Hükûmet Programı – Rekabete dair

Hükûmet Programı’nda rekabete dair ne tür hususlar yer alıyor?

Serbest piyasa ekonomisine dayalı ekonomik kalkınma anlayışının vazgeçilmez bir parçası olarak dünya ile entegre ekonomik yatırımların geliştirileceğinin belirtildiği programın birçok başlığını ayrı ayrı ele alacağımızdan, rekabete dair gözümüze çarpan hususları kısaca açıklayabiliriz.

Programda, uluslararası rekabet gücünü arttırmak amacıyla imalat sanayinde dönüşüm gerçekleştirmeye yönelik adımlar atılacağından bahsediliyor. Dışa dönük yapının önlenmesi bakımından da pazarların gelişmesi adına özellikle orta ve büyük ölçekli işletmelere destek ve teşvik sağlanacağı ve yüksek teknolokili sektörlere yoğunlaşılacağı belirtiliyor. Özellikle imalat sanayi bakımından yenilikçilik ve firma becerilerinin ön planda olacağı ve sektörler arası entegrasyonun güçlendirileceği, ayrıca yüksek yatırım gerektiren ara malı ve sanayi hammaddelerinin üretimine öncelik verileceği kaydediliyor.

İç piyasadaki rekabet ortamının ise kalite ve yüksek nitelikli talep üzerine kurulmasının amaçlandığı belirtiliyor.  Kamu gelir ve harcamalarında kalitenin arttırılması ve kamunun özel sektörü dışlayıcı etkisinin indirilmesi gerektiği belirtiliyor. Etkin piyasa ekonomisinin sağlanması ve kamu müdahalesinin azaltılmasını teminen, KİT’lerin faaliyetlerinin piyasa mekanizmasını bocuzu etkiye neden olmayacak şekilde düzenleneceğinden bahsediliyor ve özelleştirme uygulamalarının devamına dikkat çekiliyor.

KOBİ’lerin rekabet gücünün arttırılması da program da yer alan hususlardan bir diğeri. Verimliliğin arttırılması amacıyla devlet desteklerinden öncelikli ve avantajlı olarak yararlanacak işletmelerin başında KOBİ’ler sayılıyor.

Öte yandan, ticarette güven ortamının sağlanması adına piyasa gözetim ve denetimi ile piyasanın düzenlenmesine yönelik çalışmalar yapılacağı söyleniyor. Bu noktada, geleneksel toptan ve perakende sektörün rekabet gücünün arttırılacağından ve daha önemlisi elektronik ticarete yönelik mevzuat çalışmalarının tamamlanacağından bahsediliyor.

Ek olarak, AR-GE’ye daha fazla ağırlık verileceğinin altı çiziliyor ve sektördeki oyunculara uluslararası platformda rekabet edebilirliğin sağlanması için AR-GE ve yüksek teknoloji yatırımlarına büyük destekler verileceği belirtiliyor. Bütün ihale sonuçlarının yayımlama sürecini iyileştirileceği de sayılan hususlar arasında.

Program’ın piyasaya ne ölçüde yansıyacağını ise yapılması amaçlanan birincil/ikincil düzenlemeler ve uygulama gösterecek. Gelecekte görüşmek üzere.

AB İlerleme Raporu – Rekabet Politikaları: Aynı Tas Aynı Hamam

AB Komisyonu’nun 2015 Türkiye Raporu yayınlandı ve biz de ilginizi çekebileceğine inandığımız tüm alanlara ilişkin gelişmeleri sizlerle paylaşmayı görev bildik. Bu yazıda da Rapor’un rekabet politikalarına ilişkin bölümünde yer verilen tespitlere değineceğiz.

competition2Esasen AB ilerleme raporlarının rekabet politikaları başlığı son birkaç yıldır kendisini tekrarlıyor: “Rekabet Kurumu çok iyi bir iş çıkarıyor ve rekabet hukuku mevzuatı da AB ile büyük ölçüde uyum sağlamış durumda. Ancak devlet yardımları konusunda yasal düzenleme yapılmıyor ve Türkiye’nin devlet yardımları alanındaki bazı uygulamaları, ülkenin Gümrük Birliği’nde yer almasından kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal ediyor”. 2015 yılı Raporu’nda özellikle kimyasal ürünler, madencilik ve teknoloji ağırlıklı ürünler bakımından öngörülen ve bu alanlarda yerli teşebbüslere genellikle vergiye dayalı teşvik sağlanmasını öngören uygulamalara vurgu yapılıyor.

Rapor’un ilgili bölümünde Türkiye’nin devlet yardımlarına ilişkin uygulanması sürekli olarak ertelenen yasal düzenlemeleri bir an önce hayata geçirerek bu konuda AB mevzuatına uyum sağlaması gerektiği belirtiliyor. Ancak halihazırda ülkemizde yerli teşebbüslerin üretim alanında daha güçlü getirilmesi yönünde bir politika izlendiği de aşikar. 4.5 G ihalesinde işletmecilere getirilen yerli baz istasyonu kullanma zorunluluğu, yenilenebilir enerji tesislerinde teşvikten yararlanılması için gerekli olan yerli kaynak kullanma zorunluluğu ve yerli otomobilin teşviki için yapılan düzenlemeler bu politikanın bariz örneklerinden sadece bazıları.

