yumurtadan çıkan civcivin, tavuk yerine horoz olma ihtimali var. Biz en iyisi bu meselenin iyice derinine inmeden rekabet hukuku boyutuyla ilgilenelim. Son zamanlarda yaşanan gelişmeler rekabet hukukunda da tavuk-yumurta paradoksunu andıran bir tartışma başlattı. Malum 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 6. maddesi, ilgili pazarda teşebbüslerin sahip olduğu hakim durumun kötüye kullanılmasını yasaklamakta. Söz konusu Kanun’un 6. maddesinin uygulanabilmesi açısından ortada hem bir hakim durum olmalı, hem de bu hakim durum kötüye kullanılmalıdır. Birinden biri yoksa 6. madde ihlali de olmayacaktır.

Mevzuata baktığımızda aslında durum şöyle: hakim durumun bizzat kendisi hukuka aykırı değil; sadece kötüye kullanılmasına izin verilmemekte. Bir teşebbüsün ilgili pazarda hakim duruma gelmesi rekabet hukukunda yasaklanmamakta (birleşme ve devralmalar bağlamındaki durum bir yana bırakılırsa), tam tersine piyasalarda rekabetin oluşması ve geliştirilmesi açısından özendirilmektedir. Yanlış uygulamalar sonucu rekabet yanlısı davranışlar yasaklanacağına, rekabet karşıtı davranışların cezasız kalmasının tercih edildiği (Type 1 error) ABD rekabet hukukunda, kendi iç dinamikleri ve etkinliğiyle olduğu sürece teşebbüslerin hakim duruma gelmesine özel bir önem atfedilmektedir. 1945 tarihli Alcoa kararında Yargıç Hand’ın literatüre geçen o meşhur görüşünde ifade ettiği gibi “rekabet etmeye zorlanan rakibe, başarılı olduğu zaman düşmanlık sergilenmemelidir”.(1)

Esas böyle olmakla birlikte Kanun, somut olayda izlenecek usul hakkında herhangi bir hüküm içermemekte. Mantıken baktığımızda somut olayda önce ilgili teşebbüsün hakim durumda olup olmadığı tespit edilmeli, daha sonra bu hakim durumun kötüye kullanılıp kullanılmadığı incelenmelidir. Ancak Kanun bu yöntemi zorunlu kılmadığı gibi bunun aksine alternatif bir düzenleme de getirmemekte. Durum böyle olunca bir idari otorite olarak Rekabet Kurulu’nun konuyla ilgili takdir yetkisinin olduğu söylenebilir. Nisan 2014’te çıkarılan “Hakim Durumdaki Teşebbüslerin Dışlayıcı Kötüye Kullanma Niteliğindeki Davranışlarının Değerlendirilmesine İlişkin Kılavuz”un 7. maddesinde konuyla ilgili açık bir düzenlemeye yer verilmiştir. Buna göre:

DocumentKanun’un 6. maddesi kapsamında incelenen bir davranışın ihlal teşkil edebilmesi için davranışı gerçekleştiren teşebbüsün ilgili pazarda hâkim durumda olması ve davranışın bir kötüye kullanma niteliği taşıması gerekmektedir. Kurul, bu iki temel unsurdan birinin bulunmadığının açıkça gösterilebildiği durumlarda diğer unsura ilişkin analize yer vermeyebilir.”

Konu yargı kararlarına da yansımış durumda. Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin Türk Hava Yolları ve Pegasus davası kapsamında Temmuz 2013 tarihinde verdiği kararında,(2) Türk Hava Yolları’nın ilgili pazarda hakim durumda olup olmadığının tespiti yapılmadan kötüye kullanma olduğu ileri sürülen eylemlerinin (yıkıcı fiyatlama ve idari süreçlerde manipülasyon) değerlendirilmesinin “doğru sonuçlara varılmasını engelleyeceği” gerekçesiyle, 6. madde kapsamında bir inceleme yapılırken öncelikle teşebbüsün hakim durumda olup olmadığının ortaya konulmasının gerekli olduğuna hükmedilmişti. İdare mahkemesinin bu kararı Kılavuz’dan daha önce verilmesine rağmen yine de Kurul bu usulü Kılavuz’a aktarmıştı.

