VW skandalına devam: Arabada kartel var

VW, çevreyi kirleten yanıltıcı yazılım skandalı kendi üzerinde kalmasın diye tüm Alman otomotiv endüstrisini ihbar etti. Dizel skandalının ayrıtılarını Ali Ilıcak yazıyor.

Biz değil, kartel üyeleri VW ve Daimler Benz söylüyor.

Geçen hafta, Volkswagen (VW) marka araçların neden olduğu karbondioksit emisyonlarını gizleyen yazılımın ABD’de ortaya çıkarılması ile başlayan skandalı yazmaya başlamıştım. Yazı sitede yayımlandıktan sonra, VW’nin yazılımın hazırlanmasından sorumlu yöneticisi Bay Lang’ın 40 aylık cezasını tamamlamak üzere ABD’de hapse girdiği haberi de ajanslara düştü.

Peki ne oldu da VW’nin yolsuzluk skandalı, Alman Otomotiv Endüstrisinin tamamını sarıp Dizel Skandalı haline geldi?

2017’ye gelindiğinde VW, ABD’de verilen para cezaları ve açılan tazminat davalarından gelen 20 milyar Avro’yu aşkın finansal yükü, hapse giren üst düzey mühendislerini,  ABD tarafından iadesi istendiği için Almanya’dan çıkamayan yöneticilerini sineye çekmiş gibi gözüküyordu.

Sonuçta dünyanın her yerinde şirket yolsuzluklarının cezası bunlardan ibarettir. En ağır suç devleti yanıltmaya ya da dolandırmaya kalkmaktır. Bunu yapan şirketlerin en kötü ihtimalle üst düzey yöneticileri istifa eder, belki bir kaçı 3-5 yıl hapse girer. Yeni bir yönetim kurulu atanır ve şirket yeni bir sayfa açar. Son dönemde bu tip davalara bakan hakimler, şirketin yolsuzlukla mücadele programlarının yayılmasına destek olmaları için vakıf kurmalarına (bkz Siemens), ya da var olan vakıflara fon aktarmalarına vb. de hükmedebiliyor. Ancak sonuçta şirketler yollarına, belki değeri geçici bir süre için düşmüş, tüketici algısı zayıflamış olarak da olsa bir şekilde devam ediyor. Kamunun şirketlere verdiği cezalarda da aynı mantık geçerli oluyor. Hele de rakipler de aynı oranda ceza ile muhatap oluyorsa, şirket bunu geçici bir problem olarak görüyor.

Volkswagen bin pişman!

Muhtemelen bu yüzden; bu devasa uluslararası skandal sadece kendi üzerine kalmasın ve hiç olmazsa Avrupa Birliği’nden gelecek cezalar bertaraf olsun diye,  VW 2017’nin ilk yarısında Avrupa Birliği Komisyonu’na bir pişmanlık başvurusunda bulundu.[1] Bu başvuru tipi kısaca, bir kartelin, yani rakiplerin karlarını yükseltmek/maliyetlerini azaltmak için bir araya gelerek tüketicilerin zararına olacak şekilde fiyat, üretim miktarı, teknoloji seçimi vb konularda anlaşması durumunun ortaya çıkarılması için devlet tarafından kartel üyelerine verilen bir fırsat. Eğer daha önce izine rastlanılmamış bir kartelin üyesi, rekabet otoritesine gider ve delilleri ile birlikte kendini ihbar ederse,  cirosunun %10’una varabilecek cezadan tamamen kurtuluyor ve rakiplerinin bu cezayı almasının önünü açıyor. Kartelleri ortaya çıkarabilmek için, Dünyanın önemli ekonomilerinin artık tamamında var olan bir mekanizma bu.

Volkswagen de, emisyon skandalı olarak tarihe geçen sahtekarlığın aslında sadece kendi başının altından çıkan bir iş olmadığını, tam anlamıyla “yerli ve milli bir mesele” olduğunu öne sürerek yaptı bu başvuruyu. Buna göre, üzerine atılı olan yanıltıcı yazılım suçuna benzer birçok başka çevre ve toplum düşmanlığı, aslında BMW ve Mercedes’in üreticisi olan Daimler Benz ile birlikte yapılan binden fazla toplantıda filizlenmişti. Bu toplantılar, çalışma grubu toplantısı adı altında 1990’lardan beri yılda bir kaç kez yapılıyordu ve VW’nin iştirakleri olan Audi ve Porsche temsilcileri de katılıyordu.

