De minimis tebliğ taslağı “kayda değer” bir düzenleme getiriyor mu?

Haziran 2020’de yürürlüğe giren 7246 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunda bugüne kadarki en kapsamlı değişiklikler yapılmıştır. 7246 sayılı Kanun, getirdiği değişikliklerin bir kısmına ilişkin yönetmelik, tebliğ gibi ikincil mevzuatı hazırlamak konusunda Rekabet Kuruluna (Kurul) görev yüklemiştir. Bunun üzerine Kurul, ikincil mevzuat çalışmalarına hız vermiş, kısa sürede pek çok düzenleme hazırlamıştır. İlk olarak Kurul, yerinde inceleme yetkisi kapsamında elde edeceği dijital verilere ilişkin bir kılavuz yayınlamış, biz de bu kılavuzu önceki yazılarımızda incelemiştik. Bu kılavuzdan iki hafta sonra ise “Rekabeti Kayda Değer Ölçüde Kısıtlamadığı Kabul Edilen Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Teşebbüs Birliği Karar ve Eylemlerine İlişkin Tebliğ Taslağı”nı kamuoyunun görüşüne açılmıştır. Bu blog yazımızda de minimis kavramını ve Kurulca hazırlanan tebliğ taslağını masaya yatıracağız.

De minimis kavramı

Latince bir sözcük olan “de minimis”, sözlük anlamı itibarıyla “ufak meseleler hakkında” demektir. Aslında bu kavramın tam açılımı, kanunların ufak meselelerle ilgilenmeyeceği anlamına gelen “de minimis non curat lex”dir. De minimis kapsamında değerlendirilen husus; ufak, önemsiz veya kayda değmez olduğundan hukuken incelenmeye, işleme alınmaya veya soruşturulmaya değmemektedir. Pek çok hukuk dalında de minimis, kendisine sonuç bağlanan bir düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Avrupa Birliğinin İşleyişine Dair Antlaşmanın (ABİDA) 108(3). maddesi uyarınca devlet yardımlarının, üye devletlerce Avrupa Komisyonuna bildirilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte, 1407/2013 sayılı Komisyon Tüzüğü uyarınca 200.000 Euro’yu aşmayan ve üç yıla kadar olan devlet yardımları, de minimis kabul edilmiş ve iş bu bildirim yükümlülüğünden muaf tutulmuştur (1). Böylece her devlet yardımı değil, yalnızca de minimis olarak belirlenen 200.000 Euro tutarındaki parasal sınırın üstünde kalan devlet yardımları Komisyona bildirilecektir.

De minimis kuralının uygulama alanı bulduğu başka bir hukuk dalı da rekabet hukukudur. Rekabet hukuku bağlamında de minimis, normal şartlar altında cezalandırılabilecek bazı rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaların, ufak ve önemsiz olmaları nedeniyle rekabet kurallarının uygulanmasında dikkate alınmaması şeklinde kendini göstermektedir. Bir anlaşmanın de minimis kapsamında değerlendirilmesi, onun hukuka uygun olduğu anlamına gelmeyip, yalnızca rekabet otoritesince soruşturma konusu yapılmayacağını göstermektedir. O halde de minimis, usul ekonomisiyle ilgili bir kavramdır. De minimis, aslında rekabet otoritelerinin bütçe, yetişmiş eleman, zaman vb. kaynaklarının sınırlı olmasından kaynaklanan bir zorunluluktur. Yani, kıt kaynakların en verimli şekilde kullanılmasını sağlamaktadır. Bu bağlamda de minimis, ilgili pazarda kayda değer bir rekabet sınırlamasına yol açmayan anlaşmalarla uğraşmak yerine, rekabet otoritelerinin kaynaklarını daha ciddi rekabet ihlallerini araştırmaya ve soruşturmaya ayırmasına yardımcı olmaktadır. Kamuoyu açıklamasında ifade edildiği üzere de minimis sayesinde, “Kurum kaynaklarının öncelikli olarak daha önemli ihlallere yönlendirilmesi mümkün olacaktır.

AB rekabet hukukunda de minimis

Mehaz AB rekabet hukukunda de minimis kuralının 50 yılı aşkın bir geçmişi bulunmaktadır. ABİDA 101. maddenin metninde de minimis’i çağrıştıracak bir ibare bulunmasa da, Avrupa Birliği Adalet Divanının (ABAD) 1966 tarihli Völk kararından bu yana ABİDA 101. maddenin, İç Pazarda “rekabeti hissedilebilir bir biçimde” (appreciably) kısıtlamayan veya “önemsiz bir etkiye” (insignificant effect) sahip anlaşmalara uygulanmayacağı kabul edilmiştir (2). ABAD’ın içtihatları doğrultusunda Avrupa Komisyonu, ilki 1970 tarihinde olmak üzere çeşitli tarihlerde de minimis duyuruları (Notice) hazırlamıştır. Komisyonun en son 2014 tarihli De Minimis Duyurusu’nda İç Pazarda rekabetin hissedilebilir bir biçimde kısıtlanması sonucunu doğurmayan anlaşmalar, duyuruda belirtilen belli şartlar altında Komisyonun ABİDA 101. madde uygulamasından muaf tutulmaktadır (3). Başka bir deyişle, bir anlaşmanın ABİDA 101. madde kapsamında Komisyonca incelenebilmesi için en azından rekabeti kayda değer ölçüde sınırlaması gerekmektedir. Öte yandan de minimis kuralı, ABİDA 102. madde bağlamında, yani hâkim durumun kötüye kullanılması kapsamında ise uygulanmamaktadır. Nitekim Post Danmark kararında ABAD, kötüye kullanma niteliğindeki bir davranışın etkilerinin, de minimis olarak nitelendirilebilecek herhangi bir eşiği aşmasının gerekli olmadığına hükmetmiştir (4).

7246 sayılı Kanunda de minimis kuralı

Türk rekabet hukukunda 7246 sayılı Kanuna kadar mevzuatta de minimis’e ilişkin bir yasal düzenleme bulunmamaktaydı. Aşağıda inceleneceği üzere, 7246 sayılı Kanun öncesinde Kurul’un ilgili anlaşmayı de minimis olarak kabul edip, soruşturma konusu yapmadığı pek çok kararı bulunmakla birlikte, 4054 sayılı Kanunda veya ikincil mevzuatta de minimis’e doğrudan dayanak oluşturabilecek bir norm yoktu. 7246 sayılı Kanun ile 4054 sayılı Kanunun 41. maddesine eklenen “Kurul pazar payı ve ciro gibi ölçütleri esas alarak rakipler arasında fiyat tespiti, bölge veya müşteri paylaşımı ve arz miktarının kısıtlanması gibi açık ve ağır ihlaller hariç olmak üzere, piyasada rekabeti kayda değer ölçüde kısıtlamayan anlaşma, uyumlu eylem ve teşebbüs birliği karar ve eylemlerini soruşturma konusu yapmayabilir…” hükmüyle birlikte, de minimis kuralı Türk rekabet hukuku mevzuatına dâhil edilmiştir. Bu düzenleme sonucu de minimis niteliğindeki, kanunun deyimiyle “rekabeti kayda değer ölçüde kısıtlamayan” anlaşmalar, 4054 sayılı Kanunun 4. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle şikâyet üzerine olsa dahi Kurul tarafından soruşturulmayacaktır.

Pazar payı ölçütü

7246 sayılı Kanun, hangi anlaşmaların de minimis oluşturduğuna ilişkin bir kritere yer vermeyerek konuyu ikincil mevzuata bırakmış ve Kurula bu konuda bir tebliğ hazırlama görevi vermiştir. Dolayısıyla de minimis’in hayata geçirilebilmesi adına konuya ilişkin nihai tebliğin Kurulca bir an önce yayınlanması gerekmektedir. Kurulca hazırlanan tebliğ taslağı incelendiğinde, taslağın oluşturulmasında büyük ölçüde Komisyonun 2014 tarihli De Minimis Duyurusundan yararlanıldığı anlaşılmaktadır. Öncelikle 7246 sayılı Kanunda hangi anlaşmaların de minimis oluşturduğuna ilişkin kriter, devlet yardımlarının aksine parasal bir sınır olarak değil, “pazar payı ve ciro gibi ölçütler” olarak gösterilmiştir. Kanunda ciroya da atıf yapılmış olmakla birlikte, tebliğ taslağında yalnızca pazar payları esas alınmıştır. Mehaz AB rekabet hukukunda de minimis oluşturan anlaşmaların belirlenmesinde ciro eşiklerinin terk edilmiş olması nedeniyle, tebliğ taslağında ciroya yer verilmemiş olması isabetlidir.

De minimis oluşturan anlaşmanın tespitinde belirleyici olan pazar payları, rakip teşebbüsler ve rakip olmayan teşebbüsler açısından farklıdır. Tebliğ taslağında ilgili pazarda rakip teşebbüslerin toplam pazar paylarının yüzde 10’u, rakip olmayan teşebbüslerin toplam pazar paylarının ise yüzde 15’i aşmaması halinde ilgili anlaşmanın de minimis kapsamında olduğu belirtilmiştir (m.5(1)). Bu rakamlar, Komisyonun De Minimis Duyurusunda kabul edilen pazar payları ile birebir aynıdır (prg.8). Pazar paylarının nasıl hesaplanacağı konusunda pazardaki satış değerlerine, bu mümkün olmazsa diğer verilere dayanılabileceği ifade edilmiştir (m.7(1)). Bu noktada İlgili Pazarın Belirlenmesine İlişkin Kılavuza atıf yapılmaması -ki Komisyonun De Minimis Duyurusunda, Komisyonun İlgili Pazarın Belirlenmesine Dair Duyurusuna atıfta bulunulmuştur (prg.12)- bir eksiklik olarak görülebilir. Taslakta pazar paylarının hesaplanmasında bir nebze esnek davranılmış ve yüzde 10 ile 15 eşiklerinin, 2 yıl üst üste yüzde 2’ye kadar artmasına müsamaha ile yaklaşılmıştır (m.5(5)). Bu düzenleme de yine Komisyonun De Minimis Duyurusu ile uyum içerisindedir (prg.11).