Mahkeme kararının gereğini yerine getirebilmek için Kurul, Kılavuz’daki bu usulden vazgeçmeliydi. Ancak Rekabet Kurulu ne Kılavuz’un ilgili maddesini yürürlükten kaldırdı, ne de kararlarında bu usulü izlemekten fiilen vazgeçti. Aradan geçen sürede Ankara İdare Mahkemesi geri adım attı ve iki yıl sonra önceki içtihadından döndü. Avea’nın, Turkcell ve Vodafone hakkında Kurul’un verdiği soruşturmaya yer olmadığına ilişkin kararın(3) iptali için başvurusu sonucu Ankara 13. İdare Mahkemesi Temmuz 2015 tarihinde verdiği kararında,(4) hakim durumda bulunmayan bir teşebbüsün kötüye kullanma davranışı 6. maddenin ihlali sayılmayacağı için, ayrıca davranışın kötüye kullanma olup olmadığının değerlendirilmesine gerek bulunmadığı sonucuna ulaştı.

İdare mahkemesi bu kararının gerekçesini “usul ekonomisine” dayandırdı. Önceki içtihadında benimsediği “doğru sonuçlara varılmasının engellenmesi” argümanı yerini, “hakim durum analizinin çoğu kez oldukça kapsamlı bir değerlendirmeyi gerektirmesi” nedeniyle usul ekonomisi açısından kötüye kullanmanın bulunmadığının tespiti halinde ayrıca hakim durum analizi yapılmasına gerek olmadığı argümanına bırakmış durumda. Mahkemenin bu içtihat değişikliğinin isabetli olduğu söylenebilir. Uluslararası bültenlerde dahi eleştiri konusu yapılan eski içtihattan dönülerek usul ekonomisinin vurgulanması şüphesiz uzun vadede Rekabet Kurumu’nun sınırlı kaynaklarını daha etkin bir biçimde kullanmasına yardımcı olacak.

Ancak bundan sonra Kurul’a büyük görev düşüyor. İdare mahkemesi tarafından kendisine tanınan geniş hareket alanını Kurul asli amacına uygun olarak kullanmalı ve hakim durumun belirlenmesinin güçlük arz ettiği durumlarda “kötüye kullanma yoktur” diye dosyadan elini çekmemeli. Başka bir deyişle, sırf hakim durumun belirlenmesindeki çeşitli güçlükler yüzünden, aslında biraz daha detaylı incelendiğinde gerçekten kötüye kullanma olabilecek bir davranışa ilişkin olarak “kötüye kullanma değildir” denilerek dosyanın kapatılması doğru olmayacaktır. AB rekabet hukuku uygulamasında AB Komisyonu’nun da ABİDA 102. madde incelemelerini hakim durum veya kötüye kullanma unsurlarından birinin bulunmaması durumunda sonlandırdığı bir gerçek. Komisyon’un genellikle hakim durumdan başladığı ve hakim durumun açıkça bulunmadığı durumlarda kötüye kullanma unsuruna geçmediği, buna karşın hakim durumun bulunmadığının tam olarak ispatlanamadığı durumlarda kötüye kullanma unsurunu da incelediği gözlemlenmektedir.(5)

Tavuk-yumurta paradoksu aslında 4054 sayılı Kanun’un 7. maddesi bağlamında gündeme gelmeye daha elverişli. 7. maddede birleşme ve devralmalar için aranılan “hakim durum yaratma veya mevcut bir hakim durumu daha da güçlendirme” ve “rekabetin önemli ölçüde azaltılması” koşullarının birbirleriyle olan ilişkisi aslında daha ciddi bir tartışma konusu olabilir. Hem Kanun, hem de ilgili kılavuzlar bu konuda çok daha muğlak. Örneğin hakim durum yaratan bir birleşme veya devralma işlemi rekabeti önemli ölçüde azaltmıyorsa hukuka uygun mudur? Aynı şekilde hakim durum yaratmayan ancak rekabeti önemli ölçüde azaltan bir işlem hukuka aykırı olacak mıdır? Tabi burada uygulanan birleşme testi belirleyici olacak. Bizde de kullanılan “hakim durum testi”nde aslında her iki koşulun da bulunması gerekirken, ABD’de ve İngiltere’deki “SLC testi”nde hakim durumun gerekli olmayacağını söyleyerek en iyisi bu konuyu başka bir blog yazımızda tartışana kadar burada bir virgül koyalım.

