AB ilerleme Raporu – Bilgi toplumu ve medya

AB İlerleme Raporu’na dair gözlemlerimizde sıra bilgi toplumu ve medyaya geldi.

Bu yılki AB ilerleme raporunda Bilgi Toplumu ve Medya faslında, birçok fasılda olduğu gibi, Türkiye’ye birazcık övgü bol bol da eleştiri var.

Az da olsa yer alan övgülerin çoğu aslında geç kalınmış ama içinde bulunduğumuz yıl içinde ilerleme kaydedilen gelişmelere dair. Bunların başında elektronik ticaret kanunu ve yayıncılık ile ilgili yasanın AB çizgisine yakınlaştırılması geliyor.

urlDiğer olumlu değerlendirmeler ise, mobil telekomdaki gelişmeler ile ilgili. AB Komisyonu son bir yıl içindeki mobil internet aboneliğindeki artışı ve bu süreci uzun vadede destekleyecek olan 4.5G ihalesini olumlu buluyor.

Eleştirilerin başında ise, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına verilen internet içeriği ve kullanımına dair  kısıtlayıcı yetkilere geliyor. Bu yetkilerin ifade özgürlüğünden özel hayatın korunmasına, kişisel haklardan internet özgürlüğüne kadar pek çok konuda ciddi kaygılara sebep olduğu anlatılıyor. Raporun Temel Haklar kısmında bu kaygılara geniş bir değerlendirme yer alıyor.

Raporda eleştirilen ve ilerleme kaydedilmediği vurgulanan bir diğer alan, bilgi toplumu konusundaki kurumsal çerçevenin AB mevzuatına yeterince getirilememesi. Raporda elektronik haberleşme ve bilişim teknolojilerinde, yetkilendirme, spektrum yönetimi, piyasa erişimi ve evrensel hizmet konusunda kayda değer bir iyileşmenin gerçekleşmediği savunuluyor. Bununla birlikte hem BTK hem de TİB’in bağımsızlığının sağlanmasına vurgu yapılıyor.  Ayrıca frekansların etkin yönetilmesi, imtiyaz sözleşmelerinden ileri gelen kısıtlamaların  -örneğin paket ürünlerin satışına yönelik kısıtlamalar- Komisyon’un sıraladığı eleştirilerden.

Benzer şekilde, Türk Telekom’un genişbant internet perakende hizmet sunmaması da eleştirilen noktalardan birisi. Bu durumun AB müktesebatı ile uyuşmadığı özellikle belirtiliyor. Bütün bunlara ilaveten yeni telekominikasyon alt yapılarının inşası için gerekli geçiş haklarına dair sorunlar ve yerel otoritelerin ücretlendirme uygulamaları eleştirilen noktalar arasında. Görsel-işitsel medya politikası için yapılan tespit ise, dijital yayıncılığa geçişin yayıncı kuruluşların itirazları sebebiyle gecikmeye uğraması ile ilgili.

Son olarak, RTÜK de eleştirilerden nasibini alanlardan. Kurumun siyasal açıdan bağımsızlığı ve tarafsızlığı eleştiriliyor. Kurul üyelerinin seçimine ilişkin usullerin iyileştirilmesi isteniyor.

İsviçre’ye Yeni Radyo ve Televizyon Yasası

İsviçreli seçmen Haziran ayında %50,08’lik kıl payı bir çoğunlukla Radyo ve Televizyon Yasası’nda yapılan pek çok değişikliği kabul etti. Böylelikle evrensel radyo ve televizyon ücreti de dâhil olmak üzere tartışmalı birçok değişiklik gerçekleşmiş oldu.

İsviçre’de yaşanan bu gelişmeler Türkiye’deki mevcut durumu değerlendirmek açısından bizler için önemli bir fırsat. Bu doğrultuda en çok finansal anlamda kayda değer değişikliklerin yanı sıra, medya sektörünü bir yandan özgürleştiren bir yandan da yeni kısıtlamalar getiren hükümlere dikkat etmek gerekiyor.