VW’nin sunduğu belgeler 2006’ya kadar gidiyor. Altmışın üzerinde ayrı çalışma grubunun 2006’dan bu yana binin üzerinde toplantı yaptığı; şirket merkezleri dışında Cenova, Frankfurt ve Paris gibi belli başlı otomotiv fuarlarında da toplanıldığı bildiriliyor. Bu çalışma grupları teknik standartları belirleme amacıyla oluşturulmuş olsa da, VW bunların, rakiplerin maliyeti artıran teknolojik hamlelerini engelleyerek, ortak vasatı belirlemek için çalıştığını öne sürüyor [AI: italik tabir bana ait].

AdBlue’um o kadar maviydi ki!

Çalışma gruplarında sağlanan ve çevre ile topluma zarar verici rakipler arası uzlaşmaların birçok örneği olmakla birlikte, en ilgi çeken faaliyet, Alman üreticilerin yüz yıllık dizel teknolojisine saplanıp kalması ile ilgili. Malum, önce Toyota’nın hibrit, sonra da Tesla’nın elektrikli araçları otomotiv sektörünü salladı. Almanların bunlara yanıtı ise benzinli araçlara göre havaya daha az karbondioksit salan “temiz dizel” oldu. Fakat dizel motorların temiz olmalarını engelleyen bir sıkıntısı vardı: özellikle kentlerde hava kirliliğine yol açan nitrik oksit üretmek.

Temiz dizel araçlar, nitrik oksidi, zararsız bileşenleri olan nitrojen ve su olarak ayırmak için AdBlue adı verilen bir sıvı kullanıyor. AdBlue’nun bulunduğu depo ne kadar büyük olursa havaya salınan nitrojen oksit o kadar iyi ayrıştırılabiliyor ve sürücünün bir dolumda kat edebileceği mesafe artıyor. Ancak daha büyük depo aynı zamanda, daha fazla maliyet ve lüks ses sistemi opsiyonu veya bagaj için daha az yer demek. Ancak 2006’da her üretici farklı AdBlue deposu büyüklükleri kullanıyordu. İlgili çalışma grubunda depo büyüklüklerinin aynılaştırılmasının araç başına 80 Avroluk bir maliyet avantajı sağlayacağına dair bir rapor hazırlanmıştı.

Bunun üzerine Avrupa pazarına sunulacak araçlar için 17 ila 23 litrelik AdBlue depolarının kullanılmasını ve aynılığın sağlanması için mümkünse sadece iki depo üreticisi ile anlaşılması Nisan 2006’da karara bağlanmış. Çalışma grubunun vardığı sonuçları şirketler benimsemiş ve uygulamış. Eylül 2008’de ise şirketler 8 litrelik deponun herkes için daha hayırlı olacağına hükmediyor. Fakat 8 litrelik AdBlue, aracın regülasyona uygun bir biçimde 6 bin kilometre gitmesine bile yetmiyor.

Sıkı sıkıya işleyen bir kartele olan gereksinim burada iyice kendini gösteriyor: Eğer herhangi bir rakip daha büyük bir AdBlue deposu kullanan bir aracı piyasaya sürmeye kalkarsa regülasyon otoriteleri 8 litrenin yeterliliği konusunda şüpheye düşecekler. 8 litre bir üreticinin araçları için yetmiyorsa diğerleri için de yetmeyebilir. O zaman kimse 8 litreden büyük depo kullanmasın!

Hava kirliliği, iklim değişimi, klima gazları, karbon ayak izi… Bildiğimiz tüm çevre jargonu, araç başına 80 Avro ediyor. Hatırlayın, araçların havaya VW’nin bildirdiğinden 35 kat daha fazla kirli gaz saldığı tespit edildi.

