Bazı şeyler paylaştıkça artar!

OFCOM’un telekom altyapısının paylaşımı konusundaki görüşlerini Emin Köksal aktarıyor.

Geçtiğimi hafta İngiltere’nin iletişim endüstrisini düzenlemekle görevli otoritesi OFCOM’un hazırladığı “Dijital İletişimin Stratejik Değerlendirilmesi” raporunun ilk sonuçları açıkladı. Raporda yer alan en çarpıcı görüş, ülkedeki  kablolu iletişim altyapısının alternatif operatörlerin de kendi fiber yatırımlarını yapacak şekilde paylaşılması yönündeydi.

OFCOM, 2006 yılında British Telecom’un (BT) ile yaptığı bir anlaşma ile  “Openreach” adında BT’nin iştiraki olan, fakat ayrı bir yönetime sahip bir girişimin hayata geçmesini sağladı. Bu tür bir girişimin kurulmasındaki amaç, ev ve işyerlerine ulaşan kablolu iletişim ağının bakım ve gelişimi işini tamamen Openreach’e vererek, BT’nin yanında, alternatif operatörlerin de son kullanıcılara etkin bir şekilde erişebilmesine imkan sağlamaktı. Böylelikle hizmet bazlı rekabetin gelişmesi amaçlanıyordu.

16649920968_f671108c56_zBugün, Openreach’in, çoğu alternatif operatörlerden oluşan 500’ün üzerinde servis sağlayıcısı konumunda müşterisi var. Ancak alternatif operatörler bugün gelinen noktada, son kullanıcılara sundukları hizmetin kalitesini arttırmak konusunda ihtiyaçları olan altyapı yatırımlarının yeterince yapılmadığını iddia ediyorlar. Bunu  da  Openreach’in, iştiraki olması sebebiyle, BT’den bağımsız bir yatırım stratejisinin olmamasına bağlıyorlar. Çözüm olarak da, Openreach’in BT’den tamamen ayrılmasını savunuyorlar.

Geçtiğimiz hafta ilk sonuçları açıklanan rapora bakıldığında ise, Openreach’in BT’den olabildiğince bağımsız bir şekilde yatırım ve yönetim kararlarını alınmasına önemi bir vurgu yapılırken, herhangi bir ayrıştırmadan bahsedilmiyor. Ancak, alternatif operatörlerin Openreach’in sorumluluğundaki kablolu iletişim altyapısındaki kanalların alternatif operatörlerin kendi fiber yatırımlarını yapabilmelerini teşvik edecek şekilde paylaşılması ifade ediliyor. Bu durum, Openreach’in BT’den tamamen ayrılması yönünde beklentilere sahip alternatif operatörler için bir teselli ikramiyesi niteliğinde. Henüz sadece ilk sonuçları açıklanan ve tamamı açıklandığında daha da çok tartışma yaratacak bu rapor hakkındaki yorum hakkımızı saklı tutarak, biz yurda dönelim.

Bizde, Bilgi Teknolojileri ve İletişimi Kurumu’nun (BTK) 2011 yılında ilan ettiği eve/binaya kadar fiber erişimi yatırımlarının paylaşım zorunluluğunun dışında tutulmasına dair süreli düzenlemenin sonuna gelmek üzereyiz. BTK’nın yakın zamanda bu yatırımı yapmış olan işletmecilere nasıl bir paylaşım yükümlülüğü getireceğini merakla bekliyoruz.

Sokaklardaki altyapının paylaşımı konusunda ise, 2012 yılı sonunda ilgili bakanlığın çıkardığı yasal düzenlemenin henüz meyvelerini verdiğini söylemek oldukça güç. Düzenlemenin ardından BTK’nın belirlediği usul ve esaslar, 2015 yılı Ağustos’unda alternatif operatörlerin geri bildirimleri çerçevesinde revize edilmesine rağmen henüz kayda değer bir alternatif operatör yatırımını göremedik. 4.5G’ye geçiş sürecinde daha da alevlencek  paylaşım üzerine  tartışmaları ise, hep birlikte izleyip göreceğiz.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Got Credit]

Ofcom’un Sky’a ilişkin düzenlemeyi kaldırması temyize gitti!

Ofcom’um Sky’a yönelik olarak getirdiği düzenlemelere dair son durumu Hakan Demirkan aktarıyor.

Ofcom’um Sky’a yönelik olarak getirdiği ve Sky Sports 1 ve 2 kanallarının toptan seviyede diğer işletmecilere teklif edilmesi anlamına gelen düzenlemesini kaldırdığını daha önce duyurmuştuk. BT, Ofcom’un bu kararını temyiz etti. Söz konusu başvuruda özetle, Sky’ın pay TV pazarında etkin rekabeti engelleyecek ve spor kanallarının sınırlı bir şekilde dağıtımı şeklindeki davranışlarını önlemeye yönelik bir lisanslama koşulu getirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

sky-CCHatırlanacağı üzere Ofcom’un, Sky’a yönelik düzenlemeyi kaldırdığı kararında spor kanallarının sınırlı olarak dağıtılmasının iki şekilde ortaya çıkabileceğini belirtilmişti. Bunlardan ilki, tüketiciler bakımından kilit içerik (key content) olarak nitelendirilebilecek içeriklerin rakiplere sağlanmaması iken diğeri rakipler ile pay-TV pazarında etkin bir biçimde rekabet yaratmayacak koşullar altında anlaşma yapılması olarak ifade edilmişti. Ardından Sky’ın kanalları kendisi bakımından getirilen düzenlemeden ziyade ticari koşullar altında diğer işletmecilere sağladığı tespiti yapılarak  Sky’a getirilen düzenleme kaldırılmıştı. BT başvurusunda ise Ofcom tarafından verilen kararda birçok eksiklik bulunduğu ifade ediliyor.

Başvuruda ilk olarak Ofcom’un somut olayda bekle ve gör (wait and see) yaklaşımını benimsemesinin Haberleşme Kanunu’nda Ofcom’a yüklenen ve rekabete aykırı duruma anında müdahale edilmesi anlamına gelen görevler açısından isabetsiz olduğu ifade ediliyor. Yine Sky’ın toptan dağıtım aşamasında etkin rekabeti engellemeye yönelik davranışlarına ilişkin risk analizinin eksik yapıldığı belirtiliyor. Bu çerçevede toptan seviyede bir düzenleme getirilmediği müddetçe Sky’ın toptan dağıtımda rekabeti engelleyici davranışlarda bulunma ihtimalinin yüksek olduğu iddia ediliyor. Ofcom’un pay-TV pazarında rekabete zarar verebilecek davranışlara ilişkin sınıflandırmasının da eksik ve yetersiz olduğu başvuruda ileri sürülen bir diğer husus.