dreamstimemaximum_14325099Yeni yasanın en can alıcı boyutu, finansal konularda önemli gelişmelere yol açması. Hazırlık sürecinde temel tartışma evrensel radyo ve televizyon ücretine yoğunlaşmıştı. Eski yasaya göre, devlete ait radyo ve televizyon kanalları ile özel radyo ve televizyon kanallarının finansmanı ve sübvansiyonu, radyo ve televizyon mülkiyetinden alınan vergilerle karşılanıyordu. Bu sistemde bir kişi sahip olduğu radyo ve televizyon cihazlarının sayısına göre vergi ödüyordu. Yani radyo ya da televizyonu olmayan bir kişi, vergiden muaf tutuluyordu. Buradaki temel sorun ise, artık televizyon ve radyo hizmetlerine akıllı telefon, tablet ve benzeri cihazlardan erişimin son derece mümkün ve yaygın olmasıydı. Diğer yandan bu tip mülkiyetlerin kontrol ve takibinin çok zor olması, ciddi bürokratik masraflara da neden oluyordu. Bu adaletsizlik ve verimsizliklerin giderilmesi için yapılan değişiklikle artık tüm İsviçreli haneler, radyo ve televizyon sahipliğine bakılmaksızın eşit bir harç ödeyecek.

İsviçre Sosyalist Partisi’nin desteklediği yasaya yöneltilen ciddi itirazlar da var. Bunlardan en önemlisi, teknik bir değişiklik adı altında federal düzeyde kişisel bir vergi getirildiği ve bunun İsviçre’de ancak anayasal bir değişiklikle mümkün olabileceği; dolayısıyla yeni yasanın Anayasa’ya aykırı olduğu. Ancak muhaliflerin lideri Jean François Rime’in herhangi bir başvuruda bulunmayacaklarını açıklamasıyla yasanın kalıcı olacağına yönelik kanaatler de güç kazanmış oldu.

Aslında Türkiye’de de benzer tartışmaların olduğu söylenebilir:

3093 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Gelirleri Kanunu’nun 4. maddesi uyarınca, halk arasında “TRT payı” olarak bilinen vergi, hem elektronik cihaz satışlarında bir defaya mahsus olarak hem de elektrik faturalarından düzenli bir şekilde tahsil ediliyor. Yani İsviçre’deki yasanın eski ve yeni hallerinin bir karışımı uygulanmakta. Son dönemde bu verginin kaldırılmasıyla ilgili çeşitli girişimlerde bulunuldu. 13 Temmuz’da CHP’nin verdiği elektrik faturalarında TRT payının kaldırılmasına yönelik yasa teklifi de bunlardan biri.

İsviçre’deki yeni yasayla, kamu hizmeti anlaşmalarına tabi ve ücret-bölüşümü lisansına sahip özel yayıncıların finansal durumları da iyileştirilmiş görünüyor. Geçmişte toplanan harçların tamamı, bu durumdaki yayıncılara dağıtılamıyor ve 69 milyon İsviçre frangı artıyordu. Bu sorunu çözmek adına yayıncılara dağıtılacak harç oranları esnetildi ve artan miktarların nasıl kullanılacağıyla ilgili düzenlemeler getirildi.

Bunun yanı sıra, Federal İletişim Ofisi gelecekte (özellikle DAB+ olmak üzere) yeni yayın teknolojilerini teşvik etmek için yalnızca yatırım maliyetlerini değil aracı ağların işletme maliyetlerini de kısıtlı süreler için sübvanse edebilecek. Benzeri uygulamaların Türkiye’de yürürlüğe konması halinde olumlu sonuçlar doğurması muhtemel.

Bütün bu mali tartışmaların yanında, İsviçre’deki yeni yasanın medya kuruluşlarını özgürleştirici özellikleri dikkat çekiyor.

Yeni yasada radyo ve televizyon yayıncılarının devletten bağımsızlığına önemli bir vurgu yapıldığı görülüyor. Eski yasada bu konuyla ilgili eksiklikler olması nedeniyle, bu eklemelerin gerekli olduğu düşünülebilir. Türkiye’de her ne kadar 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 6. maddesinde “medya hizmet sağlayıcının bağımsızlığı” vurgusu yapılsa da, uygulamada bu yönde somut ve inandırıcı adımlar atılması gerekliliği mevcut. AB Komsiyonu’nun 8 Ekim 2014’te açıkladığı 17. İlerleme Raporunda Türkiye’de medya ve basın üzerinde devletin uyguladığı sindirici baskıya geniş bir yer verilmişti. Bu yönden İsviçre’deki bu eğilimin Türkiye’ye de örnek olması temenni edilebilir.

Önemli bir başka yenilik de yayın kısıtlamalarının feshedilerek, yayıncıların yayın alanlarının içinde ve dışında yayın yapabilmelerinin mümkün kılınması.

