EURIBOR kartelinin acı sonu

EURIBOR kararını Can Yıldız aktarıyor.

Bundan üç yıl önce açılan soruşturma ile AB Komisyonu, Avrupa’nın önde gelen bankalarının -tıpkı LIBOR vakasında olduğu gibi- EURIBOR’u manipüle etmek amacıyla kartel kurduğu iddialarını incelemeye almıştı. Geçtiğimiz hafta son karar çıktı; üç bankaya 485 milyon euro ceza verildi.

Hatırlanacağı üzere, yedi dev bankanın; ABD’den JPMorgan Chase, İngiltere’den Barclays ve HSBC, Almanya’dan Deutsche Bank, İskoçya’dan Royal Bank of Scotland ve Fransa’dan Credit Agricole ile Societe Generale, 2005-2008 yılları arasında kafa kafaya verip iletişim içinde olarak euro faiz oranı türevlerini belirledikleri iddia ediliyordu.

İddiaları kabul eden bankalar, %10 indirimi kapmış ve iki yıl evvel 820 milyon euroluk toplam cezayı ödemişlerdi. Credit Agricole, HSBC ve JPMorgan Chase hakkındaki incelemeler ise sürüyordu. AB Komisyonu’ndan sert bir açıklama beraberinde bu bankalara da ceza çıktı.

Bankaların kartel faaliyetlerinden göze çarpan bir örnek, 19 Mart 2007 Pazartesi günü yapılan büyük vurgun sonrasındaki konuşmalar. EURIBOR’daki ufak oynamalar bile uluslararası ticari işlemlerde çok büyük sonuçlara yol açabilecekken, bankalar bu günü EURIBOR’u önemli ölçüde aşağı çekmek için gözlerine kestirmişler, bu etkiyi yaratacak şekilde gereken her şeyi de planlı olarak gerçekleştirmişlerdi. Hemen ardından çeşitli çalışanların birbirlerine tebrik ve teşekkürlerini ilettikleri mesajlar mevcuttu. Bu ölçüde bir “bilgi paylaşımı” söz konusu olunca, ihlal kararı da kaçınılmaz oldu.

Elbette bu durum, sadece bankaları ilgilendirmiyor. Zira Komisyon Üyesi Vestager’in de dediği gibi bankalar, trilyon dolarlık bir piyasayı manipüle ederek kredi ve çeşitli yatırım araçları kullanan şirketleri ve hatta tüketicileri zarara uğratmış olarak kabul edilmekte. Durum yalnızca bu milyar euro’luk ceza ile kalmıyor. Avrupa ortak pazarında yer alan ve kartelden zarar görmüş bulunan bütün şirket ve tüketiciler, üye devlet mahkemelerinde dava açarak zararlarının tazminini isteyebilecekler. Bu ayın son günlerinde yürürlüğe girecek ve rekabet meselelerinden doğan özel hukuk tazminatı ile ilgili süreçleri yeknesaklaştıracak AB direktifi ile birlikte, her zarar gören üye devletin mahkemesine başvurabilecek. Dolayısıyla ilerleyen aylarda bankaları milyarlarca dolarlık tazminat davaları bekliyor olacak.

Üstelik AB Komisyonu’nun açıklaması, finans sektöründeki işlerinin henüz bitmediği, rekabet karşıtı unsurları ortadan kaldırmak adına gereken her şeyi yapacakları yönünde olmuş.

Ülkemizde de son zamanların popüler konularından biri olan kartel tazminatları konusunda AB’de bankaların nelerle karşı karşıya kalacağını görmeyi heyecanla bekliyoruz.

Komisyon’dan Sanofi-Boehringer anlaşmasına yeşil ışık

Sanofi-Boehringer Ingelheim anlaşmasını Can Yıldız aktarıyor.

Bu hafta küresel rekabet gündeminin en çarpıcı konularından biri, dünyanın en büyük 10 ilaç firması içinde yer alan Fransız devi Sanofi ile Alman Boehringer Ingelheim’ın 22,8 milyar euroluk varlık değişimi anlaşması ve buna art arda gelen izinler. Geçen yılın Aralık ayında temelleri atılan anlaşma kapsamında, Boehringer’in tüketici sağlığı koluna karşılık Sanofi, hayvan sağlığı ürünleri kolunu (Merial) artı 4,7 milyon euro verecek.

Tüketici sağlığı pazarı, reçetesiz ve kolay erişilebilir, basit ilaçları kapsayan bir pazar. Güncel verilere göre Sanofi, bu pazarda dünyada 3. sırada. Söz konusu anlaşmadan sonra ise Sanofi bu alanda dünyada liderliğe yükselecek. Ayrıca Sanofi’nin Türkiye’nin de en büyük 2. ilaç şirketi olduğunu da vurgulayalım.

Elbette anlaşmanın tamamlanması için rekabet otoritelerinden onay alması da gerekiyor. İşte, bu hususta önemli bir haber AB Komisyonu’ndan geldi.  Taraflar, Haziran ayında Komisyon’a izin başvurusunu tamamlamışlardı. 4 Ağustos günü ise Komisyon, anlaşmayı kabul etmekle beraber, anlaşma sonrasında tarafların önemli bir kısmı Fransa ve İrlanda’da olmak üzere 9 AB üye ülkesinde çeşitli tesis ve ürünleri elden çıkarmalarını istedi. Yapılan açıklamaya göre, anlaşma kapsamına girecek 100’e yakın üründen 5’i özelinde Sanofi ve Boehringer, pazarın neredeyse tümüne hakim ve tüketicilerin zarar görmemesi için bu taahhütler gerekli görülmüş.

Böylelikle anlaşma, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 8 ülke ve AB’de onaylanmış bulunuyor. 10 ülkede ise kabul bekleniyor.

AB ilerleme Raporu – Bilgi toplumu ve medya

AB İlerleme Raporu’na dair gözlemlerimizde sıra bilgi toplumu ve medyaya geldi.

Bu yılki AB ilerleme raporunda Bilgi Toplumu ve Medya faslında, birçok fasılda olduğu gibi, Türkiye’ye birazcık övgü bol bol da eleştiri var.

Az da olsa yer alan övgülerin çoğu aslında geç kalınmış ama içinde bulunduğumuz yıl içinde ilerleme kaydedilen gelişmelere dair. Bunların başında elektronik ticaret kanunu ve yayıncılık ile ilgili yasanın AB çizgisine yakınlaştırılması geliyor.

urlDiğer olumlu değerlendirmeler ise, mobil telekomdaki gelişmeler ile ilgili. AB Komisyonu son bir yıl içindeki mobil internet aboneliğindeki artışı ve bu süreci uzun vadede destekleyecek olan 4.5G ihalesini olumlu buluyor.

Eleştirilerin başında ise, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına verilen internet içeriği ve kullanımına dair  kısıtlayıcı yetkilere geliyor. Bu yetkilerin ifade özgürlüğünden özel hayatın korunmasına, kişisel haklardan internet özgürlüğüne kadar pek çok konuda ciddi kaygılara sebep olduğu anlatılıyor. Raporun Temel Haklar kısmında bu kaygılara geniş bir değerlendirme yer alıyor.