Mercedes de durur mu? O da yapıştırmış hemen kendi pişmanlık başvurusunu

Mayıs 2017’de Daimler Benz’in ofisleri, araçlarında VW’nin kullandığına benzer bir yanıltıcı yazılım kullanıldığı şüphesi ile polis tarafından arandı. Hem savcılık hem de rekabet otoriteleri tarafından sıkıştırılan Daimler Benz’in, VW’nin hamlesine benzer bir pişmanlık başvurusu ile yanıt verdiğini yine Der Spiegel’den öğreniyoruz. Sonuçta ucunda hapis olmasa da kartel cezaları da oldukça ciddi. Hem, eski kartel arkadaşı tarafından ihbar edilerek kalbi kırılmış bir şirketin neler yapabileceğini kimse tahmin bile edemez!

Bakalım bu başvurulardaki deliller başka ne gibi konularda yapılan “işbirliklerini” ortaya çıkaracak? Ve acaba hangi şirketin başvurusu “ilk” olarak kabul edilerek kartel cezası almaktan tamamen kurtulacak? (Bildiğiniz üzere ikinciye %40’a kadar mansiyon indirimi veriliyor).

Sorularımızı sormaya devam edelim: Kendi şirketlerini korumayı her türlü politikanın üstünde gören Avrupa Birliği ve Almanya, VW’yi mi yoksa Daimler Benz’i mi kollayacak? Kabak BMW’nin başına mı patlayacak? Yoksa kartel regülasyonlarını gevşeterek, hepsine birden çıkış yolu sunmayı mı deneyecekler? Hukuk ve adalet acaba dünyanın herhangi bir yerinde tezahür edecek mi?

Velhasılıkelam sevgili Pazarlardan Haberler okuyucuları, bir şirketin ağzından “bizim sektör çok rekabetçi”, “karşılaştığımız yerde rakiplerle birbirimize tıslıyoruz” gibi bir lakırdı duyduğunuzda, bu en rekabetçi sayılan otomotiv sanayinin öyküsünü hatırlayın. Ve hiç unutmayın: Rekabet varsa bile, çalışanı kamçılamak içindir.

Gelecek yazı: Otomotiv kartelinin Alman ve Avrupa Birliği siyasetine etkisi ne olur?

Bir sonraki yazı: Hafız, iyi hoş da, bunlardan bize ne? diyenlere (Yanıtını henüz ben de bulamadığım için yazmaya başlayamadım).

[1] Başvurunun tarihini bilmemekle birlikte, gizli kalması gereken başvuruyu ortaya çıkaran Der Spigel haberinin tarihi Temmuz 2017.

AB Komisyonu’yla uzlaşan bir kartel üyesi daha sonra kararın iptalini Genel Mahkeme’den isteyebilir mi?

Fatih Özkan, AB rekabet hukuku kapsamında uzlaşma meselesini tartışıyor.

Uzlaşma, rekabeti sınırlayıcı bir anlaşmaya (özellikle de kartellere) taraf olan teşebbüslerin, ihlalin varlığını kabul etmeleri karşısında kendilerine uygulanacak ceza miktarında belli bir oranda indirim yapılmasını öngören bir prosedürdür. Burada soruşturma konusu teşebbüsler AB Komisyonu ile masaya oturup haklarında ileri sürülen iddiaları kabul ettikleri için, AB Komisyonu bir kez karar verdikten sonra bu karara karşı Genel Mahkeme’ye başvurmak, her ne kadar Uzlaşma Duyurusu (Settlement Notice 2008) tarafından açıkça engellenmiş olmasa da, pek ihtimal dahilinde bir durum değildi. Bu nedenle aslında pek çoğumuzun bu soruya vereceği tepki “Olur mu öyle şey!”, “O zaman uzlaşmanın ne anlamı kalıyor?” veya “Hiç dürüstlük kurallarıyla bağdaşan bir davranış mı bu?” şeklinde olabilir. Ancak Genel Mahkeme’nin şimdi inceleyeceğimiz kararının ardından yazımızın başlığındaki soruya artık olumlu yanıt vermemiz gerekiyor.