Ayrıca, Federal Konsey sonunda 2×2 kuralı olarak bilinen uygulamayı yeni dijital yayın teknolojilerini desteklemek bushradio_1122198camacıyla esnetme imkanı da buldu. Bu kural her bir yayıncının en fazla iki radyo ve iki televizyon lisansı alabileceğini öngörüyordu. Türkiye’de benzer şekilde 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 19. maddesinin 1. fıkrasının d. bendi “bir gerçek veya tüzel kişi doğrudan veya dolaylı olarak en fazla dört karasal yayın lisansına sahip medya hizmet sağlayıcı kuruluşa ortak olabilir” şeklinde bir hüküm getirmekte. Ancak buna ek olarak, bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı hisse sahibi olduğu medya hizmet sağlayıcı kuruluşların yıllık toplam ticarî iletişim gelirinin sektörün toplam ticarî iletişim gelirinin yüzde otuzunu geçmemesi gibi başka sınırlamalar da bulunmakta.

Medya rekabet hukukuyla ilgili dikkat çekici hususlara da değinmeden geçmeyelim. Değişiklikten önce, hakim bir medya teşebbüsünün bulunduğu alanlarda lisans alınması çok zordu ve bu da düşünce çeşitliliğini zedeliyordu. Yeni yasa bir yandan lisans yükümlülüklerinden vazgeçerken diğer yandan medya rekabetiyle ilgili hükümleri sürdürüyor. Bundan böyle sorumlu Federal Çevre, Taşımacılık, Enerji ve İletişim Departmanı (ÇTEİD), düşünce çeşitliliğine yönelik bir tehdidi soruşturduğunda pazar tanımı ve hakim durum tespiti konularında Rekabet Otoritesine danışması gerekecek. Komisyon tavsiyesini rekabet hukuku prensiplerine dayanarak verecek. ÇTEİD bugüne kadar pazar tanımını kendisi yaparak ve yalnızca hakim durum tespiti konusunda tavsiye alarak tepki çekiyordu. Bu gelişmeler medya rekabet hukukuyla ilgili herhangi bir mevzuat bulunmayan Türkiye’ye de yol gösterebilecek nitelikte.

Ancak yeni yasa, yukarıda değindiğimiz özgürlüklerin yanında bazı kısıtlamaları da beraberinde getiriyor. AB’nin yeni direktifi doğrultusunda reklam süreleriyle ilgili yeni sınırlandırmalar getirilerek saat başı ortalama 12 dakikadan fazla reklam konulması yasaklandı. Bu hüküm Türkiye’de de 6112 sayılı Kanunun 10. maddesinin 2. fıkrasında bulunuyor. Diğer yandan ücret-bölüşme lisansına sahip 13 bölgesel televizyon istasyonuna ana haber bültenlerini altyazılı yapma zorunluluğu gelmiş durumda.

Anlaşılacağı üzere, gerek tartışmalı yeni ücret modeli gerek özel yayıncılara kayda değer etkileri olacak diğer değişikliklerle yeni yasa, oldukça ihtilaflı unsurlar barındırıyor. Genel olarak kısıtlamaların esnetildiği söylenebilir; ancak getirilen yeni sınırlamalar da gözden kaçmamalı. Ayrıca bu değişikliklerin özel yayıncıların yapısal dezavantajlarını hafifletip hafifletmeyeceği de şimdilik belirsiz. Yine de benzeri bazı değişikliklerin Türkiye’de faydalı sonuçlar doğurabileceğini düşünmek mümkün.

Paralel gazeteler, uyumlu haberler

Gazeteler sadece milli iradenin hayata geçmesi açısından önemli günlerde değil de her gün aynı manşeti atsalar, bu bir rekabet sorunu olmaz mı? Bütün haberler tek bir havuzdan dağıtılarak gazetelere servis edildiğinde, içerik açısından bir rekabetten bahsedilebilir mi? Ali Ilıcak yazdı.

Paralel devlet kadar gazetelerin paralel yayın yapması da demokrasi için büyük bir sorun. Geçenlerde haber bültenlerinde gazete tirajları üzerinden yapılan bir tarafgirlik analizini okurken bu konunun bir şekilde pazarlardanhaberler’in alanına girdiğini düşündüm. Analizde gazeteler, hükümete destek verenler, muhalifler ve nötr grup olarak üçe ayrılıyordu. Aşağıdaki 7 Haziran ve 16 Ağustos 2013 tarihli paralel gazete manşetleri skandalını hatırlayınca bu “gruplaşmanın” biraz ileriye gittiğini söyleyebiliriz.

Bir kerede tam 9 tane!
Bir kerede tam 8 tane!