Teşebbüsler için güvenli liman söz konusu mu?

Gelelim tebliğ taslağının en kritik iki düzenlemesinden ilkine. Tebliğ taslağına göre yüzde 10 ve 15’lik pazar payı eşiklerinin altında kalan teşebbüslerce yapılan rekabeti sınırlayıcı anlaşmaların de minimis’ten yararlanacağı sonucuna varılmaktadır. Ancak taslaktan anlaşıldığı üzere bu pazar payları, teşebbüsler açısından “güvenli liman” (safe harbour) oluşturmamaktadır. Taslakta ifade edildiği üzere “…pazar paylarının bu Tebliğin 5 inci maddesinde belirlenen eşikleri aşmadığı durumlarda dahi, gerekli görmesi halinde Kurul ilgili anlaşma veya kararı soruşturma konusu yapabilir.” (m.6(2)). Kurula tanınan bu takdir yetkisi, eşiklerin altında kalan teşebbüsler açısından hukuki belirliliği azaltmaktadır. De Minimis Duyurusunda ise pazar payı eşiklerinin, istisnalar dışında, Komisyonun uygulama öncelikleri açısından güvenli liman oluşturduğu açıkça belirtilmiştir (prg.13). Belirtmek gerekir ki mehaz AB rekabet hukukunun aksine, Türk rekabet hukukunun “ulus üstü” bir nitelik taşımaması, durumun Türk hukukunda farklı bir biçimde düzenlenmesini gerektirmektedir.

Mehaz AB rekabet hukukunda De Minimis Duyurusu üye ülkelerin rekabet otoritelerini veya mahkemelerini bağlamamaktadır. Yani Komisyonun soruşturma konusu yapmadığı bir anlaşma, üye devletlerce kendi milli rekabet kanunları ışığında yine de soruşturulabilir. Türk rekabet hukukunun böyle bir özelliğinin bulunmaması sonucu pazar payı eşiklerinin altında kalan anlaşmalara ilişkin Kurulun güvenli limanı ortadan kaldıracak şekilde, “gerektiğinde” soruşturma açmasına olanak tanıyan bu düzenleme, içerdiği muğlaklığa rağmen, normal karşılanmalıdır. Zira de minimis oluşturduğu gerekçesiyle Kurulun soruşturma açmaması, ilgili anlaşmanın hukuka uygun olduğu anlamına gelmemekle birlikte, anlaşmanın rekabeti sınırladığını iddia eden başvuru sahibinin, Kurul kararının idari yargıda iptalini istemek dışında, olayı adli yargıya taşımaktan başka çaresi yoktur. Yargıtayın yerleşik içtihatları sonucu rekabet ihlaline karar verme konusunda fiilen Kurulun yetkili olduğu düşünüldüğünde, olayın adli yargıya intikali halinde Kurulun de minimis tebliğini gerekçe göstererek soruşturma açmaktan kaçınması söz konusu olamayacaktır.

“Açık ve ağır ihlal” müessesesi

Tebliğ taslağın en kritik ikinci düzenlemesi ise “açık ve ağır ihlal” müessesesidir. Taslakta pek çok defa açık ve ağır ihlallerin de minimis düzenlemesinden yararlanamayacağının altı çizilmiştir. Belki de taslak kapsamındaki tek güvenli liman, pazar payı eşiklerine bakılmaksızın açık ve ağır ihlal içeren anlaşmaların de minimis’ten yararlanamayacağıdır. Taslakta açık ve ağır ihlalin tanımına da yer verilmiştir. Buna göre “rakipler arasında fiyat tespiti, bölge veya müşteri paylaşımı ve arz miktarının kısıtlanması”, açık ve ağır ihlal oluşturmaktadır. 7246 sayılı Kanunla Türk rekabet hukukuna kazandırılan açık ve ağır ihlal teriminin, içeriği henüz netleşmiş olmamakla birlikte, yapılan tanımdan yola çıkılınca kartelleri kastettiği rahatlıkla söylenebilir. Bunun sonucunda fiyat tespiti veya bölge paylaşımı yapan rakip teşebbüsler, ilgili pazarda toplam yüzde 1 veya 2 pazar payına sahip olsa bile de minimis’ten yararlanamayacaktır. Öte yandan ihalelerde danışıklı hareket (bid rigging) veya yeniden satış fiyatının belirlenmesi (RPM) gibi ağır sayılabilecek ihlaller, taslaktaki tanımda “gibi” veya “vb.” ibarelerin yer almayışı sonucu de minimis olabilecektir. Hâlbuki 7246 sayılı Kanunda açık ve ihlallere örnek verilirken “gibi” bağlacı kullanılmıştır.

Benzer biçimde De Minimis Duyurusunda da fiyat tespiti, arzın kısıtlanması ve bölge veya müşteri paylaşımına, Duyuruda belirtilen esasların uygulanmayacağı ifade edilmiştir (prg.13). De Minimis Duyurusunda “açık ve ağır ihlal” terimi kullanılmamış, onun yerine amaç bakımından rekabeti kısıtlayan anlaşmalar (object restrictions) esas alınmıştır. Zaten 2014 tarihli De Minimis Duyurusu da, ABAD’ın amaç bakımından rekabeti kısıtlayan anlaşmaların de minimis’ten yararlanamayacağına yönelik 2012 tarihli Expedia kararının ardından hazırlanmıştır (5). De Minimis Duyurusunda, Komisyonun grup muafiyeti tebliğlerinde düzenlediği veya ileride düzenleyeceği ağır sınırlamaların da (hardcore restrictions) yine de minimis’ten yararlanamayacağı belirtilmiştir (prg.13-14). Örneğin asgari yeniden satış fiyatını belirleyen bir anlaşma, de minimis oluşturmayacaktır. Bu açıdan Komisyonun De Minimis Duyurusu, tebliğ taslağına göre daha kapsamlıdır.

Kurulun geçmiş kararlarının akıbeti

Son olarak değinilmesi gereken husus, 7246 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce Kurulun verdiği kararların akıbetidir. Gerçekten, 7246 sayılı Kanun öncesinde Kurulun fiilen de minimis kuralı varmış gibi hareket ettiği pek çok kararı bulunmaktadır. Kurulun geçmiş kararları incelediğinde, dosya konusu anlaşmanın uygulanmaması veya rekabeti kısıtlayıcı bir etki doğurmaması ya da kısa süreli olması yahut sınırlı bir coğrafi pazarı kapsaması veyahut tarafların ekonomik anlamda küçük olması gibi çeşitli gerekçelerle soruşturma açmadığı çok sayıda kararına rastlanmaktadır. Bu kararlarda Kurul, farklı gerekçelerin arkasına sığınarak ilgili anlaşmayı kayda değer görmemiş, çoğu kez de 9(3) kararıyla söz konusu uygulamalara son verilmesine ve tekrardan kaçınılmasına yönelik teşebbüslere veya ilgili kamu kuruluşlarına görüş bildirmiştir. Hatta bu kararların bir kısmında ifade edilen anlaşmanın rekabeti kısıtlayıcı etkiler doğurmadığı gerekçesinin, 4054 sayılı Kanunun 4. maddesinin hem amaç, hem de etki bakımından rekabet sınırlamalarını yasaklaması karşısında kanuna aykırılık oluşturduğu dahi söylenebilir.

Belki de cevap verilmesi gereken en önemli soru, mevcut durumda açık ve ağır ihlal tanımına giren bazı anlaşmaları Kurulun geçmişte soruşturma konusu yapmamış olmasının, 7246 sayılı Kanun sonrası da Kurula geçmiş kararlarına atıfta bulunarak benzer bir karar verme yetkisi verip vermediğidir. Örneğin bir ilin, bir ilçesindeki bazı ekmek fırınlarının ekmek fiyatlarını birlikte tespit etmeleri halinde bunun ilgili pazarda rekabeti kayda değer ölçüde kısıtlamamasına rağmen, fiyat tespitinin sırf açık ve ağır ihlal olarak nitelendirilmesi nedeniyle de minimis kuralı uygulanmayacak mıdır? Kurulun geçmişte fiilen de minimis olarak değerlendirdiğine rastladığımız bu gibi durumların (6) bundan böyle de minimis’ten yararlanamayacağını ve Kurulun 7246 sayılı Kanunda düzenlendiği şekliyle karar vermesi gerektiğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte, rekabeti kayda değer ölçüde sınırladığını iddia etmenin zor olduğu bu örnekteki gibi durumların bundan böyle de minimis sayılmayacak olması, de minimis kuralının mevcut haliyle uygulamaya “kayda değer” bir katkıda bulunup bulunmayacağı hususunda tereddütlerin yaşanmasına, hatta bu şekliyle mevzuata dâhil edileceğine acaba hiç dâhil edilmese miydi diye sorgulanmasına dahi yol açabilecektir.

