Petrol ve LPG piyasalarını hareketlendiren özelleştirme, devir ve soruşturmalar

Fatih Özkan, Petrol ve LPG piyasalarını hareketlendiren son dönem gelişmeleri anlatıyor.

Ülkemizde petrol ve LPG piyasaları, genellikle yapılan zamların (az da olsa indirimlerin) ardından gündeme gelmektedir. Global ölçekte petrol fiyatlarının düşmesine rağmen ülkemizde son 2 yıldır artan döviz kuru nedeniyle ithal edilen ham petrolün rafineri çıkış fiyatının bir türlü düşmek bilmemesi nedeniyle tüketiciler indirimli fiyatlardan petrol ve LPG alamamaktadırlar. “Benzin psikolojik sınır olan 5 TL /litreyi geçti”, “Bu araçta dünyanın en pahalı akaryakıtı kullanılmaktadır”, “Dolar artarsa artsın ben zaten hep 50 TL’lik yakıt alıyorum” gibi söylemler hepinizin malumudur. Gerçi geçenlerde bir ÖTV indirimi yaşandı, Bakanlar Kurulu kararıyla bazı mallardan alınan ÖTV oranları Nisan ayı sonuna kadar indirildi. O malların arasında ne yazık ki petrol veya LPG bulunmuyor.

Bu yazımızda dikkatinizi çekmek istediğimiz husus ise bambaşka. Günlük hayattaki gelişmelerden dolayı fırsat bulamamış olabilirsiniz ancak son birkaç ayda petrol ve LPG piyasaları bir hayli hareketlenmiş durumda. Bu bağlamda piyasalar, bir dağıtım şirketinin özelleştirilmesine, bir depolama tesisinin devrine ve Rekabet Kurumu ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun açtığı soruşturmalara tanık oldu. Bir de yeni bir işveren sendikası kuruldu. Sondan başlayalım. Akaryakıt bayilerinin üyesi olduğu Türkiye Akaryakıt Bayileri Petrol ve Gaz Şirketleri İşveren Sendikası (TABGİS) ve Petrol Ürünleri İşveren Sendikası’ndan (PÜİS) sonra 14 Şubat tarihi itibarıyla Enerji Petrol Gaz İkmal İstasyonları İşveren Sendikası (EPGİS) kurulmuş oldu.

İlk olarak geçtiğimiz ay Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın bir bağlı kuruluşu olan TP Petrol Dağıtım A.Ş. (TP) özelleştirildi. Özelleştirme kapsamına alınan TP için 2013/2 sayılı Özelleştirme Tebliği uyarınca Rekabet Kurumu’na bildirimde bulunulmuştu. Ekim 2016 tarihinde verdiği kararında Rekabet Kurulu, TP’nin %100 oranındaki hisselerinin blok satış yöntemiyle özelleştirilmesi işlemine izin vermişti. Kurul kararında TP’nin, teklif sahiplerinden Zülfikar Holding A.Ş., Termopet-Net-Cemil Direkçi Ortak Girişim Grubu, SBK Holding A.Ş. veya Siyahkalem Mühendislik İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş.’den herhangi birine devrinin ilgili pazarda hakim durum yaratılmasına veya mevcut bir hakim durumun güçlendirilmesine, böylece rekabetin önemli ölçüde azalmasına yol açmayacağını belirtmişti.

Kurul kararından anlaşılacağı üzere 7 adet akaryakıtı dolum tesisi, 2 adet LPG dolum tesisi ve 400’e yakın bayiye sahip TP’nin, 2015 yılı verileri uyarınca motorin pazarında %4.82, benzin pazarında ise %2.14’lük bir pazar payı bulunmaktadır (2015 yılında faaliyete başladığı LPG pazarında ise TP’nin pazar payı tespit edilmemiştir). Söz konusu pazar paylarıyla TP; sırasıyla OMV Petrol Ofisi, Opet, Shell&Turcas, BP ve Total’in ardından ilgili pazarda 6. sırada yer almaktadır. Ocak 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan kararında Özelleştirme Yüksek Kurulu, TP’nin %100 oranındaki hisselerinin 490 milyon TL karşılığında Zülfikar Holding A.Ş.’ye satılmasına karar vererek özelleştirme sürecini tamamlamıştır. Böylece halihazırda Turkuaz markasıyla ilgili pazarda faaliyet gösteren Zülfikar Holding A.Ş.’nin özelleştirme sonrası pazar payı benzinde %2.84’e, motorinde ise %6.20’ye yükseldi.

poAkaryakıt sektörünün en tepesinde de devirler yaşandı. Benzin ve motorin pazarlarında en yüksek pazar payına sahip OMV Petrol Ofisi’ne ait Aliağa’da bulunan petrol ve LPG depolama ve dolum tesisleri, Azerbaycan menşeli dev petrol şirketi SOCAR’ın kontrolüne geçti. Aralık 2016 tarihinde verdiği kararında Rekabet Kurulu, OMV Petrol Ofisi Aliağa Akaryakıt ve LPG Depolama ve Dolum Tesisleri’nin kiralanmak suretiyle SOCAR Turkey Akaryakıt Depolama A.Ş. tarafından işletilmesi amacıyla Renatus Marine Denizcilik ve Liman İşletmeciliği A.Ş. tarafından devralınması işlemine izin verdi. Böylece İzmir Aliağa’da Türkiye’nin ilk özel sektör rafinerisini olan Star Rafineri’yi inşa eden SOCAR, OMV Petrol Ofisi’nin depolama ve dolum tesisinden de yararlanma imkanı buldu.

Hatta yakın gelecekte OMV Petrol Ofisi’nin kendisi de devredileceğe benziyor. Tam bir yıl önce, Şubat 2016 tarihinde Avusturyalı petrol devi OMV’nin, Türkiye’deki faaliyetlerinin sürdürülebilir olmaktan çıktığı ve kârlılığın azaldığı gerekçeleriyle Petrol Ofisi’ndeki hisselerini satışa çıkardığı ajanslara düşmüştü. Özellikle SOCAR’ın OMV Petrol Ofisi’yle ilgilendiğini ve Star Rafineri’de işleyeceği ürünleri kendi dağıtım şirketi aracılığıyla tedarik etmeyi arzu ettiğini anlıyoruz. SOCAR Türkiye Genel Müdürü Zaur Gahramanov’un açıklamalarından görülebileceği üzere şayet Petrol Ofisi’nin alınmasında bir engelle karşılaşılması durumunda başka bir dağıtıcının devralınması, hatta yeni bir dağıtım şirketinin kurulması bile gündemde. Henüz Rekabet Kurumu’na bildirilen bir devralma işlemi yok, ancak her an her şey olabilir.

Soruşturmalar da ses getireceğe benziyor. Rekabet Kurumu Adıyaman il merkezinde faaliyet gösteren 20’ye yakın LPG istasyonunun 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesine aykırı biçimde anlaşma veya uyumlu eylem içerisinde olup olmadıklarını araştırmak üzere geçen ay soruşturma başlattı (soruşturmaya ilişkin kamuoyu açıklaması Kurum’un internet sitesinde duyurulmazken, haber sitelerinde kendine sıkça yer buldu). Soruşturma kapsamında Adıyaman’da LPG fiyatlarının 2.10-2.20 TL/litre iken 2.85-2.90 TL/litre seviyesine çıktığı iddiaları araştırılıyor.

Aslında Adıyaman il merkezinde faaliyet gösteren LPG istasyonları hakkında 2011 yılında da aynı iddialar çerçevesinde önaraştırma yapılmış, ancak “ileri sürülen iddiaların yeterli dayanaktan ve ciddiyetten yoksun olduğu” gerekçesiyle şikayetin reddine karar verilmişti. Kurum’un bu sefer işi önaraştırmadan, soruşturma boyutuna taşıması dikkat çekici. Konuya ilişkin “Böyle zam nerede görülmüş”, “Hangi vicdan buna müsaade eder?” şeklinde tüketicilerden ciddi tepkiler geldiğini anlıyoruz. Diğer taraftan, bayiler ise kendi platformlarında fiyat artışlarının nedeni olarak “ÖTV farkı hırsızları” ile “aerosolcular”ın piyasadan çekilmesini göstererek, fiyatların asıl olması gereken yasal seviyeye çekildiğini ileri sürmekteler.