Handshake Woman & ManAralık 2014 tarihli kararında AB Komisyonu; İngiltere, Almanya, Fransa, Belçika, Norveç ve Danimarka pazarlarında faaliyet gösteren zarf üreticisi Bong, GPV, Hamelin, Mayer-Kuvert ve Tompla adlı beş teşebbüse, 2003 ila 2008 yılları arasında kartel oluşturarak ABİDA 101. maddeyi ihlal ettikleri gerekçesiyle 1,6 ila 4,9 milyon Euro arasında çeşitli para cezaları vermişti. Fiyat artışlarını birlikte belirleme, müşteri paylaşma, ihalelere danışıklı teklifler verme, birbirlerinin uğradığı zararları telafi edici mekanizmalar oluşturma ve rekabet açısından hassas bilgi paylaşımı iddiaları karşısında söz konusu teşebbüslerin hepsi ihlalinin varlığını kabul ederek uzlaşma yoluna gitmiş, ayrıca bir kısmı Pişmanlık Duyurusu (Leniency Notice 2006) uyarınca ek indirimler de elde etmişti.

AB Komisyonu’nun nihai kararı aslında tipik bir kartel vakası ve tipik bir uzlaşma dosyasından ibaretti. Ancak bu karara karşı, kararın taraflarından olan Tompla Genel Mahkeme’ye itiraz başvurusunda bulundu. Soruşturma kapsamında AB Komisyonu ile uzlaşarak cezada yüzde 10 oranında bir indirim elde eden Tompla, aynı zamanda pişmanlık nedeniyle de yüzde 50 oranında indirimden yararlanarak dosya kapsamında cezası en çok indirilen teşebbüstü. Tompla’nın Genel Mahkeme’ye sunduğu itiraz gerekçeleri arasında AB Komisyonu’nun teşebbüslere farklı oranlarda uyguladığı ceza indirimlerinin gerekçesini açıklamaması ve böylece Ceza Kılavuzu’nun (Fining Guidelines 2006) getirdiği esaslara aykırı davranması yer almaktaydı. Tompla’ya göre tüm teşebbüsler kartele hemen hemen aynı düzeyde katılmış olsa da Komisyon’un pişmanlık ve uzlaşma dışı uyguladığı ceza indirimleri birbirinden farklılık arz etmekteydi.

AB Komisyonu’nun kararında aslında hangi teşebbüse toplam ne kadar ceza verildiğine, hangi baz ceza oranının esas alındığına, bu cezanın kaç yıl ile çarpıldığına, ağırlaştırıcı veya hafifletici nedenler gerekçesiyle herhangi bir ayarlamanın yapılıp yapılmadığına ve pişmanlık kapsamında cezada ne kadar bir indirim uygulandığına ilişkin yeterince bilgi mevcut. Örneğin karteli 4.5 yıl sürdüren Tompla’nın 2007 yılı cirosu 143 milyon Euro iken, pişmanlık kapsamında yüzde 50 ve uzlaşma kapsamında yüzde 10 indirim uygulanarak kendisine verilen nihai para cezası 4,7 milyon Euro olmuştur. Ancak olayın kendine özgü koşullarını gerekçe gösteren AB Komisyonu, Ceza Kılavuzu’nun 37. maddesinin kendisine verdiği yetkiye dayanarak, somut olayda söz konusu kılavuzdaki esaslardan farklı bir yöntem izlemiştir. Bunun sonucunda örneğin karteli yine 4.5 yıl sürdüren ve 2007 cirosu 125 milyon Euro olan GPV’nin, pişmanlık kapsamında sadece yüzde 10 ve uzlaşma kapsamında bir yüzde 10 daha indirim almasına rağmen nihai para cezası 1.6 milyon Euro, yani Tompla’ya verilen cezanın üçte biri kadar olmuştur.