BT, yukarıdaki argümanları çerçevesinde  Sky’a ilişkin getirilen toptan seviyedeki düzenlemeyi kaldıran Ofcom kararının tekrardan gözden geçirilmesi gerektiğini vurguluyor. Bu çerçevede pay-TV pazarında etkin rekabetin tesisi için Sky’a bir lisanslama koşulu getirilmesinin zorunlu olduğu belirtiliyor. Diğer bir ifade ile BT’ye göre ancak bu şekilde bir koşulun varlığı halinde Sky’ın pay-TV pazarında rekabete aykırı davranışları engellenebilecek.

Son olarak BT başvurusunda,  toptan seviyede hangi fiyat seviyesinin pay-TV pazarında rakiplerin adil ve etkin bir biçimde rekabet edebilmelerini mümkün kılacağına dair bir ekonomik analizin ortaya konulması talep ediliyor.

BT başvurusunda ileri sürülen argümanlar ve Mahkeme’ye yöneltilen talepler dikkate alındığında söz konusu başvurunun iyimser olduğu ifade edilebilir. Nitekim Ofcom tarafından ortaya konulan çalışmalarda kilit içeriklerin diğer işletmecilere sunulmasının pay-TV pazarındaki rekabetin tesisi bakımından en önemli husus olduğu vurgulanmakta. Diğer bir ifade ile, Ofcom için önemli olan Sky’ın kanallarını bir şekilde diğer işletmecilere de sağlaması. Zaten Sky’a ilişkin düzenlemenin kaldırılma nedeni de Sky’ın  kanallarını diğer işletmecilere ticari koşullar altında sağladığının tespit edilmesi ve düzenlemeye artık gerek kalmadığı inancı. Bu nedenle kanallar diğer işletmecilere sağlandığı müddetçe Ofcom’un Sky’a müdahale etmesi zor gibi gözüküyor. BT başvurusunda Mahkeme’den fiyat seviyesi hakkında bir analiz istenmesi ise başvuruyu daha ilginç kılıyor.

Bakalım bu ilginç başvuru nasıl sonuçlanacak. Gelişmeleri buradan bildirmeye devam edeceğiz.

Nesnelerin internetine genel bir bakış

BEREC raporunun detaylarını Hakan Demirkan yazdı.

“Nesnelerin interneti”, Internet of Things (IoT) ya da Machine-to-Machine Communication (M2M) son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz kavramlar. Söz konusu kavramlar en geniş haliyle cihazların internet vasıtasıyla birbirleri ile etkileşim içerisine girmesini ve gerçekleştirdikleri bilgi paylaşımı ile bir veri ağı oluşturmalarını ifade ediyor. Bu çerçevede IoT ile birlikte internete bağlanmak noktasında geleneksel cihazlar olan tablet, cep telefonu vb. ile sınırlı kalınmayacak ve günlük hayatta kullandığımız hemen her eşyanın birbirleri ile haberleşmeleri ve veri paylaşmalarının yolu açılacak.

Bu konu üzerine hazırlanan çalışmalara bakıldığında IoT pazarının önümüzdeki yıllarda hızlı bir şekilde büyüyeceği öngörülüyor. Hatta AB Komisyonu tarafından yayınlanan bir rapora göre AB’de IoT’a ilişkin pazar gelirlerinde 2013-2020 yılları arasında yaklaşık 900 milyar dolarlık bir büyüme bekleniyor.

Sektörde beklenen bu büyümeyi dikkate alan Avrupa Elektronik Haberleşme Düzenleyicileri Grubu (BEREC) de IoT pazarına ilişkin taslak raporunu yayınlamıştı.

Söz konusu Rapor ile ilk olarak IoT hizmetlerinin karakteristiği ortaya konulması amaçlanıyor.  Bu kapsamda söz konusu hizmetlerin düzenleyici çerçeve içerisinde farklı bir uygulamaya tabi tutulup-tutulmamasına ilişkin tartışmalar da Rapor’a konu ediliyor. Yine Rapor’da IoT hizmetlerinin çok çeşitlilik göstermesi nedeniyle genel geçer bir tanımının olmadığı, bu nedenle hangi hizmetlerin veya cihazların IoT kapsamında değerlendirilmesi gerektiği konusunda ortak bir anlayış bulunmadığı vurgulanıyor. IoT hizmetlerinin başlıca özellikleri, diğer cihazlarla ile otomatik veri alışverişi yapılması, görece kullanımı daha basit olan cihazlardan yararlanılması, hizmetin kullanımının düşük hacimli trafik gerçekleştirmesi ve söz konusu cihazların genellikle uzun süreli kullanım için tasarlanması ve yine birçoğunun uzun kullanım ömrüne sahip ekipman veya altyapı ile kurulması nedeniyle değiştirme maliyetlerinin görece yüksek olabileceği şeklinde sıralanıyor.

Son olarak bu hizmetlerin etkin bir biçimde tüketicilere sunulması için birtakım adımların atılması gerektiği belirtiliyor. Bu kapsamda söz konusu hizmetler için gereken kaynağın (spektrum, IP adresi vb.) verimli bir biçimde tesis edilmesi, IoT hizmetlerini de içine alan telekom hizmetlerine ilişkin çerçeve bir düzenlemenin getirilmesi ve tüketicilerin IoT hizmetlerine ilişkin kişisel verilerin korunması, şeffaflık gibi konulardaki olası endişelerinin giderilmesinin çok önemli olduğu vurgulanıyor.

BEREC Raporu’nda da ifade edildiği gibi tüketiciler yeni bir teknoloji olan IoT ile tanışıyor.  Mevcut durumda tüketiciler için  belirsizlik ifade eden IoT teknolojisinin kapsamının belirlenmesi ve özellikle düzenleyici çerçevedeki yerinin tespit edilmesi öncelikli konuları oluşturmakta. Bu aşamalar da geçildikten sonra söz konusu teknolojinin hayatımızda önemli bir yer teşkil edeceğini söyleyebiliriz.

IoT’a ilişkin daha detaylı değerlendirmeler ve ilgililerin görüşlerine açılan hususlar için Rapor’a buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

 

 

Akaryakıt sektöründe rekabet etmeme şartı

Tolga Turan, akaryakıt sektöründeki dikey anlaşmalarda yer bulan rekabet etmeme yükümlülüklerine dair son Kurul kararını anlatıyor.

“Lawyers, I suppose, were children once.”

Charles Lamb

Zaman unsuru hukukta çok önemli bir yere sahip olmakla birlikte yetkili idareler tarafından bu önemin hak ettiği titizlikle ele alınmadığı çoğu zaman gözlemlenebilmekte. Özellikle Rekabet Kurulu ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu gibi literatürde yarı-yargısal fonksiyonları da üstlendikleri açıkça kabul edilen bağımsız idari otoriteler tarafından daha da hassasiyetle ele alınması gereken bu unsura maalesef bu kurumlar tarafından da gerektiği ölçüde hassasiyetle yaklaşılmadığı görülüyor.

fueleconomyZaman unsuru özellikle suçlar ve kabahatler alanında oldukça önemli. Zira suçun/kabahatin işlendiği an suç ehliyeti, zamanaşımının hesaplanması, tekerrüre hükmedilmesi gibi hususlar bakımından hayati öneme sahip. Düzenleyici kurumlar aldıkları kararlar itibariyle kabahatler hukuku alanında hareket eden süjelerdir. O nedenle kabahatin işlendiği zamanı açıkça ortaya koymaları gerekir. Oysa Rekabet Kurulu tarafından, özellikle mütemadi kabahatler bakımından (kartel gibi), kabahatin işlendiği tarihin tam olarak ortaya konulmadan cezaya hükmedilmesi ve sürelerin “kabaca” hesaplanması rastlanılan bir uygulama.