Son olarak Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun da LPG pazarında mevzuata aykırı uygulamalar hakkında geçen ay bir inceleme başlattığı haberi “EPDK’dan dev LPG operasyonu” başlığıyla servis edildi. İncelenen iddialar arasında hangi coğrafi pazarda faaliyet gösterdiği açıklanmayan bazı LPG bayilerinin müşterilere otogaz yerine dökme LPG vermesi bulunuyor. Böyle bir uygulama içerisine girilmesinin nedeni olarak ise vergi miktarı daha yüksek olan otogaz yerine, otogaza ikame olarak kullanılabilen ve vergi miktarı da daha düşük olan dökme LPG’nin satılması suretiyle mevzuattaki vergi farklılıklarından haksız yarar içerisine girilmesine işaret edilmektedir. EPDK’nın LPG’li araç sayısının bir ay içerisinde 12.000 adet artarken, aynı dönemde otogaz satışlarının 36.000 ton düşmüş ve dökme LPG satışlarının 7.000 ton artmış olduğuna ilişkin inceleme öncesi yaptığı tespiti de incelemenin seyrine yön vereceğe benziyor.

2015’de Neler Oldu?

Tabi neler olduğunu yalnızca “rekabet kuralları” bakımından yazmak istiyorum. Eskisi gibi. Gerçeğine kalem dayanmaz.

O halde başlayalım 2015 Rekabet Almanağına…

2015’in ‘en’leri kıvamında Top (5) Listesi:

  • En pahalı bilet: Danıştay Rekabet Kurulu’nun AFM-Mars birleşme işlemine iznini iptal etti derken, bu karar da bozuldu ve izin kararı yine yürütülebilir duruma geldi.
  • En taraflı pazar: Rekabet Kurumu, çift taraflı pazarlardan bazılarına daha el attı ve geçmişte en çok kayrılan müşteri şartına ilişkin olarak almış olduğu tek kararına yenilerini ekleyeceğini gösterdi.
  • En çoğalan soruşturma: Tüketici elektroniği ve bilgisayar/konsol alanında faaliyet gösteren teşebbüslere yenileri eklenerek soruşturma açıldı. Video oyun severlerden birinin soruşturma hakkındaki görüşlerini buradan izlemenizi öneririm.
  • En üzücü hat trick: Passolig ismiyle yürütülen e-bilet uygulamasına soruşturma açılmadı. Mevcut haliyle üç sezon boyunca bireysel muafiyet kapsamında değerlendirilmesine karar verildi. Anayasa Mahkemesi ise ilgili Kanun ve uygulamanın kamu yararına vurgu yaptı. Belit iki senedir maçlara gidemedi.
  • En ilk RUP: Lesaffre tarafından Dosu Maya’nın devralınmasına ilişkin başvuruda, Kurum tarihinde ilk defa, Rekabet Uyum Programı yürütülmesi taahhüt olarak kabul edildi.

Rekabet Kurumu bu sene 200’e yakın birleşme işlemine baktı ve 40’a yakın muafiyet başvurusunu ele aldı. Kurum ayrıca 20 civarı soruşturma açtı ve 10 soruşturmayı sonlandırdı.

Peki bunlar dışında neler oldu?

  • Rekabet Kurulu’na Başkan, İkinci Başkan ve Üye atamaları tamamlandı ve telaş içerisinde beklenen kararlar alınabildi.
  • Anadolu Endüstri Holding’in Migros üzerindeki kontrolüne dair başvuru, taahhütler kapsamında onaylandı.
  • Koç Holding iştiraki Setur tarafından Beta Marina ve Pendik Turizm hisselerinin devralınması işlemine geçit verilmedi.
  • Aygaz’ın bayilerinin yeniden satış fiyatını belirlediği iddiası yeniden Kurul’a intikal etti ve Aygaz’a soruşturma açıldı.
  • Türk Hava Yolları  dışlayıcı eylem iddiasıyla yine gündemdeydi, ancak Rekabet Kurulu teşebbüsün hakim durumunu kötüye kullanmadığına karar verdi.
  • Özelleştirmeler tam gaz ilerledi.
  • Ceza Yönetmeliği’nin uygunluğu konusunda İdare Mahkemesi-Danıştay çatışması sürdü.
  • Rekabet Kurumu, BTK’dan sonra EPDK ile de el sıkıştı.
  • Rekabet incelemelerinde dijital delillerin kullanılmasına yönelik tartışmalar hız kesmedi.
  • Motorlu taşıtlara yönelik grup muafiyeti kurallarının değiştirilmesine yönelik adımlar atılmaya devam etti. Onun yerine akaryakıt ve LPG sektörü ile AR-GE anlaşmalarına ilişkin tebliğlerle tanışıldı.
  • AB İlerleme Raporu’ndaki değerlendirmeler kendini tekrarladı.
  • Kurul kararları kısalmaya devam etti.
  • Rekabet Kanunu Tasarısı ise uzaktan el sallamaya ve bizi bekletmeye devam etti (BEKLEYEMEDİ).

Seneye güzel başlangıçlarla görüşmek üzere.

Birleşme-Devralma Görünüm Raporu

2014 yılında Rekabet Kurumu’na bildirilen birleşme ve devralma işlemlerine ait veriler çerçevesinde hazırlanan Görünüm Raporu, Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yayınlandı.

Antitrust2013Rapora göre 2014 yılında Rekabet Kurumu’na toplam 215 birleşme ve devralma işlemi bildirilmiş. Bildirilen bu 215 işlemden 122’sinde hedef şirket veya oluşturulan ortak girişim, Türkiye yasalarına göre kurulmuş şirketlerden oluşmakta. Aynı dönemde değerlendirmeye alınan özelleştirme sayısı ise 18.

Hedef şirket veya oluşturulan ortak girişimin Türkiye kökenli olduğu özelleştirme haricindeki işlemlerde, bildirilen toplam işlem bedeli 22 milyar 90 milyon TL olarak belirtiliyor. Aynı dönemde Kurum’a bildirilen özelleştirmelerin toplam değeri ise 9 milyar 193 milyon TL. Ayrıca tüm tarafları Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre kurulmuş şirketlerin gerçekleştirdikleri birleşme ve devralmaların değeri de 6 milyar 186 milyon TL olarak gösteriliyor. Yabancıların yaptıkları yatırımlara ilişkin bilgiler de raporda detaylı olarak yer alıyor. Buna göre 2014 yılında yabancı yatırımcılar 56 işlemde Türk şirketlerine yatırımda bulunmuş ve ilk sırada Lüksemburg bulunuyor. Son olarak Türk şirketlerinin devir konusu olduğu işlemlerde yabancı yatırımcılar yaklaşık 10 milyar TL’lik yatırımda bulunmuş.

İşlemler sonucu etkilenen pazarlar bakımından ise hedef şirketin veya oluşturulan ortak girişimin Türkiye kökenli olduğu işlemlerde ilk sırayı 3 milyar 295 milyon TL ile kendine ait veya kiralanan gayrimenkulün kiralama verilmesi veya işletilmesi alanı alıyor.

Son olarak, bildirilen işlemlerin nihai karara bağlanma süresi ise 16 gün olarak belirtiliyor.

Söz konusu Rapor’a buradan ulaşabilirsiniz.

2013 Birleşme devralma raporu

Rekabet Kurumu, 2013 yılında gerçekleşen işlemlere ilişkin raporunu yayınladı. Can İtez anlatıyor.

Rekabet Kurumu’nun 2013 ilk altı aylık dönem için yayımladığı Birleşme-Devralma Görünüm Raporu’nu sizlerle paylaşmıştık. Kalan altı ayın da geçmesiyle, Kurum 2013 yılının tümüne ilişkin bilgileri içerecek şekilde Birleşme Devralma Görünüm Raporu’nu yayınladı.

Tablo

2013 yılında Rekabet Kurumu’na 213 adet birleşme ve devralma işlemi bildirilmiş. Bu işlemlerden 141’inde, işleme konu hedef şirket ya da kurulan ortak girişim Türkiye yasalarına göre kurulmuş şirketler, 19’unun ise özelleştirme işlemi olduğu belirlendi. 2013’te Kurum’a bildirilen birleşme devralmaların toplam değeri ise 259 milyar 689 milyon TL olarak gerçekleşti.

