İngiltere’den online satışlara korumacı tavır!

Serhat Mert, İngiltere Rekabet ve Piyasalar Otoritesi’nin online satışlara yönelik yaklaşımını aktarıyor.

ABD merkezli golf kulübü üreticisi Ping Europe Limited (“Ping”), iki İngiliz perakendecisini Ping üretimi golf sopalarını online satma konusunda engellediği için İngiltere Rekabet ve Piyasalar Otoritesi (Competition & Markets Authority – CMA) tarafından 1.45 milyon sterlinle cezalandırıldı. Soruşturma sonunda, Ping’in inceleme konusu davranışlarıyla 1998 tarihli Rekabet Kanunu’nun birinci bölümündeki yasağı ve Avrupa Birliği’nin İşleyişine Dair Antlaşma’nın (Treaty On The Functioning Of The European Union – TFEU) 101. maddesini ihlal ettiği tespit edildi. İngiliz Rekabet Kanunu’nun bu bölümünde rekabet karşıtı anlaşma, uyumlu eylem ve teşebbüs birliği kararları düzenleniyor ve söz konusu yasak 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesi ile aynı yönde.

CMA, 24.08.2017 tarihli ihlal kararında, Ping’ten online satış yasaklarına son vermesini ve başka perakendeciler için eşdeğer koşullar uygulamamasını istedi. CMA’in belirttiği gibi, her ne kadar Ping’ten alıcılara online satış yasağı getirmemesi beklense de, söz konusu teşebbüsün online satışlar konusunda alıcılara, satış yapılan internet sitesinin belli kalite standartlarını taşıması veya online kanaldan alışveriş yapan müşterilere belli hizmetlerin sunulması gibi birtakım koşullar getirmesi mümkün. Fakat bu koşulların rekabet hukukuna uyarlı olması bekleniyor.

Kasım 2015’te başlayan soruşturma sürecinin sonunda verilen kararda, Ping’in getirdiği yasakların geleneksel mağaza satışlarının geliştirilmesine yönelik saf ticari bir amaca sahip olduğuna ve fakat teşebbüsün bu amaca ulaşmak için mevzuatta izin verilen “daha az kısıtlayıcı yöntemlere” başvurması gerektiğine dikkat çekiliyor.

İnternetin önemi giderek artan bir dağıtım kanalı olduğuna dikkat çeken CMA’e göre, perakende satıcıların internet üzerinden satış yapabilme ve bu yolla mümkün olduğunca geniş bir müşteri tabanına ulaşabilme yeteneklerinin gereğinden fazla kısıtlanmaması gerekiyor. Bu bakımdan, e-ticaret yasakları alıcıların önemli miktarda müşteriye ulaşmalarının önünde engel oluşturma amacı güdüyorsa sorun oluşturabilir[1].

Ping’e verilen bu ceza teşebbüslere, kendi ürünlerinin online (yeniden) satışlarını engellemenin rekabete aykırı olabileceği yönünde bir uyarı niteliğinde. Bu kararla, geleneksel mağaza satışlarının geliştirilmesine yönelik saf ticari bir amacın bile bazzı durumlarda rekabeti ihlal edebildiği ortaya konulmuş oldu

Diğer taraftan, internet satışlarına ilişkin olarak mevcut Türk Rekabet Hukuku mevzuatında, internet satışlarının pasif satış yöntemi niteliği taşıdığının belirtilmesi dışında herhangi bir düzenleme bulunmuyor. Halbuki Türkiye’deki artan internet kullanım oranları ve e-ticaret verileri de düzenleyici çerçevede ciddi eksikliklerin bulunduğuna işaret etmekte. Rekabet Kurumu internet satışlarına ve birtakım başka konulara yönelik düzenlemelerin eksikliğinin farkına vararak, 2002/2 sayılı Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği ve Dikey Anlaşmalara İlişkin Kılavuzun güncellenmesi girişiminde bulundu. Kılavuz taslağı incelendiğinde AB düzenlemelerine ve CMA’in söz konusu kararına paralel olarak internet kanalının cazibesinin olabildiğince korunduğu kolayca görülecektir. Taslağa göre kural olarak her alıcı internet üzerinden satış yapabilmekte özgür olmalı. Taslak mevcut haliyle yürürlüğe girerse konumuzla alakalı şu iki sınırlama, dikey anlaşmaları grup muafiyeti kapsamı dışına çıkaracak:

  • İnternet kanalıyla yapılan satışların toplam satışlara oranına ilişkin kısıtlama getirilmesi
  • Dağıtıcının internet üzerinden tekrar satışa sunacağı ürünler için fiziki satış noktalarında arz edilecek ürünlere kıyasla daha yüksek fiyat ödemesinin kararlaştırılması

Bu sınırlamalar pasif satışın engellenmesiyle aynı muameleyi görecek ve bunlardan özellikle birincisi ağır sınırlama olarak değerlendirilecek.

Taslakta, sağlayıcının hem doğrudan hem de dolaylı olarak (örneğin, indirim sistemi yoluyla) farklı toptan satış fiyatı uygulaması da ikinci sınırlama kapsamında değerlendirilmektedir. Buna göre, sağlayıcının, internet ve fiziki satış fiyatları arasındaki farkı yükseltmek suretiyle alıcının dağıtım kanalı tercihini etkileme gücü elde etmesi, online satış yapmak isteyen alıcının bu alanda faaliyet göstermesini bazı koşullara istinaden engelleyebilecek.

Öte yandan sağlayıcı, (CMA kararında da vurgulandığı gibi) satış kanalı olarak internetin kullanımına yönelik, ürünlerinin satışa sunulduğu internet sitesine ilişkin belirli kalite standartları, internetten alışveriş yapan tüketicilere belli hizmetlerin sunulması veya belli sayıda fiziki satış noktasına sahip olma yükümlülüğü gibi bazı koşullar öngörebilecektir. Ayrıca sağlayıcı, alıcının belirli standart ve koşulları karşılayan satış platformları üzerinden satış yapmasını da isteyebilecek. Ancak bu koşulların amacı doğrudan veya dolaylı olarak internet satışlarını engellemek olmamalı.

Taslağa göre, fiziki satış ile internet üzerinden satış koşulları arasındaki farklılıklar sebebiyle bu iki dağıtım kanalı için getirilen kriterlerin tamamen aynı olması gerekmemekte ancak, bu kriterlerin aynı amaca hizmet etmesi, karşılaştırılabilir sonuçları sağlaması ve bu iki dağıtım kanalının doğasından kaynaklanan farklılıkları doğrulayacak niteliğe sahip olması gerekmekte (“eşdeğerlik prensibi”).