AB rekabet hukukunda teşebbüslere ceza verilirken ilgili ürün pazarında elde ettikleri ciro esas alınmakta, ancak nihai ceza herhalükarda teşebbüsün bir önceki mali yıldaki toplam cirosunun yüzde 10’unu aşamamaktadır. Özellikle farklı pazarlarda faaliyet gösteren teşebbüsler açısından bu yasal üst sınıra pek ulaşılamamaktadır. Ancak somut olayda ihlale karışan teşebbüslerin çoğu sadece tek pazarda, yani kartele konu olan pazarda faaliyet göstermektedir. Bu nedenle ağırlaştırıcı nedenleri bile uygulayamadan baz para cezasının yasal üst sınır olan yüzde 10’u aşma ihtimali doğmuştur. Bunu dikkate alan AB Komisyonu da cezayı söz konusu oranın altına çekmek üzere teşebbüslerin 2007 yılına ilişkin değil, 2013 yılına ilişkin cirolarını esas almış ve teşebbüslere, pişmanlık ve uzlaşma indirimleri dışında, farklı oranlarda indirimler uygulamıştı. İşte karardaki tek eksiklik (ve itiraz başvurusunun temeli) AB Komisyonu’nun teşebbüslere uyguladığı farklı indirimlerin gerekçelerini kararda belirtmemiş olmasıdır.

Aralık 2016 tarihinde verdiği kararında Genel Mahkeme, Tompla’nın başvurusunun kabulüne ve Komisyon kararının iptaline karar vermiştir. Genel Mahkeme’nin kararında hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik esaslarını vurguladığı anlaşılıyor. Mahkeme AB Komisyonu’nun, teşebbüsler arası eşit işlem yapılması ilkesine aykırı davrandığına hükmetmiştir. AB Komisyonu’nun, nihai karar konuyla ilgili bilgi içermese de müzakereler sırasında Tompla’nın tıpkı diğer teşebbüsler gibi yeterli ölçüde bilgilendirildiğine ve herhalükarda uzlaşma prosedüründe teşebbüslere vermesi gereken bilgi düzeyi açısından özen yükümlülüğünün daha sınırlı olduğuna yönelik savunmaları Genel Mahkemece kabul görmemiştir. Ayrıca kartel üyesi Hamelin’in başka pazarlarda da faaliyet gösterdiği hususu da Genel Mahkeme’ye göre Komisyon’un gözünden kaçmıştır. Dolayısıyla, teşebbüslere vereceği cezaları yüzde 10’luk yasal üst sınırın altına çekebilmek için Ceza Kılavuzu’ndan ayrılan AB Komisyonu’nun bu tutumu, Genel Mahkeme tarafından hukuka uygun bulunmamıştır.

AB rekabet hukukunda ilk kez Komisyon’un bir uzlaşma kararı AB mahkemeleri tarafından iptal edildiğinden Genel Mahkeme’nin kararı büyük önem arz etmektedir. Karardan anlaşılacağı üzere ihlal kararları kadar uzlaşma kararları da AB mahkemeleri nezdinde iptal davasına konu olabilir. Aslında usule ilişkin eksikliklerin uzlaşma kapsamında verilen kararlara da etki etmemesi için geçerli bir neden yok. Önemli olan esasa ilişkin meselelerin uzlaşma kararlarının iptaline yol açıp açmayacağı. Örneğin AB Komisyonu’na kartele dahil olduğunu itiraf eden bir teşebbüsün, Genel Mahkeme nezdinde bunun aksini ispat etmeye yönelik argümanlar ileri sürmesinin hukuken mümkün olup olmadığı üzerine düşünmek gerekiyor. Genel Mahkeme’nin bu kararı, uzlaşma kararlarının usule ilişkin olarak her zaman iptal edilebileceğini göstermiştir. Ancak uzlaşma kararlarının esasa ilişkin bir gerekçeyle iptal edilip edilemeyeceği ise hala belirsizliğini koruyor. Kararın uzlaşma prosedürünün yarattığı ivediliği ve kolaylığı ortadan kaldıracağını ileri sürmek çok zorlama bir yorum olsa da, özellikle Komisyon’un Ceza Kılavuzu’ndan ayrılarak verdiği uzlaşma kararlarının bundan sonra Genel Mahkeme’nin önüne daha sık getirilebileceğini söylememiz mümkün.