Süre hesabının yukarıda değindiğimizden farklı bir boyutu daha var. O da bireysel muafiyetin başlatılacağı tarihin tayini. Özellikle de, akaryakıt dağıtım şirketleri ile akaryakıt bayileri arasında yer alan dikey anlaşmalara tanınan muafiyette rekabet etmeme yasağının hangi tarihte başlatılması gerektiği hususunda Rekabet Kurulu ve Danıştay’ın görüşleri birbirinden farklı, bizimki ise her ikisinden de farklı.

Akaryakıt dağıtım şirketleri ve bayileri 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu uyarınca faaliyet gösteriyorlar ve Kanunun amir hükmü uyarınca tek elden satış sözleşmesine göre faaliyetlerini yürütüyorlar. Diğer bir deyişle, bir akaryakıt istasyonunda yalnızca bir dağıtım şirketinin ürünleri satılabilmekte ve bir bayinin başka bir dağıtıcıdan akaryakıt temin etmesi ve/veya bir dağıtıcının bir başka dağıtıcının bayilerine akaryakıt ikmali yapması ağır idari yaptırımlara tabi olmakta.

Bu çerçevede, dağıtıcılar ile bayileri arasında hem bayilik sözleşmesi akdedilmekte hem de dağıtım şirketleri tarafından bayinin sahip olduğu istasyonun mülkiyeti üzerinde sınırlı bir ayni hak olan intifa hakları uzun süreli olarak tesis edilmekte idi. Hatırlanacağı üzere, Rekabet Kurulu 2002/2 sayılı Tebliğ gereğince intifalara ilişkin 5 yıldan uzun süreli durumları Rekabet Kanunu hükümlerine aykırı saydı ve intifa sürelerini 5 yıl ile sınırladı. Diğer bir deyişle, bundan böyle dağıtıcı ve bayi arasındaki rekabet etmeme hükmünün de muafiyeti 5 yıl ile sınırlı olacak.

Bu çerçevede 5 yıllık sürenin ve de muafiyetin ne zaman başlayacağı hususunda 4 farklı yaklaşım ortaya konulabilir. Bunlar:

  • Faaliyet ölçütü
  • Kira sözleşmesi ölçütü
  • Bayilik sözleşmesi ölçütü
  • Lisans ölçütü

Rekabet Kurulu’nun güncel bir kararında teşebbüs, muafiyetin başlangıcı olarak faaliyet ölçütünün esas alınmasını talep etmiş. Diğer bir deyişle, teşebbüs bakımından muafiyetin başlangıcı olan süre bayi faaliyete geçene kadar ötelenmeye çalışılmış ve 5 yıllık sürenin aktif olarak kullanılması amaçlanmış.

Kurul, vermiş olduğu ilk karar ile kira sözleşmesi ölçütünü benimsemiş. Yani Kurul nazarında, istasyonun faaliyete geçtiği tarihten bağımsız olarak kira sözleşmesi taraflar arasında imzalandığından itibaren 5 yıllık süre başlamış sayılmış. Kurul bu yaklaşımı ile muafiyetin başladığı süreyi geriye çekmeye çalışmış ve etkin olarak muafiyet süresinin azalmasına neden olmuş.

Kurul kararı “menfaati haleldar olanlar” tarafından yargıya taşınmış ve Danıştay uyuşmazlığın çözümünde bayilik sözleşmesi ölçütünü benimsemiş. Danıştay, kararında Kurul Kararının sürenin başlangıcına ilişkin olan kısmının iptaline karar vermiş ve bu hususta bayilik sözleşmesi ölçütünü aşağıdaki gerekçe ile benimsemiş:

“Bu itibarla, rekabet hukukunun konusunu, kişilerin kendilerini bağlı hissettikleri ve özgür iradeleri ile karar alamamalarına neden olan anlaşmalar oluşturması nedeniyle, davacının istasyonun faaliyete geçtiği tarihten itibaren muafiyet tanınması talebinin kabul edilebilir bir yani olmamakla beraber; rekabet etmeme yükümlülüğünün ortaya çıktığı ilk anlaşmanın gerçekleştiği (yani bayilik sözleşmesinin imzalandığı) andan itibaren muafiyetin başlatılması gerekirken kira sözleşmesi esas alınarak muafiyetin başlatılmasına ilişkin dava konusu Kurul kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.”

Bize göre ise, Danıştay’ın hareket noktası doğru olmakla birlikte vardığı sonuç isabetli değil. Kabul etmek gerekir ki, rekabet hukukunun konusunu, kişilerin kendilerini bağlı hissettikleri ve özgür iradeleri ile karar alamamalarına neden olan anlaşmalar oluşturmakta. Bu nedenle, taraflardan biri rekabet etmeme/etme kararını özgür iradesi ile alamadığı sürece, bu keyfiyetin başlangıç tarihi olan sözleşmenin kurulması noktası kabul edilebilir olmakla birlikte burada özgür iradeyi sınırlayan daha üst bir norm var: Lisans. Akaryakıt bayilik faaliyeti için her şeyden önce EPDK tarafından verilmiş bir lisansa sahip olmak gerekiyor. Kanun uyarınca, lisans olmadan hiçbir faaliyet, ister rekabet etme yönünde, ister rekabet etmeme yönünde zaten yapılamaz.

Henüz lisans almamış bir teşebbüsün faaliyet konusunda herhangi bir işlem yapması hatta taahhütte bulunması bile kanunen gayrikabil. Kanunen aksiyon alması mümkün olmayan bir aktörün de rekabet etmek ya da etmemek yönünde bir özgür iradesinden söz edilemeyeceği gibi sözleşme ile sınırlandırılmış bir iradesinden de söz edilemez. Hiçbir şekilde faaliyet gösterme şansı olmayan bir teşebbüs bakımından muafiyet süresinin bayilik sözleşmesi anından itibaren başlatmayı hukuka uygun gören Danıştay kararında bu nedenle hukuki isabet kaydetmek mümkün değil.

Rekabet Kurulu, Danıştay’ın mezkûr kararından sonra almış olduğu yeni bir karar ile yargı kararına uyarak muafiyet başlangıcını bayilik sözleşmesinin imzalandığı tarih olarak tespit ve tayin etmiş. Bu konu temyiz aşamasında Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu tarafından ayrıca ele alınacak. Neticenin ne olacağını hep birlikte göreceğiz.