(1) Commission Regulation (EU) 1407/2013 on the application of Articles 107 and 108 of the Treaty on the Functioning of the European Union to de minimis aid [2013] OJ L352/1.

(2) Case 5/69 Völk v Vervaecke [1969] ECR 295 (prg.7).

(3) Notice on agreements of minor importance which do not appreciably restrict competition under Article 101(1) of the Treaty on the Functioning of the European Union (De Minimis Notice) [2014] OJ C291/01.

(4) Case C-23/14 Post Danmark A/S v Konkurrencerådet [2015] ECLI:EU:C:2015:651 (prg.73-74).

(5) Case C-226/11 Expedia Inc. v Autorité de la Concurrence and Others [2012] ECLI:EU:C:2012:795 (prg.37).

(6) Örnek bir Kurul kararı için bkz. 30.12.2008 tarih ve 08-76/1227-465 sayılı Bergama Fırıncıları kararı. Bu kararın bir değerlendirmesi için bkz. ÖZKAN, A.F. (2011) “The Turkish Competition Authority decides that a price-fixing agreement between bread manufacturers does not appreciably restrict competition (Bergama Firincilari)”, e-Competitions Bulletin, Article No 37670, https://www.concurrences.com/en/bulletin/news-issues/december-2008/the-turkish-competition-authority-decides-that-a-price-fixing-agreement-between-en

VW skandalına devam: Arabada kartel var

VW, çevreyi kirleten yanıltıcı yazılım skandalı kendi üzerinde kalmasın diye tüm Alman otomotiv endüstrisini ihbar etti. Dizel skandalının ayrıtılarını Ali Ilıcak yazıyor.

Biz değil, kartel üyeleri VW ve Daimler Benz söylüyor.

Geçen hafta, Volkswagen (VW) marka araçların neden olduğu karbondioksit emisyonlarını gizleyen yazılımın ABD’de ortaya çıkarılması ile başlayan skandalı yazmaya başlamıştım. Yazı sitede yayımlandıktan sonra, VW’nin yazılımın hazırlanmasından sorumlu yöneticisi Bay Lang’ın 40 aylık cezasını tamamlamak üzere ABD’de hapse girdiği haberi de ajanslara düştü.

Peki ne oldu da VW’nin yolsuzluk skandalı, Alman Otomotiv Endüstrisinin tamamını sarıp Dizel Skandalı haline geldi?

2017’ye gelindiğinde VW, ABD’de verilen para cezaları ve açılan tazminat davalarından gelen 20 milyar Avro’yu aşkın finansal yükü, hapse giren üst düzey mühendislerini,  ABD tarafından iadesi istendiği için Almanya’dan çıkamayan yöneticilerini sineye çekmiş gibi gözüküyordu.

Sonuçta dünyanın her yerinde şirket yolsuzluklarının cezası bunlardan ibarettir. En ağır suç devleti yanıltmaya ya da dolandırmaya kalkmaktır. Bunu yapan şirketlerin en kötü ihtimalle üst düzey yöneticileri istifa eder, belki bir kaçı 3-5 yıl hapse girer. Yeni bir yönetim kurulu atanır ve şirket yeni bir sayfa açar. Son dönemde bu tip davalara bakan hakimler, şirketin yolsuzlukla mücadele programlarının yayılmasına destek olmaları için vakıf kurmalarına (bkz Siemens), ya da var olan vakıflara fon aktarmalarına vb. de hükmedebiliyor. Ancak sonuçta şirketler yollarına, belki değeri geçici bir süre için düşmüş, tüketici algısı zayıflamış olarak da olsa bir şekilde devam ediyor. Kamunun şirketlere verdiği cezalarda da aynı mantık geçerli oluyor. Hele de rakipler de aynı oranda ceza ile muhatap oluyorsa, şirket bunu geçici bir problem olarak görüyor.

Volkswagen bin pişman!

Muhtemelen bu yüzden; bu devasa uluslararası skandal sadece kendi üzerine kalmasın ve hiç olmazsa Avrupa Birliği’nden gelecek cezalar bertaraf olsun diye,  VW 2017’nin ilk yarısında Avrupa Birliği Komisyonu’na bir pişmanlık başvurusunda bulundu.[1] Bu başvuru tipi kısaca, bir kartelin, yani rakiplerin karlarını yükseltmek/maliyetlerini azaltmak için bir araya gelerek tüketicilerin zararına olacak şekilde fiyat, üretim miktarı, teknoloji seçimi vb konularda anlaşması durumunun ortaya çıkarılması için devlet tarafından kartel üyelerine verilen bir fırsat. Eğer daha önce izine rastlanılmamış bir kartelin üyesi, rekabet otoritesine gider ve delilleri ile birlikte kendini ihbar ederse,  cirosunun %10’una varabilecek cezadan tamamen kurtuluyor ve rakiplerinin bu cezayı almasının önünü açıyor. Kartelleri ortaya çıkarabilmek için, Dünyanın önemli ekonomilerinin artık tamamında var olan bir mekanizma bu.

Volkswagen de, emisyon skandalı olarak tarihe geçen sahtekarlığın aslında sadece kendi başının altından çıkan bir iş olmadığını, tam anlamıyla “yerli ve milli bir mesele” olduğunu öne sürerek yaptı bu başvuruyu. Buna göre, üzerine atılı olan yanıltıcı yazılım suçuna benzer birçok başka çevre ve toplum düşmanlığı, aslında BMW ve Mercedes’in üreticisi olan Daimler Benz ile birlikte yapılan binden fazla toplantıda filizlenmişti. Bu toplantılar, çalışma grubu toplantısı adı altında 1990’lardan beri yılda bir kaç kez yapılıyordu ve VW’nin iştirakleri olan Audi ve Porsche temsilcileri de katılıyordu.

VW’nin sunduğu belgeler 2006’ya kadar gidiyor. Altmışın üzerinde ayrı çalışma grubunun 2006’dan bu yana binin üzerinde toplantı yaptığı; şirket merkezleri dışında Cenova, Frankfurt ve Paris gibi belli başlı otomotiv fuarlarında da toplanıldığı bildiriliyor. Bu çalışma grupları teknik standartları belirleme amacıyla oluşturulmuş olsa da, VW bunların, rakiplerin maliyeti artıran teknolojik hamlelerini engelleyerek, ortak vasatı belirlemek için çalıştığını öne sürüyor [AI: italik tabir bana ait].

AdBlue’um o kadar maviydi ki!

Çalışma gruplarında sağlanan ve çevre ile topluma zarar verici rakipler arası uzlaşmaların birçok örneği olmakla birlikte, en ilgi çeken faaliyet, Alman üreticilerin yüz yıllık dizel teknolojisine saplanıp kalması ile ilgili. Malum, önce Toyota’nın hibrit, sonra da Tesla’nın elektrikli araçları otomotiv sektörünü salladı. Almanların bunlara yanıtı ise benzinli araçlara göre havaya daha az karbondioksit salan “temiz dizel” oldu. Fakat dizel motorların temiz olmalarını engelleyen bir sıkıntısı vardı: özellikle kentlerde hava kirliliğine yol açan nitrik oksit üretmek.

Temiz dizel araçlar, nitrik oksidi, zararsız bileşenleri olan nitrojen ve su olarak ayırmak için AdBlue adı verilen bir sıvı kullanıyor. AdBlue’nun bulunduğu depo ne kadar büyük olursa havaya salınan nitrojen oksit o kadar iyi ayrıştırılabiliyor ve sürücünün bir dolumda kat edebileceği mesafe artıyor. Ancak daha büyük depo aynı zamanda, daha fazla maliyet ve lüks ses sistemi opsiyonu veya bagaj için daha az yer demek. Ancak 2006’da her üretici farklı AdBlue deposu büyüklükleri kullanıyordu. İlgili çalışma grubunda depo büyüklüklerinin aynılaştırılmasının araç başına 80 Avroluk bir maliyet avantajı sağlayacağına dair bir rapor hazırlanmıştı.

Bunun üzerine Avrupa pazarına sunulacak araçlar için 17 ila 23 litrelik AdBlue depolarının kullanılmasını ve aynılığın sağlanması için mümkünse sadece iki depo üreticisi ile anlaşılması Nisan 2006’da karara bağlanmış. Çalışma grubunun vardığı sonuçları şirketler benimsemiş ve uygulamış. Eylül 2008’de ise şirketler 8 litrelik deponun herkes için daha hayırlı olacağına hükmediyor. Fakat 8 litrelik AdBlue, aracın regülasyona uygun bir biçimde 6 bin kilometre gitmesine bile yetmiyor.

Sıkı sıkıya işleyen bir kartele olan gereksinim burada iyice kendini gösteriyor: Eğer herhangi bir rakip daha büyük bir AdBlue deposu kullanan bir aracı piyasaya sürmeye kalkarsa regülasyon otoriteleri 8 litrenin yeterliliği konusunda şüpheye düşecekler. 8 litre bir üreticinin araçları için yetmiyorsa diğerleri için de yetmeyebilir. O zaman kimse 8 litreden büyük depo kullanmasın!

Hava kirliliği, iklim değişimi, klima gazları, karbon ayak izi… Bildiğimiz tüm çevre jargonu, araç başına 80 Avro ediyor. Hatırlayın, araçların havaya VW’nin bildirdiğinden 35 kat daha fazla kirli gaz saldığı tespit edildi.