Şimdi Onlar Düşünsün!

Rekabet ihlallerine yönelik açılan özel hukuk davalarında yeni bir dönem başlayacak gibi görünüyor.

Detaylar Ceren Üstünel’in yazısında.

Düşünsün, iyi güzel de kim bu “onlar”?

Geçtiğimiz ay AB Komisyonu özel hukuk davalarına yönelik üçlü bir yasa paketi hazırladı. Bu paket içerisinde rekabet hukuku ihlallerinden doğan tazminat davalarına yönelik Taslak Direktif, grup davalarına ilişkin Bağlayıcı Olmayan Taslak Öneri ve ayrıca zarar hesaplamasında kullanılacak Taslak Kılavuz yer alıyor.

BOS005011Taslak Direktif’i oluşturmadaki temel amaç, Komisyon’un da bizzat dile getirdiği gibi pratikte yani yargılama aşamasında karşılaşılan zorlukların önüne geçebilmek. Örneğin bir tüketici devam eden bir ihlalin ve dolayısıyla zararın varlığından haberdar olsa bile rekabet otoritesinin kararını beklemek isteyebiliyor, aylar süren soruşturma süreci ve kararın kesinleşmesi derken açtığı tazminat davasında aslında zamanaşımı süresinin çoktan aşıldığı savunmasıyla karşılaşabiliyordu. Tazminat davası zamanında açılmış olsa dahi ihlalin varlığını kanıtlayan pek çok delilin zarar görenden ziyade ihlali gerçekleştiren teşebbüslerin elinde olması, “ihlal var ama zarar yok” veya “ihlal var ama zararın varlığı kanıtlanamamıştır” savlarının ortaya çıkmasına sebebiyet verebiliyordu. İhlalin ve aslında bir zararın da oluştuğu kanıtlandığında, bu sefer de “evet fiyatlar arttı; ancak artan fiyatları sen de kendi müşterilerine yansıttın, dolayısıyla aslında zararın yok” kanaatine varılıyor, pek çok tüketici aylar hatta yıllar süren bu yargılama aşamasından eli boş dönüyordu.

Onca teşvike rağmen prosedürde karşılaşılan zorluklar sebebiyle istenilen düzeye ve etkinliğe ulaşılamayan tazminat davaları, yayınlanan yeni taslak yasa paketi ile bir hayli değişeceğe benziyor. Zira yasa paketinde en sık karşılaşılan bu tip problemlere çözüm getirilmeye çalışılmış. Eğer taslak yasa paketi mevcut haliyle kabul edilecek olursa en önemli gördüğüm değişiklikler şu şekilde olacak:

• Zamanaşımı süresi, ihlalin varlığından tümüyle haberdar olunduğu andan itibaren en az beş yıl olacak. Eğer devam eden bir ihlal varsa zamanaşımı süresi ihlalin tamamen ve kesin olarak sonlandığı andan itibaren işlemeye başlayacak. Bu durum özellikle rekabet otoritelerinin söz konusu ihlal bakımından başlattıkları bir prosedür varsa önem taşıyacak.
• Komisyon kararları gibi ulusal rekabet otoritelerinin ihlal hakkında vermiş olduğu kararlar, mahkemeler nezdinde ihlalin gerçekleştiğine dair kesin kanıt teşkil edecek.
• Özellikle kartel davalarında, kartel oluşumunun doğrudan bir zarara da sebebiyet verdiği varsayımıyla hareket edilecek.
• Davacılar, pişmanlık başvurusu kapsamında sunulan ve ayrıca ticari sır niteliği taşıyan belgeler hariç olmak üzere her tür bilgi ve belgeye erişme hakkına sahip olacak.
• Yansıma zarar savunması (passing-on defence) halen geçerli olmakla birlikte dolaylı alıcıların ihlal sebebiyle aşama aşama artan bu fiyatlar sebebiyle zarara uğradığı varsayılacak.

Komisyon’un yayınladığı yasa paketine linkinden ulaşabilirsiniz.