Devlet yardımlarına ilişkin olarak AB mevzuatı ile paralel ve AB’deki ile aynı ciddiyetle uygulanacak kuralların hayata geçmesi durumunda, yerli üretimin geliştirilmesine yönelik politikaların takip edilmesi oldukça zorlaşabilir. Dolayısıyla devletin 2015 İlerleme Raporu’nun rekabet politikaları başlığı altında yer verilen önerileri takip etmek noktasında ne denli istekli olacağı da şüpheli görünüyor.

Kaldı ki, Türkiye’nin yerli üretimi güçlendirmeye yönelik politikalarının Gümrük Birliği ve WTO kuralları bakımından da oldukça sorunlu olduğu bir gerçek. Buna rağmen, bu politikaların izlenmesi noktasında geri adım atılmıyor. Uluslararası anlaşmaları ihlal etme riski göze alınarak sürdürülen uygulamaların, iç hukuk kuralları ile ne denli engellenebileceği de büyük bir soru işareti. Nitekim devlet yardımlarını denetleme görevinin, bağımsızlığı ön planda olan Rekabet Kurumu’na verilmemesi de İdare’nin bu konuda ipleri sıkı tutmak istediğini gösteriyor. Tüm bu gelişmeler dikkate alındığında sanki 2016 İlerleme Raporu’nda da benzer bir tablo ile karşılaşacakmışız gibi duruyor.

Buna ek olarak, Türkiye’nin rekabet politikaları konusunda ne derece “büyük ölçüde uyum sağlamış konumda” olduğu da hala tartışmalı. Başta motorlu taşıtlara yönelik grup muafiyeti kurallarına dair eksikler olmak üzere, uyum yolunda tamamlanması gereken çok sayıda örnek sayılabilir.

Kurul, Doğa Koleji’ne “soruşturma açılmasına gerek yok” dedi

Daha önce Rekabet Kurulu’nun son dönemlerde yayınladığı bazı kararlarda neredeyse hiçbir gerekçeye yer vermediğini, zira gerekçeli kararların çoğu zaman bir sayfayı bile aşmadığını ironik bir şekilde izah etmeye çalışmıştık.

Şimdi yine gerekçesini anlamakta zorluk çektiğimiz! bir Kurul kararıyla karşı karşıyayız.

İddia özetle Doğa Koleji’nin anlaşmalı olduğu servis hizmetleri veren firmanın, Servisçiler Azami Tarifesi üzerinde taşıma ücreti aldığına dayanıyor. Karardan anladığımız kadarıyla Doğa Koleji, Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği’ne aykırı şekilde servis kiralama, denetim, fesih gibi işlemlerinin tamamını İlkem Turizm’e devretmiş durumda. İlgili Yönetmelik’e göre aslında okul servis araçlarının kiralanması işi, her yıl okul-aile birliği ve okul yönetim kurulunca ortaklaşa oluşturulacak bir komisyon tarafından yapılmalı. Dolayısıyla Doğa Koleji’nin bu konu özelindeki yetkiyi tamamen İlkem Turizm’e devretmiş olması sonucunda servis firmalarının okul aile birlikleri veya okul yönetimleri ile görüşme ve anlaşma imkânının ortadan kalktığı söylenebilir – ki Kurul da böyle demiş.

Doğa Koleji ile İlkem Turizm arasında 2010 yılında imzalanan Okul Servisi Sözleşmesi Ek Protokol uyarınca Doğa Koleji’ne ait İstanbul dışındaki tüm illerde servis hizmetleri İlkem Turizm’e bırakılıyor. Ancak İlker Turizm servis hizmetlerini kendi yerine getirmeyip farklı yüklenici firmalar ile anlaşıyor. Bu yüklenici firmalardan biri olan Ayder Turizm ile imzalanan anlaşmalarda ise, son dönem hariç, açıkça fiyat tespiti yapıldığı görülüyor. Kurul, İlkem Turizm ile Ayder Turizm arasındaki taşeronluk benzeri anlaşmanın plaka tahdidi uygulamasıyla sektörün yapısı gereği oluştuğunu, Doğa Koleji tarafından belirlenen kriterler sebebiyle servis fiyatlarının ATO tarafından belirlenen Servisçiler Azami Fiyat Tarifesi’nin üzerinde olduğunun düşünüldüğünü, söz konusu fiyatların okul aile birlikleri veya ATO tarafından izlenmesi gerektiği kanaatine varıyor ve sonuçta soruşturma açılmamasına karar veriyor.