Mercedes de durur mu? O da yapıştırmış hemen kendi pişmanlık başvurusunu

Mayıs 2017’de Daimler Benz’in ofisleri, araçlarında VW’nin kullandığına benzer bir yanıltıcı yazılım kullanıldığı şüphesi ile polis tarafından arandı. Hem savcılık hem de rekabet otoriteleri tarafından sıkıştırılan Daimler Benz’in, VW’nin hamlesine benzer bir pişmanlık başvurusu ile yanıt verdiğini yine Der Spiegel’den öğreniyoruz. Sonuçta ucunda hapis olmasa da kartel cezaları da oldukça ciddi. Hem, eski kartel arkadaşı tarafından ihbar edilerek kalbi kırılmış bir şirketin neler yapabileceğini kimse tahmin bile edemez!

Bakalım bu başvurulardaki deliller başka ne gibi konularda yapılan “işbirliklerini” ortaya çıkaracak? Ve acaba hangi şirketin başvurusu “ilk” olarak kabul edilerek kartel cezası almaktan tamamen kurtulacak? (Bildiğiniz üzere ikinciye %40’a kadar mansiyon indirimi veriliyor).

Sorularımızı sormaya devam edelim: Kendi şirketlerini korumayı her türlü politikanın üstünde gören Avrupa Birliği ve Almanya, VW’yi mi yoksa Daimler Benz’i mi kollayacak? Kabak BMW’nin başına mı patlayacak? Yoksa kartel regülasyonlarını gevşeterek, hepsine birden çıkış yolu sunmayı mı deneyecekler? Hukuk ve adalet acaba dünyanın herhangi bir yerinde tezahür edecek mi?

Velhasılıkelam sevgili Pazarlardan Haberler okuyucuları, bir şirketin ağzından “bizim sektör çok rekabetçi”, “karşılaştığımız yerde rakiplerle birbirimize tıslıyoruz” gibi bir lakırdı duyduğunuzda, bu en rekabetçi sayılan otomotiv sanayinin öyküsünü hatırlayın. Ve hiç unutmayın: Rekabet varsa bile, çalışanı kamçılamak içindir.

Gelecek yazı: Otomotiv kartelinin Alman ve Avrupa Birliği siyasetine etkisi ne olur?

Bir sonraki yazı: Hafız, iyi hoş da, bunlardan bize ne? diyenlere (Yanıtını henüz ben de bulamadığım için yazmaya başlayamadım).

[1] Başvurunun tarihini bilmemekle birlikte, gizli kalması gereken başvuruyu ortaya çıkaran Der Spigel haberinin tarihi Temmuz 2017.

AB Komisyonu’yla uzlaşan bir kartel üyesi daha sonra kararın iptalini Genel Mahkeme’den isteyebilir mi?

Fatih Özkan, AB rekabet hukuku kapsamında uzlaşma meselesini tartışıyor.

Uzlaşma, rekabeti sınırlayıcı bir anlaşmaya (özellikle de kartellere) taraf olan teşebbüslerin, ihlalin varlığını kabul etmeleri karşısında kendilerine uygulanacak ceza miktarında belli bir oranda indirim yapılmasını öngören bir prosedürdür. Burada soruşturma konusu teşebbüsler AB Komisyonu ile masaya oturup haklarında ileri sürülen iddiaları kabul ettikleri için, AB Komisyonu bir kez karar verdikten sonra bu karara karşı Genel Mahkeme’ye başvurmak, her ne kadar Uzlaşma Duyurusu (Settlement Notice 2008) tarafından açıkça engellenmiş olmasa da, pek ihtimal dahilinde bir durum değildi. Bu nedenle aslında pek çoğumuzun bu soruya vereceği tepki “Olur mu öyle şey!”, “O zaman uzlaşmanın ne anlamı kalıyor?” veya “Hiç dürüstlük kurallarıyla bağdaşan bir davranış mı bu?” şeklinde olabilir. Ancak Genel Mahkeme’nin şimdi inceleyeceğimiz kararının ardından yazımızın başlığındaki soruya artık olumlu yanıt vermemiz gerekiyor.

Handshake Woman & ManAralık 2014 tarihli kararında AB Komisyonu; İngiltere, Almanya, Fransa, Belçika, Norveç ve Danimarka pazarlarında faaliyet gösteren zarf üreticisi Bong, GPV, Hamelin, Mayer-Kuvert ve Tompla adlı beş teşebbüse, 2003 ila 2008 yılları arasında kartel oluşturarak ABİDA 101. maddeyi ihlal ettikleri gerekçesiyle 1,6 ila 4,9 milyon Euro arasında çeşitli para cezaları vermişti. Fiyat artışlarını birlikte belirleme, müşteri paylaşma, ihalelere danışıklı teklifler verme, birbirlerinin uğradığı zararları telafi edici mekanizmalar oluşturma ve rekabet açısından hassas bilgi paylaşımı iddiaları karşısında söz konusu teşebbüslerin hepsi ihlalinin varlığını kabul ederek uzlaşma yoluna gitmiş, ayrıca bir kısmı Pişmanlık Duyurusu (Leniency Notice 2006) uyarınca ek indirimler de elde etmişti.

AB Komisyonu’nun nihai kararı aslında tipik bir kartel vakası ve tipik bir uzlaşma dosyasından ibaretti. Ancak bu karara karşı, kararın taraflarından olan Tompla Genel Mahkeme’ye itiraz başvurusunda bulundu. Soruşturma kapsamında AB Komisyonu ile uzlaşarak cezada yüzde 10 oranında bir indirim elde eden Tompla, aynı zamanda pişmanlık nedeniyle de yüzde 50 oranında indirimden yararlanarak dosya kapsamında cezası en çok indirilen teşebbüstü. Tompla’nın Genel Mahkeme’ye sunduğu itiraz gerekçeleri arasında AB Komisyonu’nun teşebbüslere farklı oranlarda uyguladığı ceza indirimlerinin gerekçesini açıklamaması ve böylece Ceza Kılavuzu’nun (Fining Guidelines 2006) getirdiği esaslara aykırı davranması yer almaktaydı. Tompla’ya göre tüm teşebbüsler kartele hemen hemen aynı düzeyde katılmış olsa da Komisyon’un pişmanlık ve uzlaşma dışı uyguladığı ceza indirimleri birbirinden farklılık arz etmekteydi.

AB Komisyonu’nun kararında aslında hangi teşebbüse toplam ne kadar ceza verildiğine, hangi baz ceza oranının esas alındığına, bu cezanın kaç yıl ile çarpıldığına, ağırlaştırıcı veya hafifletici nedenler gerekçesiyle herhangi bir ayarlamanın yapılıp yapılmadığına ve pişmanlık kapsamında cezada ne kadar bir indirim uygulandığına ilişkin yeterince bilgi mevcut. Örneğin karteli 4.5 yıl sürdüren Tompla’nın 2007 yılı cirosu 143 milyon Euro iken, pişmanlık kapsamında yüzde 50 ve uzlaşma kapsamında yüzde 10 indirim uygulanarak kendisine verilen nihai para cezası 4,7 milyon Euro olmuştur. Ancak olayın kendine özgü koşullarını gerekçe gösteren AB Komisyonu, Ceza Kılavuzu’nun 37. maddesinin kendisine verdiği yetkiye dayanarak, somut olayda söz konusu kılavuzdaki esaslardan farklı bir yöntem izlemiştir. Bunun sonucunda örneğin karteli yine 4.5 yıl sürdüren ve 2007 cirosu 125 milyon Euro olan GPV’nin, pişmanlık kapsamında sadece yüzde 10 ve uzlaşma kapsamında bir yüzde 10 daha indirim almasına rağmen nihai para cezası 1.6 milyon Euro, yani Tompla’ya verilen cezanın üçte biri kadar olmuştur.

AB rekabet hukukunda teşebbüslere ceza verilirken ilgili ürün pazarında elde ettikleri ciro esas alınmakta, ancak nihai ceza herhalükarda teşebbüsün bir önceki mali yıldaki toplam cirosunun yüzde 10’unu aşamamaktadır. Özellikle farklı pazarlarda faaliyet gösteren teşebbüsler açısından bu yasal üst sınıra pek ulaşılamamaktadır. Ancak somut olayda ihlale karışan teşebbüslerin çoğu sadece tek pazarda, yani kartele konu olan pazarda faaliyet göstermektedir. Bu nedenle ağırlaştırıcı nedenleri bile uygulayamadan baz para cezasının yasal üst sınır olan yüzde 10’u aşma ihtimali doğmuştur. Bunu dikkate alan AB Komisyonu da cezayı söz konusu oranın altına çekmek üzere teşebbüslerin 2007 yılına ilişkin değil, 2013 yılına ilişkin cirolarını esas almış ve teşebbüslere, pişmanlık ve uzlaşma indirimleri dışında, farklı oranlarda indirimler uygulamıştı. İşte karardaki tek eksiklik (ve itiraz başvurusunun temeli) AB Komisyonu’nun teşebbüslere uyguladığı farklı indirimlerin gerekçelerini kararda belirtmemiş olmasıdır.