Birleşme ve devralmaya konu hedef şirketin veya kurulacak ortak girişimin Türkiye kökenli olduğu işlemlerin değeri 40 milyar 953 milyon TL (yaklaşık 19.550 milyon TL’si özelleştirme sonucu). Türk şirketlerinin devralınmasında yabancı yatırımcılar yaklaşık 16 milyar 466 milyon TL’lik yatırım yaptılar. Bu yatırımcıların arasında işlem sayısı açısından ilk sırada 9 işlemle Hollanda, ikinci sırada 8 işlemle Almanya, üçüncü sırada ise 7’şer işlemle Japonya ve Lüksemburg kökenli yatırımcılar geliyor.

Rapor’un detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Devrin Sonu – Elektrik Dağıtımında Tamamlanan Özelleştirme

Elektrik dağıtım hizmetleri artık tamamen özel sektörde. Can İtez anlatıyor.

2 Nisan 2004 tarihli Özelleştirme Kurulu kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınan Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş., bir diğer deyişle 1994 yılından beri Türkiye Cumhuriyetinde devlet eliyle elektrik dağıtım hizmetini yerine getirmiş olan tüzel kişilik, Toroslar EDAŞ’ın da devriyle faaliyetlerine son verdi. Böylece devletin elektrik dağıtım hizmetindeki doğrudan rolü sona ermiş, bir devir kapanmış oldu.

Hisse devri yöntemi ile gerçekleştirilen dağıtım bölgelerinin özelleştirilmesi sürecinin sonucunda, elektrik dağıtımında hizmet kalitesinin arttırılması amaçlanıyor. Elektrik piyasalarının sağlıklı işleyişinin, kalitesinin ve tabi ki var olabilmesinin vazgeçilmez bir parçası olan elektrik dağıtımında, 21 dağıtım bölgesinde bulunan yaklaşık 34 milyon elektrik abonesi artık devlete değil özel sektöre güvenecek. Yanlış anlaşılmasın halk yine devlete güvenecek ama artık sadece denetleyen olarak.

İlgililer için not; son olarak devri tamamlanan 18 dağıtım şirketinden elde edilecek olan özelleştirme geliri yaklaşık 12,7 milyar Amerikan Doları.

Bak Postacı Geliyor…

Posta Hizmetleri Kanunu ile birlikte posta hizmetlerinin serbestleşmesi sürecini Ceren Üstünel anlatıyor.

Artık neredeyse özelleşmeyen bir kurum ve tabiri caizse “rekabete açılmayan” sektör kalmadı gibi. Mayıs ayında yürürlüğe giren yeni Posta Hizmetleri Kanunu ile birlikte bu sektörlere bir yenisi daha eklenmiş oldu.

BOS001758Posta Hizmetleri Kanunu’nun yayınlanması ile birlikte sektörün serbestleştirilmesinin ilk adımı PTT’nin kuruluşu oldu. Kanun uyarınca PTT özel hukuk hükümlerine tabi bir tüzel kişilik olacak ve ona bağlı diğer iş yerleri ise PTT acenteleri olarak faaliyet gösterecek. Yeni düzenleme ile posta hizmeti vermek veya bu hizmet için gerekli altyapıyı kurup işletmek isteyenlerin ise önce Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) başvurarak yetkilendirme almaları gerekecek.

Sektörün “rekabete açılmasına” gerek var mıydı yok muydu soruları bir yandan kafamızı kurcalarken diğer yandan BTK’ya bu kadar sorumluluk ve dolayısıyla iş yükü yüklemenin de doğru olup olmadığı tartışma konusu. Çünkü geçmişte telekomünikasyon hizmetleri ile posta hizmetlerinin aynı çatı altında yürütülmesinin kapsam ekonomisi yaratmadığından hareketle, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu işler farklı ellerden verilmeye başlanmıştı. Şimdi ise sanki bir eskiye dönüş ile telekomünikasyonu düzenlemekle görevli devlet kuruluşuna posta hizmetlerinin regülasyonu görevini vermek ne ölçüde doğru bir politika tercihi beraber göreceğiz. Telekomünikasyonla posta hizmetlerinin ortak paydası ne kadar az ise, bunların regülasyonu ile ilgili bilgi gereksinimi de o kadar farklı olduğunu biliyoruz.

Kanun ile birlikte BTK’ya posta sektörüne ilişkin geniş çaplı düzenleme, denetleme ve yaptırım uygulama görev ve yetkileri verilmiş durumda. Tarifelerin onaylanması, yetkilendirme verilmesi, kullanıcı şikayetlerinin değerlendirilmesi ve gereken tedbirlerin alınması gibi hususların yanı sıra Kanun ile verilen görev ve yetkilere ilişkin tüm yasal düzenlemeleri de yapmak hem uzmanlık istemekte hem de oldukça vakit alacak gibi görünmekte. Zira Kanun çok genel bir çerçeve çizdiğinden yeni posta sektörünün nasıl olacağını şimdiden kestirmek çok zor görünüyor.

Sektörün nasıl şekilleneceği, gerçekten rekabetin tesis edilip edilemeyeceği, farklılaşmayı sağlayabilecek hizmet sağlayıcılarının ortaya çıkıp çıkmayacağı zamanla belli olacak. Şimdilik bizlere BTK’nın bir an önce gerekli düzenlemeleri yapmasını beklemekten başka yol görünmüyor. #direnpostasektoru

Özelleştirme Tebliğ Yenilendi

1998/4 sayılı Özelleştirme Tebliğ yenilendi.

Eski ve yeni Tebliğ karşılaştırmasını Göksu Utecht yapıyor.

BOS002076Serbest piyasa ekonomisinin sağlanmasında önemli bir araç olarak görülen özelleştirme işlemleri, aynı zamanda bu amaca engel teşkil edecek bir yapıya mahal verebilecek nitelikte görülebiliyor. Bir başka deyişle, teşebbüslerin özelleştirme yoluyla devralma beraberinde pazarda hâkim duruma gelmesi ve böylece kamu tekelinin terk edilerek özel tekelin başlaması söz konusu olabilir. Piyasaları bu ve benzeri olumsuz sonuçlardan korumak ve rekabetçi yapıyı devam ettirmek amaçlarıyla 1998/4 sayılı Tebliğ [i] sürecinde Rekabet Kurumu, ihalenin kamuya duyurulmasından ve ihale sonrası devir gerçekleştirilmeden hemen önce olmak üzere iki ana basamakta özelleştirme sürecine dâhil oldu.  Ancak Kurum, geçtiğimiz günlerde konuya ilişkin yeni bir Tebliğ yayımladı ve 1998/4 Tebliğ ile öngörülen kurallar yenilendi.

  • Kapsam: Teşebbüslerin ortaklık paylarının ya da diğer hak ve araçların tümünün veya bir kısmının işleme konu teşebbüsün üzerindeki kontrolü değiştirecek özelleştirme yolu ile her türlü devir Tebliğ kapsamında olmaya devam ediyor.  Kamu tüzel kişiliğine sahip eğitim kurumlarına yapılan devirler ile teşebbüs kontrolünde değişikliğe yol açmayan hisse devirlerinin ‘ön bildirim ve izne’ tabi olmayacağı ise açıkça düzenlendi.
  • Ciro Eşiği: Özelleştirme işleminin ‘ön bildirim ve izne’ tabi olup olmadığının belirlenmesinde; özelleştirilecek birimin sahip olduğu pazar payı ile hukuki ve fiili imtiyazların önemi kalmazken ciro eşiği 20 M TL’den 30 M TL’ye yükseltildi.
  • Ön Bildirimde Süre: Tebliğ uyarınca ihale şartlarının kamuya duyurulmasından önce Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Rekabet Kurumu’na ön bildirimde bulunacak. Bu andan itibaren Kurum’un en fazla 40 gün içinde Rekabet Kanunu’nun 7. maddesini de dikkate alarak görüşü bildirmesi gerekiyor. Söz konusu görüşün ihale şartnamesine esas teşkil edecek nitelikte olduğu da Tebliğ’de açıkça düzenleniyor. Ayrıca Kurum’un görüşünün 3 yıl geçerliliğini koruduğu, sürenin bitiminden itibaren ise aynı ihaleye ilişkin olarak yeniden görüş alınması zorunlu tutuluyor.
  • Genel İlkeler: Başvurusu sonrası takip edilecek usullere ilişkin 1998/4 sayılı tebliğde yer alan ilkeler genel itibariyle korunmakla birlikte, yeni düzenlemeyle Kurum kendisine gelen ön bildirim ve izin taleplerine ilişkin olarak süreç işletilmeksizin ön bildirim ve izne tabi olmadığı kararını verebilecek.
  • Ön izin: Tebliğ uyarınca ön bildirime tabi özelleştirmelerde devretme faslına geçildiğinde devrin hukuki geçerlilik kazanabilmesi için Rekabet Kurumu’ndan ön izin alması zorunlu olmaya devam ediyor.