3793963800_0ddcdccefb_zKararda iki ayrı Raportör görüşü bulunduğunu da söyleyelim. İlk görüş İlkem Turizm’in anlaşmalı olduğu servis hizmetleri veren firmaların taşıma ücretlerini belirlemesi sebebiyle Kanun’un 4. maddesini ihlal ettiği yönünde ciddi şüphelerin bulunduğunu ve soruşturma açılması, öğrenci servis taşımacılığı yapacak firma seçiminin ilgili Yönetmelik’e uygun şekilde gerçekleştirilebilmesi için de Doğa Koleji’ne görüş bildirilmesi gerektiğini ifade ediyor. Diğer Raportör ise bu aşamada soruşturma açılmasına gerek olmadığına ama muhtemel sorunların bertaraf edilebilmesi için servis hizmetleri pazarındaki rekabetin sağlanabilmesi adına ilgili Bakanlıklara, Doğa Koleji ve İlkem Turizm arasındaki sözleşmelerin ve protokolün yeniden düzenlenmesi gerektiğine yönelik Doğa Koleji’ne görüş gönderilmesi, İlkem Turizm’in ise fiyat tespiti uygulamasını sonlandırmasına yönelik uyarılması gerektiğini ifade ediyor.

Bu noktada benim aklıma aşağıdaki sorular geliyor:

  1. Kurul, gerekçeli kararında açıkça İlkem Turizm ile Ayder Turizm arasında imzalanan sözleşmelerde fiyat tespiti yapıldığını belirtiyor. Danıştay 13. Dairesi’nin “en ufak bir şüphenin varlığında dahi soruşturma açman gerekli” içtihadı ile bozduğu sayısız önaraştırma kararı varken şüpheyi bile geçip rekabet ihlalinin var olduğunun tespit edildiği bir dosyada niçin Raportör görüşü göz önüne alınarak soruşturma açılmıyor? Yarın birgün bu dosya Ankara İdare Mahkemesi’nden geri gelirse ne olacak?
  1. Madem soruşturma açılmasına gerek görülmüyor, o zaman ihlalin devam ediyorsa durdurulması, devam etmiyorsa tekrarlanmaması için bu sefer diğer raportörün görüşü dikkate alınarak niçin Rekabet Kanunu’nun 9/3. maddesi uyarınca uyarı yazısı gönderilmesi tercih edilmiyor? – Gerçi ihlalin varlığı tespit edildikten sonra uyarı yazısını göndermek de yetmiyor ya , yine soruşturma açmak lazım –
  1. Dosyada Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği’ne yani ilgili mevzuata aykırı bir uygulama tespit ediliyor. Hatta ilgili mevzuata aykırı söz konusu uygulamanın sektör genelinde yaygın olduğu da dolaylı olarak ifade ediliyor. Bu derece bariz bir mevzuat ihlali söz konusu iken niçin raportör görüşlerinde de ifade edildiği üzere ilgili firmalara veya ilgili Bakanlıklara görüş gönderilmiyor?

Anlayan varsa beri gelsin.

AB’de gun jumping cezaları

Daha önce de bahsetmiştik. Genel olarak gun jumping, bir birleşme devralma işleminde tarafların işleme izin verilmeden önce birlikte hareket etmelerini, işbirliği içinde bulunmalarını ifade etmekte. Usuli olarak gun jumping işlem taraflarının bildirim ve izin gerekliliklerini göz önünde bulundurmada başarısız olmaları halinde ortaya çıkarken, diğer taraftan birbirlerinin rakibi olmaları ve işlemin tamamlanmadan önce koordinasyon içerisinde olmaları halinde ise maddi anlamda gun jumping ortaya çıkmakta.

keep_calm_and_focus_on_jumping_the_gun_button-r95fc69e129664d479f38f02e80a07d71_x7j18_8byvr_324Gun jumping denetiminin geçmişi ABD’de Hart-Scott-Rodino mevzuatı bakımından uzun yıllar öncesine dayanmakta iken AB Komisyonu ve üye ülke otoriteleri bu uygulamaya mevzuatlarında yeni yeni yer vermeye başladı. Adalet Divanı ve AB Komisyonu uygulamaları da göz önünde tutulduğunda, gun jumping uygulamalarına yönelik yaptırımları açısından uyumlu oldukları söylenebilir. Adalet Divanı’nın bir davada 20 milyon euro’luk ceza öngörmesinin ardından Komisyon’un başka bir davadaki gun jumping uygulamasında yine aynı miktarda cezaya hükmettiği görülebiliyor. Hatta yaşanan bu gelişmeler sonrasında 20 milyon euro’nun gun jumping davaları için bir benchmark olup olmadığı da epey tartışma konusu yapılıyor. Mevcut durumda teşebbüsler, belirlenen eşikleri aşan ve kontrol değişikliği içeren her işlem için bildirimde bulunmak ve Komisyon’a bildirmek zorunda olduğundan, bu öncelikli kontrol Avrupa Birliği birleşme kontrol sisteminin mihenk taşı olarak görülüyor.