Aralık 2016 tarihinde verdiği kararında Genel Mahkeme, Tompla’nın başvurusunun kabulüne ve Komisyon kararının iptaline karar vermiştir. Genel Mahkeme’nin kararında hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik esaslarını vurguladığı anlaşılıyor. Mahkeme AB Komisyonu’nun, teşebbüsler arası eşit işlem yapılması ilkesine aykırı davrandığına hükmetmiştir. AB Komisyonu’nun, nihai karar konuyla ilgili bilgi içermese de müzakereler sırasında Tompla’nın tıpkı diğer teşebbüsler gibi yeterli ölçüde bilgilendirildiğine ve herhalükarda uzlaşma prosedüründe teşebbüslere vermesi gereken bilgi düzeyi açısından özen yükümlülüğünün daha sınırlı olduğuna yönelik savunmaları Genel Mahkemece kabul görmemiştir. Ayrıca kartel üyesi Hamelin’in başka pazarlarda da faaliyet gösterdiği hususu da Genel Mahkeme’ye göre Komisyon’un gözünden kaçmıştır. Dolayısıyla, teşebbüslere vereceği cezaları yüzde 10’luk yasal üst sınırın altına çekebilmek için Ceza Kılavuzu’ndan ayrılan AB Komisyonu’nun bu tutumu, Genel Mahkeme tarafından hukuka uygun bulunmamıştır.

AB rekabet hukukunda ilk kez Komisyon’un bir uzlaşma kararı AB mahkemeleri tarafından iptal edildiğinden Genel Mahkeme’nin kararı büyük önem arz etmektedir. Karardan anlaşılacağı üzere ihlal kararları kadar uzlaşma kararları da AB mahkemeleri nezdinde iptal davasına konu olabilir. Aslında usule ilişkin eksikliklerin uzlaşma kapsamında verilen kararlara da etki etmemesi için geçerli bir neden yok. Önemli olan esasa ilişkin meselelerin uzlaşma kararlarının iptaline yol açıp açmayacağı. Örneğin AB Komisyonu’na kartele dahil olduğunu itiraf eden bir teşebbüsün, Genel Mahkeme nezdinde bunun aksini ispat etmeye yönelik argümanlar ileri sürmesinin hukuken mümkün olup olmadığı üzerine düşünmek gerekiyor. Genel Mahkeme’nin bu kararı, uzlaşma kararlarının usule ilişkin olarak her zaman iptal edilebileceğini göstermiştir. Ancak uzlaşma kararlarının esasa ilişkin bir gerekçeyle iptal edilip edilemeyeceği ise hala belirsizliğini koruyor. Kararın uzlaşma prosedürünün yarattığı ivediliği ve kolaylığı ortadan kaldıracağını ileri sürmek çok zorlama bir yorum olsa da, özellikle Komisyon’un Ceza Kılavuzu’ndan ayrılarak verdiği uzlaşma kararlarının bundan sonra Genel Mahkeme’nin önüne daha sık getirilebileceğini söylememiz mümkün.

EURIBOR kartelinin acı sonu

EURIBOR kararını Can Yıldız aktarıyor.

Bundan üç yıl önce açılan soruşturma ile AB Komisyonu, Avrupa’nın önde gelen bankalarının -tıpkı LIBOR vakasında olduğu gibi- EURIBOR’u manipüle etmek amacıyla kartel kurduğu iddialarını incelemeye almıştı. Geçtiğimiz hafta son karar çıktı; üç bankaya 485 milyon euro ceza verildi.

Hatırlanacağı üzere, yedi dev bankanın; ABD’den JPMorgan Chase, İngiltere’den Barclays ve HSBC, Almanya’dan Deutsche Bank, İskoçya’dan Royal Bank of Scotland ve Fransa’dan Credit Agricole ile Societe Generale, 2005-2008 yılları arasında kafa kafaya verip iletişim içinde olarak euro faiz oranı türevlerini belirledikleri iddia ediliyordu.

İddiaları kabul eden bankalar, %10 indirimi kapmış ve iki yıl evvel 820 milyon euroluk toplam cezayı ödemişlerdi. Credit Agricole, HSBC ve JPMorgan Chase hakkındaki incelemeler ise sürüyordu. AB Komisyonu’ndan sert bir açıklama beraberinde bu bankalara da ceza çıktı.

Bankaların kartel faaliyetlerinden göze çarpan bir örnek, 19 Mart 2007 Pazartesi günü yapılan büyük vurgun sonrasındaki konuşmalar. EURIBOR’daki ufak oynamalar bile uluslararası ticari işlemlerde çok büyük sonuçlara yol açabilecekken, bankalar bu günü EURIBOR’u önemli ölçüde aşağı çekmek için gözlerine kestirmişler, bu etkiyi yaratacak şekilde gereken her şeyi de planlı olarak gerçekleştirmişlerdi. Hemen ardından çeşitli çalışanların birbirlerine tebrik ve teşekkürlerini ilettikleri mesajlar mevcuttu. Bu ölçüde bir “bilgi paylaşımı” söz konusu olunca, ihlal kararı da kaçınılmaz oldu.

Elbette bu durum, sadece bankaları ilgilendirmiyor. Zira Komisyon Üyesi Vestager’in de dediği gibi bankalar, trilyon dolarlık bir piyasayı manipüle ederek kredi ve çeşitli yatırım araçları kullanan şirketleri ve hatta tüketicileri zarara uğratmış olarak kabul edilmekte. Durum yalnızca bu milyar euro’luk ceza ile kalmıyor. Avrupa ortak pazarında yer alan ve kartelden zarar görmüş bulunan bütün şirket ve tüketiciler, üye devlet mahkemelerinde dava açarak zararlarının tazminini isteyebilecekler. Bu ayın son günlerinde yürürlüğe girecek ve rekabet meselelerinden doğan özel hukuk tazminatı ile ilgili süreçleri yeknesaklaştıracak AB direktifi ile birlikte, her zarar gören üye devletin mahkemesine başvurabilecek. Dolayısıyla ilerleyen aylarda bankaları milyarlarca dolarlık tazminat davaları bekliyor olacak.

Üstelik AB Komisyonu’nun açıklaması, finans sektöründeki işlerinin henüz bitmediği, rekabet karşıtı unsurları ortadan kaldırmak adına gereken her şeyi yapacakları yönünde olmuş.

Ülkemizde de son zamanların popüler konularından biri olan kartel tazminatları konusunda AB’de bankaların nelerle karşı karşıya kalacağını görmeyi heyecanla bekliyoruz.

Bayi Toplantısı: Yediğiniz İçtiğiniz Sizin Olsun, Lütfen Fiyat Konuşmayın!

Yersu Şahin, İspanya Rekabet Otoritesi’nden haberlerle bizimle.

Şirketlerin, bayilerin gönlü hoş olsun, şirketle bağları kuvvetlensin diye dönem dönem düzenledikleri bayi toplantıları, bayi konseyleri pek şenliklidir, bilirsiniz. Bu toplantılarda bayiler bir yandan sohbet-muhabbet eder, “Çile Bülbülüm Çile” şarkısına eller havada eşlik ederlerken, bir yandan da dertleşir, sorunlarını paylaşır, şikayetlerini birbirlerine ve şirket yetkililerine aktarırlar. Bu anlamda, bayi toplantıları aslında bir tür terapi yerine de geçer.

conference-room-rentalsÖte yandan, bayilerin veya genel itibariyle rakip şirketlerin bir araya geldiği, bir biçimde temas ve bilgi alışverişinde bulunduğu gerçek veya sanal ortamlar, rekabete duyarlı bilgi değişimi riski de barındırdığından, rekabet otoritelerinin pek de hazzetmedikleri, kuşkuyla baktıkları ve sıklıkla rekabet incelemesine konu ettikleri alanlardır.

Rekabet kurumlarının, bu ve benzeri kuşkularında çok da haksız olmadığının bir göstergesi olarak, bayiler arasında yapılan bilgi değişimi yoluyla rekabetin ihlal edildiği tespitinin son örneğini, İspanya’daki Volvo bayilerine ilişkin kararda görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde, İspanya Rekabet Otoritesi Comisión Nacional de los Mercados y la Competencia (CNMC), İspanya’nın on yedi özerk bölgesinden üçü olan Madrid, Kastilya-La Mança ve Kastilya Leon özerk bölgelerinde bulunan dört Volvo bayisinin, fiyat tespiti yapmak, diğer satış ve hizmet koşullarını ortaklaşa belirlemek ve rekabete duyarlı bilgi değişimi yapmak suretiyle kartel oluşturduğu gerekçesiyle, söz konusu teşebbüslere toplam 1.263.838 Avro tutarında ceza verdi. Kendisine adeta bir futbol takımı havasında “Volvo Madrid” adını veren bu kartelin, Şubat-Eylül 2007 tarihleri arasında devam ettiği, bir süre kesintiye uğradıktan sonra, Ekim 2009-Aralık 2011 tarihleri arasında sürdürüldüğü tespiti kararda yer aldı.

Volvo bayileri karteline ilişkin ilginç bir nokta ise; kartel üyesi bayilerin, alınan kararlara uygun ve aykırı hareket eden kartel üyelerini gözlemlemek adına, A.N.T. Servicalidad isminde üçüncü bir firma ile anlaşmış oluşu. A.N.T., yaptığı “pazar araştırmaları” ile, anlaşmanın kartel üyelerince uygulanıp uygulanmadığını gözlemleyerek, her bir kartel üyesinin, diğer üyelerin davranış ve uygulamalarından haberdar olmasını ve bu anlamda, kartelin devamlılığını sağladı. Kartelin sürdürülmesindeki emek ve katkıları CNMC’nin dikkatinden kaçmayan A.N.T.’ye de 16.571 Avro tutarında bir para cezası verildi.