Ne demiştik, şimdi “rekabeti ihlal eden teşebbüsler” düşünsün!

Dünya Devleri “Fiyat Sabitlemekten” Cezalandırıldı!

Güney Afrika Rekabet Otoritesi, Engen ve Shell’e ceza verdi.

Güney Afrika Rekabet Otoritesi, dünyaca ünlü dev petrol şirketleri Engen ve Shell’e ham petrolün yan ürünlerinden biri olan bitümin fiyatını sabitlediği gerekçesiyle ceza verdi.

Ayrıntılara geçmeden hemen belirteyim: Asfalt, zift, katran adlarıyla bilinen “bitüm”, ham petrolün işlenmesiyle elde ediliyor ve genelde belediyeler veya kamu kuruluşları tarafından yolların yapımında kullanılıyor.

İncelemenin geçmişine dönersek, Rekabet Otoritesi 2009 yılının başında Afrika Bitüm Birliği ve yedi adet petrol şirketine – Chevron, Engen, Shell, Total, Masana Petrol, Sasol ve Tosas – bitümin fiyatlarını sabitledikleri iddiasıyla soruşturma başlatmıştı. Nedeni ise Sasol ve iştiraki Tosas’ın “pişmanlık başvurusunda” bulunması.

Otorite, soruşturma sonucunda şirketlerin 2000 yılından 2009’un Aralık ayına kadar olan süreçte fiyat sabitleme anlaşması yaptıklarını ve birbirleri ile koordineli bir şekilde hareket ettiklerini tespit etti. Buna göre, firmalar arasındaki anlaşma çerçevesinde bitüm ve ilgili ürünlerin fiyata ilişkin rekabete hassas bilgilerinin değiştirildiği ve bitümin toptan satış liste fiyatına ilişkin fiyatlama formülü üzerinde uzlaşıldığını belirledi. Ayrıca rekabeti kısıtlayıcı bu uygulamaların şirketler arasındaki doğrudan iletişimler kadar birlik nezdinde gerçekleştirilen toplantılar aracılığıyla da hayata geçirildiğini ifade etti. Rekabet Otoritesi, soruşturma sonucunda elde ettiği tespitler çerçevesinde mahkemeye başvurmuştu.

İşte mahkeme sürecinde Afrika Rekabet Otoritesi ile Shell ve Engen arasında bir uzlaşma anlaşması imzalanarak taraflar arasındaki ihtilaf çözüldü. Uzlaşma anlaşmasına göre Engen 2.7 milyon, Shell ise yaklaşık 2.5 milyon Avro ceza ödeyecek. Yakın bir zamanda mahkemenin bu anlaşmayı onaylaması bekleniyor..

Bu Cezalar Sizi Yakar

OFT, rekabet ihlallerinde verilecek cezalar ve pişmanlık uygulamalarına ilişkin yeni kılavuz taslaklarını yayınladı.

İngiliz rekabet otoritesi OFT, rekabet ihlallerinde verilecek cezalar ve pişmanlık uygulamalarına ilişkin yeni kılavuz taslaklarını yayınladı.

Yeni kılavuzlar çok ciddi sistem değişiklikleri öngörmüyor ve esasen OFT uygulamalarının daha açık, anlaşılabilir ve caydırıcı olmasını hedefliyor. OFT bu değişiklikleri yaparken hem kendi uygulamalarından, hem de AB’nin tavsiyelerinden faydalanmış.

Her ne kadar yeni kılavuzlar çok ciddi değişiklikler getirmiyor demiş olsak da, cezalara ilişkin kılavuzdaki değişikliklerden bir tanesi oldukça dikkat çekici. OFT rekabet ihlallerine verilecek cezaların üst sınırını, teşebbüslerin, ihlalin sona erdiği yıldan bir önceki mali yıl cirosunun %30’u seviyesine çıkarmış. Bu seviyenin en yüksek kar marjlarıyla faaliyet gösteren teşebbüslerin dahi hayatını karartma potansiyeline sahip olduğu tartışmasız. Ancak seviyenin bu denli yükseğe çekilmiş olması bundan böyle OFT’nin tüm ihlallerde bu oran üzerinden ceza vereceği anlamına da gelmiyor. Zaten OFT azami ceza miktarlarını ciddi biçimde yükseltirken, belki de bunu dengeleyecek bir unsur olarak, cezaların hesaplanması aşamasına yeni bir basamak daha eklemiş. Bundan sonra OFT cezaları hesaplarken, bu cezaların “orantılı” olmasına da ayrıca özen gösterecekmiş. İhlale göre orantısız ve aşırı derecede yüksek cezalar verilmesi de bu basamağın sisteme dahil edilmesiyle önlenebilecekmiş.