İnternet satışları açısından uyumlaştırılan bir başka düzenleme de seçici dağıtım sistemine ilişkin mevcut Kılavuzdaki düzenleme. Getirilecek yeni kurallara göre, seçici dağıtım sistemi üyesi alıcılar, internet kanalı da dâhil olmak üzere, diledikleri bölgedeki son kullanıcıya aktif veya pasif satış yapabilecekler. Öte yandan, sistem üyesi bir alıcının internet satışları için internet sitesi açması, yeni bir fiziki satış noktası açmak olarak kabul edilmeyecek.

İlgili AB mevzuatı, bu mevzuat paralelinde Dikey Anlaşmalara İlişkin Kılavuz’a getirilmesi planlanan yeni kurallar ve CMA’in yazımıza konu ettiğimiz kararı da açıkça gösteriyor ki, bu otoriteler, internet satışlarını tümden yasaklamak yerine rekabeti çok daha az kısıtlayıcı alternatiflerin olduğuna işaret etmekte. Bu içtihat ve düzenlemeler ışığında denilebilir ki, teşebbüslerin marka imajı veya bedavacılık problemi gibi savunmalara yanaşmadan evvel alıcılarına getirdikleri internet (yeniden) satış yasaklarının haklı olup olmadığı hususunda bir kez daha düşünmeleri gerekiyor.

[1] https://www.gov.uk/government/news/cma-fines-ping-145m-for-online-sales-ban-on-golf-clubs

İtalya’nın para cezaları hakkındaki kılavuzu

28788_mediumİtalya Rekabet Otoritesi, para cezaları hakkındaki kılavuzunu yayınladı. Söz konusu Kılavuz AB Komisyonu’nun 2006 tarihli Kılavuzunu, İtalya Rekabet Otoritesi’nin tecrübelerini ve idare hukukundaki içtihatları esas alarak; rekabet hukuku kurallarının ihlal edilmesi halinde verilecek para cezalarının nasıl hesaplanacağına ilişkin yaklaşımı ortaya koyuyor.

Kılavuz ile amaçlananın; caydırıcı yaptırım politikalarının etkinliğini, hesaplama ve karar verme süreçlerinin şeffaflığını ve tahmin edilebilirliğini arttırmak; aynı zamanda eksiksiz ve efektif yargısal denetimi kolaylaştırmak olduğu söylenebilir.

Yeni ceza rejiminin getirdiği dikkate değer hususlar neler bir bakalım:

  • Rekabet kurallarının en ağır ihlalini oluşturan fiyat tespiti ve pazar paylaşımı anlaşmaları açısından asgari yüzde oranının, ihlal konusu mal ya da hizmetlerin satış değerinin %15’i olarak belirlenmesi;
  • İhlalden sorumlu teşebbüsün önemli ekonomik boyuta sahip bir gruba ait olması halinde veya işleme tabi olan mal veya hizmetlerin satış değerleri ile kıyaslandığında yüksek ciroya sahip olması halinde para cezasını %50 oranında arttırma imkanı;
  • İhlalden sorumlu teşebbüs tarafından yapılan haksız kazançlar sebebiyle para cezasını arttırma imkanı;
  • Tekerrürün varlığı halinde para cezasını %100 oranında arttırma imkanı;
  • Teşebbüsün yeni bir soruşturmaya sebep olabilecek farklı bir ihlal hakkında bilgi ve doküman sağlaması halinde; para cezasının azaltılmasını sağlayan uygulamalar, hafifletici sebepler, özel uyum programları, af uygulaması değerlendirmesi.

İtalya’da maç yayın haklarına soruşturma !

İtalya Rekabet Otoritesi AGCM, Serie A ligi maç yayın haklarının Sky ve Mediaset şirketlerine satışının rekabet hukuku bakımından ihlal teşkil edip etmediğinin tespiti için soruşturma başlattı.

AGCM, ülkede ödemeli televizyonculuk hizmeti sunan en büyük iki şirket olan Sky ve Mediaset’in 2015 ile 2018 yılları arasındaki maçların yayın haklarına ilişkin ihale sürecindeki davranışlarını inceleme konusu yapacak. Bilindiği gibi Mediaset grubunun sahibi eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi.

Hatırlanacağı üzere geçen sene gerçekleştirilen ihalede maç yayın hakları beş ayrı paket halinde hazırlanmıştı. Bu çerçevede söz konusu paketler şu şekilde düzenlenmişti:

  1. Ligde öne çıkan sekiz kulübün maçlarının uydu platformu üzerinden münhasıran yayınlanması hakkı (Paket A)
  2. Sayısal karasal yayın yolu ile yukarıdaki kapsama eşdeğer maçları ihtiva eden münhasır yayın hakkı (Paket B)
  3. Maç öncesi ve sonrası röportajlar ile soyunması odası görüntülerinin yayınını içeren münhasır haklar (Paket C)
  4. İlk iki paket dışındaki tüm maçların münhasır olarak yayınlanması hakkı (Paket D)
  5. Bazı maçların internet üzerinden münhasır olarak yayınlanması hakkı (Paket E)

Bu kapsamda gerçekleştirilen ihale sonucunda Paket A ve B için  Sky, Paket D için ise Mediaset’in en yüksek teklifi vermesine karşın, tartışmalı bir şekilde Paket A hakları Sky’a, Paket B ise Mediaset’e verilmişti (Paket B haklarına ilişkin Mediaset’in teklifi Sky’ın verdiği tekliften yaklaşık olarak 150 milyon euro daha düşüktü). Ayrıca aynı ihalede Mediaset grubuna bağlı RTI Paket D haklarını almasına karşın, bir süre sonra bu haklarını Sky’a devretmişti. Kısacası Sky’ın sayısal karasal yayına ilişkin haklarını, Mediaset’e ait  Paket D hakları ile değiştirmesi şeklinde bir tablo ortaya çıkmıştı.

AGCM bu durum karşısında Sky, Mediaset ve ihaleyi gerçekleştiren şirket ile federasyonun ofislerinin de yer aldığı altı ofise maç yayın haklarının paylaşılmasına ilişkin deliller bulmak amacıyla baskın yaptı. Konu ile alakalı olarak AGCM, iddialar kapsamında ileri sürülen hususların,  Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Anlaşmanın rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaları yasaklayan 101. maddesi bakımından ihlal teşkil edebileceğini belirtti. ACGM, yapacağı incelemeler çerçevesinde Sky ve Mediaset’in rekabetçi olması gereken ihale sürecinde koordinasyon içine girip girmediğini tespit etmeye çalışacak.