Sahi, gazetelerin bu şekilde birlikte hareket etmesi, Rekabet Kanunu kapsamında bir birliktelik olarak değerlendirilemez mi? Sonuçta içerik, bir gazeteye olan talebin fiyattan bile önemli bir parametresi. Hele hele siyasi kırılmaların toplumsal kırılmalara dönüştüğü dönemlerde, fiyatı ucuz diye karşıt kampların gazetelerini satın almak mümkün değil. Dolayısıyla kamu otoritesinin fiyatlarda ve diğer kalite unsurlarında istemediği birlikte hareketi neden içerik için düşünülemediğini merak ediyorum.

Basın-özgürlüğü-1

Gazeteler sadece milli iradenin hayata geçmesi açısından önemli  günlerde değil de her gün aynı manşeti atsalar, bu bir rekabet sorunu olmaz mı? Bütün haberler tek bir havuzdan dağıtılarak gazetelere servis edildiğinde, içerik açısından bir rekabetten bahsedilebilir mi? Rekabet sadece fiyat için mi yapılır?

İşadamlarının işlerini güçlerini bırakıp medya sahibi olma trendi azalacağına arttığına göre, haber yayıncılığının herhangi bir mal ve hizmet üretiminden farklı görülmesi için bir neden bulunmuyor. Uyumlu eylem yasaksa, burada da yasak olması lazım.

Not: Burada  durağan oldukları için paralelliği göstermek daha kolay olduğundan gazeteleri yazdık ama geçtiğimiz aylarda aynı anda 25 televizyon kanalının aynı konuşmayı canlı yayınladığına utanç içinde şahit olmuştuk.

paralel gazeteler
paralel gazeteler

Bizimla Deyılsın!

Bilgi, iletişim ve medya denildiğinde 2013 yılına dair akla pek çok konu geliyor elbet. Avrupa Birliği’nin yorumlarını ise Ceren Üstünel ile Barış Yüksel anlatıyor.

Yılan hikayesine dönen Türkiye’nin AB’ye katılma süreci çerçevesinde 2013 yılındaki gelişmelerin ve atılan adımların değerlendirildiği İlerleme Raporu’nu anlatırken,  sıra Bilgi Toplumu ve Medya başlığına geldi.

Rapor’da evrensel hizmet, pazar analizi, geçiş hakkı ve güvenlik politikası konularında gelişme kaydedildiğini söyleyen AB; spektrum yönetimi, evrensel hizmet rejimi, yetki ve öngörülebilirlik ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile BTK arasındaki sorumluluk paylaşımı konusunda ise daha fazla çaba sarf edilmesi gerektiğini söylüyor. Özellikle spektrum yönetimi, sayısal uçurum ve sınır ötesi koordinasyonlar konularının AB mevzuatı ve Posta ve Telekomünikasyon İdareleri Avrupa Konferansı ile uyumlu olarak açıklığa kavuşturulması şart görülüyor.

Failed TestPazar analizi ve etkin piyasa gücüne sahip işletmecilere uygulanacak yükümlülükler konusunda son dönemlerdeki çalışmalarını geliştiren BTK ise takdir ediliyor.

Ancak iki hususun elektronik haberleşme piyasalarındaki rekabetin önünü kestiği dile getiriliyor.

Bunlardan ilki BTK’nın tüm olumlu çabalarına rağmen ülkemizde halen gerçek anlamda bir MVNO kurulamamış olmasının temelinde yatan vergi düzenlemesi. Zira yürürlükteki mevzuat MVNO olarak faaliyet gösteren işletmecileri kendi şebekelerine sahip olan işletmecilere kıyasen çok ağır bir vergi yükü altına sokuyor ve pazara girişin önünü büyük ölçüde kapatıyor. Rapor’da da bu olumsuz durumun altı çizilmiş.

Diğer husus ise doğrudan BTK ile ilgili. BTK yakın zamanda aldığı bir karar ile Türkiye’de faaliyet gösteren işletmecilerin yurt dışından gelen aramalara uygulayacağı çağrı sonlandırma ücretlerine ilişkin tüm düzenlemeleri kaldırmış ve işletmecileri tamamen serbest bırakmıştı. Aslen her bir işletmecinin kendi şebekesinde sonlanan çağrılar bakımından tekel hakkı sahibi olduğu ülkemizde de kabul ediliyor ve dolayısıyla tüm işletmecilerin MTR’ları düzenlemeye tabi tutuluyor. Ancak Türkiye’deki işletmecileri koruma kaygısıyla alınan bu karar AB’nin de gözünden kaçmamış ve BTK’nın bu kararı ile bir piyasa aksaklığı yarattığı dile getirilmiş.