Ülkemizde de, bayi konseyi gibi, bayilerin katılımlarıyla gerçekleştirilen toplantıların yaygın olduğu düşünüldüğünde, aman dikkat diyoruz; masum bir bayi toplantısı, rekabeti sınırlama vesilesine ve rekabet ihlaline dönüşmesin. Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, ama siz siz olun, aranızda, özellikle geleceğe dönük satış fiyat, miktar veya stratejilerini konuşmayın!

Alman Bira Karteline 90.5 Milyon Euro Ceza

Alkollü içecekler piyasalarında yürütülen rekabet soruşturmaları ülkemize özgü değil. Bildiğiniz gibi Türkiye’de yürüyen bir bira nihai birleşme incelemesi, bir rakı bir de votka soruşturması var. 3.Havalimanımız başta olmak üzere her şeyimizi kıskanan Almanlar da durur mu? Hemen bir bira karteli icat etmişler.

Almanya’nın rekabet otoritesi Bundeskartellamt, 9 Mayıs’ta perakende sektöründe faaliyet gösteren Metro, EDEKA ve Netto gibi süpermarket zincirlerinin de aralarında olduğu teşebbüslere bira üreticisi Anheuser-Busch InBev ile Becks, Franziskaner ve Hasseroeder gibi bilindik bira markaları için fiyat belirledikleri gerekçesiyle toplamda 90.5 milyon Euro ceza kesti.

"Alman birası" diye aratınca çıkan fotoğraflar bundan çok daha iç açıcıydı. Ancak sitemizde kadın vücudunu kullanmak, cinsiyetçilik vb. zinhar izin verilmeyen hareketler olduğu için, bununla yetineceksiniz.
“Alman birası” diye aratınca çıkan fotoğraflar bundan çok daha iç açıcıydı. Ancak sitemizde kadın vücudunu kullanmak, cinsiyetçilik vb. zinhar izin verilmeyen hareketler olduğu için, bununla yetineceksiniz. Yarasın amcam!

Bundeskartellamt, perakende sektörüne yönelik soruşturmasını 2010’dan beri yürütmekteydi. Perakendeciler ve üreticiler arasında satış fiyatını belirlemeye yönelik yapılan anlaşmalara bugüne kadar toplamda 242 milyon Euro civarında ceza kesilmişti. Bundeskartellamt, soruşturmasının bu kısmında bira markalarına yoğunlaştı.

İhlallerin 2006 ve 2009 arasında gerçekleştirildiği tespit edilen soruşturma kapsamında Anheuser-Busch InBev ve perakendecilerden Rewe erken safhada yaptıkları yoğun işbirliği nedeniyle ceza almadılar. Bundeskartellamt pişmanlık programının yatay fiyat belirleme anlaşmalarına uygulanmayacağını belirtmesine rağmen ceza miktarını belirlerken işbirliği yapmalarını hafifletici sebep olarak değerlendirdiği bu 2 teşebbüse fiilen bağışıklık tanıdı. Bundeskartellamt, incelemesinde Rewe’nin soruşturmanın başlamasından önce işbirliği yapmış olduğunu ve Anheuser-Busch InBev’in işbirliğinin de Rewe dışındaki perakendecilerle yapılan fiyat belirleme anlaşmalarının kanıtlanmasını sağladığını belirtti. Bu değerlendirme, pişmanlık programı uygulanabilir olmasa da Bundeskartellamt’ın pişmanlık programının cezadan bağışıklık ölçütlerini kıyasen dikkate aldığı şeklinde yorumlanabilecektir. Böylelikle, Bundeskartellamt’ın diğer teşebbüslerin de gelecekteki soruşturmalarda yararlanabilecekleri bir içtihat yaratmış olduğu söylenebilir.

Sağlanan uzlaşma nedeniyle diğer teşebbüslerin cezasında da indirim uygulanan soruşturmanın önümüzdeki birkaç ay içinde tamamlanmasını öngörülüyor.

Bundeskartellamt’ın konuya ilişkin açıklamasına buradan ulaşabilirsiniz.

Kartelden Pişman Olmanın Riskleri

Başvurulan konunun ihlal kabul edilmemesi ya da kartel tanımı kapsamında değerlendirilmemesi gibi soruşturma sonucunda ortaya çıkacak sürprizler, belirli bir sosyal maliyeti göze alarak yapılan başvuruları maksatsız bırakabilmektedir

Geçen aylarda  buraya laubali bir şekilde yazdığım, kartellerde pişmanlık programının ehil olmayan ellerde bir felakete yol açabileceği konusunu, şöyle bir iki öksürüp kendimi ciddiyete davet ettikten sonra bülten formatına taşıdık.

Şebnem Tufan ile birlikte hazırladığımız GSG Hukuk Rekabet Bülteni Ocak 2016 sayısını buradan indirebilirsiniz. Sayfaya girmişken eski sayılara da bakın bir zahmet!

 

AB Komisyonu’nun açtığı davaya ret

Asansör karteli olarak bilinen soruşturmanın yankıları devam ediyor. Güniz Çiçek son durumu paylaştı.

Birçoğumuzun hatırlayacağı gibi 2007 yılında AB Komisyonu, kartel oluşturdukları gerekçesiyle asansör ve yürüyen merdiven sektörünün devleri ThyssenKrupp, Schindler, KONE ve Otis’e 992 milyon avroluk rekor düzeyde bir para cezası vermişti. Komisyon, teşebbüslerin iştirakleriyle birlikte Almanya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’da asansör satışı, kurulumu, bakımı ve modernizasyon alanlarında 1996-2004 yıllarında sabit fiyat uyguladıkları, ihalelere fesat karıştırdıkları ve gizli ticari bilgileri paylaştıkları gerekçesiyle böyle bir karar vermişti.

3020867-poster-p-1-how-an-elevator-will-change-the-skylineDiğer yandan Komisyon, kartelin etkili olduğu dönemde Belçika ve Lüksemburg’daki ofislerinin asansörlerini değiştirdiği için kartelden tüketici olarak zarar gördüğünü öne sürmüş ve Haziran 2008’de Brüksel Ticaret Mahkemesinde dört teşebbüse karşı 7 milyon Avro tazminat talepli bir dava açmıştı. Komisyon bu davada, uğranılan zarar olarak, bahsi geçen ihaleler nedeniyle ihaleye davet sürecinde yapmış olduğu masrafları ve ihlal süresince söz konusu asansör şirketleriyle akdettiği bakım ve modernizasyon sözleşmelerini göstermişti.

Bahsi geçen davada ilk derece mahkemesi öncelikle Komisyon’un kendi ortaya çıkarıp cezalandırdığı kartelden bu defa tüketici olarak tazminat talep etmesinin, mahkemeye erişim hakkı ve silahların eşitliği prensipleri bakımından AİHS’nin 6. maddesine uygunluğu ve diğer yandan Komisyon’un AB Kurumları adına hareket edebilme yetkisi konusunda inceleme yapmıştı. Yerel mahkeme, yapmış olduğu inceleme sonucunda Komisyon’un silahların eşitliği çerçevesinde hareket ettiğine karar vermiş ve yine Komisyon’un AB Kurumları adına da hareket ederek bu davayı açmış olmasını hukuka uygun bulmuştu.

Davanın sonraki aşamalarında ise Brüksel yerel mahkemesi tazminata hükmedebilmek için gerekli olan şartların varlığına ilişkin yaptığı incelemede Komisyon’un vermiş olduğu kartel kararı ile bağlı olduğundan hukuka aykırı fiil şartının gerçekleştiği tespitini yapmış ancak, “zarar”ın varlığı konusundaki değerlendirmesi uzun sürmüştü.

Yerel mahkeme, zararın varlığına ilişkin değerlendirmede ihlal (kartel) hiç gerçekleşmeseydi nasıl bir durum söz konusu olacaktı, diğer bir ifade ile “ihlal olmasaydı senaryosu” ya da “karşıolgusal senaryo” adı verilen yöntemi kullanarak Komisyonun sunduğu deliller üzerinde ayrıntılı bir inceleme gerçekleştirdi. Davanın açıldığı sırada (2008) ilgili mevzuat henüz yürürlükte olmadığından yerel mahkeme kartellerin zarara neden olduğu adi karinesine ilişkin başvuruyu dikkate almadı. Diğer yandan yerel mahkeme, ilgili piyasadaki fiyatların yükselmesinin nedenlerinin çok değişken olabileceği nedeniyle varsayımsal karşıolgusal senaryonun çok fazla kesin olmayan olgulara dayanması nedeniyle Komisyon tarafından davada sunulan delillerin zararın varlığı konusunda yetersiz olduğunu değerlendirildi ve sonuç olarak davayı reddetti.

Diğer yandan, Rekabet Zararlarına İlişkin Direktif’in (Antitrust Damages Directive) (2014/104/EU), Brüksel yerel mahkemesinin red kararını açıklamasından yalnızca bir iki gün önce yürürlüğe girmesi de son derece ironik bir gelişmeydi. Nitekim söz konusu düzenleme rekabet ihlallerinden zarar gören tüketicilerin ve işletmelerin bu zararlarını açacakları toplu tazminat davaları (class action) yoluyla gidermelerinin yolunu açıyor. Ayrıca Direktif, zararın varlığı konusunda tespit edilen ihlalin tüketicileri zarara uğrattığını adi karine olarak kabul etmesi ve ispat külfetinin davalı tarafta olduğunu belirlemiş olması rekabet ihlallerine karşı açılan tazminat davaları konusunda tüketicilere büyük kolaylık getiriyor.