Bahsedilen iki davada ise, azınlık payları kontrol değişikliğine yol açıyor ve dolayısıyla izin gerekliliği ortaya çıkıyor. Bu doğrultuda Komisyon, kalan hisselerin bölünmesi ve Genel Kurul’a katılan paydaşların oranının Electrabel ve Marine Harvest’a tek başına kontrol imkanı verdiğini belirtiyor. Bahse konu davalar, kontrol değişikliği içeren ancak %50’nin altında bir orandaki payların devrini öngören işlemler bakımından Komisyon’a başvurma zorunluluğunun doğabileceğini göstermesi bakımından bize önemli bir ipucu veriyor.

AYM’den elektrik piyasası mevzuatında değişiklik

Anayasa Mahkemesi tarafından elektrik piyasası mevzuatında yapılan değişiklikleri Can İtez irdeledi.

Anayasa Mahkemesi, Elektrik Piyasası Kanunu’nun bazı maddelerini iptal etti. Konunun önemine binaen, öncelikle iptali istenen maddeleri aşağıda sıralayalım:

  • 4. maddesinin (3) numaralı fıkrasının son cümlesini,
  • 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının beşinci cümlesini, (7) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümleleri, (9) numaralı fıkrasında yer alan “… ile mevcut sayaçların bir program dahilinde mülkiyetinin devralınması…” ibaresi,
  • 10. maddesinin (3) ve (7) numaralı fıkrasının birinci cümleleri,
  • 11. maddesinin (3) numaralı fıkrasının birinci cümlesi,
  • 15. maddesinin (3) numaralı fıkrası,
  • 16. maddesinin (6) numaralı fıkrası,
  • 22. maddesinin son cümlesi,
  • Geçici 8. maddesi,
  • Geçici 14. maddesinin birinci fıkrası.

AYM, geçici 8 ve 14. maddeler hariç olmak üzere, diğer madde, fıkra ve ibarelerin iptali istemini anayasaya aykırı olmadıkları gerekçesiyle reddetti. Bu madde, fıkra ve ibarelerin yürürlüklerinin durdurulması da reddedilirken, geçici 8. maddenin iptalinin 6 ay ertelenmesi nedeniyle ve geçici 14. maddenin ise koşullar oluşmadığı gerekçesiyle yürürlüklerinin durdurulması istemi reddedildi. Anayasaya aykırı bulunup iptal edilen geçici 8. madde şu şekilde:

“EÜAŞ veya bağlı ortaklık, iştirak, işletme ve işletme birimleri ile varlıklarına ve 4046 sayılı Kanun kapsamında oluşturulacak kamu üretim şirketlerine, bunların özelleştirilmeleri halinde de geçerli olmak üzere, çevre mevzuatına uyumuna yönelik yatırımların gerçekleştirilmesi ve çevre mevzuatı açısından gerekli izinlerin tamamlanması amacıyla 31/12/2018 tarihine kadar süre tanınır. Bu sürenin üç yıla kadar uzatılmasına Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bu süre zarfında ve önceki dönemlere ilişkin olarak bu gerekçeyle, EÜAŞ veya bağlı ortaklık, iştirak, işletme ve işletme birimleri ile varlıklarında ve 4046 sayılı Kanun kapsamında oluşturulacak kamu üretim şirketlerinde, bunların özelleştirilmeleri halinde de geçerli olmak üzere, elektrik üretim faaliyeti durdurulamaz, idari para cezası uygulanmaz.”

elektrik-diregiBu maddenin iptali ile kamu ve özelleştirilen üretim santrallerine çevre mevzuatına uyum konusunda tanınan süre (2013 için 5 [+3] yıl) artık bulunmuyor, sadece kararın resmi gazetede yayımlanmasından 6 ay sonra yürürlüğe girmesi söz konusu. Yani yukarıda tanımlanan şirketler tesislerinin 6 ay içinde çevre mevzuatı ile uyumunu sağlayamazlarsa, iptal edilen madde ile korundukları yaptırımlar olarak idari para cezası ve üretim faaliyetinin durdurulması riski ile karşılaşabilirler.