Raporda eleştirilen ve ilerleme kaydedilmediği vurgulanan bir diğer alan, bilgi toplumu konusundaki kurumsal çerçevenin AB mevzuatına yeterince getirilememesi. Raporda elektronik haberleşme ve bilişim teknolojilerinde, yetkilendirme, spektrum yönetimi, piyasa erişimi ve evrensel hizmet konusunda kayda değer bir iyileşmenin gerçekleşmediği savunuluyor. Bununla birlikte hem BTK hem de TİB’in bağımsızlığının sağlanmasına vurgu yapılıyor.  Ayrıca frekansların etkin yönetilmesi, imtiyaz sözleşmelerinden ileri gelen kısıtlamaların  -örneğin paket ürünlerin satışına yönelik kısıtlamalar- Komisyon’un sıraladığı eleştirilerden.

Benzer şekilde, Türk Telekom’un genişbant internet perakende hizmet sunmaması da eleştirilen noktalardan birisi. Bu durumun AB müktesebatı ile uyuşmadığı özellikle belirtiliyor. Bütün bunlara ilaveten yeni telekominikasyon alt yapılarının inşası için gerekli geçiş haklarına dair sorunlar ve yerel otoritelerin ücretlendirme uygulamaları eleştirilen noktalar arasında. Görsel-işitsel medya politikası için yapılan tespit ise, dijital yayıncılığa geçişin yayıncı kuruluşların itirazları sebebiyle gecikmeye uğraması ile ilgili.

Son olarak, RTÜK de eleştirilerden nasibini alanlardan. Kurumun siyasal açıdan bağımsızlığı ve tarafsızlığı eleştiriliyor. Kurul üyelerinin seçimine ilişkin usullerin iyileştirilmesi isteniyor.

Telekomda tek pazar için büyük adım

AB yetkilileri, 2017 yılının Haziran ayında mevcut telekomünikasyon düzenlemelerinde önemli bir değişikliğe imza atılacağını ve GSM işletmecileri tarafından, AB üye ülkeleri arasında, uluslararası roaming ücreti talep edilmesinin kesin olarak sonlandırılacağını açıkladı. Böylece diğer AB üye ülkelerine ziyarete giden AB vatandaşları (ve tabi sıklıkla Brüksel’e gitmek durumunda kalan AB yetkilileri), mobil ses, SMS ve data hizmetlerinden kendi ülkelerindeki fiyatlarla yararlanabilecek.

Cloud Computing And Wireless Communications

Roaming konusuna ilişkin düzenleme tüketici organizasyonları tarafından büyük sevinçle karşılanırken, büyük GSM işletmecileri ve GSM İşletmecileri Birliği (GSMA) düzenlemeye tepki gösterdi. Vodafone ve Deutsche Telekom gibi önemli pazar gücüne sahip olan işletmeciler, roaming için ek ücret alınmasının yasaklanmasının beklenmeyen etkilere yol açacağını ileri sürüyor. Buna göre, işletmeciler roaming’den elde edilen gelirleri genellikle altyapı yatırımlarında kullanıyor ve bu gelirin ortadan kalkması halinde altyapı yatırımlarının sekteye uğraması riski bulunuyor. Yatırımların aksamaması için ise, roaming’de yaşanan değer kaybının diğer hizmetlerden çıkarılması gerekebilir ki bu durumda tüketicinin daha çok önemsediği bazı hizmetlerde fiyat artışları da kaçınılmaz olabilir (waterbed effect).

Aslında mevcut durumda GSM işletmecileri iktisat literatüründe “Ramsey fiyatlaması” adı verilen bir uygulamadan faydalanıyorlardı. Bu uygulama, sunulan hizmetin birden çok parçaya ayrılarak ücretlendirilmesinin mümkün olduğu durumlarda, talep esnekliği yüksek olan hizmette düşük fiyat, talep esnekliği düşük olan hizmette ise yüksek fiyat alınmasını öneriyor. Bu sayede, talep tarafında önemli bir sorun yaşamadan karlılığın artırılması da mümkün olabiliyor. AB Konseyi ve Parlamentosu, Komisyon’un bulguları ışığında bir müdahalede bulunana kadar, roaming hizmetleri de bunun iyi bir örneğini teşkil ediyordu. Abonelerin kendi ülkelerindeki hizmetler bakımından oldukça yüksek olan talep esnekliği, çeşitli nedenlerle roaming hizmetlerinde ciddi derecede düştüğünden, işletmeciler de bu hizmetlere ilişkin fiyatları karlı olarak maliyetlerin çok üzerine çıkarabiliyordu. Ancak Haziran 2017’den itibaren, ulusal ve uluslararası ücretlerin eşitlenmesi zorunlu hale geleceğinden bu ihtimal de ortadan kalkmış olacak.

Acaba Türkiye’de durum nedir?

Ülkemizde GSM işletmecileri yukarıda izah edilen uygulamaya aynen devam ediyor ve roaming hizmetleri için talep edilen fiyatlar maliyetlerin çok çok üzerinde yer alıyor. Sorunu giderebilecek AB benzeri bir uluslarüstü otorite olmaması da çok büyük sorun yaratıyor. Mevcut durumda, bir ülkede faaliyet gösteren işletmecinin abonelerinin diğer ülkede roaming hizmeti alabilmesi için, bu işletmecinin diğer ülkedeki bir işletmeci ile anlaşması gerekiyor. Yani ses, SMS ve data hizmetleri öncelikle abonenin kendi ülkesindeki işletmeci tarafından (toptan seviyede) diğer işletmeciden satın alınıyor ve sonra (perakende seviyede) aboneye yeniden satılıyor. Dolayısıyla pazara yönelik müdahalelerin farklı ülkelerdeki işletmecilerin toptan pazarda uyguladığı fiyata da müdahale edebilmesi gerekiyor.

AB Konseyi ve Parlamentosu’nun düzenlemeleri tüm üye ülkelerdeki işletmecileri bağladığından, AB’de toptan seviyedeki fiyatlar düzenlenebiliyor. Bir diğer deyişle, herhangi AB üye ülkesindeki Parlamento’nun işletmecinin, diğer ülkedeki işletmeciden roaming hizmetleri için talep edebileceği azami ücret Komisyon ve kontrolü altında. Toptan pazardaki maliyet kontrol edildiğinde, işletmecilerin perakende seviyede kendi abonelerinden talep edebileceği ücrete de bu maliyete dayalı bir tavan getirilebiliyor ve dolayısıyla doğrudan fiyata yönelik düzenlemeler yoluyla roaming ücretlerinin oldukça düşük seviyelerde kalması sağlanabiliyor.