Değerlendirmelere bilgi toplumu hizmetleri ile devam eden Rapor’da, Siber Güvenlik Konseyi’nin kurulması ve temelde siber saldırıları önleme ve müdahale etme konusunda kabul edilen Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve Eylem Planı her ne kadar puanımızı artırsa da, halen Elektronik Ticaretin Düzenlenmesine İlişkin Kanun ile Kişisel Verilerin Korunmasına İlişkin Kanunların tasarı halinde olması bir anlamda bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtiyor.

Frekans planlaması ve sayısal yayıncılığa geçiş sürecinde Türkiye’nin sürekli olarak yaşadığı sıkıntılar ve yıllardır devam eden sürünceme durumu da Rapor’daki yerini almış. Zira halihazırda analog karasal yayıncılık hizmeti sunan televizyon kanallarınca adeta işgal edilmiş durumda bulunan 800 MHz frekansının bir türlü boşaltılarak daha etkin kullanıma tahsis edilememesi ve analog karasal yayıncılığın yerini hala dijital karasal yayıncılığa bırakmaması AB tarafından olumlu karşılanmamış.

AB’ye üyelik sürecinde “kokoreç yasaklanacak mı?“ gibi akıllarda soru işaretleri uyandıran pek çok önemli(!) sorunu inceleyen ve gündeme getiren medya ise bu sene de Gezi Parkı protestoları konusunda sınıfta kalıyor. RTÜK üyelerinin TBMM tarafından ve altı yıl boyunca görev yapmak üzere seçilmeleri Rapor’da RTÜK’ün bağımsızlığını zedeleyen en önemli unsur olarak vurgulanırken, Gezi Parkı protestolarını yayınlayan kanallara ceza verilmesi ve cezaların dayanağının toplumun milli ve manevi değerleri, genel ahlak, ailenin korunması, şiddete teşvik gibi içeriği ve sınırları belirsiz kavramlara dayandırılması da işin tuzu biberi olmuş.

“Sizi bir üst turda görmek isterdik ama bir dahaki sefere artık“

Karasal Sayısal Yayıncılığa Geçiş Süreci

Analog yayından sayısal yayınlara geçiş bakımından süreç yeniden başladı.
Yeni Yönetmeliği ve Anten A.Ş. sürecini ele alarak, konuyu Ceren Üstünel aktarıyor.

Geçtiğimiz yıl Ekim ayında AB İlerleme Raporu’nun Görsel İşitsel Politika başlığını ele almış ve analog yayından sayısal yayınlara geçiş bakımından Türkiye’nin öngördüğü 31 Aralık 2014 tarihinin aslında AB hedeflerinden çok da uzak olmadığını söylemiştik.

Bununla birlikte sayısal yayıncılığa geçişte kilit teşkil eden tek bir verici tesisi kurmak ve işletmek amacıyla kurulan Anten A.Ş.’nin başından geçenlere de değinmiş ve hedefin aslında pek de gerçekçi olmayabileceğini söylemiştik.

Hatırlayalım…

BOS0053682007 yılında sayısal yayıncılığa geçmede önemli bir adım olan ortak anten sistemine geçiş amacıyla aralarında TRT’nin de bulunduğu pek çok yayıncı kuruluş tarafından Anten A.Ş. adıyla ortak bir şirket kurulmuştu. Ortak anten sistemine geçişle birlikte tüm radyo ve televizyon yayınları bu tek anten ve verici frekansından yapılacaktı. Yeni kurulacak karasal sayısal yayın şebekeleri sayesinde yayıncılık kalitesinin artması bir yana, meşhur Çamlıca tepesini dört bir yandan çevreleyen anten kirliliği de ortadan kalkmış olacaktı. ACTECON’un danışmanlığını yürüttüğü süreç sonucunda Rekabet Kurulu’ndan gerekli izinler de alınınca, artık Melih Gökçek’in çılgın projeleriyle yarışır şekilde her bir şehre konumlandırılacak tek bir antenin şehrin simgesi dahi olabileceği tartışılmaya başlanmıştı.

Her şey sütliman devam ederken Anten A.Ş. Danıştay engeline takıldı, TRT’nin Anten A.Ş.’deki ortaklığına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürütmesi, tüm medya kuruluşlarının pay sahibi olabileceği bu özel ortak yapıda TRT’nin ayrıcalıklı konumunun dolasıyla özerklik ve tarafsızlığının yeterince korunmadığından bahisle durduruldu. İptal davası sürecinde de Anten A.Ş. resmen tasfiye oldu.