Biz burada bayilik sözleşmesinin imzalanması ile lisans alınması arasında bazı hallerde esaslı sürelerin geçebileceği hususuna değinerek analizimizi nihayetlendirelim. Dolayısıyla lisans alma tarihinin esas alınması gerekirdi. Lisans alındığı tarihten itibaren teşebbüsün her türlü yükümlülüğü başlatılmalı. Lisans aldıktan sonra faaliyete geçmenin gecikmesi teşebbüsten kaynaklı bir durum olduğundan, teşebbüsün ortaya koyduğu faaliyet ölçütü de uygulanamaz. Doğru ölçüt lisans ölçütü olmak gerekir.

JLR neden “Doğu Detroit” i Seçti?

Doğrudan rekabet kuralları ile ilgili olmamakla birlikte, doğrudan yabancı yatırımları (FDI) ve bu arada fabrikalarını kurmak için uygun yer arayan otomotiv firmalarını çekmek isteyen ülkelerin yaptıkları rekabeti ve firmaların yatırım kararlarını verirken dikkate aldıkları hususları irdeleyen ilginç bir makalenin çevirisini bilgilerinize sunuyoruz. Yazı Jesse Snyder tarafından kaleme alınmış ve “autonews.com” adlı web sayfasında 17 Ağustos 2015 tarihinde yayımlanmış. Konu, doğrudan yabancı yatırımların çekilmesi hususunun sürekli gündemde olduğu Türkiye bakımından da önemli ve makalenin içeriğinde çıkarılacak dersler mevcut.

 JLR neden “Doğu Detroit” i Seçti?*

Jaguar Land Rover’ın, geçen hafta, Nitra modeli için bir sonraki montaj fabrikası olarak Slovakya’yı seçmesi, ABD, Meksika ve Polonya’da umutları yerle bir etti.

Slovakya seçimi başka bir “düşük ücret” seçimi miydi?

Pek değil.

Elbette Slovakya’daki ücretler ABD ya da Meksika’ya, hatta belki Polonya’ya göre daha düşük olabilir. Ancak buna odaklanmak daha büyük bir noktayı gözden kaçırmamıza sebep olabilir.

Otomotiv endüstrisi küresel imalat denkliğinin (global manufacturing parity) eşiğinde bulunuyor. Eğer bir üretim tesisine bir milyar ABD dolarından fazla yatırım yapıyorsanız, bugünün işgücü maliyetlerinden çok daha fazlasını önemsemeniz gerekir. Montaj fabrikalarının amortisman süreleri çok uzun yıllara yayılmakta ve tesisler nesiller boyu faaliyet göstermektedirler.

Yaşam boyu verimlilik, bugünkü ücretlerden daha önemli bir parametre halindedir. Yirmi yıl içinde, Slovakya’daki ücretler Avrupa seviyelerine ulaşacaktır.

Tesisin kurulacağı yer ile ilgili başka neler dikkate alınır? Kalifiye ve üretken işgücü? Mevcut bir tedarikçi portföyü? Peki ya içeriye ve dışarıya yönelik lojistik maliyetleri? Yüksek gümrük vergileriyle karşılaşmaksızın önemli pazarlara erişim? Teknoloji desteği? İstikrarlı bir döviz kuru?

Bundan on yıl önce olsaydı, Slovakya Jaguar Land Rover’ın alaşım yapılı lüks “Cross-over” tipi araçları üreteceği bir tesise ev sahipliği yapamazdı.

2004’te, Slovakya’nın ve diğer dokuz ülkenin Avrupa Birliği’ne katıldığı hafta, Slovakya’daydım. Volkswagen’in Bratislava fabrikası, ülkenin tek montaj tesisiydi. Ama E58 otoyolundan kuzeye 30 mil ileride Trnava’da, bir inşaat ekibinin, PSA Peugeot Citroen tesisinin üçüncü duvarını diktiklerini görmüştüm.

O ziyaretimde, Zilina’yı ziyaret etmedim çünkü Karpat Dağları’nın arasından geçen Zilina yolu yol dar ve virajlıydı.

İki yıl sonra, bir bakanın ulusal kalkınma bütçesinin iflası pahasına bir otoyol yapmasının ardından Kia fabrikasını Zilina’ya kurdu. Slovakya’lı bakan işinden kovuldu ancak Kia ile olan anlaşmaya sadık kalındı.

Şimdi, Doğu Avrupa bir otomotiv merkezi haline gelmiş durumda. Slovakya ise kıyıda köşede değil Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti ile birlikte Doğu Detroit’in tam da merkezinde. Çoğu Amerikalı Detroit’i otomotiv sektörünün merkezi olarak düşünür. Oysa geçen yıl 330 milyon nüfuslu ABD 11.5 milyon hafif araç üretirken, Slovakya 5.4 milyon nüfusu ile bir milyon araç üreterek, dünyanın kişi başına en yüksek oranını yakaladı. Slovak üretkenliğini yakalamak için, Amerikalıların 60 milyon daha araç üretmesi gerekiyor.

Doğu Detroit, on yıl öncesinde 9 olan montaj fabrikası sayısını 14’e çıkarmış durumda ve bunların hepsi 250 mil yarıçapında bir alan içerisinde bulunuyor. JLR’ın yeni fabrikası ile bu sayı 15’e çıkacak. Bunların bir çoğu senelik 250,000 adedin üzerinde araç üretme kapasitesine sahip. Ukrayna, Slovenya, Romanya, Avusturya ve Almanya sınırında bulunan diğer montaj fabrikaları ise bu rakamların dışında.

Yeni yüzyılın başından itibaren Çekler, Slovaklar, Polonyalılar ve Macarlar, Doğu Detriot olabilmek adına, yollar ve elektrik ve doğal gaz gibi zorunlu alt yapı tesisleri inşa ettiler, eğitim sistemlerini güçlendirdiler ve büyük teşvik mekanizmalarını hayata geçirdiler.

Şimdilerde, JLR’nin Slovakya’yı seçmesindeki tek sebep düşük işgücü maliyetleri değil; aynı zamanda gümrük vergilerinin söz konusu olmadığı AB coğrafyası, güçlü tedarik olanakları, kalifiye ve üretken işgücü, düşük lojistik maliyetleri, yerleşik altyapı ve Euro bölgesi içerisinde imalat yapıldığı için düşen kur riskleri.

Kısacası, otomobil üretiminde yeni denge bu şekilde.

* http://www.autonews.com/article/20150817/OEM01/308179988/why-jlr-picked-detroit-east?cciid=email-autonews-weekly

Genişbant internette sahiplik ayrıştırmasının ayak sesleri

Alt pazarda faaliyet göstermenin, üst pazarda doğal tekel niteliğindeki dikey bütünleşik teşebbüse ait altyapıdan yararlanmayı zorunlu kıldığı durumlarda, alt pazar rekabetini sağlamanın ne kadar zor olduğu günümüzde tecrübeyle sabit hale geldi. Genişbant internet söz konusu pazar yapısının en önemli örneklerinden birisini teşkil etmekte.