Oysa ülkemizde BTK’nın diğer ülkelerdeki işletmecilerin Türkiye’deki işletmecilerden alacağı fiyata müdahale etmesi söz konusu değil. BTK toptan seviyeye müdahale edemediğinden, perakende seviyeye yönelik bir adım atmaktan da haklı olarak kaçınıyor. Bu sebepten ötürü, Türkiye’deki roaming ücretlerinin düzenleyici kurum müdahalesiyle çözülmesi de mümkün görünmüyor.

AB’deki çözüm Türkiye için geçerli olmadığından, ülkemizde sorunun ortadan kalkması ya da biraz olsun hafifletilebilmesi için akla gelen tek alternatif rekabet hukuku kurallarının 02f2ba6uygulanmasıdır. Mevcut durumda roaming hizmetlerindeki rekabetin sınırlı seviyede kalmasında, işletmecilerin pazar gücüne sahip olması da rol oynuyor. Türkiye pazarında önemli pazar payına sahip olan ve dolayısıyla yurt dışına çok sayıda abone gönderen işletmeciler, yurt dışında roaming hizmeti alacağı işletmeciyi seçerken, işletmecinin kendisine sunduğu fiyatı değil, karşılık olarak Türkiye’ye gönderebileceği abone sayısını dikkate alıyor. Hal böyle olunca, farklı ülkelerde yüksek pazar gücüne sahip işletmeciler karşılıklılık prensibine dayalı sözleşmeler imzalıyor ve küçük işletmeciler ne kadar rekabetçi teklifler sunarsa sunsun, pazardan pay elde edemiyor. Toptan pazarın önemli bir bölümünün küçük işletmecileri kapanması dolayısıyla, bu işletmecilerin perakende seviyede de rekabetçi teklifler sunması zorlaşıyor.

Esasen 2013 yılında Rekabet Kurumu roaming pazarındaki bu uygulamaların Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddelerine aykırı olduğu yönünde bir şikayeti inceledi. Ancak Kurul yaptığı incelemeler neticesinde söz konusu anlaşmaların Kanun’un 4. veya 6. maddelerini ihlal ettiğine dair yeterli delil olmadığı gerekçesiyle soruşturma açılmasını reddetti. Karara gerekçe olarak Türkiye’de faaliyet gösteren işletmecilerin roaming pazarındaki paylarının ulusal pazardaki payları ile paralel olması ve bunun pazar kapama olmadığına işaret etmesi gösterildi. Oysa esasen roaming pazarı ile ulusal pazar arasında bir bağlantı olması gerekmiyor. Hatta Kurul’un bahsettiği bağlantının, şikayete konu karşılıklılık anlaşmaları dolayısıyla ortaya çıktığı dahi söylenebilir. İlgili Kurul kararına ilişkin idari yargı süreci şu an için devam ettiğinden karar kesinleşmiş değil. Ancak yine de yakın zamanda Türkiye’deki durumun değişmesi de kolay görünmüyor.

AB’den ilaç şirketlerine ceza

Komisyon’un ilaç şirketlerine yönelik cezaları devam ediyor. Belit Polat anlattı.

Bu soruşturma daha yeni açılmamış mıydı diye düşünürken, ilk haberini neredeyse iki yıl önce yazdığımı fark ettim. Zamanın bazen her şeyin ilacı olmadığını hatırlayıp, hatta bazen Rekabet Otoritelerinin piyasadaki sorunlara müdahale etmeleri için illa şirketlerin kapısını çalmalarını beklemek yerine, bazı sinyallerini dikkate almak gerekir diye düşündüm.

ff_patents_fAB Komisyonu iki yıl önce, jenerik ilaçların piyasaya girişini engellemek amacıyla anlaşma yaptıkları iddiasıyla ilaç üreticilerine soruşturma başlatmıştı. Açılan soruşturmalar bununla da sınırlı değil, benzer ihlaller Johnson & Johnson ve Novartis gibi üreticilerin de başını ağrıtmıştı. Bu kez ise Servier başta olmak üzere altı üreticiye toplamda €427.7 milyon para cezası verildi.

Sebebine gelirsek, rekabet politikalarından sorumlu üye Joaquín Almunia’nın verilen cezayla ilgili ifadesi, kararın gerekçesi hakkında fikir verebilir: Servier sistematik olarak her bir rekabetçi tehdidi pazarın dışında tutmak yönünde bir strateji içerisindeydi. Böyle bir uygulama açıkça rekabete aykırı ve aynı zamanda bir kötüye kullanma… Bu uygulamalar ayrıca doğrudan hastalara, ulusal sağlık sistemlerine ve vergi mükelleflerine zarar vermekte.

Almunia’nın da bahsettiği gibi, cezanın sebebi yalnızca Servier ile diğer jenerik rakipler arasındaki rekabete aykırı anlaşmaya değil, aynı zamanda Servier’in kötüye kullanma eylemlerine de dayanıyor. Bunun en bariz örneğini de, Servier’in sahip olduğu en gelişmiş teknoloji patentinin birçok jenerik üreticiyi kontak kapatmaya zorlaması ve pazara girişlerinin ve dolayısıyla hastalara daha ucuz ilaçların ulaşımının engellenmesi oluşturuyor.

Her ne kadar patent haklarına sahip olmak gayet doğal ve tabi yasal da olsa, bu hakkın rakip teknolojiyi ortadan kaldırmak ve daha ucuz ilaç üreten şirketleri pazardan çıkarmak amacıyla kullanılmaması gerektiği, kararda altı çizilen hususlardan biri. Böyle bir kararın sinyalini veren en bariz kaynak da, Komisyon’un bu piyasada var olan en temel yapısal problemlerden biri olarak daha ucuz ilaçlara yönelik giriş engellerini gösterdiği ilaç sektör araştırmasıydı (Hatırlatalım, Türkiye’de Rekabet Kurumu da yürüttüğü sektör araştırması sonucu bu piyasa hakkında “jenerikler pazara girerken orijinal ilacın marka bilinirliği gibi çok ciddi pazara giriş engelleri ile karşı karşıya kalmaktadır” sonucuna varmıştı).

Bu kararın bir diğer yansıması, ihlalden etkilenen kişi ya da kurumların konuyu mahkemelere taşıyarak tazminat talep edebilecek, hatta ediyor olmaları. Yani Türkiye’de de bu yönde muhtemel bir cezanın, rekabet kurallarındaki “tazminat” meselesinin bariz bir örneği olabileceğini de unutmamak gerek.

Karar hakkında detaylı bilgiyi buradan okuyabilirsiniz.

“Ortada buluşalım”ın rekabetçedeki karşılığı: Uzlaşma

Rekabet otoritesiyle uzlaşarak cezadan indirim sağlama imkanını Ceren Üstünel kendi dilinde anlatıyor.