2006 yılında İtalya futbolunda yaşanan şike skandalı gibi maç yayın haklarına ilişkin yürütülen bu soruşturma da çok ses getireceğe benziyor. Ayrıca  iddialar haklı bulunursa Berlusconi bu kez bir başka skandal ile gündeme gelecek.

 

Paket paket rekabet

CapturePiyasalarda artan rekabet ile teşebbüsler gün geçtikçe daha agresif pazarlama ve satış stratejileri benimseyebiliyor. Bu stratejilerin en önemli unsurlarından biri olan ve özet bir tabirle birden fazla mal ya da hizmetin birlikte satılması anlamına gelen “paket satış” uygulamaları, rekabet hukukunun da yakından incelediği alanlardan biri.

Hakim durumdaki teşebbüslerin tek taraflı davranışları ya da rekabete aykırı anlaşmalar kapsamında rekabet ihlali olarak değerlendirilebilen paket satış uygulamaları, Türkiye’de olduğu gibi AB ve ABD’de de gündem konusu. Bu doğrultuda paket satışa konu olan mal ya da hizmetteki indirim miktarı veya teşebbüsün piyasa gücü gibi faktörlerin değerlendirilmesi büyük önem taşıyor.

Can İtez, “Mixed Commodity Bundling” adlı makalesinde paket satış uygulamalarının en yaygın çeşidi olan yönetimi, ilgili rekabet kuralları ve içtihadı ile iktisadi analizler çerçevesinde ele alıyor. Göz gezdirmek isterseniz, buradan buyrun.

Akaryakıt ve LPG Sektörlerine İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği

Rekabet Kurumu, LPG ve Akaryakıt piyasasında alıcılar ile sağlayıcılar arasında imzalanan bayilik sözleşmeleri ile bayilik sözleşmelerinde yer alan rekabet etmeme yükümlülüğünün süresine etki eden intifa, tapu siciline şerh edilmiş kira vb. şahsi veya ayni hakları Tebliğ kapsamında düzenleyen Akaryakıt ve Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) (Tüplü ve Dökme LPG Hariç Olmak Üzere) Sektöründeki Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği Taslağı‘nın 3 Mart 2015 tarihine kadar kamuoyunun görüş ve önerilerine açıldığını sitesinden duyurdu.

DFW usufructSöz konusu taslak, LPG ve akaryakıt sektöründeki muafiyetin koşulları açısından, Kurul’un muafiyet kararlarından da hatırlanacağı birtakım özel düzenlemeler öngörmekte. Şöyle ki, “Muafiyetin Genel Koşulları” başlıklı 5. maddede, 2002/2 sayılı Tebliğ’deki hükümlerle de uyumlu olmak kaydıyla, dikey anlaşmanın daha önce üzerinde hiçbir gerçek ve/veya tüzel kişi tarafından akaryakıt ve/veya LPG bayilik faaliyeti yapılmamış araziler üzerinde kurulmuş yeni istasyona ilişkin olması durumunda, alıcıya 10 yıla kadar rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebileceği düzenleniyor. Ayrıca rekabet etmeme yükümlülüğünün başlangıç tarihinin, sağlayıcı ile alıcı arasında yapılan bayilik sözleşmesinin tarihi olduğu belirtiliyor.

Ayrıca muafiyetin genel koşullarına ilişkin, alıcı ile sağlayıcı arasındaki dikey anlaşmaların 2002/2 sayılı Tebliğ’in 5 inci maddesinde yer alan ve tesisin alıcı tarafından kullanıldığı süre boyunca alıcıya rekabet etmeme yükümlülüğü getirilmesine imkan sağlayan düzenlemeden yararlanabilmesi için, rekabet etmeme yükümlülüğünün başlangıç tarihinde anılan düzenlemede belirtilen koşulları haiz olması gerektiği söyleniyor. Söz konusu hükmün uygulanmasında, istasyonun kurulu olduğu arazinin maliki ile alıcının rekabet hukuku çerçevesinde aynı iktisadi bütünlük içinde olması yanında, taraflar arasında iştirak, kira ve benzeri sözleşme ilişkisi ya da üçüncü dereceye kadar kan veya ikinci dereceye kadar sıhri hısımlık olması halinde bağlantı bulunduğunun kabul edileceği belirtilerek objektif bir kriter getiriliyor.

Taslağın “Diğer Hükümler” başlıklı 6. maddesine göre ise, Tebliğ’de düzenlenmeyen hususlara ilişkin değerlendirmeler bakımından 2002/2 sayılı Tebliğ uygulanıyor.

Söz konusu taslağa buradan ulaşabilirsiniz.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

Turkcell’in baz istasyonlarının/kulelerinin kurulumuna ilişkin doğrudan ya da dolaylı tarafı olduğu sözleşmelerde yer alan münhasırlık hükümleri ile Kanun’un 4. ve 6. maddesini ihlal edip etmediğinin tespitine yönelik -Danıştay kararları üzerine verilen- gerekçeli kararı[1] Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yayınlandı. Karara göre, özellikle 4. madde bakımından yapılan değerlendirmelerin bazı soru işaretlerini beraberinde getirdiği söylenebilir. Bu soru işaretlerini tespit edebilmek adına Kurul’un konuya ilişkin ilk  kararı[2] da incelenmelidir.

radwindow_features_predefined_windows_034. madde bakımından ilk kararda yapılan değerlendirmelerde, “…baz istasyonu yeri kiralama hizmeti pazarı olarak adlandırılan pazarda hizmeti sağlayan taşınmaz sahipleri ya da alıcı konumundaki Turkcell’in pazar payının yukarıda sayılan nedenlerle oldukça düşük olacağı ortadadır. Bu nedenle bu sözleşmelerde sağlayıcılara getirilen rekabet etme yasağının muafiyet sınırları içerisinde değerlendirilebilmesi muhtemeldir.” ifadelerine yer verilmişti. Ancak Danıştay kararı üzerine verilen ikinci kararda, 4. maddeye ilişkin yapılan değerlendirmeler bakımından bariz farklılıklar göze çarpmakta.