(1) United States v Aluminum Co. of America, 148 F.2d 416 (2d Cir. 1945), prg.430 (“The successful competitor, having been urged to compete, must not be turned upon when he wins.”)

(2) Ankara 11. İdare Mahkemesi, 11.07.2013, E.2012/1727, K.2013/1083

(3) Rekabet Kurulu, 19.12.2013, 13-71/963-410

(4) Ankara 13. İdare Mahkemesi, 03.07.2015, E.2014/1326, K.2015/1103

(5) Case COMP/C-3/39.391 EFIM [2009] (rejection of complaint); Case COMP/39.886 Ryanair/DAA-Aer Lingus [2013] (rejection of complaint); Case AT.40072 Magyar Suzuki Corporation [2014] (rejection of complaint)

“Ali Koç’un Rekabet Kurumu’na önerisi işe yaradı”

Ali Koç’un, Rekabet Kurumu’na “Denetlediğiniz kurumların sorunlarına hakim olun” uyarısı üzerine ilk çalıştay enerji sektörüyle gerçekleştirilecek

Ali Koç’un Rekabet Kurumu’nda konuşması bence büyük olaydı. Hem Koç ve temsil ettiği sınıf için hem de Rekabet Kurumu için. Kurum, özel sektörü tanıyıp anladıkça aldığı kararların isabet oranı artacaktır.

Alıntı haber yayımlamak pek adetimiz değil ama önemli olduğu için BusinessHT’den aktarıyoruz:

Pek çok sektöre kestiği “rekabet” odaklı cezalar ile öne çıkan Rekabet Kurulu, incelediği sektörlerle yakınlaşma kararı aldı.

Perşembe günü kurumda bir konferans veren Koç Holding Başkanvekili Ali Koç, cezalardan yakınarak Rekabet Kurumu Başkanı Ömer Torlak’a, “Denetlediğiniz kurumların sorunlarına da hakim olun. Kurum uzmanlarına sektörler anlatılsın. Madalyonun bir de bu tarafı var” demişti.

Bunun üzerine Torlak, kurumun kendisini dönüştürmesini sağlayacaklarını belirterek, bu amaçla sektörlerle bir araya geleceklerini söyledi. Torlak, bu kapsamda ilk çalıştayı da gelecek ay sonunda elektrik sektörüyle gerçekleştireceklerini ifade etti.

Torlak, kurumların kendini dönüştürmesi gerektiğini belirterek, “Enerji sektöründe elektrik konusunu ele alacağız. Uzmanlarımız, çalıştıkları sektör ya da konuda aktörlerin ne düşündüğünü, sektörün nereye evrildiğini görsünler” dedi.

Motorlu taşıtlar sektörüne ilişkin yeni tebliğ taslağı

Motorlu taşıtlara yönelik tebliğ taslağı görüşlere açıldı. Taslağı Hakan Demirkan özetledi.

Rekabet Kurumu nezdinde motorlu taşıtlar sektöründeki düzenlemelerin etkinliği üzerine bir dizi çalışma yürütülmekteydi. Bu çerçevede 2005/4 sayılı Tebliğ ve buna ilişkin Kılavuz’un etkilerinin ölçülmesi adına “Motorlu Taşıtlar Sektör Araştırması Raporu” hazırlanmış ve AB Komisyonu’nun da aralarında bulunduğu birçok kuruluş ile görüşmeler yapılmıştı. Geçtiğimiz günlerde söz konusu çalışmalar neticesinde hazırlanan yeni Tebliğ ve Kılavuz Taslağı Rekabet Kurumu sitesinde yayınlandı ve kamuoyu görüşüne açıldı.

1411771089520Söz konusu metinler incelendiğinde, birçok yeni düzenlemenin getirildiği göze çarpıyor. İlk olarak yeni Taslak ile birlikte motorlu araçların dağıtımı bakımından rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebilmesine izin verildiği görülüyor. Yine Taslak Tebliğ’de son yıllarda sayıları giderek artan bakım onarım zincirleri bakımından özel düzenlemeler yer alıyor. Bu kapsamda bakım onarım zincirleri bakımından zincir servislere rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebileceğinin düzenlendiğini ifade edelim.