AB Komisyonu tarafından 2008 yılında duyurulan ve Komisyon Tüzüğü ile hayatımıza giren uzlaşma kavramı aslında “bak kardeşim, gel etme eyleme kabul et, bizi de uğraştırma , al sana karşılığında mis gibi ceza indirimi” anlamına geliyor.

shaking-hands-with-a-whaleAB Komisyonu tarafından yalnızca karteller için getirilmiş olan bu uygulama sayesinde hakkında soruşturma başlatılan taraflar, soruşturma bildirimi ile birlikte Komisyon’un elde etmiş olduğu delilleri değerlendirmek suretiyle uzlaşma başvurusunda bulunup bulunmamaya kendileri karar veriyor. Eğer esaslı bir ceza tehdidi ile karşı karşıya olduklarını hissederlerse Komisyon’a yazılı bir başvuruda bulunarak karteli ve kartel sebebiyle doğacak sorumluluğu kabul ediyorlar. Uzlaşmanın pratikte pek çok yararı bulunuyor. Bunların en başında ise soruşturma sürecini hızlandırması ve daha az ceza geliyor.

Ancak dikkat etmek gerek, adı uzlaşma yani “müzakere” değil. Dolayısıyla teşebbüslerin Komisyon’la karşılıklı oturup “5 milyon Avro ceza da çokmuş, o kadar ayağına geldik,  hadi şunu 3 milyona indir” deme şansları yok. Bir nevi “ne çıkarsa bahtıma” aslında.

Bilmeyenler için söyleyelim, yeni Rekabet Kanunu Tasarısı’nda da uzlaşmaya yer veriliyor. Kanun Tasarısı’na göre soruşturma raporunun tebliğine kadar uzlaşma başvurusunda bulunulabilecek ve verilecek idari para cezasında %25’e kadar indirim yapılabilecek. Kanun’da uzlaşmanın hangi ihlal türü için geçerli olduğu belirtilmemiş, ilgili Yönetmelik çıkarınca öğreneceğiz; ancak yalnızca karteller için getirilmesi büyük olasılık.

Uzlaşmanın nasıl uygulandığına ilişkin uzak bir yargı alanından, Avusturya’dan örnek verelim. 2012 yılından beri uygulamada olan uzlaşma, AB Komisyonu’na benzer şekilde yalnızca kartel ihlalleri için geçerli ve idari para cezasında %20’ye kadar indirim yapılabiliyor. Avusturyakuralları uyarınca bağlayıcı bir anlaşma olarak kabul edilmeyen uzlaşma, yine de teşebbüsler ve idari otoriteler arasında fiili bir koordinasyon olarak ele alınıyor. 2012 yılında ilk kez Avusturya’nın önde gelen bira firmalarının bir araya gelerek Cash&Carry noktalarına tedariki boykot ettikleri kartel anlaşmasında uygulanıyor. O tarihten bu yana ise tüm kartel soruşturmaları uzlaşma ile sonlandırılıyor. Uzlaşma sonucu verilen rekor cezalar arasında ise 2013 ve 2014 yıllarında bira ve süt ürünleri üreticilerine verilen 20 milyon Avro ile Philips’e verilen 2.9 milyon Avro yer alıyor.

“Uzlaşma vs. pişmanlık” ise bir sonraki yazımızın konusu olsun =)

Yüzyılın rekabet soruşturmasında finale yaklaşılıyor

Gazprom geri adım atmazken, AB’den yeni bir hamle geldi. Pek karşılaşılmayan “aşırı fiyat” ihlali, bu kez çok ses getirecek kararlardan birine konu olabilir.

Konunun detayını ve Türkiye’ye etkilerini Barış Yüksel anlatıyor.

Rekabet hukuku kurallarının aşırı yüksek fiyatları cezalandırmak için ne kadar uygun bir araç olduğu yönündeki teorik tartışmalar sürerken ve aşırı fiyatlar yoluyla tüketicinin sömürülmesini cezalandıran rekabet soruşturmalarının sayısı dünyada bir elin parmaklarını geçmeyecek haldeyken, 2012 yılında hiç beklenmedik bir gelişme yaşandı ve belki de tarihin en büyük rekabet soruşturması aşırı fiyatlama gerekçesiyle başlatıldı.

Soruşturmayı başlatan AB Komisyonu, son zamanlarda üye ülkelerdeki farklı düzenleme ve uygulamalar arasındaki harmonizasyonu sağlamak adına özellikle doğu blokundaki ülkelerin enerji piyasalarına sıkça müdahale etmiş ve bu müdahalelerinin neredeyse tamamında soruşturmanın muhatabı şirketlerden işleyiş biçimlerini önemli ölçüde değiştireceklerine ve AB rekabet hukuku kurallarına uyum sağlayacaklarına yönelik taahhütler almayı başarmıştı. Öyle ki, Komisyon’un AB rekabet hukuku kuralları çerçevesinde düzenlenen taahhüt mekanizmasını fiilen bir öncül düzenleme aracına dönüştürdüğü ve enerji piyasalarına yönelik doğrudan müdahale etkisi olmamasından doğan eksiği bu araç ile kapattığı pek çok çevrede dile getirilmeye başlanmıştı.

The Way SignTaahhüt mekanizmasının, özellikle enerji piyasalarında gizli bir öncül düzenleme aracı olarak son derece başarılı bir şekilde kullanılabildiğinin farkına varan Komisyon, 2012 yılında bu uygulamanın sınırlarını denemeye karar verdi ve dünyanın en büyük enerji devlerinden Gazprom’a karşı diğer bazı ihlal iddialarının yanında, AB ülkelerine aşırı yüksek fiyatlarla doğalgaz ihraç ettiği gerekçesiyle bir soruşturma başlattı. Komisyon’un iddiası, Gazprom’un uzun dönemli gaz satım sözleşmelerinde doğal gaz fiyatını ham petrol fiyatına bağlamak suretiyle hakim durumunu kötüye kullandığı yönündeydi.

Ancak Komisyon soruşturmayı başlatır başlatmaz muhatabının AB’ye yeni üye olmuş doğu bloku ülkelerinde görece cüzi cirolarla faaliyet gösteren bir devlet işletmesiyle kıyaslanabilecek bir teşebbüs olmadığını anladı. Zira soruşturma başlatıldığında ceza ile karşı karşıya kalmamak için her türlü adımı atmaya ilk günden hazır olan ve aslında belki de soruşturma neticesinde ortaya çıkacak olası sonuçları fazlasıyla aşan taahhütleri kolayca verebilen teşebbüslerin aksine, Gazprom, uzun bir müddet tamamen uzlaşmacılıktan uzak bir tavır sergilemiş, herhangi bir taahhüt vereceğinin sinyalini dahi vermemiş ve özellikle Rusya Devlet Başkanı Putin ve Başbakan Medvedev aracılığıyla Komisyon’a sürekli olarak sert mesajlar vermişti.

Soruşturmanın kesinlikle politik olduğunu savunan Gazprom’un bu tutumu yalnızca Komisyon tarafından değil, tüm AB ülkeleri tarafından  endişeyle karşılandı. Zira AB ülkelerine yapılan doğalgaz ihracının çok büyük bir bölümünü tek başına gerçekleştiren Gazprom ile ters düşmek, arz güvenliği açısından da ciddi sorunlar yaratabilirdi. Ancak AB ülkeleri ve Gazprom arasındaki ilişkinin tek taraflı bir bağımlılıktan ziyade karşılıklı bir bağımlılık olması Komisyon’un da geri adım atmasını engelledi. Çünkü AB pazarını kaybetmek Gazprom için de tabi ki kolay göze alınabilecek bir hamle değildi.