Pek çok ülkede genişbant internet pazarında dikey bütünleşik yerleşik işletmecilerin varlığı söz konusu olduğundan, üst pazar ve alt pazar arasındaki ilişkinin düzenlenmesi ilgili pazarda rekabetin tesisi bakımından kilit rol oynuyor. Altyapı sahibi dikey bütünleşik işletmecinin, çeşitli uygulamalar yoluyla kendisiyle aynı ekonomik bütünlük içinde yer alan işletmeci lehine uygulamalarda bulunması ciddi bir risk olarak görülmekte. Söz konusu riskin ortadan kaldırılması noktasında 3 temel yöntemden söz edilebilir:

  • Dikey bütünleşik işletmecinin üst pazar ve alt pazar faaliyetlerini aynı tüzel kişilik altında yürütmesi ancak işletmeciye hesap ayrıştırması ve ayrım gözetmeme yükümlülükleri yüklenmesi
  • Dikey bütünleşik işletmecinin üst pazar ve alt pazar faaliyetleri bakımından tüzel kişiliklerin ayrıştırılması ve işletmecinin alt pazarda faaliyet gösteren kolu ile rakiplerine mutlak biçimde eşit muamele göstermek zorunda bırakılması
  • Toptan ve perakende faaliyetler için sahiplik ayrıştırmasına gidilmesi ve ayrımcılık yapma motivasyonun tamamen ortadan kaldırılması

Özellikle AB’de, genişbant internet bakımından 3. seçenek bu güne kadar fazlaca gündeme gelmemiş ve düzenleyici otoriteler altyapı sahibi dikey bütünleşik teşebbüsün kendi perakende kolu ve rakipleri arasında ayrımcılık yapmasını engelleyecek yöntemlere yoğunlaşmıştır. Ülkemizde de şu ana kadar 3. seçeneğin tartışma konusu yapılmadığını hatırlatmakta fayda var.

CaptureAyrımcılık konusunu en fazla irdeleyen ve bu konuda oldukça agresif adımlar atan düzenleyici kurumların başında OFCOM’un geldiğini söylesek yanlış olmaz. OFCOM’un, altyapı sahibi BT’nin kendi perakende kolu ve rakip işletmeciler karşısında mutlak eşitlik prensibi ile hareket etmesi yönündeki taleplerine cevap verebilmek için British Telecom (BT) bünyesinde “Openreach” adlı yeni bir departman kuruldu. Openreach’in ayrı bir tüzel kişiliği bulunmasa da, BT içinde diğer tüm departmanlardan “Çin Seddi” ile ayrılmış bir iş birimi olarak konumlandırılmış ve ayrı bir marka altında faaliyet göstermesi öngörülmüş. Openreach diğer tüm departmanlardan farklı olarak CEO’ya dahi raporlama yapmamakta, yalnızca Equal Access Board adlı bir kurul vasıtasıyla şirket yönetim kurulu ile muhatap olmakta.

İngiltere örneği İtalya için de belli ölçüde yol gösterici. İtalyan düzenleyici otoritesi AGCOM, TI’nın üst pazardaki bazı uygulamalarının ayrımcılığa yol açtığını ve alt pazardaki rekabete zarar verdiğini ileri sürdü. AGCOM’un endişelerinin giderilmesi adına Telecom Italia (TI), Openreach benzeri bir departman olarak Open Access Division’ı kurmuş ve bu departmanı diğer tüm birimlerden Çin Seddi ile ayırdı.

Ancak bugün gelinen noktada İtalya ve İngiltere’deki rekabet otoritelerinin ve düzenleyici kurumların söz konusu tedbirlerin yeterliliği hakkında şüpheleri olduğu görülüyor. Ayrıca TI ve BT’nin rakipleri, bir yandan daha müdahaleci adımlar atılması için düzenleyici kurumları sıkıştırmakta, diğer yandan da rekabet otoritelerine ayrımcılığa dayalı başvurularda bulunmakta.

OFCOM yakın zamanda sahiplik ayrıştırmasına işaret etmiş ve sorunların çözülememesi halinde bu alternatifin de masada yer alacağını çok açık bir dille ortaya koymuştu. İtalya’da ise TI’nın her an ayrımcılığa dayalı çok ciddi bir rekabet soruşturması ile karşı karşıya kalabileceği dile getirilmekte. TI’nın, özel hukuk tazminatları ile birlikte milyar Euro’ları aşabilecek yaptırımlarla karşılaşmamak adına, sahiplik ayrıştırmasını dahi değerlendirmesinin sürpriz olmayacağı ileri sürülüyor.

Enerji sektöründe çoğu ülkede temel kural olarak kabul edilen sahiplik ayrıştırması yavaş yavaş genişbant internet pazarında da önemli bir tartışma konusu olarak ortaya çıkıyor. Altyapı sahibi işletmecilerin sahiplik ayrıştırması karşısındaki temel argümanının yatırım yapma motivasyonunun ortadan kalkacağı olduğu dikkate alındığında, rekabet hukuku ve regülasyonun en temel paradoksu olarak nitelendirilebilecek “inovasyon vs. rekabet” konusunun bu alanda da alevlenmesinin muhtemel olduğu söylenebilir.

Bilkent Üniversitesi ekonomi hukuku tezsiz yüksek lisans programı

Türkiye’nin önde gelen hukuk fakültelerinden biri olan Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ekonomi Hukuku Tezsiz Yüksek Lisans Programı’nda hem akademik hem mesleki açıdan güçlü öğretim kadrosuyla Türkçe ve İngilizce eğitim sunarak hukukçuları ve hukukçu olmayan adayları davet ediyor.

Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın ortak avukatlarından Şahin Ardıyok’un “Economic Regulation and Law” ve “Energy Law and Policy” derslerini verdiği ve Eylül 2015’te başlayacak olan programa ilişkin  ayrıntılı bilgi vermek amacıyla 30 Mayıs 2015 tarihinde saat 14.00’te Bilkent Üniversitesi Amfiler Binasında bir tanıtım toplantısı yapılacak. Programa hakkında daha detaylı bilgi almak isteyen herkesi tanıtım toplantısına bekliyoruz.

Ekonomi Hukuku yüksek lisans programı müfredatını aşağıda görebilirsiniz.

Bilkent University LL M  in Law  Economics

Akaryakıt ve LPG Sektörlerine İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği

Rekabet Kurumu, LPG ve Akaryakıt piyasasında alıcılar ile sağlayıcılar arasında imzalanan bayilik sözleşmeleri ile bayilik sözleşmelerinde yer alan rekabet etmeme yükümlülüğünün süresine etki eden intifa, tapu siciline şerh edilmiş kira vb. şahsi veya ayni hakları Tebliğ kapsamında düzenleyen Akaryakıt ve Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) (Tüplü ve Dökme LPG Hariç Olmak Üzere) Sektöründeki Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği Taslağı‘nın 3 Mart 2015 tarihine kadar kamuoyunun görüş ve önerilerine açıldığını sitesinden duyurdu.