Diğer yandan, söz konusu Direktifin yürürlüğe girmiş olması akıllarda yeni bir sorunun oluşmasını engellemeye yetmiyor. Acaba Direktif, Komisyon’un açtığı davaya konu edilen kartelin etkili olduğu dönemde yürürlüğe girmiş olsa idi bu durum davanın seyrini ve sonucunu değiştirecek miydi? Bu sorunun cevabını bilemeyeceğiz ancak Direktifin yürürlüğe girmesiyle birlikte rekabet ihlallerinden doğan tazminat taleplerinde artış olacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

 

 

 

Sertifikalı rekabet hukuku seminerleri

Rekabet kuralları ve uygulamasının ele alınacağı sertifikalı rekabet hukuku seminerleri başladı. İstanbul Barosu Tüketici Hakları ve Rekabet Hukuku Merkezi ile Bilgi Üniversitesi Rekabet Hukuku ve Politikası Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından birlikte düzenlenen seminer programıyla rekabet rüzgarları Haziran ayına kadar esmeye devam edecek.

Her ay bir adet olmak üzere toplam sekiz seminerin yapılacağı sertifika programı kapsamında, uygulayıcı ve akademisyenlerin yanında, Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı Kıdemli Ortağı Av. Şahin Ardıyok,  18 Mart 2016 tarihinde şirket birleşme ve devralma süreçleri ve rekabet hukuku açısından risk içeren işlemler ile taahhüt süreçlerine dair bilgilerle katılımcılara seslenecek.

Kartellerle mücadeleden dikey anlaşmalara, birleşme ve devralma kontrolünden rekabet uyum programlarına kadar hem teori hem de uygulamanın tartışılacağı sertifikalı eğitim seminerleri, rekabet hukuku alanında uzmanlaşmayı dileyen katılımcılarını bekliyor.

Programın detaylarına aşağıdaki fotoğraftan veya buradan ulaşabilirsiniz:

21511REKABET

Pişmanlık başvuruları şişman da etti pişman da

Ali Ilıcak – Bir şirket için olabilecek en kötü rekabet hukuku tecrübesi herhalde pişmanlık başvurusunda bulunup yönetmelik kapsamına girmediği gerekçesiyle ceza yemek olmalı

picture_form___shrek_2___by_c_22

2015’i geride bırakırken her alanda yapıldığı gibi rekabet hukukuna ilişkin olarak da görev savma kabilinden bir bilanço çıkarayım dedim. Sonra bu işi nasıl olsa bloğu ayakta tutan sevgili Belit ve saz arkadaşlarının yapacağını umarak daha özel bir konuya ışık tutmak istedim: pişmanlık olayı!

Daha Pazarlardan Haberler Microsoft Publisher’da dizilip pdf olarak dağıtılırken -yaşı genç olanlarınız hatırlamaz- Pişmanlık Yönetmeliği 2009’da yürürlüğe girdiğinde “Karteller dağdan inecek mi?” diye yazmıştım. Ve mealen şöyle devam etmiştim: “Bu pişmanlık, ispiyonculuk kurumları ahiliğin, kardeşliğin üstün değer olduğu bu topraklarda boy vermez” eleştirilerine katılamıyorum. Tam tersine, bu topraklar ne satışlar gördü (Meğer daha o zaman hiçbir şey görmemişiz). Hem ayrıca artık “yabancı yatırımcı” diye bir şey var, diye yazmıştım, en iyi kardeşinin adı “kâr” olan.

Aradan göz açıp kapayana kadar geçen 6 yılda (bu rekabet işi yedi, ömrümü yedi) Kuruma toplamda 17 pişmanlık başvurusu yapılmış. Arkadaşlarımdan rica ettim, kısa bir çalışma ile duruma bakalım diye. Şu bilgileri ilettiler:

Kurum tarafından yayımlanan istatistikler uyarınca bu başvurulardan Kurul tarafından incelenen 14 başvuru eğitim, ekmek ve taşıma/ulaştırma sektörlerinden ikişer tane olmak üzere medikal gaz, elektronik, trafik işaretleme, tuz/sülfat, otomotiv, maya, endüstriyel paketleme, soğutucu/kompresör sektörlerine aittir. Başvuruların beşi ön araştırma öncesinde, ikisi ön araştırma safhasında ve yedi tanesi de soruşturma safhasında yapılmıştır.

Ama sizin ilginizi çekecek asıl nokta şu:

Kurul, bu başvurulardan soğutucu/kompresör, elektronik ve trafik işaretleme sektörlerine ilişkin 3 başvuruda ihlal bulunmadığına ilişkin tespitte bulunmuştur.

Nasıl ama ?! “Çok pişmanım, kendimde değildim, aslında kötü bir niyetim yoktu, olayın bu noktaya nasıl geldiğini biz de anlamadık” diye ta Bilkent’e git, yok numara al, yok uzmanları tatmin edecek kadar bilgi-belge sağla, sonra kurduğun karteli beğendireme! Yediğin para cezasına bile üzülemez hale getiren, kendini gerçekleştirememiş, bir işi usulüne uygun yapamamış olmanın getirdiği ve orta yaşlı erkeklerde sıklıkla görülen o kesif yetersizlik duygusu… Kararı eline alan başvuru sahiplerinin dişlerinin arasından tıslayarak -ama kibarlıktan da ödün vermeden- şunu söylediklerini hayal ediyorum: “Bir dahakine daha iyisini kurarız”.[1]

Bir başka sorun da Pişmanlık Yönetmeliği’nin rakipler tarafından stratejik bir araç olarak kullanılması, yani verilen imkanın kötüye kullanılması.  En son 4. Geleneksel Ekmek Mayası soruşturmasında[2] pişmanlık başvurusu sahibi tarafından sunulan eposta yazışmalarının –makul şüphe ve itirazımıza rağmen- elektronik doğrulamasının yapılmadan, yazıcıdan çıkarılmış halleriyle delil olarak kabul edilmiş olması bende bir takım soru işaretleri yarattı.

Bunun üzerine arkadaşımdan (adı gizli değil, Şebnem) pişmanlık başvurusu yapılan dosyalarda diğer rakiplere ne kadar ceza kesildiğini bulmasını istedim. Çok değil, 17 milyon lira imiş (Sıralı tam liste aşağıda).

Ee, ne dersiniz karteller silahlarıyla birlikte dağdan inip Devletin şefkatli kollarına kendilerini teslim etmiş mi? Uzun lafın kısası: Kartelin tanımı ve delil standardının ne olduğu netleştirilirse pişmanlık başvurusu sayısı artacaktır. Siz yine de pişman olacağınız işler yapmayın!

Bahsi geçen kararlarda ilgili sektördeki kartel üyelerine verilen toplam ceza miktarları ve pişmanlık başvurusunda bulunan teşebbüslere sağlanan indirimler aşağıdaki gibidir:

  • Başvurucuya tam muafiyet tanınan maya sektörüne ilişkin kararda 3 teşebbüse toplamda 14.049.620,54 TL;
  • İlk başvuru için tam muafiyet tanınan medikal gaz sektöründeki 26 teşebbüse toplamda 2.423.004,08 TL;
  • İlk başvuran teşebbüs için tam muafiyet ve diğer başvuru sahibi için 1/2 oranında ceza indirimi sağlanan ulaştırma sektörüne ilişkin kararda 2 teşebbüse toplamda 733.016,80 TL;
  • Başvurucunun cezasından 1/2 oranında ceza indirimi yapılan endüstriyel paketleme sektörüne ilişkin kararda 2 teşebbüse toplamda 1.217.093,52TL;
  • Başvurucu için 1/3 oranında indirim sağlanan tuz/sülfat sektörüne ilişkin kararda 2 teşebbüse toplamda 984.200,45 TL;
  • İlk başvurucuya 1/2, ikinci başvurucuya 1/3, diğer başvuruculara ise 1/4 oranında cezadan indirim sağlanan ekmek sektöründe toplamda 173.763,75 TL;
  • Başvurucuya 1/2 indirim sağlanan eğitim sektöründe 20 teşebbüse toplamda 65.951,13

ceza kesilmiştir.

[1] Eksik olmasın, Otomotiv bayileri soruşturmasında da başvuru sahibine bir ihlal var ama kartel değil denilerek cezadan muafiyet tanınmadı ama boş göndermemek için mansiyon indirimi ile binde 3 yerine binde 2,25 ceza verildi.

[2] 22.10.2014 tarih ve 14-42/783-346 sayılı Rekabet Kurulu kararı.