İşte bu politik karışıklıklar ve tüm AB üye ülkeleri nezdinde büyük etkiler yaratabilecek çıkar çatışmaları eşliğinde soruşturma bir süre boyunca adeta Araf’ta kalmıştı. Ancak AB Rekabet Genel Direktörlüğü’nün başında bulunan Almunia yakın zamanda bir taahhütte bulunulmaz ise 2014 başında bir nihai karar alınabileceğine yönelik açıklamalarda bulundu.

En nihayetinde Aralık ayının başlarında Gazprom tarafından da bir açıklama geldi ve Komisyon ile “her iki tarafın da çıkarlarına hizmet edecek” bir anlaşmaya varılmasının istendiği vurgulandı. Şu an için Gazprom’un doğalgaz fiyatları ile ham petrol fiyatlarının birbirine bağlanması uygulamasına son verecek bir taahhüt vermesine neredeyse imkansız gözüyle bakılıyor. Ancak taahhüdün bu konu dışında Komisyon tarafından dile getirilen sorunları çözecek nitelikte olacağına inanılıyor. Taahhüdün içeriği belli olmadan Komisyon’un bunu kabul edip etmeyeceği noktasında bir tahminde bulunmak kolay değil ise de, yakın bir zamanda AB ile Rusya arasında bir gerilim kaynağı haline gelen ve rekabet hukuku araçlarının amaçlarının ciddi biçimde sorgulanmasına yol açan bu soruşturmanın iki tarafın da bazı tavizler vermesi ile sona ermesi muhtemel.

Soruşturmanın neticesi ne olursa olsun, soruşturmanın tamamlanmasıyla beraber sömürücü ihlallerin rekabet hukukundaki yerine ve bu ihlallere nasıl müdahale edilmesi gerektiğine ilişkin tartışmaların da oldukça alevlenmesi kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca soruşturma sonucunda Komisyon’un vereceği kararın Türkiye bakımından da son derece önemli olduğunu hatırlatmak gerekir. Bakalım Komisyon’un Gazprom’un uygulamalarını rekabet hukukuna aykırı bulması durumunda doğalgazın çok önemli bir bölümünü Gazprom’dan alan Türkiye’de de Gazprom’a yönelik benzer bir soruşturma başlatılacak mı?

Avrupa Birliği’nden telekom piyasalarına müdahale

Mobil haberleşme piyasalarındaki elden çıkarma dalgasını Barış Yüksel inceliyor. Komisyon’un gözlemleriyle birlikte.

Avrupa’nın birçok ülkesinde mobil haberleşme piyasalarında ciddi bir elden çıkarma ve konsolidasyon dalgası yaşanıyor. Bu dalgaya kapılan pek çok işletmeci ya birleşme ve devralmalar ya da varlık satışları yoluyla zaten oldukça yoğunlaşmış olan piyasaların her geçen gün biraz daha yoğunlaşmasına sebep oluyor.

Piyasalardaki işletmeci sayısının azalması ve böylece yoğunlaşmanın artması ise Avrupa Komisyonu tarafından endişe ile karşılanıyor. Zira piyasadaki işletmeci sayısı düştükçe kalan işletmeciler arasında bilinçli paralelliğin gelişmesi ve böylece rekabetçi yapının zarar görmesi riski artıyor. Üstelik doğrudan piyasa yapısından kaynaklanan bilinçli paralelliğe rekabet hukukunun rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaları yasaklayan kuralları ile sonradan müdahale edilemeyecek olması Komisyon’u daha da düşündürüyor.

6a00d834515bc269e20120a54e80c0970cŞu an için Komisyon’un elindeki en önemli araç bu yoğunlaşma işlemlerine en baştan müdahale ederek piyasadaki olumsuz yapısal değişiklikleri öncül müdahalelerle gidermek. Bunun için ise yoğunlaşma işlemlerini çok titiz bir biçimde analiz etmesi ve işlem sonucunda piyasadaki rekabetin zarar göreceğini ispatlayabilmesi gerekiyor.

Türkiye’nin aksine AB’de yoğunlaşma işlemleri “hakim durum testine” göre değil “etki testine” göre incelendiğinden, Komisyon bu işlemler neticesinde tek başına ya da birlikte hakim durum ortaya çıkacağını ispatlamak zorunda değil. Ancak yine de Komisyon’un sadece oligopol piyasa teorilerine dayanarak ve tamamen varsayımsal tehditleri sebep göstererek işlemlere izin vermemesi de mümkün değil.

Aslında Komisyon’un mobil haberleşme pazarında gerçekleşen yoğunlaşma işlemlerinde etki testini nasıl uygulayacağını gözlemlemek için halihazırda devam etmekte olan Telefonica’nın Almanya’da faaliyet gösteren E-Plus’ı devralma işlemine ilişkin kararı önemli bir fırsat teşkil ediyor. Söz konusu işlem sonucunda Almanya’daki işletmeci sayısı 4’ten 3’e düşecek ve piyasadaki yoğunlaşma oranı ciddi derecede artacak. Söz konusu işlem sonrasında ilgili pazarda tek başına veya birlikte hakim durum meydana gelme ihtimali son derece düşük ancak bilinçli paralellik riski için aynı tespiti yapmak mümkün değil.

Peki Komisyon’un etki testini uygularken hangi kriterleri dikkate alması bekleniyor?

Komisyon’un şu ana kadarki açıklamalarından özellikle devralınacak şirket konumundaki E-Plus’ın önceki faaliyetlerine odaklanacağı anlaşılıyor. Komisyon E-Plus’ın düşük pazar payına rağmen piyasada “maverick” olarak faaliyet gösterip göstermediğini inceleyecek ve rakipler üzerinde rekabetçi baskı yaratarak daha fazla pazar payına sahip rakipler arası koordinasyonu zorlaştırıp zorlaştırmadığı sorusuna cevap arayacak. Bunun yanı sıra önerilen işlem sonrasında piyasada var olan rakiplerin nasıl bir strateji izlemesinin olası olduğu da inceleme konusu yapılacak.

Tüm bu incelemeler sonucunda, Komisyon’un işleme izin verilmesi halinde piyasadaki etkin rekabetin kısıtlanacağına dair bir kanaate varması halinde ne olacağı ise ayrı bir soru işareti. Böyle bir sonuca varılması halinde devralan teşebbüsün endişeleri gidermek için nasıl taahhütler sunabileceği ve Komisyon’un bu taahhütlere sıcak bakıp bakmayacağı ileride ülkemizde de benimsenebilecek etki testinin oligopol piyasalarda gerçekleşen yoğunlaşma işlemleri bakımından uygulanması noktasında hem Rekabet Kurulu’na hem de teşebbüslere yol gösterici olabilir.

Şimdi Onlar Düşünsün!