Bunların yanı sıra OFT’nin ceza miktarını hesaplama prosedürü de mümkün olduğunca şeffaf bir hale getirilecekmiş. Böylece cezalandırılan teşebbüslerin, aldıkları cezaların hangi sebeplerle ve ne miktarlarda ağırlaştığını veya hafiflediğini rahat bir biçimde analiz edebilmesini sağlamak amaçlanıyor.

Pişmanlık uygulamalarına ilişkin kılavuzdaki değişiklikler de, benzer şekilde, yapılacak uygulamaların mümkün olduğunca şeffaf bir hale getirilmesini amaçlıyor. Yeni kılavuzda pişmanlık başvurusunun usulü, pişmanlığa başvurulması halinde sağlanacak korumanın kapsamı ve pişmanlık çerçevesinde beklenen işbirliği ve yardımlaşmanın seviyesi hususları açıklığa kavuşturulmaya çalışılmış. Ayrıca pişmanlığın özel hukuk alanındaki sonuçları da düzenlenmiş.

Sonuç olarak, OFT’nin bir yandan cezalarda önemli bir artırıma giderken, bir yandan da hem cezalara hem de pişmanlığa ilişkin uygulamalarda tam bir açıklık ve şeffaflık ortamını öngördüğünü söylemek mümkün. OFT’nin neden böyle bir yaklaşımı tercih ettiğinin ise hukuk ve ekonomi öğretisi yardımıyla açıklığa kavuşturabileceğini düşünüyoruz. Bilindiği gibi günümüzde, rekabet hukuku bilinci son derece gelişmiş teşebbüsler dahi sıkça rekabet ihlalleri içerisinde yer alabiliyorlar. Bunun sebebi, bu teşebbüslerin ihlal sonucunda nasıl bir ceza alabileceklerini ve bu cezanın verilme ihtimalini, ihlalden elde edecekleri ekstra kar ile karşılaştırarak, ihlalin daha cazip görünmesi halinde “hesaplanmış” bir risk almaları. OFT’nin yeni uygulamaları ise, öngördüğü açıklık ve şeffaflık düzenlemeleri çerçevesinde, teşebbüslerin bu riski “hesaplamasını” belki de daha da kolay bir hale getirebilecek türden. Ama OFT bir yandan hesaplamayı kolaylaştırırken, bir yandan da, ağırlaştırılmış ceza oranları yardımıyla denklemi değiştirerek teşebbüslere ihlalin doğru seçenek olmayacağı yönünde bir mesaj veriyor.

Pişmanlık uygulamalarının mümkün olduğunca şeffaf ve açık bir hale getirilmesinin de benzer bir amacı olduğunu düşünüyoruz. OFT, teşebbüslere pişmanlığın getirilerini rahatça hesaplayabilme olanağını sunarak, pişmanlık başvurularının sayısını arttırmayı hedefliyor. Ayrıca bu sayede teşebbüslerin sürekli olarak rakiplerin pişmanlık başvurusunda bulunma ihtimalini dikkate almaları ve bir ihlal içerisine girmeden önce çok daha fazla düşünmelerini de sağlanmış oluyor. Bir başka deyişle OFT, teşebbüslerin beynine hitap ediyor ve “ihlal size zarar verecektir, işte veriler, hesaplayın siz de görün” diyerek, rekabet ihlallerini ekonomik açıdan rasyonel olmaktan çıkarmayı ve caydırıcılığı arttırmayı amaçlıyor.