“Zararın yansıması” savunması dikkate alınmadı

AB Komisyonu 2007 yılında vermiş olduğu karar ile aralarında ABB ve Alstom’un da bulunduğu bazı teşebbüslerin kartel içerisinde olduğuna karar vermişti. Karara göre, kartel 1988-2004 yılları arasında aktif olarak GIS* (Gas insulated switchgear) piyasasında pazar paylaşımı, fiyat sabitleme, önemli piyasa bilgilerinin paylaşılması gibi yöntemlerle yürütülmekteydi. Kartel mensubu teşebbüsler, özellikle elektrik sistemi transformatörlerinde kullanılan ekipmanlardan olan GIS’lerin satışında kendi aralarında pazarı paylaşmış, fiyatı belirlemiş, aralarında bilgi paylaşmış ve bunu koordineli bir şekilde yaparak bir kartel oluşturmuşlardı. AB Komisyonu bunu tespit etmiş ve diğer kartel üyelerine de çeşitli miktarlarda olmak üzere Alstom’a EUR 11.475.000 para cezası vermişti. Kartel üyelerinden ABB ise Komisyon ile tam bir işbirliği içinde olmak sayesinde kartel mensubu olmasına rağmen ceza almamıştı.*

indir (1)Diğer taraftan, rekabet hukukunun genel kabul görmüş uygulamasında, rekabet ihlalinden zarar görenlerin zararlarının tazminini talep etme hakları (damage claim) bulunmakta. Hatta AB seviyesinde, rekabet ihlalleri kaynaklı bireysel zararların tazmini bakımından etkin ve uyumlu bir sistem kurulabilmesi maksadıyla da 2014/14 sayılı Direktif yürürlüğe konulmuş durumda. Bu çerçevede, Hollanda’lı iletim şirketi zararlarının tazmini maksadıyla Alstom’u Gelderland Bölge Mahkemesi’nde dava etti ve mahkeme 10 Haziran 2015 tarihinde verdiği karar ile Alstom’un mağdur iletim şirketine zararlarının tazmini için EUR 14,1 milyon ödemesi gerektiğine hükmetti. Mahkeme, Alstom tarafından ileri sürülen fiyatın yansıması savunmasını (passing-on defence) da yerinde görmedi. Kararında, kartelin mağduru iletim şirketinin aşırı-tazminat kazanmasının makul sayılamayacak bir durum olmadığını belirten mahkeme, yüksek fiyatları ödeyen ve asıl mağdur olarak kabul edilebilecek olan iletim şirketinin müşterilerinin teker teker tazminat yoluna gitmesinin oldukça güç ve ihtimal dışı olduğunu, ayrıca bu tazminatın iletim şirketinin müşterilerine ilerisi için daha düşük fiyat olarak yansıyacağını ortaya koydu.

Burada iki husus verilen mahkeme kararı bakımından hayati önemi haizdir. Birincisi kartel mağdurları bakımından aşırı-tazminata (over-compensation) hükmedilip hükmedilemeyeceği, ikincisi ise zararın yansıması savunmasının hangi hallerde kabul göreceği.

Birinci konuyu başka bir yazımıza bırakarak, ikinci konuyu ele alırsak, Direktif ile zararların tazminine ilişkin hükümler getirilmekle birlikte, hangi durumlarda ihlali ile zarara neden olan firmanın “passing-on defence” ileri sürebileceği de belirtilmiş durumjda. Direktif’in “Passing-on defence” başlıklı 13. maddesi aşağıdaki şekildedir:

“Article 13Passing-on defenceMember States shall ensure that the defendant in an action for damages can invoke as a defence against a claim for damages the fact that the claimant passed on the whole or part of the overcharge resulting from the infringement of competition law. The burden of proving that the overcharge was passed on shall be on the defendant, who may reasonably require disclosure from the claimant or from third parties.”

Netice itibariyle, zararın yansıması savunması AB hukukunda kabul edilen bir müessese olmakla birlikte bu savunma her zaman başarılı olamamakta. Somut olay, kartel üyelerinin ortaya çıkan zararı birden çok kereler ödeme yükümlüsü olmadıklarına ancak rekabet kuralları ihlal edilerek elde edilmiş kazanımları da muhafaza etmemeleri gerektiğine işaret ediyor. Zira TenneT müşterilerinin bu zararın tazmini hususunda harekete geçmeleri ihtimal dâhilinde olmadığından ortaya çıkan zararın da Alstom tarafından karşılanması gerekiyor.

Diğer taraftan, TenneT aynı konu ile ilgili olarak kartel üyelerinden bir diğeri olan ABB aleyhine de dava açmış ve Arnhem-Leeuwarden Temyiz Mahkemesi gördüğü davada ABB tarafından ileri sürülen zararın yansıması savunmasını kabul etmiştir. Temyiz Mahkemesi’nin kararı Direktif hükmüne dayanmakta ve buradaki hükümle uyum içerisinde. Tabiatıyla, konu hakkında son sözü Hollanda Yüksek Mahkemesi söyleyecek. TenneT aleyhine olan Arnhem-Leeuwarden Temyiz Mahkemesi kararını Yüksek Mahkeme’ye taşımış durumda.

* Gas insulated switchgear elektrik iletim sistemlerinde kullanılan ve elektrik akışını kontrol etmeye yarayan anahtarlama aksamları olarak kısaca tanımlanabilir.

**Comission Decision of relating to a proceeding under Article 81 of the EC Treaty and Article 53 of the EEA Agreement, Case COMP/F/38.899 – Gas Insulated Switchgear

Ayağını yorganına göre uzat

AB Komisyonu, 2010 yılında Kore ve Tayvan menşeili 6 LCD panel üreticisini kartel gerekçesiyle para cezasına çarptırmıştı. Bu kararı tartışmaya açan konu ise para cezaları hesaplanırken ana teşebbüse yapılan satışların da hesaba katılması ve satışların AB sınırları içerisinde yapılıp yapılmamasının fark yaratması oldu.

indirHakkında soruşturma açılan teşebbüslerden biri olan LG Display, karar sonrasında konuyu Adalet Divanı’na taşıdı ve ana teşebbüse yapılan satışların serbest piyasada yapılan satışlardan biri gibi değerlendirilemeyeceğini savundu. Fakat Adalet Divanı’nın son kararı, LG Display’in cezası hesaplanırken ana teşebbüse yapılan satışların da hesaba katılması yönündeydi.

Öte yandan, bir diğer LCD panel üreticisi olan InnoLux, karara cezanın nihai fiyat üzerinden hesaplandığı gerekçesiyle karşı çıktı. Hukuk Sözcüsü Whatelet’ın da hemfikir olduğu bu itiraza Whatelet, Komisyon’un cezayı hesaplarken AB dışındaki iç satışları kattığını da ekledi.  Whatelet tarafından, iç satışların tıpkı üçüncü kişilere satışlar gibi hesaba katılması gerektiği fakat eğer AB dışında yapılmışlarsa bunların hesaba konu olmayacağı sonucuna varıldı.

Kurul’dan bilgi paylaşımına menfi tespit

Rekabet Kurulu, Lastik Sanayicileri ve İthalatçıları Derneği (LASİD) tarafından yürütülecek pazar araştırması sonuçlarının kamu ile paylaşılması uygulamasına ilişkin başvuruyu karara bağladı.

lasid-den-yaz-lastigine-gecin-uyarisi-7128453_x_oMenfi tespit değerlendirilmesinin yapıldığı bölümde özellikle LASİD tarafından paylaşılacak verilerin rekabet hukuku açısından önem teşkil eden özelliklerine vurgu yapılıyor. Verilerin sektör dışından bağımsız bir araştırma şirketi tarafından toplanacağı ve bunların LASİD tarafından yayınlanacağı ifade ediliyor. Ayrıca bilgi paylaşımının gelecek ve güncel döneme ait veri içermeyip konsolide bir biçimde sektör toplamını göstereceği belirtiliyor. Paylaşımın rakiplere ve kamuya açık bir şekilde gerçekleştirilmesi de LASİD tarafından paylaşılacak verilerin bir diğer özelliği.

Kurul değerlendirmesinde, LASİD üyesi teşebbüslerin lastik sektöründe birbirlerinin rakibi konumunda olmaları nedeniyle gerçekleştirilecek araştırmanın koordinasyon doğurucu olup olmadığının incelenmesi gerektiğini ifade ediyor. Bu çerçevede rekabete duyarlı bilgilerin -teşebbüsler arasında rekabeti ortadan kaldırmak suretiyle- piyasalarda istenmeyen birtakım sonuçlar doğurabildiği vurgulanıyor. Rekabete duyarlı bilgilere örnek olarak ise fiyat, maliyet, satış stratejisi, stok bilgisi örnek gösteriliyor. Ancak Kurul, somut olayda bildirim konusu anlaşmada bilgi değişimi yönünden sınırlı bir değişimin öngörüldüğünü, yukarıda bahsedilen şekilde rekabet hukuku açısından riskli bilgilerin değişiminin söz konusu olmadığını ve teşebbüsler arasında koordinasyon doğurucu bir etkinin ortaya çıkmayacağını belirtiyor.

Kararda son olarak LASİD üyesi olan teşebbüsler tarafından araştırma şirketine sunulacak bilgilerin, LASİD veya LASİD üyesi teşebbüsler tarafından öğrenilmesinin de rekabeti engelleyici bir risk barındırdığına değiniliyor. Ancak bu noktada araştırma şirketi ile LASİD ve yine araştırma şirketi ile araştırmaya katılacak firmalar arasında gizlilik sözleşmeleri imzalanmasının planlandığı ve bu durumun  araştırma şirketine sunulacak verilerin sunulacak verilerin rakip teşebbüslerin eline geçme riskini azaltacağı ifade ediliyor.

Sonuç olarak Kurul paylaşılacak bilgilerin büyük ölçüde kamuya açık nitelikte olması, bilgilerin bağımsız bir kuruluş tarafından toplanacağının taahhüt edilmesi ve bu kuruluş ile teşebbüsler arasında gizlilik sözleşmelerinin imzalanacak olması, bilgilerin toplanması neticesinde elde edilecek istatistiki verilerin rekabet hukuku bakımından bir risk taşımaması hususlarını göz önüne alarak bildirime konu uygulama kapsamında gerçekleştirilecek bilgi değişiminin 4. madde kapsamında rekabeti kısıtlayıcı amacı veya etkisinin olmadığı sonucuna varıyor.