Rekabet ihlallerine yönelik açılan özel hukuk davalarında yeni bir dönem başlayacak gibi görünüyor.

Detaylar Ceren Üstünel’in yazısında.

Düşünsün, iyi güzel de kim bu “onlar”?

Geçtiğimiz ay AB Komisyonu özel hukuk davalarına yönelik üçlü bir yasa paketi hazırladı. Bu paket içerisinde rekabet hukuku ihlallerinden doğan tazminat davalarına yönelik Taslak Direktif, grup davalarına ilişkin Bağlayıcı Olmayan Taslak Öneri ve ayrıca zarar hesaplamasında kullanılacak Taslak Kılavuz yer alıyor.

BOS005011Taslak Direktif’i oluşturmadaki temel amaç, Komisyon’un da bizzat dile getirdiği gibi pratikte yani yargılama aşamasında karşılaşılan zorlukların önüne geçebilmek. Örneğin bir tüketici devam eden bir ihlalin ve dolayısıyla zararın varlığından haberdar olsa bile rekabet otoritesinin kararını beklemek isteyebiliyor, aylar süren soruşturma süreci ve kararın kesinleşmesi derken açtığı tazminat davasında aslında zamanaşımı süresinin çoktan aşıldığı savunmasıyla karşılaşabiliyordu. Tazminat davası zamanında açılmış olsa dahi ihlalin varlığını kanıtlayan pek çok delilin zarar görenden ziyade ihlali gerçekleştiren teşebbüslerin elinde olması, “ihlal var ama zarar yok” veya “ihlal var ama zararın varlığı kanıtlanamamıştır” savlarının ortaya çıkmasına sebebiyet verebiliyordu. İhlalin ve aslında bir zararın da oluştuğu kanıtlandığında, bu sefer de “evet fiyatlar arttı; ancak artan fiyatları sen de kendi müşterilerine yansıttın, dolayısıyla aslında zararın yok” kanaatine varılıyor, pek çok tüketici aylar hatta yıllar süren bu yargılama aşamasından eli boş dönüyordu.

Onca teşvike rağmen prosedürde karşılaşılan zorluklar sebebiyle istenilen düzeye ve etkinliğe ulaşılamayan tazminat davaları, yayınlanan yeni taslak yasa paketi ile bir hayli değişeceğe benziyor. Zira yasa paketinde en sık karşılaşılan bu tip problemlere çözüm getirilmeye çalışılmış. Eğer taslak yasa paketi mevcut haliyle kabul edilecek olursa en önemli gördüğüm değişiklikler şu şekilde olacak:

• Zamanaşımı süresi, ihlalin varlığından tümüyle haberdar olunduğu andan itibaren en az beş yıl olacak. Eğer devam eden bir ihlal varsa zamanaşımı süresi ihlalin tamamen ve kesin olarak sonlandığı andan itibaren işlemeye başlayacak. Bu durum özellikle rekabet otoritelerinin söz konusu ihlal bakımından başlattıkları bir prosedür varsa önem taşıyacak.
• Komisyon kararları gibi ulusal rekabet otoritelerinin ihlal hakkında vermiş olduğu kararlar, mahkemeler nezdinde ihlalin gerçekleştiğine dair kesin kanıt teşkil edecek.
• Özellikle kartel davalarında, kartel oluşumunun doğrudan bir zarara da sebebiyet verdiği varsayımıyla hareket edilecek.
• Davacılar, pişmanlık başvurusu kapsamında sunulan ve ayrıca ticari sır niteliği taşıyan belgeler hariç olmak üzere her tür bilgi ve belgeye erişme hakkına sahip olacak.
• Yansıma zarar savunması (passing-on defence) halen geçerli olmakla birlikte dolaylı alıcıların ihlal sebebiyle aşama aşama artan bu fiyatlar sebebiyle zarara uğradığı varsayılacak.

Komisyon’un yayınladığı yasa paketine linkinden ulaşabilirsiniz.

Ne demiştik, şimdi “rekabeti ihlal eden teşebbüsler” düşünsün!

TNT Express’in UPS’e Devrine Red

5.2 milyar Avro’luk teklif Avrupa Birliği Komisyonu tarafından engellendi. Paket sevkiyat şirketi UPS, bu fiyatı TNT Express için teklif etmişti.

Komisyon’un ilgili Kararı’na konu olan “küçük paket sevkiyat hizmeti”nin lojistik ve nakliyat endüstrisi içinde kendine özgü bir yanı bulunmakta. Bu da tahmin edersiniz ki küçük bir paketin forklift gibi araçlara gerek olmadan tek bir kişi tarafından taşınabilmesi. Bu hizmetleri temel olarak entegre bir şekilde hizmet veren işletmeler sağlıyor. Uygulamada, bu işletmeler kendilerine küçük paketleri uzun mesafeler arası hızlı bir biçimde taşımalarına imkan veren hava filolarına ve karayolu araçları ve tasnif merkezlerinden oluşan kara ağlarına sahip. Avrupa’da UPS, TNT Express, DHL ve FedEx olmak üzere bu şekilde entegre hizmet veren dört adet işletme bulunuyor.

“Express hizmetler” olarak anılan hizmetlerde ise sağlayıcı, küçük paketi aldığı günün ertesi günü teslim etmeyi taahhüt ediyor. Avrupa Ekonomik Alanı’ndaki uluslararası sevkiyatlarda bu taahhüdü yerine getirmenin, bu türden hızlı sevkiyatlar için özel organize edilmiş ağları ve karmaşık enformasyon teknolojisi sistemlerini gerektirmesinden dolayı çok zor olduğu belirtiliyor. Bunun yanında, daha yavaş (standart) sevkiyatlara göre Alan içi express hizmetler, özellikle uzun mesafeli sevkiyatlarda hava taşımacılığını gerektiriyor.

Gönderdiklerinin bir sonraki gün teslim edilmiş olduğundan emin olmak isteyen çoğu tüketicinin, bu hizmet için yüksek fiyat ödemeye ve bazı hallerde olası fiyat artışlarına katlanmaya hazır olması ve sadece standart hizmet için kullanılan ağların, express hizmetler için de kullanılması için ek bazı uyarlamalar gerektirmesi, Komisyon’un, standart hizmetleri ve Alan içi express hizmetlerini ayrı piyasalar olarak tanımlamasına sebep olmuş.

Komisyon, piyasalara önemli ölçüde giriş engellerinin bulunduğu, tüketicilerin olası fiyat artışlarına karşı yeterli pazarlık güçlerinin olmadığı ve planlanan yoğunlaşmanın, birleşik teşebbüse sağlayacağı maliyet tasarrufları olsa bile, bu tasarrufların tüketiciye yansıyan kısmının rekabetin azalması sonucu ortaya çıkan fiyat artışlarını karşılamayacağı kaygısıyla, öngörülen birleşmenin 15 AB üye ülkesinde rekabeti azaltacağı sonucuna varmış. 