[i] 1998/4 sayılı ‘Özelleştirme Yoluyla Devralmaların Hukuki Geçerlilik Kazanabilmeleri İçin Rekabet Kurumuna Yapılacak Ön Bildirimlerde ve İzin Başvurularında Takip Edilecek Usul ve Esaslar Hakkında Tebliği’

Doğalgaz Sektör Araştırması

Rekabet Kurumu doğal gaz sektörüne ilişkin kapsamlı bir sektör araştırması yaptı.

Türkiye’de 2001 yılında yürürlüğe giren 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu ile bir taraftan elektrik piyasasında, diğer tarafta ise doğal gaz piyasasında bir serbestleşme süreci başladı.

Ürettiğimiz elektriğin yaklaşık % 46 oranında doğal gaz çevirim santrallarında üretildiği düşünüldüğünde, bu piyasalar arasında sıkı bir bağ olduğu, bu nedenle enerji sektöründe etkili bir reformdan beklenen sonuçların elde edilebilmesi için,  elektrik piyasaları ve doğal gaz  piyasalarının serbestleşme süreçlerinin birbirlerine olan etkileri dikkate alınarak yürütülmesi gerektiği kabul ediliyor.

Elektrik piyasasında üretim, iletim, dağıtım ve tedarik aşamalarının ayrıştırması tamamlandı. Üretim ve tedarik seviyelerinde çok sayıda özel şirket piyasaya girdi. Geciken özelleştirmelerin tamamlanmasıyla planlanan reformun önemli bir kısmı gerçekleştirilmiş olacak. Doğal gaz piyasasında ise 2001 yılından bu yana atılan adımlarla birlikte sektörde BOTAŞ yanında özel şirketler de faaliyette bulunmaya başladı. Ancak bu faaliyetler, bazı engeller nedeniyle belli bir seviyeyi henüz aşamadı. Doğal gaz piyasasının serbestleşmesinin önündeki bu engellerin kaldırılması adına kritik adımların atılması beklenen şu günlerde Rekabet Kurumu doğal gaz sektörüne ilişkin kapsamlı bir sektör araştırması yaptı.

Çalışmada, yapılan sektör araştırmasının asıl amacının rekabet hukuku uygulamalarından çok rekabet politikaları çerçevesinde görüş oluşturması olduğu vurgulanıyor. Bu amacı çalışmanın bütününde ve son bölümünde rekabet politikası önerileri başlığı altında getirdiği somut önerilerden de anlamak mümkün.

Toplam yedi bölümden oluşan çalışmada, enerji sektörü ve rekabet politikası, doğal gaz piyasaları ve rekabet politikası, Türkiye doğal gaz piyasalarının serbestleşme sürecinde sorun ve yöntem tespiti, bu süreçte öne çıkan hususlar, BOTAŞ’a ilişkin gerek davranışsal gerekse yapısal durumu konuları ele alınıyor ve çalışmaya rekabet politikası önerileri ile son veriliyor.

Çalışmada Türkiye doğal gaz piyasaları dört aşamalı evrim modeli kapsamında incelenmiş. Bu yöntem gelişimi, doğuş, büyüme, gelişme ve olgunlaşma olmak üzere 4 seviyede ele alıyor ve devletin rolü, talep yapısı, alt yapı ve toptan satış aşamalarının gösterdiği özelliklere göre ele alınan piyasayı konumlandırıyor. Sektör raporu Türkiye doğal gaz piyasasında devletin rolü, talep yapısı, alt yapı ve toptan satış aşamalarının gösterdiği özellikleri değerlendirerek, piyasanın büyüme aşamasında olduğu sonucuna varıyor. Bu noktada, 2001 yılında kabul edilen 4646 sayılı Kanun’un öngördüğü rejimin Türkiye’deki duruma uymayan bu nedenle de hayata geçirilmesi mümkün olmayan bir rejim olduğunu vurguluyor. Özetle gelişme ve olgunlaşma aşamasında olan bir piyasaya uygun olabilecek bir rejimin, doğuş ve büyüme aşamasında olan bir piyasaya biraz bol geleceğine, bunun ise etkin bir rekabet politikası olmadığına işaret ediliyor.

Çalışmada LNG ve depolama projelerinin ve altyapı yatırımlarının önemine vurgu yapılıyor. Bu şekilde kaynak çeşitlendirmesinin sağlanacağı, yeni girişimcilerin pazara girmelerine imkan sağlanacağı, boru hatlarıyla tedarik konusunda çeşitli sebeplerle yaşanabilecek krizlerin daha kolay atlatılabileceği vurgulanıyor.

Katılımcı sayısını artırmak için 4646 sayılı Kanun’daki kontrat devri yönteminin uygulanamadığını, bu nedenle bu yöntemin terk edilerek miktar devri yönteminin benimsenmesinin uygun olacağı vurgulanıyor. Bu yöntem kontrat devrinden farklı, BOTAŞ, ihracatçı ülke karşısında sözleşmenin tarafı olmaya devam ediyor, ancak gazın ulusal şebekeden itibaren belli miktarının ticaretini yapma hakkını yeni katılımcılara bırakıyor. Sözleşme devri yönteminde ihracatçıların isteksizliği, BOTAŞ’ın azalım gücünün azalmasının yaratacağı sıkıntılar dikkate alındığında bu tespitin yerinde olduğunu ve önerilen metodun daha pratik bir şekilde çalışabileceğini düşünüyoruz.

Çalışmada talep yapısı bakımından, tüketicilerin özellikle elektrik santrallerinden oluşan büyük tüketiciler ve hane halkının merkeze konduğu dağıtım şirketleri şeklinde ikiye ayrılarak ele alındığı görülüyor. Ayrıca elektrik santrallarının alıcı gücünün yaratacağı baskının önlenmesi için bunların gaz tedarikine yönelik bütünleşmeleri ve arz güvenliği bakımından da LNG ticaretinin önemine vurgu yapılıyor.

Hane halklarına yapılan satışlar bakımından ise, politik ve sosyal boyutların belli güçlükleri beraberinde getirdiği ancak doğru fiyatlandırmanın bu alanda rekabetin tesisinde önemli olduğu ifade ediliyor. Gerçekten de Türkiye’de hane halkına sağlanan gazın olması gerekenden düşük fiyatla sağlandığı, bunun ise piyasaya yeni girişlerin önünde bir engel oluşturması karşısında çalışmanın bu konuyu  da gündeme getirmiş olmasının isabetli olduğunu düşünüyoruz.
Doğal gaza olan bağımlılığın azaltılması için alternatif birincil enerji kaynakları olarak yerli kömür ve nükleer yatırımlarının önemi de çalışmada ele alınan hususlar arasında.

BOTAŞ’a ilişkin değerlendirmelerin yapıldığı bölümde, BOTAŞ’ın fiyatlandırma politikasının piyasa yapısına etkilerine değinilmiş. Bu noktada mevcut hukuki yapı itibariyle, BOTAŞ’ın davranışlarının devlet politikasının ürünü olması sebebiyle rekabet hukukunun kapsamı dışında kalacağı, ancak ticari bir teşebbüs haline dönüştürülmüş bir BOTAŞ’ın rekabet hukukunun konusuna girebileceği vurgulanmış. BOTAŞ’ın yeniden yapılandırılması için uygun metodun hangisi olacağı sorusuna ise, Türkiye’nin özellikleri dikkate alındığında mülkiyet ayrıştırmasına gidilmesinin doğru bir yol olmayacağı şeklinde yanıt verilmiş.

Çalışma, ilk aşamada yapılması gerekenler, 2018 yılına kadar yapılması gerekenler ve 2018-2023 yılına kadar yapılması gerekenler olmak üzere 3 aşamalı rekabet politikası önerileri ile son buluyor.