Bahsi geçen kararın ilgili paragrafında, “…Turkcell ile söz konusu kira sözleşmelerini imzalayan tarafların teşebbüs niteliğini haiz olup olmadıklarının incelendiği ve (…)  kiraya verenlerin söz konusu taşınmazları operatörlere kiralamak üzere edinmedikleri, bu amaçla herhangi bir yatırım ve harcama yapmadıkları, dolayısıyla herhangi bir finansal risk almadıkları, kiralama sonucunda elde edilen bedelin (…) gayrimenkul sermaye iradı şeklinde olduğu ve (…) Turkcell/Kule A.Ş ile kira sözleşmesi imzalayan tarafların salt söz konusu kiraya verme faaliyetlerinden dolayı teşebbüs olarak nitelendirilemeyecekleri” kanaatine varıldığı ifade ediliyor.

Yani Kurul, ilk kararında sözleşme tarafının teşebbüs olduğunu tespit ederken, aynı konudaki ikinci kararında sözleşme tarafının teşebbüs niteliğini haiz olmadığı şeklinde farklı bir değerlendirmede bulunuyor. Bu durum karşısında Kurul’un, söz konusu çelişkiyi gidermesi ve kendisini farklı değerlendirmelerde bulunmaya iten gerekçeleri ortaya koyması faydalı olacaktır. Zira lafza sıkı sıkıya bağlı kalınan ve gerekli değerlendirmenin yapılmadığı görülen bu kararda, Turkcell ile kira sözleşmesi imzalayan tarafların teşebbüs niteliğini haiz olmadıkları şeklindeki tespite katılmak pek mümkün değil.

[1] 14-28/585-253 sayılı Kurul Kararı

[2] 09-17/381-90 sayılı Kurul Kararı

Meksika’dan haberler

Rekabet hukuku, ülkelerde dinamizmini muhafaza etmiş bir disiplin olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yönüyle dinamik etkinliği hedefleyen rekabet hukukunun bu hedefi gerçekleştirmek adına sürekli bir değişim içinde olduğu söylenebilir. Yakın dönemde Meksika’da rekabet hukuku alanında yaşanan gelişmeler de bu durumun somut bir göstergesidir.

7 Temmuz’da Meksika’da yürürlüğe giren yeni Rekabet Kanunu, birçok radikal değişikliği beraberinde getirmiştir. Bu değişikliklerden bahsetmeden önce yeni bir kanun hazırlanmasına ön ayak olan 2013 anayasa değişikliklerine de kısaca değinmek faydalı olabilir.

©LauraManske.Mexico.Sombreros1acMeksika’nın yeni Rekabet Kanunu (NFECL) dayanağını telekomünikasyon ve rekabet konuları üzerine yapılan 2013 Anayasa değişikliğinden almıştır. Anayasada yapılan değişikliklerle; eski rekabet otoritesi yerini anayasal özerkliği bulunan COFECE’ye bırakmış ve telekomünikasyon alanında da yeni bir otorite oluşturulmuştur. Ayrıca, bu kurumlar kapsamlı düzenlemeler yapma yetkileriyle donatılmış; söz konusu organik değişikliklerin yanında kurum üyelerinin hepsi yeniden seçilmek suretiyle değiştirilmiştir.

Ayrıca kurum üyelerinden bağımsız bir statüde olan “Rekabet Savcılığı”nın oluşturulması da anayasa değişikliğiyle getirilen bir yeniliktir. Yargı teşkilatı bakımından rekabet ve telekomünikasyon konularında görevli özel federal mahkemelerin yapılandırılması yoluyla bir yenilik de getirilmiştir.  Telekomünikasyon ve rekabet alanında yetkilendirilen otoritelere anayasa değişikliğiyle bazı yeni yetkiler verilmiştir (rekabet engellerini kaldırmayı amaçlayan önlemler alma, zorunlu unsura erişimi düzenleme vb. )

Kanun maddi hukuk bakımından da önemli değişikliklere sebep olmuştur. Bu konuda, rakipler arasındaki ufak bir bilgi değişiminin bile cezalandırılabilir olmasını düzenleyen hüküm önem arz etmektedir. Ayrıca rakipler arasındaki bilgi değişimine yönelik verilecek cezaların süreleri de ceza kanunundaki değişikliğe paralel olarak artmış ve 5 yıldan 10 yıla kadar olarak değişmiştir.

Hakim durumun kötüye kullanılması özelinde bir değerlendirmede bulunulursa; ülke hukukunda hakim durumun tek başına yasaklanmadığı ancak bu konuda bir strateji kataloğu metodu ile hakim durumun kötüye kullanılması incelemesinde bulunulduğu görülmektedir. Eski kanundaki listeye ek olarak yeni kanun zorunlu unsur doktrini ile bağlantılı iki durum daha eklemiştir. Ayrıca zorunlu unsur konsepti yeni kanunda detaylı olarak ele alınmıştır.

Birleşme devralma işlemlerine yönelik olarak bildirime tabi tüm birleşme devralma işlemlerinin otoritenin nihai kararını vermesinden önce sonlandırılamayacağı şeklindeki hüküm yeni kanun ile getirilmiştir. Ayrıca kanunda rekabetçi endişeleri azaltıcı çözüm önerilerine tabi bir birleşme devralma işlemine izin verilebileceği öngörülmektedir. Ancak bu noktada çözüm önerileri ile alternatiflerin müzakere edilmesine ve sunulmasına yönelik şeffaf bir usul kuralının bulunmadığı yeni kanuna getirilen eleştirilerdendir.

Son olarak kartel ve hakim durumun kötüye kullanılmasına ilişkin soruşturmaların tabi olduğu usul kuralları incelenirse; yeni kanunun yeni otoritelerin tek başlarına veya ilgili bir kimsenin talebi üzerine başlatılacağını düzenlediği görülmektedir. İlgili kanuna göre soruşturma, yargılama ile alakalı birçok yetkiye sahip rekabet savcılığı tarafından yürütülecektir. Ayrıca yeni kanun soruşturma esnasında delillerin ortadan kaldırılmasını bir federal suç olarak düzenlemiştir.

Son olarak usul hukuku ile bağlantılı, yargılama esnasında kanunun uygulanması ve yorumlanması bakımından zor bir durum ile karşılaşıldığında otoritelerden görüş istenmesi şeklindeki hüküm getirilmiştir.