Bu konuda bir iyi bir de kötü haber, ya da naçizane yorum desek daha doğru olur sanırım: İyisiyle başlayalım, devlet üretim tesislerinin ve bunların özelleştirilenlerinin, adeta devlet (ve hatta artı üç yıl da hükumet) eliyle pek çok hassas kişiyi üzebilecek şekilde çevre mevzuatına uyumlu olmamak gibi bir hakkı bulunmayacak artık. Elbette bu durumda, rahatça bahsedilebilecek şekilde, çevre düzenlemeleri açısından teşvik/ceza mekanizmalarının çalışmadığı bir ortamda negatif dışsallıkların yarattığı sosyal maliyetlerin farkında olmak gerekiyor. En basiti, fabrikasından gürül gürül duman çıkan, yeni özelleştirilmiş KömürKarası termik santralinin baca filtresinin takılması için devlet eliyle verilmiş dört yıllık bir ara artık olamayacak (yanlış anlaşılmasın, bu madde kapsamında olan üretim santralleri içinde kömür kullanan bir termik santral vardır ve bu santral yeni özelleştirilmiştir veya bu santralin halihazırda baca filtresi yoktur gibi bir mesaj vermeye çalışmıyorum). Tabi bunun bir de piyasa işleyişinde belirlilik, saydamlık gibi yatırımcının yatırım yapma kararını etkileyen etmenlerden olan hukuki belirlilik yanı bulunmakta. Hem de enerji özelleştirmeleri düşünüldüğünde, yatırımların boyutu oldukça çok yüksek ve bu mevzuat değişikliği gibi her marjinal maliyetin daha hassas bir etki yaratacağı durumlar için. Ancak her halükarda yatırımcıyı korumak, özelleştirilecek tesisleri daha cazip kılmak adına çevre ve insan sağlığını ikinci plana itmenin sosyal devlet ile yakından uzaktan bir ilgisi olmadığı gibi, üçüncü dünya ülkesi kapitalizminin de güzel bir örneğidir. Bu nedenle maddenin iptal edilmesinin yatırımcı üzerinde yarattığı belirsizlikten çok, yeni sayılabilecek bu kanunda en başından neden böyle bir maddenin eklenmesi gerekliliğinin hissedildiği tartışılmalıdır.

İkinci iptal ise geçici 14. maddenin ilk fıkrası ve ilk fıkranın iptaliyle ikinci ve üçüncü fıkralarında bir geçerliliği kalmadı. Bu fıkra şu şekilde:

“Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce geçerli bir üretim lisansına dayalı olarak santral inşaatına başlamış ancak lisansı herhangi bir sebeple iptal edilmiş veya durdurulmuş olan lisans sahiplerine; Bakanlıkça üretim tesisi yatırımının geri dönülemez bir noktaya geldiğinin tespit edilmesi ve kamu yararı görülmesi şartıyla, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde Kuruma başvurulması halinde Kurum tarafından lisans verilir. Bu fıkra hidroelektrik üretim tesislerini kapsamaz.”

Bu maddenin geçerliliği ise artık kalmamış bulunuyor. 30 Mart 2013’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6446 sayılı Kanun’un üzerinden bir yıl geçti ve bu madde kapsamında EPDK’ya artık başvuru yapılması söz konusu değil. Ayrıca AYM iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi (Anayasa’nın 153. maddesi) neticesinde bir yıl içinde başvurusu yapılmış ve bu kanun kapsamında tekrar lisans almış projelerin etkilenmesi de söz konusu olmayacak.

Yenilenebilir Enerji Yönetimi ve Hukuku

Neden geleneksel metodlara alternatif arıyoruz? Ülkelerin bunu yapmasının iki önemli sebebi var.

Yenilenebilir enerji kaynaklarının, mevcut teknik ve ekonomik sorunlarının çözümlenmesi halinde 21. yüzyılın en önemli enerji kaynağı olacağı kabul ediliyor. Son yıllarda ortaya çıkan teknolojik gelişmeler, enerji üretiminde kullanılan geleneksel yöntemlerin kademeli olarak yerini yeni yöntemlere bırakacağına işaret ediyor.
Peki neden geleneksel metodlara alternatif arıyoruz? Ülkelerin bunu yapmasının iki önemli sebebi var;
  • Ellerindeki farklı birincil enerji kaynaklarını kullanarak enerjide dışa bağımlılıklarını azaltmak istiyorlar,
  • Birincil enerji olarak fosil yakıt kullanımının ortaya çıkardığı çevresel zararları azalmak istiyorlar.

Bu hedeflere ulaşabilmenin bir yolu olarak tüm dünyada gelişen yenilenebilir enerji kavramı ülkemizde de giderek daha fazla ilgi çekiyor. Yerli yabancı yatırımcılar ilgilerini bu alana çeviriyorlar. Bu da, her düzeyde donanımlı insan gücü ihtiyacını ön plana çıkarıyor.

İstanbul Institute ve Yıldız Teknik Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen “Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Yönetimi Sertifika Programı” 28 Nisan 2012 – 06 Mayıs 2012 tarihleri arasında yapıldı. Programın katılımcıları enerji sektörü çalışanları, orta ve üst düzey yöneticileri, ilgili alan mühendisleri ve hukukçular oldu. ACTECON ortaklarından ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ekonomi Hukuku Yüksek Lisans Programında “Enerji Hukuku ve Politikası” ile “Economic Regulation and Law” derslerini veren Şahin Ardıyok ile beraber hem programın dizaynında Istanbul Institute ile çalıştık hem de konuya ilişkin gerek pratik gerek akademik birikimimizi katılımcılarla paylaşmak üzere eğitmen kadrosunda yer aldık.