Kasım ayında Karasal Yayın ve Sıralama İhalesine İlişkin Yönetmelik’in, geçtiğimiz günlerde ise Verici Tesis ve İşletim Şirketi ile Multipleks İşletmecileri Hakkında Yönetmelik’in yayınlanmasıyla birlikte karasal sayısal yayıncılığa geçiş süreci yeniden başlamış oldu. Yeni Yönetmelik’te tıpkı Anten A.Ş.’de olduğu gibi tek bir verici tesis ve işletim şirketinin kurulmasına ilişkin esaslar yer alıyor. TRT’nin hissedarlık yapısına, frekans ve multipleks kapasitesine ilişkin özel hükümlere yer verilmesi, kurulacak şirketin tarafsızlık ve hakkaniyet ölçülerinde, makul ve ayrımcılık içermeyecek koşullarda hizmet vereceğine birçok yerde vurgu yapılması aslında önceden yaşanan olumsuzlukların tekrarlanmaması amacıyla bilinçli bir seçim olmuş. Bununla birlikte yeni Yönetmelik’in mevcut hükümlerinin, Danıştay’ın TRT’nin ayrıcalıklı konumunun korunmasına dair endişelerini ne derece giderdiği de ayrı bir merak konusu. Bekleyip göreceğiz…

Yeni RTÜK Kanunu Medyada Çoğulculuğun Önünü Açabilecek mi?

Kanun, pek çok yeni düzenlemeyi bünyesinde barındırıyor.

2011 yılı içinde RTÜK Kanunu’nun* yürürlüğe girmesi medya sektöründe heyecan yaratmıştı. Hatırlayacak olursak, Yeni RTÜK Kanunu eskisine paralel olarak medya sektörüne yönelik içerik regülasyonu (reklam süreleri, yayın içeriğinin denetimi vb.) bakımından değişiklikler içerirken, çoğulculuğun sağlanması, bir başka deyişle tekelleşmenin önlenmesi bakımından da pek çok yeni düzenlemeyi bünyesinde barındırıyor.

Yeni RTÜK Kanunu’nun kabul edilmesinin ardından ikincil mevzuatta da peşi sıra pek çok yeni düzenleme yürürlüğe girdi. Medya hizmet sağlayıcı kuruluşlarının elde ettiği ticari iletişim gelirlerinin denetimi ve bu gelirler üzerinden alınacak üst kurul paylarının ödenmesine ilişkin yönetmelik, kablolu yayın yönetmeliği ve uydu yayın yönetmeliği ilk akla gelenler…

Bu düzenlemeler arasında en son 2011 yılının Aralık ayında yürürlüğe giren “Birden Çok Medya Hizmet Sağlayıcıya Ortaklıkla İlgili Uygulama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” ise ayrıca ele alınması gereken bir niteliğe sahip. Zira Yönetmelik “medya sektöründe çoğulculuğun sağlanmasını” teminen ayrıntılı düzenlemelere sahip:

Yönetmelik’in 1. Maddesine baktığımızda söz konusu kuralların “yayın hizmetleri alanında, çoğulculuğun güvence altına alınması ve yoğunlaşmanın önlenmesi” amacıyla getirildiğini anlıyoruz. Yönetmelik ile getirilen düzenlemeler ise temel olarak şu şekilde:

  • Bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı olarak ortak olduğu karasal yayın lisansına sahip (radyo, televizyon vb.) medya hizmet sağlayıcı kuruluş sayısı 4’ü geçemeyecek.
  • Yabancı bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan ortak olacağı medya hizmet sağlayıcı kuruluş sayısı ise 2’yi geçemeyecek.
  • Yabancı bir gerçek veya tüzel kişinin dolaylı ortaklık dâhil ortak olabileceği karasal yayın lisansına sahip medya hizmet sağlayıcı kuruluş sayısı 4’ü geçemeyecek.
  • Kuruluşların yayın lisansı taleplerinin değerlendirilmesinde, medya hizmet sağlayıcı kuruluşların hisse devri, birleşme ve devralma gibi ortaklık yapılarında değişikliğe neden olan işlem ve taleplerinde bu kurallara göre değerlendirme yapılacak.
  • Bir gerçek veya tüzel kişinin medya hizmet sağlayıcı kuruluştaki dolaylı ortaklığı tespit edilirken bu kuruluşta hisse sahibi bulunan veya hisse devralacak tüzel kişiler ile varsa bunların tüzel kişi ortaklarının ortaklık yapılarının zincirleme bir şekilde gerekirse gerçek kişilere ulaşılıncaya kadar tespit edilecek.
  • Birden fazla medya hizmet sağlayıcı kuruluşta doğrudan veya dolaylı ortak olduğu halde bu kuruluşların yıllık toplam brüt ticari iletişim geliri sektörün toplam ticari iletişim gelirinin %30’unu aşamayacak.