Sektör araştırmasının Rekabet Kurumu’nun internet sayfasında yayımlanmasının üzerinden çok geçmeden, 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Taslağı Kamuoyu ile paylaşıldı. Bu bakımdan Kurum’un yaptığı çalışmanın zamanlamasının son derece isabetli olduğunu, doğal gaz piyasalarını gelecekte nelerin beklediğini bilmek isteyenlere kanun taslağı ile birlikte sektör raporuna da göz atmalarını tavsiye ediyoruz. Çalışmaya buradan ulaşabilirsiniz.

Demiryolları Özelleştirmesi

Geçtiğimiz hafta, TCDD serbestleştirme hazırlıklarından yola çıkarak demiryolları serbestleştirme/özelleştirmelerinin “özel” konumuna ilişkin bir gözden geçirmede bulunmuştuk.

Geçtiğimiz hafta, TCDD serbestleştirme hazırlıklarından yola çıkarak demiryolları serbestleştirme/özelleştirmelerinin “özel” konumuna ilişkin bir gözden geçirmede bulunmuştuk.

Demiryolları kamuoyunda oluşturduğu yankıların niteliği ve işletme teknikleri bakımından diğer ulaştırma hizmetlerinden ayrılıyor. Bu nedenle, demiryollarındaki bir yapısal dönüşüm alışılmışın dışında bir yaklaşım ve süreçler gerektiriyor. TCDD için serbestleştirme çalışmalarının hız kazandığı bu günlerde dünyadaki önem arz eden demiryolları serbestleştirme/özelleştirme süreçlerine göz atılmasının faydalı olacağını düşünüyoruz.

1 – İngiliz Demiryolları Özelleştirmesi

İngiliz Demiyolları Özelleştirmesi, özelleştirme öncesi yeniden yapılandırma ve ayrıştırma işlemlerinin riskleri ve getirilerinin görülmesi açısından önemli bir örnektir. 1962’de dört büyük özel işletmenin ulusallaştırılmasıyla kurulan İngiliz Demiryolları, 60’lı yıllar süresince Beeching raporunu esas alarak bir tasviye ve yeniden yapılanma hareketi başlatmıştır.

1962 – 1973 yılları arasında, yolcu istasyonlarının %45’i, yük taşımacılığı istasyonlarının %90’ı, toplam ray altyapısının %30’un üstünde bir kısmı kapatılarak, yük taşımacılığı demiryolu filosu %70 oranında azaltılmıştır. Bu dönüşüm projesi ile altyapı ve istihdam’da önemli bir düşüş sağlanırken, yolcu taşımacılığında kayda değer bir azalma gözlenmemiştir. Bununla birlikte demiryollarının piyasa payına bakıldığında, yapılan reformların demiryolu taşımacılığını canlandırmada yetersiz kaldığı görülmektedir. 1950lerde sırasıyla %20 ve %40 pazar payına sahip olan yolcu ve yük taşımacılığı, 1990’lara gelindiğinde piyasanın ancak %6’lık bir kısmını elinde tutabilmiştir. Ancak yaşanan kritik düşüş, tamamen demiryolları işletmeciliğinin bir sorunu olarak algılanmamalıdır. Söz konusu dönemde, özel vasıtaların yaygınlaşmasının ve yük taşımacılığın ana müşterisi olan kömür ve çelik sektörlerindeki gerilemenin demiryolları üzerinde büyük etkisi olduğu yadsınamaz.

1992 genel seçimlerinden sonra yayınlanan özelleştirme planıyla, İngiliz Demiryolları’nda yeni bir dönem başlatılmıştı. Demiryollarının kendine has işletim sistemi ve maliyet yönetim teknikleri nedeniyle oldukça karmaşık bir hal alan özelleştirme sürecinin sağlıklı bir şekilde çözümlenebilmesi için yolcu ve yük taşımacılığı hizmetlerini ayrı ayrı değerlendirmekte fayda var.

Yük Taşımacılığı

1990’larda demiryolu yük taşımacılığı, halen daha karlılığını sürdüren ancak ekonomik fizibilitenin devamlılığı için önemli miktarda altyapı yatırımı ihtiyacı duyan bir yapıdaydı. Bu nedenle, hızlı bir özelleştirme ve ardından sektördeki rekabetin canlandırılması ile bahsedilen ihtiyaçların giderilmesi bekleniyordu. Rekabetin canlandırılması amacıyla, piyasaya giriş serbestliği getirilmesi ve böylece ABD örneğinde olduğu gibi büyük demiryolu şirketlerinin es geçtiği küçük çaplı demiryolu projelerinin gereken yatırımı çekmesinin sağlanması hedeflenmekteydi. Piyasaya giriş serbestliğinin sağlanması, özellikle sektördeki ataletten kurtulunması ve diğer sektörlerle rekabet edebilmek için gerekli canlılığa sahip olunması açısından kritik önem taşımaktaydı.

Bunun yanında, liberalleşmenin gerekli rekabet ortamını sağlamak için yeterli olmayacağını işaret eden deliller de mevcuttu. Mevcut demiryolları işletmesinin bir bütün halinde özelleştirilmesi piyasaya girişlerin önünü kapatabilecek bir unsur olarak değerlendiriliyordu. Bunun yanında demiryolu işletmeciliğin şart koştuğu büyük ölçekli yatırımlar ve know-how da piyasaya girişlerin düşünüldüğü kadar hızlı olamayabileceğine işaret ediyordu.

Bahsedilen faktörlerin değerlendirilmesi sonucunda, liberalleştirme, özelleştirme ve mevcut yük taşımacılığı işletmesinin birbiriyle rekabet eden daha küçük işletmelere bölünmesi unsurlarını içeren bir orta yol bulunmuştur. Burada, mevcut işletmenin bölünmesi en önemli husus olarak göze çarpmaktadır. İşletmenin girift mali yapısı nedeniyle, yeniden yapılandırma sürecinde maliyetlerin ve sübvansiyonların uygun şekilde paylaştırılması önem kazanmaktadır. Bunun yanında yeni oluşturulan işletmelerin bazı müşteri gruplarını kıskaca almasına imkan verilmemesi ve rekabetin tüm coğrafi bölgelerde sağlanabilmesi de vurgulanan başka bir konudur.

Yolcu Taşımacılığı

İngiliz Demiryolları’nın mali yapısı incelendiğinde, yolcu taşımacılığında hizmet kesintileri yaşanmasına ve fiyat artışlarına göz yumulmadığı sürece devlet sübvansiyonlarının özel sektör yapısı altında da kesilmesi mümkün gözükmemektedir. Buna ek olarak, özelleştirmeyle birlikte taşımacılık hizmeti veren firmaların İngiliz Demiryolları’nda olduğu gibi maliyetleri hizmet coğrafyasına yayarak çapraz-sübvansiyon yoluyla maliyet yönetiminde bulunma şansları olmayacaktır.

Yolcu taşımacılığı özelleştirmesinin yük taşımacılığında olduğu gibi piyasaya serbest girişin sağlanması şeklinde yapılması durumunda “cherry-picking” olgusuyla karşılaşılması beklenmektedir. Piyasaya girecek olan işletmeler tarafından yolcu taşımacılığı hizmetinin sadece en karlı olan bölümlerinin seçilmesi, piyasa faaliyetlerinin sağlıksız bir şekilde gelişmesine sebep olacaktır. Bu nedenle devlet müdahalesinden tamamen yoksun bir yolcu taşımacılığı piyasasının tüketiciye mümkün olan en etkin hizmeti sağlayamayacağı düşünülmektedir.

Hizmet kalitesinin istenilen seviyede tutulmasının hedeflendiği durumda ise İngiliz Demiryolları’nın yolcu taşımacılığı hizmetlerinin bir bütün olarak özelleştirilerek özel sermayeli bir tekel oluşturulması gerekmektedir. Ancak bu yöntemin izlenmesi, sübvansiyonların azaltılması ve sektörde rekabetin canlandırılması hedeflerinden vazgeçilmesi anlamına gelmektedir.

Yolcu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle ilgili olarak değerlendirilen başka bir yöntem de İngiliz Demiryolları’nın hizmet coğrafyaları ekseninde bölünerek demiryolları piyasasının 1960’larda ulusallaştırmadan öncekine benzer bir yapıya döndürülmesidir. Ancak bu yöntemin uygulanmasıyla oluşturulan dikey birleşik şirketlerin altyapıları arasındaki geçişlerin düzenlenmesi büyük bir verimlilik kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında, sübvansiyonların azaltılmasına dair kaydadeğer bir fayda sağlanamayacağı öngörülmüştür.

