İngiltere’den online satışlara korumacı tavır!

Serhat Mert, İngiltere Rekabet ve Piyasalar Otoritesi’nin online satışlara yönelik yaklaşımını aktarıyor.

ABD merkezli golf kulübü üreticisi Ping Europe Limited (“Ping”), iki İngiliz perakendecisini Ping üretimi golf sopalarını online satma konusunda engellediği için İngiltere Rekabet ve Piyasalar Otoritesi (Competition & Markets Authority – CMA) tarafından 1.45 milyon sterlinle cezalandırıldı. Soruşturma sonunda, Ping’in inceleme konusu davranışlarıyla 1998 tarihli Rekabet Kanunu’nun birinci bölümündeki yasağı ve Avrupa Birliği’nin İşleyişine Dair Antlaşma’nın (Treaty On The Functioning Of The European Union – TFEU) 101. maddesini ihlal ettiği tespit edildi. İngiliz Rekabet Kanunu’nun bu bölümünde rekabet karşıtı anlaşma, uyumlu eylem ve teşebbüs birliği kararları düzenleniyor ve söz konusu yasak 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesi ile aynı yönde.

CMA, 24.08.2017 tarihli ihlal kararında, Ping’ten online satış yasaklarına son vermesini ve başka perakendeciler için eşdeğer koşullar uygulamamasını istedi. CMA’in belirttiği gibi, her ne kadar Ping’ten alıcılara online satış yasağı getirmemesi beklense de, söz konusu teşebbüsün online satışlar konusunda alıcılara, satış yapılan internet sitesinin belli kalite standartlarını taşıması veya online kanaldan alışveriş yapan müşterilere belli hizmetlerin sunulması gibi birtakım koşullar getirmesi mümkün. Fakat bu koşulların rekabet hukukuna uyarlı olması bekleniyor.

Kasım 2015’te başlayan soruşturma sürecinin sonunda verilen kararda, Ping’in getirdiği yasakların geleneksel mağaza satışlarının geliştirilmesine yönelik saf ticari bir amaca sahip olduğuna ve fakat teşebbüsün bu amaca ulaşmak için mevzuatta izin verilen “daha az kısıtlayıcı yöntemlere” başvurması gerektiğine dikkat çekiliyor.

İnternetin önemi giderek artan bir dağıtım kanalı olduğuna dikkat çeken CMA’e göre, perakende satıcıların internet üzerinden satış yapabilme ve bu yolla mümkün olduğunca geniş bir müşteri tabanına ulaşabilme yeteneklerinin gereğinden fazla kısıtlanmaması gerekiyor. Bu bakımdan, e-ticaret yasakları alıcıların önemli miktarda müşteriye ulaşmalarının önünde engel oluşturma amacı güdüyorsa sorun oluşturabilir[1].

Ping’e verilen bu ceza teşebbüslere, kendi ürünlerinin online (yeniden) satışlarını engellemenin rekabete aykırı olabileceği yönünde bir uyarı niteliğinde. Bu kararla, geleneksel mağaza satışlarının geliştirilmesine yönelik saf ticari bir amacın bile bazzı durumlarda rekabeti ihlal edebildiği ortaya konulmuş oldu

Diğer taraftan, internet satışlarına ilişkin olarak mevcut Türk Rekabet Hukuku mevzuatında, internet satışlarının pasif satış yöntemi niteliği taşıdığının belirtilmesi dışında herhangi bir düzenleme bulunmuyor. Halbuki Türkiye’deki artan internet kullanım oranları ve e-ticaret verileri de düzenleyici çerçevede ciddi eksikliklerin bulunduğuna işaret etmekte. Rekabet Kurumu internet satışlarına ve birtakım başka konulara yönelik düzenlemelerin eksikliğinin farkına vararak, 2002/2 sayılı Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği ve Dikey Anlaşmalara İlişkin Kılavuzun güncellenmesi girişiminde bulundu. Kılavuz taslağı incelendiğinde AB düzenlemelerine ve CMA’in söz konusu kararına paralel olarak internet kanalının cazibesinin olabildiğince korunduğu kolayca görülecektir. Taslağa göre kural olarak her alıcı internet üzerinden satış yapabilmekte özgür olmalı. Taslak mevcut haliyle yürürlüğe girerse konumuzla alakalı şu iki sınırlama, dikey anlaşmaları grup muafiyeti kapsamı dışına çıkaracak:

  • İnternet kanalıyla yapılan satışların toplam satışlara oranına ilişkin kısıtlama getirilmesi
  • Dağıtıcının internet üzerinden tekrar satışa sunacağı ürünler için fiziki satış noktalarında arz edilecek ürünlere kıyasla daha yüksek fiyat ödemesinin kararlaştırılması

Bu sınırlamalar pasif satışın engellenmesiyle aynı muameleyi görecek ve bunlardan özellikle birincisi ağır sınırlama olarak değerlendirilecek.