Yeni Taslak Tebliğ’de dikkat çeken bir diğer husus ise 2005/4 sayılı Tebliğ’de yer alan farklı eşik sisteminin terk edilmesine ilişkin. Bilindiği üzere 2005/4 sayılı Tebliğ kapsamında satış pazarlarında grup muafiyetinin uygulanabilmesi için pazar eşiği, münhasır dağıtım sistemi için %30, niceliksel seçici dağıtım sistemi için ise %40 şeklinde yer almakta. Yeni Taslak Kılavuz’da bu ayrımın dağıtım sistemlerinin kurulması açısından bir etkinlik sağlamadığı ifade ediliyor. Bu çerçevede Taslak Kılavuz’da “satış pazarı bakımından sistemin basitleştirilerek tüm dağıtım sistemlerinin grup muafiyetinden yararlanmasının tek bir eşik (%30) çerçevesinde değerlendirilmesi” uygun bulunmuş.

Son olarak  motorlu taşıtların garantisine ilişkin önemli eklemeler yapıldığını da belirtelim. Buna göre artık, garanti kapsamında olmayan ve bedeli tüketiciler tarafından karşılanan bakım ve onarımların özel servislere yaptırılması durumunda, garanti döneminde taşıtta bir arıza meydana halinde, özel servisin yaptığı bakım onarım işlemi ile söz konusu arıza arasında illiyet bağı kurulmaksızın taşıtlar garanti kapsamı dışında bırakılamayacak.

İlgililer Taslak Tebliğ ve Kılavuz’a ilişkin görüş ve değerlendirmelerini 04.04.2016 tarihine kadar duzenleme@rekabet.gov.tr e-posta adresinden Kurum’a iletebilir.

İdari Yargıya İlişkin Kanun Tasarısı Hakkında Görüş

İdari Yargıya İlişkin Kanun Tasarısı Hakkında Kurum Görüşünü Dilara Sürmen aktarıyor.

Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürlüğü’nün çıkarmış olduğu İdari Yargıda İş Yükünün Azaltılması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (“Kanun Tasarısı”) ilgili kurum ve kuruluşların görüşlerini almak amacıyla bu kuruluşlara sunulmuştu Rekabet Kurumu’nun görüşü ise 01.12.2015 tarihinde açıklanmıştı.

Kurumun sunduğu görüş uyarınca gerek Kanun Taslağı’nın idari uyuşmazlıkların çözülmesine dair usullerin sadeleştirilmesini dolayısıyla da hukuki korunma hakkının kullanımının kolaylaştırılmasının amaçlanması, gerekse bu doğrultuda yeni usul ve müesseselere verilmiş olması neticesinde Kanun Taslağı, Kurum tarafından olumlu değerlendirilmekle beraber, değişikliği öngörülen bir takım düzenlemelere ilişkin ek öneriler getiriliyor.

fft5_mf873345Anayasa’nın 125. maddesine göre idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı dava yolu açıktır. Fakat bu sürenin sınırsız olması kamu hizmetini olumsuz etkileyebilir. Bu doğrultuda 2577 sayılı İdari Yargılama Usulleri Kanunu’num (“İYUK”) 7. maddesinde idari işlemlere karşı dava açma süreleri belirleniyor. Mevcut kanunun madde hükmüne göre yasalarda tersine kural olmadığı takdirde idari işlemlere karşı dava açma süresi Danıştay ve idare mahkemeleri için 60 gün, vergi mahkemeleri için ise 30 gün. Kanun Taslağı’nda ise bahsi geçen hükümde bir değişikliğe gidilip ve mevcut süreler eşitlenmek yolu ile her yargı makamı için bu süre 30 gün olarak belirleniyor. Bu düzenleme genel dava açma süresi bakımından idare mahkemeleri ve vergi mahkemeleri açısından ayrım yapılması dolayısıyla uygulamada meydana gelen sorunların bertaraf edilmesi açısından olumlu bir düzenleme. Nitekim uyuşmazlığın konusunun idare mahkemesi mi yoksa vergi mahkemesi mi görev alanına girmekte olduğu sarih olmayan durumlarda ilgilinin kuşku halinde 30 gün içinde davayı açması gerekiyordu (Örneğin; Danıştay VDDGK’nin E.1996/244 esas ve K.1998/45 karar numaralı ve 13.03.1998 tarihli kararı). Bunun yanında bu düzenleme Kurum tarafından da, idare mahkemelerinin nezdinde açılacak davalar için sürenin kısalması sonucu doğurduğundan olumlu görülüyor.