Klasik özelleştirme teorilerinin etkin bir çözüm sunamayacağının anlaşılması, “franchising” uygulaması fikrinin mevcut yöntemler içinde öne çıkmasına sebep olmuştur. Franchising’le ilk olarak “piyasa için rekabet” olgusunun gerçekleşmesi sağlanarak yukarıda bahsedilen alternatiflerdeki gibi rekabetçilik konusunda uç noktalara kaçılmasının önüne geçilmektedir. İhaleler yoluyla piyasadaki hizmet kalitesinin kontrolü sağlanmakta ve piyasanın gelişimi gözetim altında tutulmaktadır. İkinci olarak, sübvansiyonların franchising sözleşmelerinin uygulanması yoluyla daha isabetli ve verimli bir şekilde yapılandırılması sağlanacaktır. Sözleşme hükümlerine aykırılık durumunda faaliyet gösteren firma bir başkasıyla değiştirilerek tüketicinin firmalar tarafından sömürülmesi engellenecektir. Üçüncü olarak, İngiliz Demiryolları’nın kademeli bir şekilde franchising yoluyla özelleştirilmesi yöntemiyle mevcut know-how’un yeni işletmelere aktarılması ve böylece hizmet güvenliği ve verimliliğinden taviz verilmemesi sağlanacaktır.

Sonuç olarak yolcu taşımaclığı sektöründe faaliyet gösterecek olan 25 franchise belirlenmiş ve hizmet devamlılığının garanti altına alınması için bu firmalara altyapı ve işgücü devrine dair şartlar koşulmuştur. Böylelikle hizmet kalitesinin yanında mevcut işgücünün de kayba uğramaması hedeflenmiştir.

Haftaya: Amerikan Demiryolları Serbestleştirmesi..

TCDD ve Demiryolu Özelleştirmeleri

Kamuoyu tarafından giderek artan bir yoğunlukla irdelenen TCDD serbestleştirmesiyle ilgili daha derin ve detaylı bir incelemenin yerinde olacağını düşünüyoruz.

Geçtiğimiz aylarda, IDO özelleştirmesiyle ilgili bir analiz sunarken demiryollarındaki serbestleşme hazırlıklarına da değinmiştik. Aradan geçen sürede kamuoyu tarafından giderek artan bir yoğunlukla irdelenen TCDD serbestleştirmesiyle ilgili daha derin ve detaylı bir incelemenin yerinde olacağını düşünüyoruz.

Özellikle 1950lerdeki devlet politikalarının da etkisiyle demiryollarının taşımacılıktaki payları sürekli olarak kayba uğradı. 1950’lerde yolcu taşımacılığının %40’ı, yük taşımacılığının ise ortalama %65’i demiryollarıyla yapılırken; bugün bu oranlar sırasıyla %2 ve %4’e düşmüş bulunuyor. Otomobilin ulaşımda kurduğu hakimiyet sosyoekonomik düzeni geri döndürülemez şekilde değiştirmiş durumda ve demiryolu taşımacılığının toplum ve ticaret hayatında bir asır önceki konumuna tekrar kavuşması gerçekçilikten uzak gözüküyor. Ancak demiryolları serbestleştirmesiyle ilgili yorumlamalara bakıldığında tüm bu değişimlerin kamuoyunun görüşünü pek de etkilemediği anlaşılıyor.

Özelleştirmeler açısından Cumhuriyet tarihinin en yoğun on yılını geride bırakırken, yapılan hemen hemen hiçbir özelleştirme/serbestleştirme çalışmasının demiryollarındaki gibi bir kamuoyu tepkisi doğurmadığını görüyoruz. Üstelik demiryolu serbestleşmesine karşı duruş sadece Türkiye ile sınırlı değil.

Peki, nedir bu tepkinin sebebi?

“Politicians and the public alike appear to possess certain fixed ideas about railways that are by no means related to reality. A certain sentimental attraction may be their association with childhood train-sets. Anyone who experienced the floods of quite irrational emotion that accompanied the resistance to close even the least-used lines during the 1960s will be familiar with the problems we face…” (Hibbs, 2000: 47)*

20. yüzyılın başlarında, tren taşımacılığı yolcu taşımacılığı bakımından rakipsiz bir konuma sahipti. Kömür ve ticari ürünler için de en etkin taşımacılık yöntemi demiryolları iken, posta taşımacılığı alanında da önemli bir rol oynamaktaydı. Diğer bir deyişle, demiryolları toplum hayatı için vazgeçilmez bir öneme sahipti. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca gelişen teknolojiyle vazgeçilmezliğini net bir şekilde kaybetmiş olmasına rağmen sosyokültürel birikimin de etkisiyle halen büyük bir çoğunluk demiryollarının vazgeçilmezliği fikrini devam ettirmekte.

Serbestleştirme/özelleştirme karşıtı görüşler sosyal ve çevresel faktörlerin üzerinde duruyorlar. Halbuki demiryollarının devlet himayesinde geçirdiği bir yüzyıla baktığımızda, sosyal refahın sık sık politik hedeflerin kurbanı olduğunu, verimlilikten uzaklaşan demiryolu işletmeciliğinin ise sürekli pazar kaybıyla çevresel ve sosyal yapılanma konusunda belirleyici olmaktan çoktan uzaklaşmış olduğunu görüyoruz. Demiryolları sektöründe, piyasa hareketleriyle dizginlenmeyen, devlet himayesinde sübvansiyonlarla ayakta tutulan ve merkezi devlet planlamasıyla kurgulanan tekellerin kaybetmeye mahkum olduğu kanıtlanmış bir gerçek.

Konuyla ilgili daha derin bir analiz için, önce demiryolları sektörünün yapısal bir incelemesinin sunulması ve serbestleşmenin bu yapı üzerinde etkilerinin tartışılması gerektiğine inanıyorum.

 Demiryolu taşımacılığı katmanları

III. Katman         Tren İşletmecileri (yük ve yolcu)

II. Katman           Trafik ve Güvenlik kontrol ağları

I. Katman            Demiryolu Altyapı Yönetimi

Ray ve trafik kontrol kapasitelerinin, işleyen tren sayısını kesin bir şekilde kısıtlıyor olması piyasa oyuncuları arasındaki koordinasyonun sistem verimliliği için kilit bir rol oynamasına neden olmaktadır. Dolayısıyla her bir katmandaki işlerlik tüm sistemin etkin devamlılığı için belirleyici rol oynamaktadır.

Serbestleşmeyle birlikte katmanlar birbirinden ayrılarak, altyapı hizmetleri bir düzenleyici otorite gibi hareket edecek olan TÜRKTREN A.Ş. ikinci ve üçüncü katmanda söz sahibi kuruluş olarak yer alırken, birinci katman bu piyasada faaliyet göstermek isteyen özel teşebbüsler arasında paylaşılacaktır. Özelleştirme sürecinin tamamlanmasını takiben, bu şirketler kendi aralarında birleşme ve devralmalar yoluyla yoğunlaşma oranını piyasa dinamiklerine bağlı olarak en verimli yapının sağlanması amacıyla değiştirmekte serbest olacaklardır. Üçüncü katmanda, şirketlerin batık maliyetlerle karşılaşmaları oldukça kısıtlı olacağı için bu piyasanın rekabetçi yapıya kavuşması için önemli engeller olmadığı düşünülmektedir. Operatör firmaların piyasada bulunmak için rekabet edecek olması, alt katmanlardaki düzenleyici yapının sistemin devamlılığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli tedbirleri alabilmelerini mümkün kılmaktadır. Piyasada bulunabilmek için şart koşulan kalite ve güvenlik standartları ve lisanslama uygulamaları, hizmet kalitesine yönelik kaygıları bertaraf edecektir.

Demiryolu sistemler tüm dünyada yapısal parallellik teşkil etse de, bu sistemlerin serbestleştirmesi/özelleştirmesi için birçok strateji mevcuttur. Yeniden yapılandırma stratejileri dört ana bölümde incelenebilir:

1-      Demiryolu varlıkları, ilgili işgücü ve görev tanımlamalarının yeniden organizasyonu

2-      Demiryolu varlıklarının, özel sermayeyi çekme amacıyla elden çıkarılması

3-      Yeniden yapılandırma sürecinde düzenleyici rol üstlenecek kurumların inşası

4-      Yeniden yapılandırma sürecini optimizasyonu için uygulanacak yöntemler

Önümüzdeki haftalarda, yukarıdaki şablona bağlı kalarak TCDD serbestleştirmesi için fikir verebileceğini düşündüğümüz vaka örneklerini inceleyeceğim.