Taslakta, sağlayıcının hem doğrudan hem de dolaylı olarak (örneğin, indirim sistemi yoluyla) farklı toptan satış fiyatı uygulaması da ikinci sınırlama kapsamında değerlendirilmektedir. Buna göre, sağlayıcının, internet ve fiziki satış fiyatları arasındaki farkı yükseltmek suretiyle alıcının dağıtım kanalı tercihini etkileme gücü elde etmesi, online satış yapmak isteyen alıcının bu alanda faaliyet göstermesini bazı koşullara istinaden engelleyebilecek.

Öte yandan sağlayıcı, (CMA kararında da vurgulandığı gibi) satış kanalı olarak internetin kullanımına yönelik, ürünlerinin satışa sunulduğu internet sitesine ilişkin belirli kalite standartları, internetten alışveriş yapan tüketicilere belli hizmetlerin sunulması veya belli sayıda fiziki satış noktasına sahip olma yükümlülüğü gibi bazı koşullar öngörebilecektir. Ayrıca sağlayıcı, alıcının belirli standart ve koşulları karşılayan satış platformları üzerinden satış yapmasını da isteyebilecek. Ancak bu koşulların amacı doğrudan veya dolaylı olarak internet satışlarını engellemek olmamalı.

Taslağa göre, fiziki satış ile internet üzerinden satış koşulları arasındaki farklılıklar sebebiyle bu iki dağıtım kanalı için getirilen kriterlerin tamamen aynı olması gerekmemekte ancak, bu kriterlerin aynı amaca hizmet etmesi, karşılaştırılabilir sonuçları sağlaması ve bu iki dağıtım kanalının doğasından kaynaklanan farklılıkları doğrulayacak niteliğe sahip olması gerekmekte (“eşdeğerlik prensibi”).

İnternet satışları açısından uyumlaştırılan bir başka düzenleme de seçici dağıtım sistemine ilişkin mevcut Kılavuzdaki düzenleme. Getirilecek yeni kurallara göre, seçici dağıtım sistemi üyesi alıcılar, internet kanalı da dâhil olmak üzere, diledikleri bölgedeki son kullanıcıya aktif veya pasif satış yapabilecekler. Öte yandan, sistem üyesi bir alıcının internet satışları için internet sitesi açması, yeni bir fiziki satış noktası açmak olarak kabul edilmeyecek.

İlgili AB mevzuatı, bu mevzuat paralelinde Dikey Anlaşmalara İlişkin Kılavuz’a getirilmesi planlanan yeni kurallar ve CMA’in yazımıza konu ettiğimiz kararı da açıkça gösteriyor ki, bu otoriteler, internet satışlarını tümden yasaklamak yerine rekabeti çok daha az kısıtlayıcı alternatiflerin olduğuna işaret etmekte. Bu içtihat ve düzenlemeler ışığında denilebilir ki, teşebbüslerin marka imajı veya bedavacılık problemi gibi savunmalara yanaşmadan evvel alıcılarına getirdikleri internet (yeniden) satış yasaklarının haklı olup olmadığı hususunda bir kez daha düşünmeleri gerekiyor.

[1] https://www.gov.uk/government/news/cma-fines-ping-145m-for-online-sales-ban-on-golf-clubs

Google’a rekor ceza

Google’a verilen cezayı Gülce Korkmaz anlatıyor.

Avrupa Komisyonu, Google’a, internet arama hizmetleri pazarında hakim durumunu kötüye kullandığı gerekçesiyle, tarihindeki en yüksek cezayı vererek 2 milyar 42 milyon Euro ceza kesti.

Avrupa Komisyonu, Google’ın kendi karşılaştırmalı alışveriş sonuçları servisinin içeriklerini arama sonuçlarında en üstte göstererek, genel internet arama hizmetleri (general internet search) pazarındaki hakim durumunu kötüye kullandığına hükmetti.

Google’ın pazardaki durumu incelendiğinde görülüyor ki, dünyanın en büyük arama motoru, Avrupa ekonomik alanında (bir diğer deyişle 31 Avrupa Birliği üyesi ülkede) internet arama hizmetleri pazarında hakim durumda bulunuyor. Komisyon’un basın açıklamasına göre, söz konusu soruşturmada incelemeye esas olan 2008-2017 yılları arasında, Google, Avrupa ekonomik alanında %90’ı aşan pazar payıyla internet arama hizmetleri pazarında ezici bir güçle lider konumda.