UPS 15 ülkedeki TNT operasyonlarını satmayı teklif etmesine ve 5 yıl boyunca kendi hava ağına erişim sağlama taahhüdünde bulunmasına karşın, UPS’in bu taahhütleri, Komisyon’u ikna etmemiş.

“Birleşmenin tedarikçiler arasındaki seçimi önemli ölçüde azaltabileceği ve büyük olasılıkla fiyat artışlarına yol açabileceği”ne vurgu yapıyor, AB Rekabet Komiseri Almunia.

Komisyon’dan Rekor Ceza!

Avrupa Komisyonu’nun rekor cezası!

Devamı Başak Yılmaz’ın yazısında.

Komisyon geçtiğimiz günlerde bir rekora imza atarak, aralarında Philips, LG gibi dünyaca ünlü şirketlerin bulunduğu 7 bilgisayar ve ekran tüpü üreticisine “katot ışın tüpü” fiyatlarını sabitledikleri gerekçesiyle toplamda 1.5 milyar Euro para cezası kesti.

Bu cezanın, Komisyon’un şimdiye kadar bir soruşturma sonucunda kestiği en yüksek para cezası olduğunu söylemekte yarar var.

Komisyon tarafından yapılan açıklamaya göre şirketler, 90’lı yılların sonundan 2006 yılına kadar bilgisayar ve ekran tüpü pazarlarında “katot ışın tüpü” fiyatlarını sabitlemekle kalmamış, pazar ve müşteri paylaşımı anlaşmaları da yapmış.

Race TrackDeğişen ve gelişen teknolojiler karşısında tüplü televizyon ve bilgisayarlara olan ilginin azalmasıyla birlikte şirketlerin işbirliği yoluna gitmeyi tercih ettiklerini belirten Komisyon, işbirliği sayesinde şirketlerin büyük kazanç sağladığını belirtti.

Soruşturma süresince yapılan incelemelerde kartel üyesi şirket yöneticilerinin ve çalışanlarının Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde toplantılar düzenlediği anlaşılmış. Bu toplantıların notlarına da ulaştığını belirten Komisyon, toplantı notlarının aslında eskiyen teknolojik ürünlerden maksimum gelir elde etmek isteyen şirketlerin pazardaki fiyatları sabitlemek konusunda nasıl bir çaba içinde olduklarını kanıtlar nitelikte olduğunun altını çiziyor.

Bununla birlikte, kartel üyelerinin aslında rekabet kurallarını ihlal etmenin ne gibi sonuçlar doğurduğunun bilincinde olduğu da inceleme sırasında bulunan bir belgede yer alan şu ifadelerden anlaşılıyor: “Bunu herkes gizli tutmalı, çünkü bu tüketici ve Avrupa Komisyonu tarafından öğrenilirse ciddi zararlar doğabilir”.

Komisyon tarafından bu kadar ilgiyle karşılanan soruşturmanın sonuçlarına da değinmek lazım. Zira şirketlere kesilen cezalar dudak uçuklatacak oranlarda. Örneğin soruşturma kapsamında en yüksek cezayı alan şirket 391 milyon Euro ile Philips ve LG’nin bir araya gelerek kurduğu ortak girişim. Bununla birlikte Philips tek başına 313 milyon Euro ceza alırken LG 295 milyon Euro ceza almış.

Tayland’lı şirket Chunghwa ise ilk pişmanlık başvurusunda bulunan şirket sıfatıyla karteli ispiyonladığı için Komisyon tarafından mükâfatlandırılmış ve herhangi bir ceza almamış. Komisyon tarafından verilen cezalara ve indirim oranlarına bakıldığında, Chungwa dışında Samsung, Philips ve Technicolor’ın da pişmanlık başvurusunda bulunduğu ve çeşitli oranlarda indirim aldığını görüyoruz.

Soruşturma sonucunda Komisyon tarafından verilen cezalara ve indirim oranlarına baktığımızda aslında pişmanlık müessesesinin ne kadar önemli olduğunu ve şirketlere ne kadar büyük avantajlar sağladığını söylemek mümkün.

Nam-ı Diğer 9.99 Problemi

Davalı yayıncılar uzlaşmaya vardı.

E-kitap[1] okuma alışkanlığı yeni yeni serpiliyor. “Tek bir tık”, kitaplara da sıçramış durumda. Herşey, e-kitap satışı piyasasında perakende seviyede faaliyet gösteren Amazon’un, 2007’de Kindle’ını piyasaya sürmesi; yeni ve çok satan e-kitapları 9.90’dan satması ve hızla piyasada lider hale gelmesiyle başladı. Bu sefer 2010 başlarında Apple, iPad’i ile e-kitaplara da dokundurmaya başlamıştı bile.

Ve nihayet yayıncıların toplam gelirlerinin %15’ini e-kitap satışlarının oluşturduğu ABD’nde, ABD Hükümetinin, davalılar Apple ve ülkedeki altı büyük yayıncıdan beşinin[2], perakende seviyede faaliyet  gösteren e-kitap satıcıları (Amazon ve diğerleri) ve davalı yayıncılar arasındaki perakende fiyat rekabetini bitirmek için gizli olarak anlaştıklarını iddia eden şikayeti üzerine Federal Bölge Mahkemesi’nde görülen davada, üç davalı yayıncı[3] uzlaşmaya vardı.

Önceleri davalı yayıncılar, e-kitapları Amazon ve diğerlerine toptan fiyata sattıkları toptan satış modelini[4] kullanıyorlardı. Böylece Amazon, yayıncıdan toptan fiyatına aldığı yeni ve çok satan e-kitapları 9.90’dan fiyatlandırıyordu. iPad’in gün yüzüne çıkması ile birlikte Apple ile davalı yayıncılar, Apple’ın iBookstore vasıtasıyla sattığı her e-kitap için %30 komisyon alacağının ve fiyat basamaklarının belirlendiği; yayıncının, Apple’a tedarik ettiği e-kitabın diğer bütün perakendecilerdeki satış fiyatının  iBookstore satış fiyatından daha az  olamayacağına ilişkin taahhüdünü içeren acente sözleşmeleri akdettiler.

Yayıncılar ve Apple, “acente modeli” olarak da bilinen satış modelinde, yayıncıların, sözde kısa zamanda 9.99  fiyat noktasının daha pahalıya sattıkları basılı kitap satışlarını yiyip bitireceğine inanmaları, uzun dönemde ise 9.99’dan e-kitap alan okurların yükseleceği; e-kitap toptan fiyatlarının ucuzlayacağı; basılı kitap fiyatlarının düşeceği; e-kitapların hızlı yükselişinin kendi öncelikli dağıtıcıları olan kitapçı dükkanlarının varlığını tehdit edeceği; perakendecilerin yayıncılık piyasasına girebilecekleri ve kendileriyle rekabet edecekleri; kısaca “9.99 problemi”nden endişe duymaları; Apple’ın ise Amazon ile rekabet etmek istememesi sebebiyle anlaşmışlardı.