Konu enerji olunca pratik bilgi çok önemli, fakat bütünü görebilmek adına yeterli olduğu söylenemez. Ancak pratik birikim ile teori belli bir metodoloji ile birleştirildiğinde enerjiyi teknik, politik, iktisadi ve hukuki yönleriyle değerlendirebilme yeteneği gelişiyor. Aksi durumda pratik hayatta kiminle ne iş yaparsanız işin o kısmını görüyorsunuz. Gerçekten de enerji sektörünün içinde hukukçuluk yaptığınızda nerdeyse hergün birbirinden farklı süreçlere dahil oluyor ve böylece teknik kısmı kavrayabiliyorsunuz. Projecilerle günler süren sözleşme müzakerelerinde kahve tüketip sözleşme yazıyor, teknik şartname irdeliyorsunuz. Başka bir gün yeri geliyor bareti giyip şantiyeci oluyorsunuz. Gündeminizde proje finansmanı, alt işveren yönetimi gibi süreç yönetimleri olabileceği gibi yeni yayınlanan bir tarife metodolojisinin mantığını çözmek ya da TEİAŞ’ın geçtiği yeni bir uygulamanın getirdiklerini öngörmeye çalışmak olabiliyor. Hukuk eğitiminizle tam olarak anlamanız mümkün olmayan teknik düzenlemeleri analiz edebilmek için mühendis dostlarınızdan teknik dinleyip hukuk anlatıyorsunuz. Ticaretçiyle elektrik satışı yaparken dünürü küstürmeden kızı vermemenin yollarını arıyorsunuz. Bu ve buna benzer sektöre has süreçlerde mesai harcarken enerji hukukunun ve hukukçusunun tanımını yapmaya çalışıyorsunuz. Fili her gün farklı bir yerinden tutuyorsunuz fakat gözlerinizi açmadığınız sürece heybetini, biçimini, hantallığını, ahengini, rengini anlamanız mümkün değil. Bütünü görebilmenin yolu ise diğer tüm branşlarda olduğu gibi, sistemi bir bütün olarak anlatan yayınların yapılması eğitimlerin sunulması. Bu konuda enerji alanında yayın ve eğitim kısmında yolun başındayız diyebiliriz. Çünkü arz güvenliği kaygılarının, tabii kaynakların tükenmesi kaygılarının, çevresel etki kaygılarının başlaması ve bunların bir enerji politikası ve hukuku ihtiyacını doğurması çok da eski zamanlara uzanmıyor.

Doktora tezi araştırmam kapsamında Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde takip ettiğim enerji hukuku, çevre hukuku ve iklim değişikliği hukuku derslerindeki gözlemlerimden yola çıkarak çok dinamik bir yapısı olan konunun sadece Türkiye için değil, tüm dünya için gelişimini sürdürmekte olduğunu söyleyebilirim. Bu aşamada parçaları birleştirmeye, bütünü görmeye ve bu şekilde anlatmaya, bunu yapabilecek akademisyen ve uygulayıcılara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Akademik düsturu, çalışma adabı ve endüstriyi iktisadi ve politik açıdan analiz edebilen bir hukukçu olmasıyla örnek aldığım Şahin Ardıyok ile beraber bu ihtiyaca gücümüzün, birikimimizin yettiği ölçüde katkıda bulunabilmek arzusundayız.

Bunları paylaşmak üzere “Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Yönetimi Sertifika Programı” kapsamında çıktığımız sahnede ilk gün katılımcılara, enerji kavramı, elektrik endüstrisinin gelişimi, enerji-ekonomi ilişkisi, elektriğin hukuki niteliği, enerji hukukunun bileşenleri, elektrikte arz güvenliği, elektrik endüstrisinin deregülasyonunda öngörülen modeller ve Türkiye’nin deregülasyon sürecinde geçirdiği evreler gibi temel konuları anlattım.

Programın ikinci gününde ise Şahin Ardıyok Türk Elektrik mevzuatının öngördüğü hukuki yapıyı, üretim, iletim, dağıtım ve tedarik seviyelerindeki faaliyetleri hukuki ve iktisadi analizlerle katılımcılara aktardı. Arada sözü bana bıraktı ve yenilenebilir politikasıyla etkileşim içerisinde olması sebebiyle nükleer enerjinden konuştuk.

Ardından Program, OMV Enerji’den Mine ARTUĞ’un anlattığı Çevre Etki Değerlendirmesi süreci ile devam etti. İkinci haftanın ilk gününde iklim değişikliği ve emisyon ticareti başlıklarıyla yeniden kürsüdeydim. Bu alanda ziyaretçi doktora adayı olarak Columbia Üniversitesi İklim Değişikliği Merkezi’nde  (Columbia University Center for Climate Change) yaptığım araştırmalarda ve katıldığım onlarca seminerde edindiğim birikimi katılımcılarla paylaştım.