Google, 2004 yılında Avrupa’da (adı sonradan “Google Product Search” ve ardından “Google Shopping” olarak değiştirilen) “Froogle” isimli servisi ile, ürünleri ve fiyatlarını karşılaştırma hizmeti vermeye başladı. Google, karşılaştırma hizmeti pazarına girdiğinde, halihazırda faaliyet gösteren aktörler vardı ve Google’ın pazardaki performansı zayıftı ve pazar payı rakiplerinin gerisindeydi. Komisyon’un soruşturma kapsamında Google’dan elde ettiği 2006 tarihli bir iç yazışma dokümanında da bu durum şöyle ortaya konulmuş: “Açıkça söylemek gerekirse, Froogle işe yaramıyor”. Ardından dev arama motoru, 2008 yılında, arama sonuçlarında kendi karşılaştırma hizmetini öne çıkararak daha fazla tıklama almasını sağlayacak ve benzer biçimde ürün/fiyat karşılaştırma hizmeti veren rakiplerin sonuçlarını geride bırakacak şekilde çalışan bir algoritma kullanmaya başladı.

Algoritmanın sonucu olarak, Google üzerinden yapılan arama sonuçlarında Google’ın kendi karşılaştırma hizmeti, rakiplerinkine göre öne çıkarıldı ve kullanıcılar tarafından daha çok tıklandı. Böylece, Google arama hizmetleri pazarındaki hakim durumunu, karşılaştırma hizmetleri pazarında kötüye kullanarak rakipleri karşısında haksız avantaj elde etti. Bahsi geçen uygulamanın temelinde yer alan algoritma, Komisyon tarafından  1.7 milyar arama sonucunu içeren bir analiz üzerine ortaya çıkarıldı.

Söz konusu rekabet karşıtı uygulama 2008 yılında Almanya ve İngiltere’de başladı. Ardından 2010 yılında Fransa’da, 2011 yılında İtalya, Hollanda, İspanya ve 2013’te Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Belçika, Danimarka, Polonya ve İsveç’te gerçekleştirilmeye başlanan bu rekabet karşıtı uygulama, 13 Avrupa ülkesinde kullanıldı.

Avrupa Komisyonu rekabet politikasından sorumlu Komisyon üyesi Vestager’in basın açıklamasına göre, Google’ın, hakim durumdaki arama motoru olarak, bir başka Google ürününe arama sonuçları penceresinde en üstte yer vermesi, AB rekabet hukuku kurallarına aykırılık teşkil ediyor. Vestager, “Google, hayatımızda fark yaratan pek çok yenilikçi ürün ve hizmet sundu. Bu harika bir şey. Ancak Google’ın alışveriş hizmetlerini ilişkilendirirken gözettiği stratejisi sadece kendi ürünlerini rakiplerinkinden daha iyi hâle getirmek değil. Bunun yerine, Google kendi hizmetlerini arama sonuçlarında öne çıkararak pazar hâkimiyetini açıkça kötüye kullanmış ve rakiplerini alt sıralara indirmiştir.” açıklamasında bulundu.

Google’ın bu rekabet karşıtı uygulaması, Komisyon tarafından, tarihinde bir şirkete verilen en yüksek ceza ile karşılandı. Buna ek olarak, Google’ın söz konusu eylemlerini 90 gün içinde sonlandırması gerekiyor. Aksi takdirde, ihlalin sürdürüldüğü gün başına (ana şirket Alphabet’in) dünya cirosunun %5’ine tekabül eden miktar olan 10 milyon 600 bin Euro ceza ödenmesi söz konusu olacak.

Google tarafından ise, “Bu karara saygı duymakla birlikte katılmadığımızı ifade ediyoruz. Komisyon’un kararını temyiz sürecinde detaylı olarak değerlendireceğiz” şeklinde bir açıklama yapıldı.

Mobil operatörlerin OTT’ler ile mücadelesinde şebeke tarafsızlığı ve rekabet hukuku

Şebeke tarafsızlığı konusunu, dünyadan ve Türkiye’den örneklerle Emin Köksal anlatıyor.

Son yıllarda internet ile ilgili tartışmaların merkezinde bulunan şebeke tarafsızlığı konusu, mobil iletişim hizmetleri için kritik bir öneme sahip. Zira, bir çok mobil operatör kendi  sundukları hizmetlerinin ikamesi haline gelen, Whatsapp, Skype, Viber gibi over–the-top (OTT) uygulamalarının, gelirleri üzerindeki etkisini çeşitli trafik yönetimi uygulamalarıyla azaltma eğiliminde. Yakın geçmişte, ABD ve AB’de yasallaşan şebeke tarafsızlığı düzenlemeleri, mobil operatörlerin şebekeleri üzerinden geçen trafiği yönetme kabiliyetlerini büyük ölçüde kısıtlasa da, rekabet hukuku ihlallerine dair riskleri  ortadan kaldırmış değil.