Haftaya: İngiliz Demiryolları Özelleştirmesi…

*Hibbs, J. (2000), Transport Policy: The Myth of Integrated Planning, Hobart Paper 140, London: Institute of Economic Affairs.

Üçüncü Havalimanı ne olacak?

Üçüncü havalimanı nereye yapılacak, arsa fiyatları ne kadar artacak vb. soruların yanıtı yok ama ortaklarımızdan Ali Ilıcak bazı soruları cevaplıyor.

Ali Ilıcak
Ali Ilıcak ve kareli gömleği

Üçüncü havalimanı nereye yapılacak, arsa fiyatları ne kadar artacak vb. soruların yanıtı yok ama ortaklarımızdan Ali Ilıcak ihaleye girmek isteyecek, onlara yatırım yapacak, onlara yol gösterecek olanların merak edebilecekleri bazı soruları gündeme getiriyor. Ve ilginçtir bazılarına yanıt da veriyor hani…

Ayrıntılar için haberi okuyunuz:

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/21433860.asp

İDO ÖZELLEŞTİRMESİ ve DEMİRYOLU SERBESTLEŞME MODELLERİNE BAKIŞ

2011 yılında İDO hisselerinin tamamı blok satış yöntemiyle özelleştirilmişti.

Serbestleşme sonrasında tüketicilerin çeşitli teşebbüsler arasından seçim yapması, ürün fiyatlarının rekabet nedeniyle vatandaşın erişebileceği seviyeye gelmesi, ürünün kalitesinin artması beklenir. Kitapta böyle yazıyor en azından.

Hatırlayalım. 2011 yılında İDO hisselerinin tamamı blok satış yöntemiyle özelleştirilmişti. “Özelleştirme” 80’li yıllardan beri önemli bir konu haline geldiği Türkiye’de, serbestleşmenin nasıl gerçekleşeceği sorusu önem kazanmakta.

Birbirine rakip olabilecek hatların ayrı ayrı teşebbüslere verilmesine ilişkin Kurul Görüşü’ne uyulmadı ve İDO blok olarak tek bir teşebbüse devredildi.

Sahi ya ilgili ürün pazarlarında İDO dışında faaliyet gösteren hiçbir teşebbüs yoktu ki devir sonucu yoğunlaşma artışı olsundu! Nihayet Rekabet Kurumu devralma işlemi sonucunda hakim durum yaratılmasının veya mevcut hakim durumun güçlendirilmesinin ve böylece rekabetin önemli ölçüde azaltılmasının söz konusu olmaması nedeniyle işleme izin verilmesinde sakınca olmadığına karar verdi.

Blok satış yöntemi sayesinde hisseler devredilirken yapı parçalanmadan değer kaybetmedi ve rekabetin korunması toplumsal refahın artırılması için bir araç. İkisi de kulağa hoş geliyor değil mi?

Haliyle bilet fiyatları da devralan teşebbüs tarafından serbestçe belirlenmekte. Seçeneklerden biri Godot’yu bekler gibi meşhur simit zincirleri sahibinin “görünmez el”ini belki bir gün bize ucuz bilet, kaliteli hizmet getirir diye bekleyedurmak!

Demiryolu serbestleşme modeline geçmeden blok satış sonrası İDO hakkında yazımıza vesile kamuoyundan; siyasi partilerden, meslek kuruluşundan, barodan, esnaftan gelen tepkilere bakalım.

Demiryolu taşımacılığının mevcut dikey bütünleşik yapısının ayrışacağını herhade öğrenmeyen kalmamıştır.

Demiryolu taşımacılığında blok satış yöntemiyle özelleştirme söz konusu değil. Dermiryolu taşımacılığı – THY’nin özelleştirilmesi bir kenara – sivil havacılıkta uygulanan model gibi özel sektöre açılacak. Üst piyasada, TCDD alt yapı yönetimi faaliyetini sürdürecek. Yolcu ve yük taşımacılığı faaliyetleri olan alt piyasada TCDD’nin yöneteceği altyapıyı hem özel sektör hem de kamu kullanacak. T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı bünyesindeki Demiryolu Rekabetini Düzenleme Makamı, demiryolu altyapısına serbest erişim ve demiryolu altyapısının kullanımında adil rekabet sağlayacak düzenlemeleri yapacak ve uygulamaları denetleyecek.

TCDD’nin blok satış yöntemiyle özelleştirilmeden demiryolunun mevcut dikey bütünleşik yapısının ayrıştırılarak özel sektörden yeni teşebbüslerin demiryolu taşımacılığı olan alt pazara girişini mümkün kılan bu serbestleşme süreci, bakalım 2015 yılı için öngörülen yolcu trafiğine on yıl öncesinden ulaşılan havayolu taşımacılığını yakalayabilecek mi?

Rekabet Raporu’nda Elektrik Piyasası

Rapor’u ilk olarak, elektrik piyasası yönüyle ele alalım.

Rekabet Kurumu tarafından yayımlanan 2012 Rekabet Raporu’ndan (Rapor) bahsetmiştik. Rapor’u ilk olarak, elektrik piyasası yönüyle ele alalım.

Rapor’un giriş bölümünde, sektörel düzenlemelerin yoğun olduğu piyasa ve endüstrilerin ele alındığı ifade ediliyor. Bu doğrultuda yoğun sektörel düzenlemelere tabi olan elektrik piyasası ilk sırada yerini buluyor. Rapor’daki yeri ve önemi nedeniyle bu piyasa, rapora ilişkin görüşlerimize yer vereceğimiz yazılarımızın ilki oldu.

Genel bilgiler, piyasaya ilişkin düzenlemeler, rekabet sorunları, değerlendirme ve öneriler olmak üzere dört ana başlık altında kaleme alınmış olan Rapor’un;

Genel Bilgiler başlıklı birinci bölümünde,

 Elektrik piyasasının içinden geçmekte olduğu reform sürecine değinilmiş, reform öncesi dönemdeki dikey bütünleşik yapının etkinsizliklerinin altı çizilmiş, bunun giderilmesi için rekabetçi bir yapıya geçilmesi yönünde bir politika tercihi yapılmış olduğu vurgulanmış.

Rekabetin tesisiyle birlikte tedarikçilerin, ürettikleri, ithal ettikleri ya da satınaldıkları elektriği toptan satış piyasalarında rekabetçi koşullarla satabilmeleri; dağıtım ve perakende satış şirketlerinin ise, elektriğin en ekonomik kaynaktan alımına yönelik seçenekleri karşılaştırma imkânına kavuşmalarıyla tahsis etkinliğinin sağlanmasının beklendiği ifade ediliyor. Elektriğin daha düşük maliyetle arzına yönelik yarış sonucunda, ülke kaynaklarının etkin şekilde kullanılması ve üretimde etkinlik yaratılması da nihai hedefler arasında.

Rapor’un Piyasaya İlişkin Düzenlemeler başlıklı ikinci bölümünde,

Piyasanın arz tarafını etkileyen elektrik üretim ve toptan satış faaliyetlerine ilişkin yasal kısıtlara değinilmiş, 4628 sayılı Kanun’un üretim ve toptan satış faaliyetlerine ilişkin olarak getirdiği, % 20 ve % 10  sınırlarından bahsedilmiş.

Elektrik piyasasının ekonomik regülasyonlara da tabi olduğu, doğal tekel niteliği göstermeleri sebebiyle iletim ve dağıtım faaliyetlerindeki tarifelerin maliyet esaslı olarak Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından düzenlenmekte olduğu ifade ediliyor. Fiyat regülasyonunun amacının doğal tekel niteliğindeki şebeke faaliyetleri bakımından, eşit ve adil fiyatlar ve koşullar çerçevesinde üçüncü̈ kişilerin şebekeye erişiminin sağlanması olduğunun da altı çiziliyor. Serbest olmayan tüketicilere yapılan elektrik satışları bakımından geçerli olan perakende satış fiyatlarının regüle edilmesinin amacının, sağlayıcı değiştirme serbestisine sahip bulunmayan tüketicilerin, rekabetin bulunduğu durumda geçerli olacak fiyatlara yakın fiyatlar üzerinden hizmet alabilmesini sağlamak olduğu belirtiliyor.