İddiaya göre bu sözleşmeler her bir yayıncı ile ayrı pazarlıklar sonucu akdedilmemişti ve davalı yayıncıların diğer başlıca perakendecilerle de münhasıran “acente modeli”nde anlaşmaları, perakende seviyesinde etkili olarak rekabeti bitirmiş, daha yüksek perakende satış fiyatları ile sonuçlanmıştı.

İlerleyen davada, uzlaşmayan Apple ve diğer iki yayıncıya ilişkin süreç, Haziran 2013 tarihindeki duruşmayla devam edecek.  Şimdilik, uzlaşan diğer üç yayıncı, Apple ile akdettikleri acente sözleşmelerini feshettiler. Uzlaşan yayımcılarımız, perakendecilerle imzaladıkları ve perakendecilerin herhangi bir e-kitabın yeniden satış belirleme yeteneğini kısıtlayan şözleşmeleri sona erdirmekle yükümlüler.

Bununla birlikte karar, uzlaşan yayımcılarımızın rekabet hukukuna uymaları ile görevli bir de memur tayin etmelerini gerektiriyor. Anlaşılan görev yine üstadlara düşüyor.

[1] E-kitaplar elektronik biçimde satılan ve ancak elektronik iPad, Kindle gibi bir cihazda okunabilen kitaplardır.

[2] Hachette, HarperCollins, Simon&Shuster, MacMillan, Penguin

[3] Hachette, HarperCollins, Simon&Shuster

[4] Toptan satış modelinde perakendeciler, yayıncıdan toptan fiyata aldıkları e-kitapları kendi belirledikleri perakende fiyattan okura satmakta özgürdürler.

“Acente modeli”nde ise perakendeciler, yayıncıdan hiçbir zaman e-kitap temin etmez; aksine yayıncılar,e-kitapları satılan her e-kitaptan kendilerinin acentesi gibi komisyon alan perakendeci aracılığıyla (iBookstore vasıtasıyla) kendi belirledikleri fiyattan doğrudan okura satar.

Haydi El Sıkışalım

Birkaç hafta önce Google’ı rahatlatacak bir gelişme yaşandı.

Dünyanın en büyük şirketlerinden ve faaliyet gösterdiği pazarlarda rakiplerine oranla çok daha büyük bir güce sahip olan Google, haliyle rekabet otoriteleriyle de sıkça muhatap olmak zorunda kalıyor.

Ancak birkaç hafta önce Google’ı rahatlatacak bir gelişme yaşandı. Avrupa, Güney Kore, Hindistan ve ABD rekabet otoritelerince başlatılmış farklı incelemelerle boğuşan Google’a, Avrupa Komisyonu’nun rekabet politikalarından sorumlu başkan yardımcısı Joaquín Almunia’dan ilginç bir teklif geldi. Almunia, Google’a resmi bir mektup yazarak Komisyon’un Google ile ilgili sıkıntılarını açık bir dille ifade etti ve Google’ın kısa bir süre içerisinde bu sıkıntıları giderecek bir anlaşma önerisi ile kapılarını çalması halinde devam etmekte olan araştırma sürecinin soruşturmaya dönüşmeden sonlanacağını belirtti.

Google da Almunia’nın yaptığı bu jesti karşılıksız bırakmadı ve anlaşma önerisini Komisyon’a sundu. Tahmin edileceği üzere şu an için bu önerinin metni sır gibi saklanıyor. Ancak bu metinde esasen Almunia’nın değindiği sorunlara yönelik çözüm önerileri olduğu şüphesiz.

Almunia, Komisyon’un Google’ın rekabet hukuku bakımından problemli olabilecek uygulamalarını 4 başlık altında sıraladı. Almunia’ya göre Google:

  • Arama sonuçlarında kendine ait sitelerine ayrıcalık tanıyor. Bu durum özellikle Google’ın dikey bütünleşik yapısı nedeniyle daha da ciddi bir hal alıyor.
  • Alt pazarlarda faaliyet gösteren kendine ait işletmeler ile rekabet halinde olan sitelerden içerik kopyalayarak bunları kendisine aitmiş gibi sunuyor. Örneğin rakip bir sitede yer alan kullanıcı görüşlerini kendi içeriği gibi gösteriyor. Böylece rakiplerin yatırımından kendisine fayda sağlıyor ve rakiplerin yenilik için yatırım yapma güdülerini azaltıyor. Bu davranış özellikle gezi sitelerini ve restoran tavsiye eden rakip siteleri hedef alıyor.
  • Reklam aldığı sitelerle fiili münhasırlık doğuran anlaşmalar yaparak pazarı rakip arama motorlarına kapatıyor.
  • Diğer platformların da Google’ın Adword adlı platformu ile aynı aramalarda kullanılmasını sağlayabilecek yazılımları, yazılım firmalarıyla yaptığı sözleşmeler yoluyla engelliyor. Böylece rakip reklam platformlarının faaliyetlerini zorlaştırıyor.

Mektupta Almunia’nın çok nadiren kullanılan bu uygulamaya başvurmasının temel sebebinin her şeyin çok hızlı geliştiği teknolojiye dayalı pazarlarda rekabet hukuku sorunlarının bir an önce çözüme kavuşturulmasının herkes için daha faydalı olacağı gerçeği olduğu belirtiliyor. Ayrıca Almunia Google’ın önerilerinin öncelikle pazarda test edileceğinin ve ancak başarıya ulaşması halinde bağlayıcı bir hale getirileceğinin de altını çiziyor. Almunia’ya göre bu kaçırılmaması gereken bir fırsat.

The New York Times’da yer alan ve yukarıdaki durumu değerlendiren bir makaleye göre ise, Google’ın bu uygulamalarından şikayetçi olan kesimler Almunia tarafından sunulan bu teklifi pek de iyi karşılamamış. Şikayetçilerin iddiaları Google’ın bu süreçte elinden geldiğince az taviz vermeye çalışacağı ve Komisyon’un mutlaka çok dikkatli olması gerektiği yönünde kesişiyor. Ayrıca şikayetçilere göre, Google tarafından önerilecek bir anlaşmanın kabul edilmesi için mutlaka tüm ilgililerin sorunlarını gidereceğinden emin olunması gerekiyor.

Eğer Komisyon’un bu çabası başarılı olursa; yani Google tarafından sunulan öneri bağlayıcı bir hale getirilir ve bunun uygulanmasıyla birlikte sorunlar çözülürse, Komisyon, koşulların son derece hızlı bir şekilde değiştiği teknoloji pazarlarına müdahale için önemli bir araca kavuşmuş olacak. Bu araç sayesinde, Komisyon’un geçmiş yıllarda Microsoft ve Intel’e açtığı ve sonuçlanması on yılı bulan süreçlerin de tekrar yaşanmaması sağlanabilecek. Bu sayede belki de, örneğin Netscape’in Microsoft’un elinden kurtarılamaması gibi başarısızlıklara yol açan gecikmelere de ileride rastlanmayabilecek.

Ancak tüm bu varsayımlarda bulunmadan önce bu iyi niyetli girişimin ne şekilde sonuçlanacağını da beklememiz gerekiyor.