Programın devamında Evren Aksakoğlu, Yenilenebilir Enerji mevzuatına ilişkin bilgiler verdi. Katılımcılar, ikinci haftanın ikinci gününde, Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü’nden Erdal ÇALIKOĞLU’nun, Enerji verimliliğine ilişkin birikimini dinleme fırsatı buldular. Program için Ankara’dan gelen diğer bir isim, yenilenebilir yakıtlar konusunda bilgi aktarmak üzere ODTÜ’den Prof. Dr. Göksel DEMİRER idi. Programın devamında katılımcılara Uğur ALTAYLI tarafından Elektrik Piyasaları ve Ticaret,  İbrahim ERDEN tarafından Rüzgar-Güneş ve Diğer Yenilenebilir Kaynaklar, Erman ÇAKAL tarafından Hidro Elektrik Hasan Basri ÇETİNKAYA tarafından İletim ve Smart Grid başlıkları altında eğitimler verildi. Bu sayede katılımcılar yenilenebilir enerjinin farklı boyutlarını sektörün içerisinden gelen isimlerden dinlediler.

Bu gibi programları, katılımcıların hem kamundan hem de özel sektörden eğitmenleri dinleme şansı bulmaları bakımından son derece yararlı buluyorum.

Elektrikte Denetim de Özelleşti!

Dağıtım şirketleri, üretim tesisleri derken elektrik piyasasında yapılacak denetimler de özelleşti.

Dağıtım şirketleri, üretim tesisleri derken elektrik piyasasında yapılacak denetimler de özelleşti.

12 Ekim 2011 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren ”Elektrik Piyasasında Faaliyet Gösteren Üretim ve Dağıtım Şirketlerinin Lisansları Kapsamındaki Faaliyetlerinin Denetlenmesine İlişkin Yönetmelik” ile EPDK’dan elektrik üretim veya dağıtım lisansı alan şirketlerin lisansları kapsamındaki tüm faaliyetlerinin denetiminin Kurum adına denetim şirketleri tarafından incelenmesi ve denetlenmesine ilişkin usul ve esaslar belirlendi.

Yönetmelik neler getiriyor?

Yönetmelik kısaca EPDK’nın denetim yetkisini özel şirket elemanlarına bırakabilmesine olanak tanıyor. Kurumun, aynı kapsamda yapılacak denetimleri Kurum uzman ve uzman yardımcıları vasıtasıyla yapmasına ilişkin yetkileri de saklı kalacak.

Denetimin Kapsamı

EPDK’dan Yönetmelik’te belirlenen esaslar doğrultusunda yetki alan denetim şirketleri, lisans sahibi dağıtım veya üretim şirketlerinin, iş ve işlemleri ile ilgili olarak;

–       Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun ve elektrik piyasasına ilişkin kanun, yönetmelik, tebliğ, genelge ve Kurul kararları ile ilgili tüzel kişilerin sahip olduğu lisans veya lisanslarına uygun olup olmadığı,

–       Elektrik dağıtım tesislerinin kapasitelerinin arttırılması, genişletilmesi, iyileştirilmesi ve yenilenmesi amacıyla yapılan yatırımların Kurum tarafından onaylanan yatırım planlarına uygun olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği,

–       Dağıtım şirketlerince yapılan yapım işleri ile mal ve hizmet alım ve satışlarının, eşitlik, şeffaflık ve rekabet koşullarında yapılıp yapılmadığının ve/veya alım veya satış fiyatlarının piyasa koşullarında oluşan fiyat, ücret veya bedellerden belirgin olarak farklı olup olmadığı,

–       Dağıtım şirketlerinin 10/7/2009 tarihli ve 27284 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Aydınlatma Yönetmeliği yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği,

–       Üretim şirketlerinin arz güvenliğini veya piyasa işleyişini olumsuz yönde etkileyecek fiillerde bulunup bulunmadığı,

–       Üretim şirketlerinin tesis tamamlanma tarihine kadar gerçekleştirdikleri faaliyetlere ilişkin ilgili mevzuat kapsamında Kuruma sundukları ilerleme raporlarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığı.

–       Ve bunların dışında Kurum tarafından belirlenecek ve Yönetmelik kapsamı dahilinde olan diğer hususlar hakkında

inceleme ve denetim yapabilecekler.

Denetim Şirketleri, denetlenen şirketi bu konularda, Kurum tarafından gerekli görülen her türlü belge ve iddiaları değerlendirerek inceleme yaparak rapor hazırlayacak, gereğinde fotoğraf ve dijital video çekimleri yapıp bunları Kurum’a sunacaklar.

Buzlar Eriyor (mu?)

Rekabet Kurumu ve BTK Arasında Protokol İmzalandı

Rekabet Kurumu ve BTK Arasında Protokol İmzalandı

Elektronik haberleşme hizmetleri pazarlarındaki rekabete aykırı olarak değerlendirilebilecek teşebbüs faaliyetlerine ilişkin olarak RK ve BTK arasındaki yetki çatışması uzun süredir gerilimlere yol açmaktaydı.