Benzer şekilde İYUK 10. maddesinde idarenin henüz ortada bir işlem yapmamış olması durumunda ilgili tarafından idareye gerekli işlem ya da eylemin yapılması için ilgili idareye başvurma hakkı tanınıyor. Bu hakkın kullanılmasından itibaren ise idarenin 60 gün içinde cevap vermemesine yani susmasına hukuki sonuç bağlanıyor ve sükut idarenin talebi reddetmesi olarak kabul ediliyor. Kurum tarafından sunulan görüşte, idarenin cevabı için öngörülen bu 60 günlük bekleme süresinin de 10. maddeye ilişkin değişikliğe uygun şekilde 30 güne indirilmesi gerektiği savunuluyor.

İYUK 11. maddesinde ise kişilerin idarenin işlemlerine karşı yargı yerlerine başvurmadan önce idareye başvurarak işlemin düzeltilmesini, değiştirilmesini veya ortadan kaldırılmasını talep edebilme hakkı düzenleniyor. Burada 10. maddeden farklı olarak idare tarafından yapılan bir işlem mevcut. Yargı makamının sadece hukuka uygunluğu incelemesi oysa idarenin hem hukuka uygunluk hem de yerindelik denetimi yapması, bunun yanında ilgilinin bu talep hakkının kullanılması yoluyla idari yargının iş yükünün azalacak olması dolayısıyla düzenleme yerinde. Bunun yanında bahsi geçen hükümde 10. madde ile paralel olarak ilgilinin bekleme süresi 60 gün olarak belirlenmiş olup Kurum’un görüşünde yine bu sürenin de 10. madde için gösterilen gerekçe ile 30 güne indirilmesi öneriliyor.

Kanun Taslağı’nda bahsi geçen bir diğer değişiklik ise İYUK 22. maddede düzenlenen “Davaların Karara Bağlanması” başlıklı hükümdür. Söz konusu taslakta İYUK 22. maddede daha önce düzenlenmemiş olan karar verme süresi belirleniyor. Bu değişikliğe göre usule ilişkin kararlar için 15, esasa ilişkin kararlar için 30 günlük yazılma ve imzalanma süresi öngörülüyor. Kanun Taslağı’nın gerekçesinde bu değişikliğin gerekçesi olarak bu şekilde yargılamanın hızlanacağı ve karar yazma sürelerine ilişkin boşluğun giderileceği belirtiliyor. Kurum görüşlerini sunduğu yazısında bu değişikliği olumlu görmekle beraber kararların yazılıp imzalanmasının yanında bunların tebliğe çıkarılmasının da süreyi uzattığını belirtiyor ve gerekçede gösterilen amaca ulaşmak için değişikliğin kararın tebliğ edilmesi süresini de kapsamasını öneriyor.

Üretimde Verimliliğin Arttırılması Programı’na ilişkin Rekabet Kurumu önerileri

Rekabet Kurumu’nun verimlilik eylem planına dair katkılarını Hakan Demirkan özetledi.

Kalkınma Bakanlığı  “Üretimde Verimliliğin Arttırılması Programı” eylem planına Rekabet Kurumu tarafından ne tür katkıların yapılabileceğine dair yazısını Kurum’a tebliğ etmişti. Söz konusu yazıya dair Kurum açıklamaları  da internet sitesinde yayınlanmıştı.

Bakanlık yazısına ilişkin hazırlanan Kurum görüşünde başlıca iki konuya vurgu yapılıyor. Bunlardan ilki, firmaların rekabet hukuku eğitimi almalarının teşvik edilmesi ile alakalı. Diğer bir eylem planı olarak ise, Kurum tarafından hazırlanan Rekabet Değerlendirmesi Rehberi’nin düzenleme taslağı hazırlayan kamu kuruluşlarına tanıtılması.

İlk eylem planı önerisine ilişkin, firmalara verilecek bazı teşviklerin, rekabet hukuku eğitimi alma veya rekabet hukuku uyum programları edinme koşullarına bağlanabileceği ifade ediliyor. Bu yönde bir uygulamada Rekabet Kurumu’nun eğitim programlarının içeriğinin hazırlanması, Kurum uzmanlarının eğitimlerde görevlendirilmesi noktasında rol oynayabileceği belirtiliyor.