Görüldüğü üzere, Yönetmelik ile getirilen düzenlemeler “çoğulculuğun” sağlanması bir başka deyişle medya sektöründe kontrolün tek bir kişinin elinde olmasının tehlikelerini önlemek bakımından önemli. Dolayısıyla, pazar payı ve lisans sahipliği hakkındaki bu sınırlamaların düzenleyici otorite RTÜK tarafından ektin bir şekilde uygulanması sağlıklı bir medya sektörünün oluşmasında altın kural niteliğinde.

*6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun

Rekabet Hukukunda “ONE-STOP-SHOPPING”

“İyi repütasyona” sahip bir çatı altında olmanız bazı çevrelerce sizi kurtarmaya yetmeyebiliyor.

Şirketlere verdiğimiz rekabet eğitimlerinin bir bölümünde, kurallara uymamanın sonuçlarına yer veriyoruz. Burada, mevzuatı, bu mevzuata göre verilebilecek cezaları anlatırken üzerinde durduğumuz bir konu da “kötü repütasyon”.

Bu iki kelime, en basit haliyle medya karşısında düşülen durumu tanımlıyor. Dev birleşmeler hayal kırıklığıyla sonuçlandığında, şirketlerin -genel tabirle- centilmenlik anlaşmaları 300 milyona yaklaşan cezalarla karşı karşıya kaldığında, bu gelişmeler medyada esprili başlık ve fotoğraflarla yer alıyor, tüketiciler ise tavrını buna göre belirleyebiliyor.

Gözler danışmanlara çevrildiğinde, öngörülebilecek bir durum konusunda şirketi uyarmadığınızda ya da ihmalinize yol açan konuları göz ardı ettiğinizde, son derece “iyi repütasyona” sahip bir çatı altında olmanız bazı çevrelerce sizi kurtarmaya yetmeyebiliyor.

AT&T’nin en yakın rakiplerinden T-Mobile’ı 39 Milyar Dolara devralma girişimi buna bir örnek. Amerika’da gazetelere baktığınızda, neredeyse her gün bu devralmayla ilgili bir haberle karşılaşıyordunuz. Biz de konuya 2011 başlarından beri Pazarlardan Haberler’de yer veriyoruz; gerek bu denli güçlü rakibi yutmanın zorluğuyla, gerek Adalet Bakanlığı’nın itirazıyla, gerekse itirazın detaylı analiziyle. Nitekim beklenen oldu ve işlem rekabeti engelleyici etkileri nedeniyle suya düştü, şimdi AT&T 4 Milyar Dolarlık tasfiye ücretini ödeyecek.Bu son karar anlaşılsa da, medyada hala tartışmalar devam ediyor, ancak farklı başlıklarla, hem de isimlere de yer vererek: “Danışmanlar bu sonu neden öngöremedi?”

Görüldüğü gibi bu sefer oklar şirkete değil, şirketin çok yüksek ücretlerle anlaştığı hukuki ekibe yönelmiş durumda. Bazı muhabirler her durumda devralmaya izin alınabileceği şeklinde görüş veren tüm avukatların ihmaline yer veriyor, bazıları ise avukatların riskler konusunda şirketi bilgilendirdiğinden şüphe duymadıklarını belirtiyor.

Bu tür sorunlara iktisadi bakış açımızı burada da uygulayalım ve neden böyle bir sonucun ortaya çıkabileceğine yönelik fikir yürütelim.

Şirket birleşme devralmalarında rekabet kurallarına uyum kısmı, birleşme devralma işleminin küçük fakat oldukça önemli bir kısmını oluşturuyor. Genelde birleşen firmalar bu iki hizmeti de tek çatı altında sunan danışmanlarla çalışıyorlar, danışmanların başarısı ise işlemin biran önce tarafların iradeleri doğrultusunda kapatılması, hatta bunun prime bağlandığı da oluyor. Rekabet bakımından hassas olmayan birleşmelerde bu yapı bir sorun doğurmazken, işlemin gerçekleşmesinin rekabet otoritelerinin iki dudağı arasında olduğu durumlarda ise, işlemle ilgili sözleşmeleri hazırlayan, görüşleri yazan, due diligence yapan yani danışmanlık sürecinin büyük kısmını gerçekleştiren ekip ile aynı firmanın rekabet ekibi arasında mücadele yaşanabiliyor.