Özetle, tüm dünya ülkelerinde, dinamizmini korumuş bir disiplin olan rekabet hukukuna yönelik detaylı yasama faaliyetleri yürütülmektedir. Ülkelerin global güçlerini doğrudan etkileyebilecek bir yansıması olan rekabet hukuku disiplinin dayanağını teşkil eden mevzuatların da dinamik nitelikte olduğu ve bu durumun en somut örneklerinden birisinin Meksika’daki rekabet reformu olduğu söylenebilir.

 

Takip eden tazminat davalarında dosyalara erişim hakkı

Takip eden tazminat davaları, davacıların ilgili rekabet kurumunun kararlarına (ve cezalarına) dayanarak açtığı tazminat davalarını ifade eder. Bu davaları açabilmek için davacıların ilgili rekabet otoritesinin dosyalarına ulaşabilmeleri gerekmektedir. Almanya’daki uygulamada bu durum, FCO’nun nihai kararlarında yer alan ticari sır niteliğini taşıyan hususi bilgilerin çıkarılmasından sonra potansiyel davacıların ilgili kararı elde etmeleri anlamına gelmektedir.

compensationGenel uygulama böyle olmakla birlikte, belgelere ulaşım pişmanlık başvurularında pek mümkün değildir. Düsseldorf Temyiz Mahkemesi nezdinde görülen Metro v. Tchibo davası da bu uygulamayı teyit eder niteliktedir. Söz konusu davada kavrulmuş kahve kartelinin bir üyesi olan Tchibo, FCO dosyalarına asgari düzeyde erişim talebinde bulunmuştur. Zarar iddiasında bulunan Metro ise belgelere daha geniş ölçüde erişim hakkı istemiş, her iki taraf da davayı Federal Hukuk Mahkemesine götürmüştür. Mahkeme ise, Temyiz Mahkemesinin verdiği bu tarz kararlara karşı tekrar inceleme yetkisinin bulunmadığına karar vermiştir.

Bununla birlikte, Berlin Bölge Mahkemesinde derdest bir davada dosya erişimine ilişkin alışılmadık bir durum yaşanmıştır. İhaleye fesat karıştırdığı iddia edilen bir kartel hakkında Avrupa Komisyonu tarafından ciddi tutarda cezanın söz konusu olduğu bir soruşturmaya açılmış, aynı zamanda Düsseldorf savcısı tarafından ilgili kartel hakkında cezai kovuşturma da başlatılmıştır. Bu soruşturmalar bir süre sonra kapanmıştır. Ancak bir şekilde FCO nezdinde yapılan pişmanlık başvurusunun bir örneği ile Komisyon kararının gizli versiyonun bir bölümünün savcı dosyasında bulunduğu bilgisi alınmıştır.

Bunun üzerine Berlin davasında davacılar hakimden savcıdaki dosyaya erişimlerini talep etmişler, bunun üzerine hakim ilgili dosyanın Düsseldorf savcısından getirtilmesini istemiştir. Davalılar bu talebe itiraz etmişler ve, inter alia, savcının dosyaları vermesini önlemek için Hamm Temyiz Mahkemesine başvuruda bulunmuşlardır.

Hamm Temyiz Mahkemesi ve nihayetinde Federal Anayasa Mahkemesi dosyaların Berlin hakimine verilebileceğine karar verirken, kararlarında aynı zamanda Berlin hakiminin tarafların menfaatlerini dikkatli bir şekilde tatmaksızın davacıların erişimine imkan sağlayamayacağı hususunu da belirtmişlerdir.

Anayasa Mahkemesi ise, Berlin Bölge Mahkemesi’nin savcı dosyasındaki belgeleri, ancak davalıların anayasal hakları ile tarafların hakları ve menfaatlerinin özenli şekilde tartılması sonrasında kullanabileceğine hükmetmiştir. Hakim ayrıca kullanmak niyetinde olduğu kriterleri ve söz konusun kriterleri spesifik olarak nasıl uygulayacağını da belirlemelidir.

Görüldüğü üzere bu davalar, ihaleye fesat karıştırma davalarındaki antitrust icrası ile cezai icra dualitiesinin, FCO için pişmanlık başvurularını işletim sisteminde koruma altında tutmasını ne kadar zorlaştırdığını gösteriyor. Buna bağlı olarak da bir kartel üyesinin bir pişmanlık başvurusu ile öne çıkmayı çok tehlikeli bulduğu bir ortamda herhangi bir kamu icrası olmadığında, bu gibi takip davaları ve özel icranın da söz konusu olmayacağı sonucuna varılabilir. Nitekim pişmanlık başvurusu dosyalarına erişimin diğer davalar aracılığıyla mümkün kılınması ile birlikte pişmanlık başvurusu yapma niyetinde olan teşebbüslerin risk algısı yükseleceğinden, bu gibi vakaların çoğalması pişmanlık başvurusunda bulunma girişimlerini azaltacağı kuşkusuzdur.

 

Söyleşi: Rakipler arasında bilgi değişimi tek başına ihlal olabilir mi?

Adını sıkça duyduğumuz “bilgi değişimi” ihlali hakkında Şahin Ardıyok ile söyleşi yapıldı. Detaylar ve tam metin Belit Polat’ın yazısında.

Bugün Rekabet Kurulu’nun en ses getiren soruşturmalarına baktığımızda (ki bu ses milyonlarca lira rekabet cezasının gür sesi), bu soruşturmaların en ağır rekabet ihlallerinden sayılan “karteller” nedeniyle açıldığını görüyoruz. Bunun yanında, uluslararası örneklerde olduğu gibi Türkiye’de de son yıllarda sıkça adını duyduğumuz bir ihlal türü daha var: Rakipler Arası Bilgi Değişimi.

Soruşturmaya tabi olan şirketlerin başını en çok yakan soruşturmalardan örneğin toplamda 277 Milyon TL ceza verilen Otomotiv Soruşturması, bilgi değişimi ihlalinin en temel örneği olabilir. Bunun yanında, bu yılın ve Kurum’un tüm geçmişinde verdiği cezalarınsoylesi da rekorunu kıran Bankacılık Soruşturması, 1.1 Milyar TL’lik ceza ile bayrağı almış durumda.

Peki, bilgi değişiminin varlığı, tek başına rekabet ihlali sonucu ceza vermek için yeterli midir? Rakipler arasında hangi tür bilgi değişimleri yasaklanmıştır? Özellikle Otomotiv Soruşturması ile oluşan içtihatla birlikte, Rekabet Kurumu’nun bilgi değişimine yaklaşımı nasıldır? Neden son yıllarda bilgi değişimini sıkça duyar olduk?