DFW usufructSöz konusu taslak, LPG ve akaryakıt sektöründeki muafiyetin koşulları açısından, Kurul’un muafiyet kararlarından da hatırlanacağı birtakım özel düzenlemeler öngörmekte. Şöyle ki, “Muafiyetin Genel Koşulları” başlıklı 5. maddede, 2002/2 sayılı Tebliğ’deki hükümlerle de uyumlu olmak kaydıyla, dikey anlaşmanın daha önce üzerinde hiçbir gerçek ve/veya tüzel kişi tarafından akaryakıt ve/veya LPG bayilik faaliyeti yapılmamış araziler üzerinde kurulmuş yeni istasyona ilişkin olması durumunda, alıcıya 10 yıla kadar rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebileceği düzenleniyor. Ayrıca rekabet etmeme yükümlülüğünün başlangıç tarihinin, sağlayıcı ile alıcı arasında yapılan bayilik sözleşmesinin tarihi olduğu belirtiliyor.

Ayrıca muafiyetin genel koşullarına ilişkin, alıcı ile sağlayıcı arasındaki dikey anlaşmaların 2002/2 sayılı Tebliğ’in 5 inci maddesinde yer alan ve tesisin alıcı tarafından kullanıldığı süre boyunca alıcıya rekabet etmeme yükümlülüğü getirilmesine imkan sağlayan düzenlemeden yararlanabilmesi için, rekabet etmeme yükümlülüğünün başlangıç tarihinde anılan düzenlemede belirtilen koşulları haiz olması gerektiği söyleniyor. Söz konusu hükmün uygulanmasında, istasyonun kurulu olduğu arazinin maliki ile alıcının rekabet hukuku çerçevesinde aynı iktisadi bütünlük içinde olması yanında, taraflar arasında iştirak, kira ve benzeri sözleşme ilişkisi ya da üçüncü dereceye kadar kan veya ikinci dereceye kadar sıhri hısımlık olması halinde bağlantı bulunduğunun kabul edileceği belirtilerek objektif bir kriter getiriliyor.

Taslağın “Diğer Hükümler” başlıklı 6. maddesine göre ise, Tebliğ’de düzenlenmeyen hususlara ilişkin değerlendirmeler bakımından 2002/2 sayılı Tebliğ uygulanıyor.

Söz konusu taslağa buradan ulaşabilirsiniz.

Enerji Hukuku ve Politikası dersi başlıyor!

Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın Kıdemli Ortağı Av. Şahin Ardıyok ile kendisinin eski öğrencilerinden halihazırda ERRA (Energy Regulators Regional Associations/Enerji Düzenleyicileri Bölgesel Birliği) Başkanı ve EPDK Kurul üyeliği görevini yapan Alparslan Bayraktar tarafından Bilkent Üniversitesi’nde verilecek olan Enerji Hukuku ve Politikası dersi 13 Şubat Cuma günü başlıyor.

Söz konusu ders kapsamında başlıca ele alınacak konular:

  • Elektrik, doğalgaz ve akaryakıt piyasalarının katmanlarında faaliyet gösterenler, devlet ve son kullanıcılar arasında hukuki ilişkilerin incelenmesi,
  • Bu piyasalara özgü rekabet, arz güvenliği, çevre sorunları gibi temel problemlerin ele alınması,
  • Söz konusu piyasalara müdahalelerde bulunan EPDK ve Enerji Bakanlığı’nın yapısı, ilgili mevzuat ve düzenlemelerin değerlendirilmesi,
  • Bu piyasalarda ortaya çıkacak hukuki uyuşmazlıklar için Türkiye, AB ve ABD’deki çözüm mekanizmaları,
  • Küresel ve özellikle bölgesel jeopolitik gelişmelerin enerji piyasalarına etkilerinin incelenmesi

olarak sıralanmakta. Ayrıca dersin işleyişi kapsamında santral ziyareti, milli yük tevzii merkezi ziyareti ve elektrikli/hybrid araç tanıtımı gibi konulara da yer verilmesi planlanıyor.

Enerji Hukuku ve Politikası dersi ile ilgili daha detaylı bilgi almak isteyenler ders programına göz atabilir: Bilkent Üniversitesi Enerji Hukuku ve Politikası_Syllabus_2015

Danıştay motorlu taşıtlarda rekabet istiyor

Danıştay, RK’yı Motorlu Taşıtlar Tebliği’ni uygulamaya zorluyor. RK Danıştay’ın bozma kararı sonucunda, motorlu taşıtların satış ver servisine ilişkin çıkardığı Tebliğin uygulanması için ilk defa soruşturma açtı. Belit Polat sorduğunuz ve sormadığınız tüm sorularınızı yanıtlıyor.

Haftaya yeni ve ilginç bir soruşturma haberiyle başlıyoruz.

Rekabet Kurulu, Renault Trucks hakkında başlattığı soruşturmayı biraz önce duyurdu. Soruşturma açılmasına dair kararın ilk ilginç özelliği, 2005/4 sayılı Tebliğ’in ihlali iddiasına dayanıyor olması.

2005/4 sayılı Tebliğ, motorlu taşıtlar sektöründeki dikey anlaşmalar ve uyumlu eylemlere ilişkin grup muafiyeti kurallarını düzenlemekte. Bu kurallar ise genel olarak, rakip otomotiv sağlayıcılarının pazara girişlerini kolaylaştırmak ve yetkili satıcı ve servislerin sağlayıcı karşısındaki konumlarını güçlendirmek amacına yöneliyor. Bu amaçlarla yürütülen ve Avrupa Birliği mevzuatına paralel olarak hazırlanan Tebliğ hükümlerine bakıldığında ise, adeta otomotiv piyasasını detaylıca düzenleyen regülasyonlar görüyoruz. Çok markalı bayilerden sözleşme sürelerine, teknik bilgiye erişimden hakem uygulamasına kadar, hem satış hem de satış sonrası ve servis için, gerekli olup olmadığı konusunda tartışmalar olmakla birlikte, endüstriye özgü kurallar karşımıza çıkıyor. Ancak adından anlaşılacağı üzere 2005 yılında yürürlüğe giren bu Tebliğ’in 7-8 senelik uygulama alanında pek dinamik olduğunu söylemek mümkün değil. Sağlayıcılar bakımından, kuralların harfiyen uygulandığını söyleyebilirdik söylemesine ama, uyulmaması durumunda ne ile karşılaşılacağı belirsiz (idi). Bunun için de, kapatılan önaraştırmalar ile bireysel muafiyet başvuruları dışında, şimdiye kadar doğrudan 2005/4 sayılı Tebliğ’in ihlaline yönelik bir soruşturma ile karşı karşıya kalınmamıştı. Bayi şikayetlerinde ise sonuç baştan belliydi: “Derdinizi mahkemede anlatın.”ramazan3

Şimdiyse, AB’de satış ve satış sonrası ayrılarak özellikle satışa ilişkin kurallar değişmiş  durumda. Düzenlemelerin genellikle AB’den aynen alındığı düşünüldüğünde, Rekabet Kurulu’nun öncelerde yürüttüğü anket çalışması dışında, yeni düzenlemelerin ülkemiz açısından benimsenmesi için atacağı adımları ve takvimi henüz belirlenmedi. Şu an için konuyla ilgili en çarpıcı gelişme, mevcut kurallar olan 2005/4 sayılı Tebliğ kapsamında Renault Trucks’a açılan soruşturma. İddiaya göre, teşebbüsün yetkili servis olma taleplerini anlaşma konusu hizmetin niteliği ile bağdaşmayan gerekçelerle reddettiği, özel servislerin teknik bilgi, ekipman ve eğitime erişimini kısıtladığı ve yetkili servisler ile özel servisler arasında ayrımcılık yaptığı ileri sürülüyor.