Rekabet Kurumu söz konusu yazıda ikinci eylem planı olarak Rekabet Değerlendirmesi Rehberi’nin kamu kurumlarına tanıtımını öneriyor. Bu çerçevede kamu tarafından yapılacak düzenlemelerde Düzenleyici Etki Analizi yapılacağına değinilerek rekabet değerlendirmesi aşamasında Rekabet Kurumu’na danışılması gerektiği vurgulanıyor. Kurum’un bu fonksiyonu açısından Rekabet Değerlendirmesi Rehberi’nin rekabet üzerinde olumsuz etki doğurma riski bulunan düzenleme ve idari işlemler bakımından genel bir çerçeve sunduğu belirtiliyor. Bu kapsamda Bakanlık tarafından söz konusu rehberin kamu kuruluşlarına tanıtılması bir eylem planı olarak belirlenirse Kurum’un bu rehberin sunuşu noktasında aktif rol alabileceği ifade ediliyor.

Son olarak, Rekabet Kurumu’nun Sanayi Etkileşim Ağı kurulması konusunda “eylemle ilgili kuruluşlar” arasında yer aldığı,  kurulması planlanan Ağ’ın faaliyetlerinde rekabet hukuku ile çelişebilecek uygulamalar bakımından görüş verilebileceği belirtiliyor.

Kamu ihale mevzuatı hakkında görüş

Elif Duranay, Rekabet Kurumu’nun kamu ihale mevzuatı hakkındaki görüşlerini bizlerle paylaşıyor.

Kamu İhale Kanunu’nda; Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından belirlenecek olan ve hakkında görüş talep edilen Kamu Alımlarında 4743 Sayılı Kanun Kapsamında Fiyat Avantajı Sağlanması Zorunlu Olan Ürün Listesi’nde yer alan malların ihalelerinde yerli malı teklif eden istekliler lehine %15 oranına kadar fiyat avantajı sağlanmasının zorunlu olmasına ilişkin hüküm bulunuyor. Bu yönüyle Gümrük ve Ticaret Bakanlığı hazırlanan taslak ürün listesi hakkında Rekabet Kurumu’ndan görüş talep etmişti.

Kurum vermiş olduğu görüşte, listede bulunan ürünlere ilişkin eldeki bilgilerin yetersizliği nedeniyle ürün/pazar seviyesindeki rekabet açısından herhangi bir değerlendirme yapamayacaklarını ancak yerli malı teklif eden istekliler lehine sağlanacak fiyat avantajı ile ilgili olarak ihalelerde ortaya çıkabilecek olan rekabet avantaj ve dezavantajları hakkında birtakım değerlendirmelerde bulunabileceklerini belirtiyor.

Kurum yapmış olduğu değerlendirmede, yerli malı statüsündeki ürünlerin ilgili pazarda payları ile sayıları bakımından yetersiz olmaları ve ağırlıkta olmaları noktasında ayrıma gidiyor.

Kurum’a göre; yerli malı statüsündeki ürünlerin ilgili pazardaki payları ve sayıları yetersiz olduğunda, bu gruba yönelik olarak yapılan fiyat ayrımcılığı, nihai alıcı olarak kamunun olması gerekenden yüksek fiyatlarla alım yapmak durumunda kalmasına ve ihale pazarının toplam pazar (ihale pazarı + perakende pazarı) içerisindeki payının yüksek olduğu ürünlerde pazardaki rekabetin ve perakende seviyesinde alım yapan kamunun olumsuz yönde etkilenmesine neden oluyor.

Yerli malı statüsündeki ürünlerin ağırlıkta olması durumunda ise yukarıda değinilen olumsuzlukların daha düşük seviyelerde olacağı belirtiliyor. Kurum’a göre, aynı ürün grubu içerisinde birden fazla yerli malı ürün bulunması halinde alıcılar bakımından ortaya çıkabilecek olumsuzluklar azami seviyede gerçekleşebilecek ancak en azından ihalede yeter sayıda üretici benzer fiyat avantajları altında yarışabileceği için ihaleler bakımından istenilen düşük fiyatlara, ortaya çıkması beklenen rekabet düzeyinde ulaşılabilecek.