Bu sorular, Ortaklarımızdan Rekabet Kurumu eski Uzmanı ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi Şahin Ardıyok’a yöneltildi. Yapılan söyleşide, Rekabet Kurulu eski üyesi Nejdet Karacehennem’in soruları yanıtlandı, ve bu söyleşi de merak edenler için Rekabet Forumu Dergisi’ne dahil edildi.

Söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz.

Kasko Sigortaları ve Poliçeler Değişiyor

Kara Araçları Kasko Sigortası Genel Şartları’nda yapılan değişiklik ile uzun süredir tartışmalara konu olan yeni kasko uygulaması da kesinleşmiş oldu.

Değişiklikleri Ceren Üstünel anlatıyor.

Kara Araçları Kasko Sigortası Genel Şartları’nda yapılan değişiklik ile uzun süredir tartışmalara konu olan yeni kasko uygulaması da kesinleşmiş oldu. Birçoğumuzu doğrudan etkileyecek olan bu uygulama 1 Nisan 2013 tarihi itibariyle başlayacak.

Yeni uygulamanın beraberinde getirdiği en büyük değişikliklerden biri sigorta şirketlerinin farklı adlar altında sundukları kasko ürünlerine sınırlama getirilmesi. Düzenlemeye göre sigortacılar artık sadece dar kasko, kasko, genişletilmiş kasko ve tam kasko olarak adlandırılan dört çeşit kasko ürünü sunabilecek. Bu ürünlere bağlanmış olan teminatlar ise şu şekilde:

  • Dar Kasko: En kısıtlı teminat türü olan dar kasko ile sadece mini hasar ödemeleri yapılabilecek.
  • Kasko: Çarpışma, aracın yanması, aracın çalınması gibi durumları teminat altına alan ve sürücülerin mevcut durumda en çok tercih ettikleri güvenceler sunulacak.
  • Genişletilmiş Kasko: Kasko ile sunulan tüm teminatların yanı sıra tarafların isteğine bağlı olarak ek sözleşme ile teminat kapsamına dahil edilebilecek riskleri de içerecek. Örneğin deprem, fırtına, sel ve su baskını sonucu oluşan hasarlar gibi.
  • Tam Kasko: Genişletilmiş Kasko ile sunulan teminatların yanı sıra ek sözleşme yoluyla teminat kapsamına dahil edilebilecek tüm riskler de ayrıca güvence altına alınacak.

BOS007451Bir diğer önemli değişiklik ise orijinal / eş değer yedek parça kullanımına ilişkin. 2005/4 sayılı Motorlu Taşıtlar Grup Muafiyeti Tebliği ve ilgili Kılavuz’a göre sağlayıcılar yani araç ve yedek parça üreticilerinin, garanti kapsamı hariç olmak üzere, orijinal yedek parça kullanımını zorunlu tutma hakları bulunmuyor. Zira aksi durum tüketici tercihleri ile ters düşebildiği gibi yedek parça yan sanayinin gelişimini de olumsuz yönde etkiliyor ve en ağır rekabet ihlallerinden biri olarak kabul ediliyor.

1 Nisan 2013 tarihinden itibaren aracın onarımında orijinal / eş değer yedek parça kullanılıp kullanılamayacağı kararı da tüketiciye bırakılacak. Poliçe düzenlenirken tüketici tercihini açıkça belirtecek.

Ayrıca araç sahiplerinin sıklıkla sorun yaşadığı bir hususa da açıklık getirilmiş. Aracın onarımının nerede yapılacağı yani onarımın sigorta şirketi tarafından belirlenecek servislerde mi yoksa sigortalının kendi tercih ettiği serviste mi yapıldığı poliçede yer verilmesi gereken genel bilgiler arasında. Bildiğiniz gibi araç sahiplerinin birçoğu sigorta şirketlerinin anlaşmalı oldukları servislerde onarım yaptırmak zorunda kalıyor, bu nedenle ek masraf ve zaman kaybına uğruyordu. Yeni düzenleme ile birlikte araç onarımının hangi tamirhanede yapılacağı tercihi de tüketiciye ait olacak. Sigorta poliçesinde yedek parça kullanımı ile onarım yerine ilişkin bir belirleme bulunmuyorsa, yine sigortalının tercih ettiği tazmin yöntemi, servis ve parça esas alınacak.

Böylece sigorta şirketleri ile araç üreticilerinin anlaşarak özel kasko ürünleri çıkarmaları ve bu yolla orijinal yedek parça kullanımı ile onarımların yetkili servislerde yapılması yönünde teşvik yapılamayacak.

Tüketiciyi kasko ürünü seçerken en çok etkileyecek nokta ise pek tabii kasko fiyatları olacak. Seçilen ürün ve kapsamdaki teminata bağlı olarak sigorta fiyatlarında da önemli farklılıklar görülecek. Özellikle tüketicilerin orijinal veya eşdeğer yedek parça kullanımını tercih etmesine bağlı olarak fiyatlarda ve dolayısıyla prim ödemelerinde kayda değer farklılıklar yaşanacağı söylenmekte. Öyle ki hasar onarımlarında orijinal parçanın tercih edilmesi durumunda poliçe fiyatlarının %50 oranında artacağı dahi ileri sürülüyor.

Düzenleme ile birlikte getirilen diğer yenilikler ise şu şekilde sıralanabilir:

  • Sigorta tazminatının hesabında rizikonun gerçekleşmesi anındaki araç rayiç değerleri esas alınacak. Artık poliçede sigorta değeri yazmayacak.
  • Yasal sınırı aşan alkol kullanımı sonucu meydana gelen zararlar teminat dışı kalacak.
  • Genel şartlara aykırı ve sigortalı aleyhine özel şart konulamayacak.
  • Sigortacının tazminat ödeme borcu her halde hasarın ihbarından itibaren 45 sonra muaccel olacak.

Kara Araçları Kaskı Sigortası Genel Şartlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Google: Tek Arama, Farklı Sonuçlar

İnternet tarayıcısı pazarında rakiplerine teslim olduğu gözlenen Microsoft, arama motoru pazarı konusunda inatçı bir tutum sergiliyor.

Devamı Fatih Çakmak’ın yazısında.

Microsoft’un baş öncülüğünde olmak üzere Atlantik’in her iki yakasında Google’a karşı çetin bir hukuk savaşı veriliyor. İnternet tarayıcısı pazarında rakiplerine teslim olduğu gözlenen Microsoft, arama motoru pazarı konusunda kesinlikle daha inatçı bir tutum sergiliyor.