Açılan soruşturmanın ikinci ilginç yanına gelince… Her ne kadar Rekabet Kurulu’nun bir ilki gerçekleştirmiş olacağından bahsetsek de, Kurul’un son yıllarda art arda soruşturmalarla gündeme geldiği malum. Ancak 2005/4 sayılı Tebliğ’e dayalı bir soruşturmanın başlamasında Danıştay kararının büyük etkisi var. Çünkü Danıştay’ın kararında, Rekabet Kanunu’nu ihlal eden bir eylem veya uygulamanın varlığına ilişkin en ufak bir şüphe dahi varsa soruşturma açılması gerektiğinin bir kez daha altı çiziliyor. Danıştay’ın bu görüşünü yinelemesi de, yakında benzer soruşturmalarla daha karlılaşabileceğimizin sinyalini veriyor.

Bak Postacı Geliyor…

Posta Hizmetleri Kanunu ile birlikte posta hizmetlerinin serbestleşmesi sürecini Ceren Üstünel anlatıyor.

Artık neredeyse özelleşmeyen bir kurum ve tabiri caizse “rekabete açılmayan” sektör kalmadı gibi. Mayıs ayında yürürlüğe giren yeni Posta Hizmetleri Kanunu ile birlikte bu sektörlere bir yenisi daha eklenmiş oldu.

BOS001758Posta Hizmetleri Kanunu’nun yayınlanması ile birlikte sektörün serbestleştirilmesinin ilk adımı PTT’nin kuruluşu oldu. Kanun uyarınca PTT özel hukuk hükümlerine tabi bir tüzel kişilik olacak ve ona bağlı diğer iş yerleri ise PTT acenteleri olarak faaliyet gösterecek. Yeni düzenleme ile posta hizmeti vermek veya bu hizmet için gerekli altyapıyı kurup işletmek isteyenlerin ise önce Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) başvurarak yetkilendirme almaları gerekecek.

Sektörün “rekabete açılmasına” gerek var mıydı yok muydu soruları bir yandan kafamızı kurcalarken diğer yandan BTK’ya bu kadar sorumluluk ve dolayısıyla iş yükü yüklemenin de doğru olup olmadığı tartışma konusu. Çünkü geçmişte telekomünikasyon hizmetleri ile posta hizmetlerinin aynı çatı altında yürütülmesinin kapsam ekonomisi yaratmadığından hareketle, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu işler farklı ellerden verilmeye başlanmıştı. Şimdi ise sanki bir eskiye dönüş ile telekomünikasyonu düzenlemekle görevli devlet kuruluşuna posta hizmetlerinin regülasyonu görevini vermek ne ölçüde doğru bir politika tercihi beraber göreceğiz. Telekomünikasyonla posta hizmetlerinin ortak paydası ne kadar az ise, bunların regülasyonu ile ilgili bilgi gereksinimi de o kadar farklı olduğunu biliyoruz.

Kanun ile birlikte BTK’ya posta sektörüne ilişkin geniş çaplı düzenleme, denetleme ve yaptırım uygulama görev ve yetkileri verilmiş durumda. Tarifelerin onaylanması, yetkilendirme verilmesi, kullanıcı şikayetlerinin değerlendirilmesi ve gereken tedbirlerin alınması gibi hususların yanı sıra Kanun ile verilen görev ve yetkilere ilişkin tüm yasal düzenlemeleri de yapmak hem uzmanlık istemekte hem de oldukça vakit alacak gibi görünmekte. Zira Kanun çok genel bir çerçeve çizdiğinden yeni posta sektörünün nasıl olacağını şimdiden kestirmek çok zor görünüyor.

Sektörün nasıl şekilleneceği, gerçekten rekabetin tesis edilip edilemeyeceği, farklılaşmayı sağlayabilecek hizmet sağlayıcılarının ortaya çıkıp çıkmayacağı zamanla belli olacak. Şimdilik bizlere BTK’nın bir an önce gerekli düzenlemeleri yapmasını beklemekten başka yol görünmüyor. #direnpostasektoru

AB Havacılık Sektöründe Devlet Destekleri

AB Komisyonu, yeni kurulacak havayolu şirketlerine sağlanacak devlet yardımlarına yönelik Taslak Kılavuz hazırladı.

Göksu Utecht anlatıyor.

Avrupa Komisyonu, havalimanları ve yeni kurulacak olan havayolu şirketlerine sağlanacak devlet yardımlarına ilişkin ilke ve esasların yer aldığı yeni bir Taslak Kılavuz yayınladı ve kamuoyunu Taslak Kılavuz için yorum ve düşüncelerini paylaşmaya davet etti.

BOS001832Avrupa Birliği’nin gayri safi milli hâsılasında yaklaşık 140 milyar Euro’luk payı olan havacılık sektörü özellikle son yıllarda esaslı bir değişim ve gelişim içinde. Üye devletlerin havalimanı ve havayollarına yapacağı kamu yardımları, hâlihazırda Havacılık Kılavuzları ile düzenlenmekte. Ancak bu kılavuzların ihtiyaçları tam anlamıyla karşılamadığı düşüncesinden hareketle, sektördeki devlet yardımlarına ilişkin devam eden 60 adet soruşturma da göz önünde bulundurulacak olursa, havacılık sektöründe yapılacak kamusal yardımlarının modernize edilmesi ve şeffaflaştırılması amacıyla yeni bir kılavuz oluşturmak için çalışmalar yapılıyor.