Dağıtım şirketlerinin, işletme hakkına sahip oldukları şebekelerden doğan avantajlarını üretim ya da perakende satış pazarlarında rekabeti engelleyecek şekilde kullanıp kullanmadıklarının daha kolay tespit edilmesine yönelik olarak dağıtım şirketlerinin, üretim ve perakende satış faaliyetlerini 2013 yılından itibaren ayrı tüzel kişilikler altında yürütecek olmaları da piyasaya yönelik düzenlemeler altında vurgulanan hususlardan olmuş.

Raporda üzerinde durulan en önemli hususlardan biri olarak, elektrik piyasasının içinde bulunduğu serbestleşme, özelleştirme ve rekabete açılma surecinde,

  • 4628 sayılı Kanun ile kendisine verilen görev ve yetkiler çerçevesinde, rekabetçi bir elektrik piyasasının oluşturulmasını sağlama sorumluluğunu taşıyan EPDK ile
  • tüm mal ve hizmet piyasalarında rekabetin sağlanması ve korunması konusunda görevli ve yetkili Rekabet Kurumu’nun üstlendikleri rollerin ve bu otoriteler arasındaki ahengin sağlanmasının önemine işaret ediliyor.

İki kurumun sahip olduğu benzer, birbirini tamamlayan, bazen de örtüşen yetki ve etki alanları, kurumlar arası işbirliğini gerekli kılmakta olduğu; bu doğrultuda Rekabet Kurumu bünyesinde, EPDK ile nasıl bir işbirliği, bilgi paylaşımı ve koordinasyon mekanizması oluşturulabileceğine ilişkin olarak bir çalışma yürütüldüğü söyleniyor. Rekabet Kurumu’nun meseleye bu bilinçle yaklaşması ortaya çıkabilecek bilgi asimetrisinin giderilmesinde, forum shopping’in bertaraf edilmesinde ve görev konusunda ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların önlenmesinde son derece önemli.

 Rapor’un Rekabet Sorunları başlıklı üçüncü bölümünde,

 Piyasanın serbestleşme sürecinde, içinde bulunduğumuz aşamada ön plana çıkan hususlar

  • dağıtım ve üretim özelleştirmeleri,
  • doğal tekel niteliğindeki iletim ve dağıtım faaliyetlerinin ayrıştırılması,
  • tüketicilerin sağlayıcılarını seçme imkanına kavuşması
  • ve EPDK ile Rekabet Kurumu arasındaki ilişkiler olduğu ifade ediliyor.

Bu kapsamda Rekabet Kurumu’nun özelleştirmeler bakımından gerek ön bildirim gerekse nihai devir aşamasında verdiği görüş ve kararlarda, özelleştirmeler sonrasında özel bir teşebbüsün hâkim duruma geçmesi,  tüketicilerin sağlayıcılarını seçebilmeleri, ayrıştırma gibi hususların dikkate alınması suretiyle sektöre önemli katkılar yapmış olduğu vurgulanıyor.  Bu hususları somutlaştırmak adına TEDAŞ Kararı (1998), TEDAŞ Görüşü̈ (2005),  Dağıtım Özelleştirme Kararlarının öne çıkan özellikleri ve piyasanın serbestleşme sürecine etkileri hatırlatılıyor.

Bu görüş ve kararlar doğrultusunda atılan yasal adımlar sonucunda, dağıtım şirketlerinin, 01.01.2013 tarihinden itibaren üretim ve perakende satış faaliyetlerini ayrı tüzel kişilikler altında göstermelerinin yükümlülük haline geldiğine yer verilmiş. Buna ek olarak elektrik piyasası mevzuatında dağıtım faaliyeti bakımından benimsenen hukuki ayrıştırma yönteminin etkinliğinin sağlanabilmesi bakımından, uygulamanın tüzel kişilik ayrıştırmasından ibaret kalmaması; ilgili mevzuatta, fonksiyonel ayrıştırmayı içeren detaylı ikincil düzenlemelerin yapılması ve ayrıştırma uygulamalarının etkin bir denetime tabi tutulması gerektiği vurgulanıyor.

Raporda belirtilen diğer bir nokta, 4628 Sayılı Kanun gereği serbest tüketici limitinin her yıl kademeli olarak indirilmesinin tüketicilerin tedarikçilerini seçmelerinde tek başına yeterli olmayacağı, tüketicilerin tedarikçilerini fiilen ne ölçüde değiştirebildiklerinin, bir başka deyişle tüketicilerin önünde ne tür geçiş maliyetleri (switching costs) bulunduğunun da analiz edilmesinin zorunlu olduğu. Bu maliyetlerin işlem maliyetleri, araştırma maliyetleri, sözleşmeden doğan maliyetler ve psikolojik maliyetlerden oluştuğu, müşteri portföyünün yerleşik dağıtım şirketlerine belirli bir pazar gücü̈ sağladığı, serbest tüketici limitinin sıfıra indirildiği ve tüm tüketicilerin sağlayıcısını seçme serbestisine kavuştuğu durumda dahi, sağlayıcı değiştirmenin önündeki maliyetler nedeniyle, tüketicilerin fiilen serbest olmasının mümkün olamayabileceği vurgulanmış. Ayrıca 2010 yılı itibariyle rakamsal olarak piyasanın yaklaşık %63,3 oranında teorik açıklığa sahip olduğu halde, fiili piyasa açıklık oranının %17’de kaldığına işaret edilmiş ve piyasa açıklığının fiilen artırılabilmesi bakımından sektörel düzenlemelerle anılan geçiş maliyetlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik önlemlerin alınması gerektiği konusunda yol gösterilmiş. Ek olarak da, bu konuda tüketicilerin rekabet bilinci kazanmalarına yönelik olarak yapılacak çalışmaların önemine değinilmiş.

Rapor’un Değerlendirme ve öneriler başlıklı son bölümünde,

  • Elektrik özelleştirmeleri sürecinde, rekabetçi bir piyasa tasarımının sağlanmasının anahedef olarak kabul edilmesi,
  • Doğal tekel niteliğindeki iletim ve dağıtım faaliyetlerinin, rekabete açık piyasafaaliyetlerinden ayrıştırılmasına yönelik etkili düzenlemelerin yapılması,
  • Hane halkına yapılan satışlar da dâhil olmak üzere, perakende satış seviyesinde rekabetçi bir yapının oluşmasını temin etmek amacıyla, geçiş maliyetlerini azaltmayayönelik önlemlerin alınması,
  • Özellikle hane halkına yapılan satışlarda, rekabetçi bir perakende satış piyasası oluşturma hedefi kapsamında, tüketicilerin rekabet kültürü̈ ve bilincini artırmaya yönelik çalışmalara önem verilmesi,
  • Serbestleşme ve rekabetçi yapının oluşturulması sürecinin daha etkin ve etkili bir şekilde sürdürülebilmesi bakımından, Rekabet Kurumu ile EPDK arasındaki işbirliği vekoordinasyonun geliştirilmesi

hususlarının elektrik piyasasında rekabetin artırılabilmesi bakımından önem taşıdığı sonucuna ulaşıldığı ifade edilmiş.

Rapor’da dikey ayrıştırma, son kullanıcıların tedarikçilerini seçme imkanının hem yasal hem fiilen mümkün kılınması, doğal tekel konumundaki dağıtım ve iletimde etkili düzenlemeler yapılması, EPDK ile Rekabet Kurumu koordinasyonunun özellikle altının çizilmiş olması geleceğe yönelik önemli sinyaller olarak değerlendirilmelidir. Yapılan bu vurgulardan, Rekabet Kurumu’nun elektrik piyasasına ilişkin olarak EPDK’yı tek yetkili olarak değerlendirmediği, piyasasında rekabet ortamının tesisi ve güvenle işlemesi için gerekli olması halinde Kanun’un verdiği görev ve yetkiler çerçevesinde harekete geçebileceği anlaşılıyor. Rekabet Kurumu bu konuda EPDK ile koordinasyonun önemini vurguluyor ve Kurum’un bu konuda adımlar atmakta olduğunu belirtiyor. Rekabet Kurumu’nun bu yaklaşımının EPDK tarafından da benimsenmesi ve desteklenmesinin kurumlar arası tam bir koordinasyon ortamının tesis edilmesi bakımından son derece önemli olduğu düşüncesindeyiz.