Online reklam piyasasında söz sahibi olabilmenin yolu yaygın şekilde kullanılan bir arama motoru sahibi olmaktan geçiyor. İnternetin emekleme döneminde AOL ve Yahoo gibi firmalarla ilk adımlarını atan arama motoru pazarında bugün en çok adı geçen şirket tahmin edersiniz ki Google. Dolayısıyla online reklam pazarında da liderlik koltuğu Yahoo’dan Google’a geçmiş durumda. Online reklam pazarında 2010 verilerine göre, Google %44’lük pazar payıyla ilk sırayı alırken, eski lider Yahoo sadece %8’lik bir payla yetinmek zorunda kalıyor. 2009 yılında Bing arama motorunu piyasaya sürerek atağa geçen Microsoft ise sadece %4’lük bir paya sahip.

Son dönemde en hızlı artış gösteren pazarlardan olan online reklam piyasası, Zenith Optomedia’nın hazırladığı rapora göre 2012’de 84 milyar USD’lik büyüklüğe ulaşırken, piyasanın 2013 yılında da %15’lik bir büyüme ile genişlemeye devam etmesi bekleniyor. Bu iştah kabartan rakamlar, doğal olarak piyasadaki büyük oyuncuların daha da agresif bir strateji tercih etmesine yol açıyor.

Bu agresif tutumun yansımasını Google’ın hukuk mücadelesinde görebiliyoruz. Microsoft ve Google arasındaki rekabet hukuku davaları temel olarak, Google’ın arama motoru piyasasındaki gücünü online reklam piyasasına yansıtması iddiasına dayanıyor. Microsoft’un iddialarına göre Google, sahip olduğu hizmet ağını kullanarak arama sonuçlarını kendi reklamverenleri lehine manipüle ediyor.

ABD’de Federal Ticaret Komisyonu’nun (FTC) ilgilendiği dava büyük ölçüde Google’ın lehine sonuçlanmış durumda. Dolayısıyla Google’ın ABD’deki hizmetlerinde kayda değer bir farklılığa gitmesi gerekmiyor. Bu durum sonucunda Microsoft’un, Avrupa Komisyon’unda devam eden davaya daha da ağırlık vermeye başladığı gözleniyor. Davanın gidişatına bakılırsa Google arama motoru işleyişinde önemli bir farklılık oluşturmadığı takdirde AB’deki faaliyetleri nedeniyle rekabet ihlali cezalarıyla karşı karşıya kalacak.

Ancak Google’ın sorunu bununla bitmiyor. Komisyon’un taleplerine boyun eğip Avrupa’da ceza almaktan kurtulma yoluna gitmesi, Google’ın ABD ve AB’de yapılan internet aramaları için farklı sonuçlar sunması anlamına geliyor. Farklı kıtalarda farklı arama sonuçlarının verilmesi, Google müdahalesinin çok daha belirgin bir şekilde gün yüzüne çıkmasına neden olacak. Böylelikle ABD’deki davalar için Microsoft’un eline büyük bir koz veriliyor. Google’ın nasıl bir seçim yapacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

RK’dan Elektrikçilere iyi haber

Rekabet Kurulu’nun kamuoyuyla paylaştığı önaraştırma kararı , güncel bir konu olan Gün Öncesi Piyasası (GÖP)’na ilişkin rekabet ihlali iddialarını ele alıyor.

Devamı Can Artüz’ün yazısında.

Rekabet Kurulu’nun kamuoyuyla paylaştığı önaraştırma kararı, güncel bir konu olan Gün Öncesi Piyasası (GÖP)’na ilişkin rekabet ihlali iddialarını ele alması sebebiyle hem rekabet hukukuyla hem de enerji hukukuyla ilgilenenlerin dikkatini çekecek nitelikte bir karar.

İlk olarak Rekabet Kurulu’nun incelediği iddiaları ve vardığı sonucu irdelememiz gerekiyor. GÖP’te fiyatların son dönemde aşırı yüksek tutarlarda gerçekleşmesi ve hatta azami fiyatlarla eşitlenmesinin, piyasa katılımcılarının arasında bir anlaşmanın bulunduğuna işaret ettiği ileri sürülüyordu. Rekabet Kurulu ise soruşturma açılmasına gerek olmadığına karar vererek bu iddiaları haklı bulmadı.

BOS001972Neden soruşturma açılmadı?

Kararın detaylarına girmeden önce, GÖP hakkında kısa bir açıklama yapalım: GÖP, Elektrik Piyasası Dengeleme ve Uzlaştırma Yönetmeliği (DUY) kapsamında oluşturulan ve piyasa katılımcılarının (yönetmelik kapsamında lisans sahibi olan tüzel kişilerin) bu mekanizmaya tahmini üretim ve tüketim miktar bilgilerini vermeleri yoluyla gerçekleşen organize toptan elektrik piyasasıdır. Bu mekanizmanın kurulma amacı ise elektrik piyasasında arz ve talep dengesinin gün öncesinde sağlanması ve gün içinde yaşanması muhtemel olan kısıtların önüne geçebilmektir. İşte, Rekabet Kurulu’nun incelediği olayda da piyasa katılımcılarının gizli anlaşmalar yoluyla GÖP’teki fiyatların aşırı artmasına sebep olduğu iddiaları incelenmektedir.

Piyasa katılımcıları bunu nasıl yapabilir?

Bunun en tipik örnekleri; elektrik üretiminin bilerek faaliyet dışı bırakılması ya da katılımcılar arası anlaşmalar yoluyla suni arz problemleri yaratarak fiyatların artmasına sebep olunmasıdır. Bu durumların varlığı halinde, katılımcıların pazar güçlerini kötüye kullandığından ve rekabeti bozucu şekilde davrandıklarından söz edilebilir. Ancak arz kısıtlarının iklim koşulları, iletim sınırlamaları veya katılımcıların kendilerinden kaynaklanmayan sorunlar nedeniyle gerçekleşmesi halinde bu fiyat artışlarının sistemin fiziksel özelliklerinden kaynaklandığı ve firmaların rekabeti bozma amacı gütmedikleri kabul ediliyor.