Komisyon’un Rekabetten sorumlu Komiseri Joanquin Almunia konuya ilişkin olarak şu açıklamalarda bulundu:

’’Bizim amaçlarımızdan biri de halktan toplanan vergilerin gerçekten ihtiyaç olan yerlerde ve iyi şekilde harcanmasını garanti etmektir. Bu Taslak Kılavuz Avrupa Havacılık sektörünün rekabete daha açık, başarılı bir sektör olmasında önemli rol oynayacak. Teşebbüslerin sahip olduğu farklı iş modelleri dikkate alınmaksızın gerek düşük maliyetli havayolu şirketleri gerekse de bölgesel ya da büyük ölçekli havalimanları arasında adil rekabet ortamı sağlanacak.‘’

Taslak Kılavuzda yer alan dikkat çekici noktalar ise şu şekilde:

  • Havalimanı altyapı hizmetlerine ilişkin yapılacak devlet yardımlarına, söz konusu bölgeye olan ulaşım ihtiyacının karşılanmasında kamu desteği kullanmak şart ise izin verilmekte. 1994 ve 2005 Kılavuzlarında söz konusu yardımların ne şartlarla, örneğin hangi miktarda yapılacağına ilişkin açık hükme yer verilmemiş durumda. Yeni Taslak ile beraber bu boşlukları doldurmak için gerekli hükümler, örneğin ‘’yardımların yoğunluğu (aid intensities)’’ hususuna ilişkin sıkı düzenlemeler getiriliyor. Devlet yardımlarının miktarları havalimanlarının büyüklüğü ile ilişkilendiriliyor. Böylelikle küçük havaalanlarının büyük hava alanlarına oranla yardım alma ihtimalinin daha fazla olacağı bir sistem yaratılıyor.
  • Havalimanlarına yapılacak operasyon yardımı 1994 ve 2005 kılavuzlarında yasaklanmış durumda. Yeni Taslak ise havalimanlarının operasyonel giderlerini kamusal destek ile finanse edebilmelerine, Kılavuzda yer alan şartlar gerçekleştiği sürece, 10 yıla kadar izin veriyor. Operasyonel yardımın şartlarının, yardımı alacak olan havalimanın mali yapısına göre farklılıklar göstereceği belirtiliyor. Burada temel amacın geçiş dönemi olarak adlandırılabilecek süre boyunca havalimanı yönetimlerinin ve çalışanlarının uyum sağlamasına olanak tanımak.
  • Taslak Kılavuz’da dikkat çeken bir diğer nokta da yeni uçuş güzergâhı belirleyecek olan havayolu şirketlerine belli süre için devlet desteği sağlanmasına izin veriliyor olması.

Çalışmalarına 2011 yılında başlanan metnin 2014 yılının başında yürürlüğe girmesi bekleniyor. İlgili Taslak Kılavuz’a ve Taslak Kılavuz’a ilişkin basın duyurusuna  adresinden ulaşabilirsiniz.

Yeni Nesil Şebekeler ve Tesis Paylaşımı

BTK, tesis paylaşımı ve yükümlülüğü konusunda önemli bir karara imza attı.

Sonucunda işletmecilere 1 Temmuz’a kadar süre verilen kararın detaylarını Can İtez anlatıyor.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu, tesis paylaşımı ve yükümlülüğü konusunda verilen karar ile birlikte bu uygulamaların yaygınlaşması ve süreçlerin etkin bir şekilde işletilmesi konusunda önemli bir adım attı.

Bu kararın, teknoloji ve tercihler ışığında artan altyapı yatırımının etkisiyle altyapı rekabetin tesisi şansını da artırmayı hedeflediği yorumunu yapmak yanlış olmayacaktır. Konuyla ilgilenen pek çok kişinin de fark ettiği gibi, karara konu ve hızla artan altyapı tesisi süjelerinden birisi de yeni nesil şebekelerin fiber optik kablo altyapısıdır.

¹|‘Genişbant internet hizmetleri, fiber optik teknolojisinin gelişmesi ve uygulama alanlarının artması ile birlikte bakır kablo (telefon) ve kablo TV hatlarından sonra piyasada rol oynamaya başlayan üçüncü fiziksel kablo şebekesine hızla artan bir kullanırlık oranıyla kavuştu. Türkiye açısından rekabete açık bir pazar olarak internet genişbant hizmetleri pazarında da ilk defa bir altyapı kurulum sürecine şahit olmaktayız.

Bu durumda bizim ilgimizi çeken iki konuyu belirtmekte fayda var:

  1. Piyasa belki de ilk defa tek bir şirkete ait ve kullandırılmak sureti ile işletilen bir altyapı tekeline, her ne kadar düzenlenmekte de olsa, muhtaç olmama şansına sahip.
  2. Kurul verdiği bu kararla aslında her ne kadar iyi niyet ve rekabet söylemi ile yola çıksa da bu durumu güçleştirme ihtimali ile bizleri yüz yüze mi bırakıyor?

İlk konu ile ilgili olarak aslında güncel olarak ülkemizde hakim durumda olan ve olmayan hizmet sağlayıcıların fiber optik altyapı yatırımlarına büyük önem verdikleri ve farklı kollardan bu altyapı kurulumuna başladıkları biliniyor. Rekabet açısından faydalı bu gelişmeyi gölgede bırakma ihtimali olan ikinci konu ise tamamlanmamış altyapıları (veya daha doğru bir tabirle belli kısımlarını) paylaşmak yükümlülüğünün, bu altyapıyı kuran şirket tarafından kurgulanan fiziksel kapsamın azaltılması veya kapsam genişlemesinin yavaşlaması ile fiziksel kapsamının optimal düzeyde olmasını arzulayan biz kullanıcıların bu teknolojiye erişim süresinin uzaması veya hiç olmaması.

Kararın aslında tam da altyapı kurulum hızının arttırılmasını ve yayılımını hedefliyor olması ve AB piyasaları ile düzenlemelerinin referans olarak gösterilmesi, bazı soruları akla düşürüyor. Bu da, Türkiye’de altyapıyı kuracak olan ve tesis paylaşımı yükümlüsü haline gelen potansiyel ve mevcut şirketlerin kısıtlı olmakla birlikte talep yoğunlaşmasının ve hedef kitle bölgelerinin nispeten sınırlı oluşunun uygulamada yaratabileceği sıkıntılar. Neticede tablo, hedef kitlenin talebin yüksek olduğu bölgelerde oluşan rekabet ve talebin düşük olduğu bölgelerde teknolojinin olmayışı şeklinde oluşabilir. Bu muhtemel durum ekonomik etkinlik olarak desteklenebilse de (talebin olduğu yerde yatırımın fazla olması ve talebin oluşmadığı yerde maliyetlerinin geri dönüşünün mümkün olmaması nedeniyle yatırımın sağlanmaması mantık çerçevesinde sayılabilir) bilgi teknolojileri ve iletişim politikaları açısından tutarsızlık olarak algılanabilir (ulusal bir politika olarak internet kullanımının, erişiminin yaygınlaştırılması, kalite kriterleri, ulaşılabilirlik gibi konular belirlenmişse ve ülke çapında bir talep yaratılmak isteniyorsa özellikle bkz. “Bilgi Toplumu Stratejisi”).

Kararın pozitif ve negatif yönleri uzun uzun tartışılabilir, ancak uygulamanın gerçekleşebilmesi için, ciddi ve konuya özel olarak takip, teşvik ve aksi durumda caydırıcılık mekanizmalarının birlikte ve etkin bir şekilde çalıştırılması gerektiği bir gerçektir. Kurum 1 Temmuz tarihine kadar tesis paylaşımı yükümlülüğüne tabi işletmecilerden tesis paylaşımı ücretlerini talep etti, yaşanılacak gelişmeleri ve uygulamanın gidişatını bekleyip göreceğiz.