  • “Bildirim formunu doldurmamız için 3 gün var”,
  • “sözleşmede bu hükmü çıkarmadan izin almanın bir yolu yok mu?”,
  • “Rekabet Kurumu’na gidelim closing day’i söyleyip öncelik isteyelim”,
  • “bu şekilde bir değişikliği taraflar kesinlikle kabul etmez”

gibi diyaloglara sıklıkla rastlamak mümkün. Ve genelde de rekabet ekibi çok sıkı durmaz ise ekibin çoğunluğunu oluşturan gruba boyun eğiyor. Benim kanaatim AT&T gibi bir devin böylesine büyük yatay bir işlemde rekabet hukuku konusunda tabi ki işin ehliyle çalıştığı fakat, söz konusu ekibin 39 Milyar Dolarlık bir işleme izin verilmeyebileceğine ilişkin kanaatini fazla seslendiremediği yönünde.

Medyada “Çoğulculuk” Ölçülebilir mi?

OFCOM’un yayınladığı “Medya Sektöründe Çoğulculuğun Ölçülmesi” konulu belge kamuoyu görüşüne açıldı.

İngiltere telekomünikasyon otoritesi OFCOM’un yayınladığı “Medya Sektöründe Çoğulculuğun Ölçülmesi” konulu belge kamuoyu görüşüne açıldı.

İngiltere Kültür – Medya ve Spor Bakanlığı’nın, OFCOM’dan çoğulculukla ilgili tavsiyesini istemesi üzerine, OFCOM öncelikle kamuoyunun görüşünü almak istedi. Çalışmada konuyla ilgili taraflardan hakkında yorumlar iletilmesi beklenen temel sorular şu şekilde:

–        Platformlar genelinde medyada çoğulculuğun ölçülmesi için seçenekler neler olabilir?

–        Haber ajanslarının pazar payı üzerine kesin sınırlamalar getirilmesi uygulanabilir ya da önerilebilir mi?

–        Herhangi bir birleşme/devralma söz konusu olmadığı halde çoğulculuğun gözden geçirilmesini ne sağlayabilir, bu nasıl ve kim tarafından izlenebilir?

–        Çoğulculuk seviyelerinin ölçülmesi için oluşturulan bir yapıya web siteleri de dâhil edilebilir mi ya da edilmeli midir, cevap evet ise bunlar hangileri olmalıdır?

Çalışmada hâlihazırda “çoğulculuğa” ilişkin düzenlemelerin sağlıklı ve bilgili demokratik bir toplum oluşturulması için getirildiği belirtiliyor. Zira söz konusu prensip, medya sektöründe kontrolün tek bir kişinin elinde olmasının tehlikelerini önlemek bakımından önemli. Mevcut durumda, çoğulculuğa yönelik yapılacak bir değerlendirme ancak medya şirketleri arasında gerçekleşen bir birleşme/devralmaya ilişkin olarak kamuoyu ilgisinin müdahalesi ile harekete geçebiliyor. Ayrıca pazar payı ve lisans sahipliği hakkında da bazı sınırlamalar söz konusu.

Hatırlayacak olursak, bu sene içinde Türkiye’de Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’da (RTÜK Yasası) değişiklik yapılmıştı. Yeni RTÜK yasası da medyada çoğulculuğun sağlanması, bir başka deyişle tekelleşmenin önlenmesi için pek çok yeni düzenleme içeriyor. Bir medya hizmet sağlayıcı kuruluşun artık bir radyo, bir televizyon bir de isteğe bağlı yayın hizmeti sunabilecek olması, bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı olarak en fazla 4 ulusal karasal yayın lisansına sahip olan medya hizmet sağlayıcı kuruluşa ortak olabilmesi bunlardan bazıları.

Çalışma kapsamında her kesimden ilgililerin bu sorulara yönelik cevap ve değerlendirmelerini 18 Kasım 2011’e kadar OFCOM’a ulaştırmaları bekleniyor. Söz konusu çalışmanın sonuçlarını ve OFCOM bu konudaki daha sonraki değerlendirmelerini blogumuzdan takip edebilirsiniz.