Rekabet Kurulu da, soruşturma açılmasına gerek olmadığı kararını verirken tam da bu noktadan hareket etmiş. Kurul’a göre, GÖP fiyat artışları, piyasa katılımcıları arasındaki bir anlaşmanın değil, BOTAŞ’ın doğal gaz ile elektrik üreten santrallere yaptığı doğal gaz satışlarında zorunlu kısıntıya gitmesinin bir sonucu. Yakıt temin edemeyen santrallerin büyük kısmının faaliyetlerini durdurması elektrik arzında büyük bir düşüşün gerçekleşmesine sebep olmuş ve fiyat artışı arzdaki bu azalma nedeniyle gerçekleşmiş.

Görüldüğü üzere burada piyasa katılımcılarının bilinçli bir şekilde gerçekleştirdiği ve kar amacı güden bir davranışları değil, tümüyle iradeleri dışında girdi sağlayamamalarından kaynaklanan bir durumdan bahsediliyor. Bu durum, elektrik üretiminde doğal gaza olan bağımlılığının bir an önce azaltılması ve doğal gaz endüstrisindeki sıkıntıların giderilmesi gerekliliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Buna yönelik olarak önemli adımlar da atılıyor. Doğal gazda depolama tesislerinin sayısının artırılması, LNG faaliyetlerinin gelişmesi ve doğal gaz ithal edilen ülkelerde çeşitlilik sağlanmasına yönelik çalışmalar yanında nükleer enerji santrallerinin devreye alınması, inşaatı devam eden HES’lerin işletmeye alınması, kömürün ve yenilenebilir kaynakların kullanımının artması yönünde atılan adımların daha kararlı bir arz yapısı ve daha az dalgalı bir GÖP için önemli olduğunu düşünüyoruz.

Nam-ı Diğer 9.99 Problemi

Davalı yayıncılar uzlaşmaya vardı.

E-kitap[1] okuma alışkanlığı yeni yeni serpiliyor. “Tek bir tık”, kitaplara da sıçramış durumda. Herşey, e-kitap satışı piyasasında perakende seviyede faaliyet gösteren Amazon’un, 2007’de Kindle’ını piyasaya sürmesi; yeni ve çok satan e-kitapları 9.90’dan satması ve hızla piyasada lider hale gelmesiyle başladı. Bu sefer 2010 başlarında Apple, iPad’i ile e-kitaplara da dokundurmaya başlamıştı bile.

Ve nihayet yayıncıların toplam gelirlerinin %15’ini e-kitap satışlarının oluşturduğu ABD’nde, ABD Hükümetinin, davalılar Apple ve ülkedeki altı büyük yayıncıdan beşinin[2], perakende seviyede faaliyet  gösteren e-kitap satıcıları (Amazon ve diğerleri) ve davalı yayıncılar arasındaki perakende fiyat rekabetini bitirmek için gizli olarak anlaştıklarını iddia eden şikayeti üzerine Federal Bölge Mahkemesi’nde görülen davada, üç davalı yayıncı[3] uzlaşmaya vardı.

Önceleri davalı yayıncılar, e-kitapları Amazon ve diğerlerine toptan fiyata sattıkları toptan satış modelini[4] kullanıyorlardı. Böylece Amazon, yayıncıdan toptan fiyatına aldığı yeni ve çok satan e-kitapları 9.90’dan fiyatlandırıyordu. iPad’in gün yüzüne çıkması ile birlikte Apple ile davalı yayıncılar, Apple’ın iBookstore vasıtasıyla sattığı her e-kitap için %30 komisyon alacağının ve fiyat basamaklarının belirlendiği; yayıncının, Apple’a tedarik ettiği e-kitabın diğer bütün perakendecilerdeki satış fiyatının  iBookstore satış fiyatından daha az  olamayacağına ilişkin taahhüdünü içeren acente sözleşmeleri akdettiler.

Yayıncılar ve Apple, “acente modeli” olarak da bilinen satış modelinde, yayıncıların, sözde kısa zamanda 9.99  fiyat noktasının daha pahalıya sattıkları basılı kitap satışlarını yiyip bitireceğine inanmaları, uzun dönemde ise 9.99’dan e-kitap alan okurların yükseleceği; e-kitap toptan fiyatlarının ucuzlayacağı; basılı kitap fiyatlarının düşeceği; e-kitapların hızlı yükselişinin kendi öncelikli dağıtıcıları olan kitapçı dükkanlarının varlığını tehdit edeceği; perakendecilerin yayıncılık piyasasına girebilecekleri ve kendileriyle rekabet edecekleri; kısaca “9.99 problemi”nden endişe duymaları; Apple’ın ise Amazon ile rekabet etmek istememesi sebebiyle anlaşmışlardı.

İddiaya göre bu sözleşmeler her bir yayıncı ile ayrı pazarlıklar sonucu akdedilmemişti ve davalı yayıncıların diğer başlıca perakendecilerle de münhasıran “acente modeli”nde anlaşmaları, perakende seviyesinde etkili olarak rekabeti bitirmiş, daha yüksek perakende satış fiyatları ile sonuçlanmıştı.

İlerleyen davada, uzlaşmayan Apple ve diğer iki yayıncıya ilişkin süreç, Haziran 2013 tarihindeki duruşmayla devam edecek.  Şimdilik, uzlaşan diğer üç yayıncı, Apple ile akdettikleri acente sözleşmelerini feshettiler. Uzlaşan yayımcılarımız, perakendecilerle imzaladıkları ve perakendecilerin herhangi bir e-kitabın yeniden satış belirleme yeteneğini kısıtlayan şözleşmeleri sona erdirmekle yükümlüler.

Bununla birlikte karar, uzlaşan yayımcılarımızın rekabet hukukuna uymaları ile görevli bir de memur tayin etmelerini gerektiriyor. Anlaşılan görev yine üstadlara düşüyor.

[1] E-kitaplar elektronik biçimde satılan ve ancak elektronik iPad, Kindle gibi bir cihazda okunabilen kitaplardır.

[2] Hachette, HarperCollins, Simon&Shuster, MacMillan, Penguin

[3] Hachette, HarperCollins, Simon&Shuster

[4] Toptan satış modelinde perakendeciler, yayıncıdan toptan fiyata aldıkları e-kitapları kendi belirledikleri perakende fiyattan okura satmakta özgürdürler.

“Acente modeli”nde ise perakendeciler, yayıncıdan hiçbir zaman e-kitap temin etmez; aksine yayıncılar,e-kitapları satılan her e-kitaptan kendilerinin acentesi gibi komisyon alan perakendeci aracılığıyla (iBookstore vasıtasıyla) kendi belirledikleri fiyattan doğrudan okura satar.