Bu çatışma  işletmecilerin bir kısmı için fırsatlar yaratmakta, bazıları için ise belirsizlik doğurmaktaydı. Zira diğerlerini şikayet etmek isteyen işletmeciler şikayetlerini her iki kurum nezdinde de dile getirerek veya sadece kendi lehlerine bir karar alma olasılığı daha yüksek olan kurum nezdinde başvurularda bulunarak bu çatışmadan fayda elde etmeye çalışıyordu. Şikayetçi işletmecilerin izlediği bu forum shopping politikası ise, kurumların birbirinden tamamen farklı kararlar verme potansiyeli sebebiyle şikayet edilen teşebbüsleri zor durumda bırakıyordu.

RK elektronik haberleşme pazarlarının rekabet hukuku mevzuatından muaf tutulmadığı savıyla bu pazarlardaki rekabete ilişkin konularda kendini yetkili görürken, BTK ise kendisinin sektördeki rekabetin tesisi için özel yetkilerle donatıldığını ve RK’nın da kendi düzenlemelerini dikkate alması gerektiğini öne sürmekteydi. BTK ayrıca yaptığı öncül düzenlemelerin RK tarafından mutlaka dikkate alınması gerektiğini de iddia etmekteydi.

Ekonomik regülasyon teorileriyle açıklanabilecek bazı sebepler dolayısıyla BTK’nın RK’ya göre çok daha bağışlayıcı bir tutum sergilemesi de, kurumlar arası çatışmanın sadece iki kurumu ilgilendiren bir yetki çatışmasından çok daha öteye geçmesine ve bu çatışmanın pazar oyuncularının davranışları üzerinde de ciddi etkiler doğurmasına sebep oluyordu.

2008 yılında yürürlüğe giren 5809 sayılı Kanun ile BTK’nın elinin RK karşısında oldukça kuvvetlendirildiği ileri sürülse de, bu iki kurum arasındaki çatışmanın tam olarak ortadan kaldırılamadığı da açıktı.

Ayrıca her ne kadar teoride rekabet hukuku ve regülasyonların farklı amaçlara hizmet ettiği, bu sebeple de aslında bir yetki çatışmasının anlamsız olduğu ileri sürülse de, uygulamadaki sorunlar çözülemiyordu.

2 Kasım 2011 tarihinde yürürlüğe giren protokol ilk bakışta süregelen bu sorunları giderme konusunda çok önemli bir adım gibi görünüyor. Protokolün amaç kapsamlı 3. maddesinde forum shopping’in önlenmesinin gerekliliğine değinilmiş. 7 ve 8. maddelerde ise Kurumların işbirliğinin neleri gerektirdiğine ilişkin düzenlemeler var. Bu düzenlemelerin başlıcaları özetle şöyle:

– RK elektronik haberleşme pazarlarına ilişkin vereceği tüm kararlarda BTK’nın görüşünü alır. Ayrıca BTK’nın karara ilişkin düzenlemeleri varsa kararı verirken bu düzenlemeleri de dikkate alır.

– BTK rekabetin tesisine ilişkin düzenlemeler ve sınırlı kaynak tahsisine ilişkin yetkilendirmeler yaparken RK’nın görüşünü alabilir.

– BTK öncül düzenlemeye tabi olacak yeni pazarları tanımlarken RK’nın görüşünü alır.

– BTK elektronik haberleşme pazarındaki rekabet ihlallerine ilişkin RK’dan görüş isteyebilir.

– BTK ve RK’nın yetki alanlarına girmeyen fakat diğer taraf ile ilişkili olduğunu düşündükleri konuları re’sen ya da şikayet üzerine diğer tarafa iletmeleri gerekir.

– BTK’ya pazar gücünün kötüye kullanılması ile ilgili bir başvuru yapılırsa ve konuyla ilgili öncül düzenleme yoksa ve yakın zamanda da olması beklenmiyorsa konuyu RK’ya iletebilir.

– RK’ya yapılan hakim durumun kötüye kullanılması başvurusunda da eğer konu 5809 sayılı Kanun ile düzenlenen bir konuysa RK konuyu BTK’ya iletebilir.

– RK’ya hakim durumun kötüye kullanılması ile ilgili yapılan başvuruda RK bunu BTK’ya bildirir ve BTK’da konuyla ilgili öncül düzenleme yapacağını söylerse, RK kendi bünyesinde işleyen sürece ara verebilir. Bu durumda BTK makul sürede öncül düzenleme yapmaz ya da yapmayacağını açıkça belirtirse RK süreci işletmeye devam edebilir.

Bu protokolün düzgün bir biçimde işlemesi ve kurumların protokole uygun hareket etmeleri halinde uzun zamandır devam etmekte olan belirsizliklerin büyük bölümünün ortadan kalkabileceği açık. Ama tek bir sorun var. Protokolün kurumlar üzerinden herhangi bir hukuki bağlayıcılığı yok. Yani protokolün etkin bir biçimde işlemesi ve amacına ulaşması tamamen kurumların iyi niyetine kalmış durumda. Bu zamana kadar bu iyi niyeti göstermekte çok da hevesli olmayan kurumların, bu protokol sonrasında yaklaşımlarını değiştirip değiştirmeyeceklerinin bekleyip görülmesi gerekiyor.