Sonuç olarak Kurum, ihalelerde yerli mallarına yönelik fiyat avantajı sağlanacak olan ürün grupları belirlenirken mümkün olduğu ölçüde yerli malı kategorisindeki ürünlerin sayıca yeterli olduğu ve pazar payı bakımından yüksek seviyelerde bulunduğu ürün gruplarının tercih edilmesinin yerinde olacağını, bu şekilde bir yandan yerli üretim desteklenirken bir yandan da ihale sürecindeki rekabetin etkin  işlemesinin ve alıcı konumundaki kamunun ihale sürecinin getireceği avantajlı fiyat seviyelerinden alım yapmasının mümkün olabileceğini belirtiyor.

2015’de Neler Oldu?

Tabi neler olduğunu yalnızca “rekabet kuralları” bakımından yazmak istiyorum. Eskisi gibi. Gerçeğine kalem dayanmaz.

O halde başlayalım 2015 Rekabet Almanağına…

2015’in ‘en’leri kıvamında Top (5) Listesi:

  • En pahalı bilet: Danıştay Rekabet Kurulu’nun AFM-Mars birleşme işlemine iznini iptal etti derken, bu karar da bozuldu ve izin kararı yine yürütülebilir duruma geldi.
  • En taraflı pazar: Rekabet Kurumu, çift taraflı pazarlardan bazılarına daha el attı ve geçmişte en çok kayrılan müşteri şartına ilişkin olarak almış olduğu tek kararına yenilerini ekleyeceğini gösterdi.
  • En çoğalan soruşturma: Tüketici elektroniği ve bilgisayar/konsol alanında faaliyet gösteren teşebbüslere yenileri eklenerek soruşturma açıldı. Video oyun severlerden birinin soruşturma hakkındaki görüşlerini buradan izlemenizi öneririm.
  • En üzücü hat trick: Passolig ismiyle yürütülen e-bilet uygulamasına soruşturma açılmadı. Mevcut haliyle üç sezon boyunca bireysel muafiyet kapsamında değerlendirilmesine karar verildi. Anayasa Mahkemesi ise ilgili Kanun ve uygulamanın kamu yararına vurgu yaptı. Belit iki senedir maçlara gidemedi.
  • En ilk RUP: Lesaffre tarafından Dosu Maya’nın devralınmasına ilişkin başvuruda, Kurum tarihinde ilk defa, Rekabet Uyum Programı yürütülmesi taahhüt olarak kabul edildi.

Rekabet Kurumu bu sene 200’e yakın birleşme işlemine baktı ve 40’a yakın muafiyet başvurusunu ele aldı. Kurum ayrıca 20 civarı soruşturma açtı ve 10 soruşturmayı sonlandırdı.

Peki bunlar dışında neler oldu?

  • Rekabet Kurulu’na Başkan, İkinci Başkan ve Üye atamaları tamamlandı ve telaş içerisinde beklenen kararlar alınabildi.
  • Anadolu Endüstri Holding’in Migros üzerindeki kontrolüne dair başvuru, taahhütler kapsamında onaylandı.
  • Koç Holding iştiraki Setur tarafından Beta Marina ve Pendik Turizm hisselerinin devralınması işlemine geçit verilmedi.
  • Aygaz’ın bayilerinin yeniden satış fiyatını belirlediği iddiası yeniden Kurul’a intikal etti ve Aygaz’a soruşturma açıldı.
  • Türk Hava Yolları  dışlayıcı eylem iddiasıyla yine gündemdeydi, ancak Rekabet Kurulu teşebbüsün hakim durumunu kötüye kullanmadığına karar verdi.
  • Özelleştirmeler tam gaz ilerledi.
  • Ceza Yönetmeliği’nin uygunluğu konusunda İdare Mahkemesi-Danıştay çatışması sürdü.
  • Rekabet Kurumu, BTK’dan sonra EPDK ile de el sıkıştı.
  • Rekabet incelemelerinde dijital delillerin kullanılmasına yönelik tartışmalar hız kesmedi.
  • Motorlu taşıtlara yönelik grup muafiyeti kurallarının değiştirilmesine yönelik adımlar atılmaya devam etti. Onun yerine akaryakıt ve LPG sektörü ile AR-GE anlaşmalarına ilişkin tebliğlerle tanışıldı.
  • AB İlerleme Raporu’ndaki değerlendirmeler kendini tekrarladı.
  • Kurul kararları kısalmaya devam etti.
  • Rekabet Kanunu Tasarısı ise uzaktan el sallamaya ve bizi bekletmeye devam etti (BEKLEYEMEDİ).

Seneye güzel başlangıçlarla görüşmek üzere.