appsBurada sadece kısa bir özetini sunacağımız bir çalışmada, mobil hizmetlerde şebeke tarafsızlığı ve trafik yönetimi uygulamalarını  rekabet hukuku çerçevesinde ele aldık. Henüz Türkiye için somut bir şebeke tarafsızlığı düzenlemesi söz konusu olmasa da, yaptığımız çalışmada, ABD ve özellikle AB uygulamalarının takip edileceğini varsaydık. Mobil işletmecilerin tek taraflı veya içerik sağlayıcılar ile birlikte girişebilecekleri eylemleri, Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddeleri çerçevesinde değerlendirmeye çalıştık.

Mobil işletmeciler ve OTT hizmet sağlayıcıları

İnternetin yaygınlaşması, telekomünikasyon endüstrisini çok hızlı bir şekilde değiştirmiştir. Özellikle, mobil internetteki hızlı yaygınlaşma, o pazardaki tüm oyuncuların rollerinin yeniden tanımlanmasına ve buna bağlı olarak da, pazardaki oyuncuların iş modellerini gözden geçirmelerine sebep olmuştur. 3. ve 4. nesil iletişim teknolojilerine geçilmesi, akıllı telefonların kullanımının artması ve katma değerli hizmetlerin yaygınlaşması, mobil iletişimde değer zincirine farklı halkalar eklemiş, bazı halkaların da işlevini azaltmıştır. Bugün bu durumun en somut kanıtı, çoğunluğu “OTT” olarak nitelendirilen ve mesajlaşma, ses, vb. hizmetleri birçok farklı form ve teknoloji ile kullanıcılara sunan hizmet sağlayıcıların, mobil işletmecilerin mevcut iş modellerini tehdit ediyor olmasıdır.

OTT’ler, hem ülkenin hem de mobil iletişim endüstrisinin gelişmişlik düzeyine göre, mobil işletmecileri belli bir sırayı takip eden süreçler ile etkilemektedir. Örneğin geçtiğimiz yıllarda ABD, Japonya ve birçok Batı Avrupa ülkesinde ses gelirlerinde büyük düşüşler gerçekleşmiştir. Mesaj gelirleri ise, İtalya ve İspanya gibi güney Avrupa ülkelerinde azalmaya başlarken, İngiltere, Fransa ve ABD gibi ülkelerde mesaj gelirlerindeki azalış belli bir doygunluğa ulaşıp ivmesini yitirmiştir. Oysa, gelişmekte olan birçok ülkede penetrasyon oranlarının göreceli olarak düşük seviyelerde olması fakat artan bir trend izlemesi, bahsedilen gelir kalemlerinde hala artış olduğunu göstermektedir. Bu noktada, şöyle bir tespit yapmak yerinde olur: Penetrasyon seviyesinin doygunluğa erişmesi ve daha çok veri taşıyabilen mobil teknolojilerinin yaygınlaşması ile birlikte, mobil işletmecilerin önce mesajlaşma hizmetlerinden, sonrasında ise ses hizmetlerinden elde ettikleri gelirlerde belirgin düşüşler yaşanmaktadır.  Penetrasyon seviyesinin henüz doygunluktan uzak olduğu ülkelerde, bu süreç ötelenmiş gibi gözükse de, 4. nesil mobil teknolojilerin yaygınlaşmasının süreci hızlandırması muhtemeldir.

Türkiye’deki durum

Türkiye’deki mobil iletişim pazarına bakıldığında, mobil işletmecilerinin ses ve mesajlaşma hizmetlerini sağlama rolünün giderek azaldığını, mobil internet hizmetleri sağlama rolünün ise  hızla ön plana çıktığını görmekteyiz. Zira, 2008 yılında gelirlerinin %80’ini ses, %1,26’sını veri hizmetlerinden elde edilen işletmeciler, 2015 yılı üçüncü çeyreği itibariyle bu gelirlerin %52’sini ses, %35’ini ise veri hizmetlerinden elde eder hale gelmiştir. 2008 ile 2015 arasında gelir yapısında yaşanan bu dramatik değişimin, önümüzdeki dönemde de 4. nesil mobil iletişim teknolojisine geçilmesi ve OTT hizmetlerinin yaygınlaşmasıyla devam etmesi beklenmektedir.

Yukardaki açıklamalar dikkate alındığında, hem Türkiye’de hem de diğer ülkelerdeki mobil işletmecilerinin yakın zamanda yeni iş modelleri geliştirmek zorunda kalacağı aşikardır. Söz konusu bu yeni iş modellerinin ise, rekabet hukuku sorunlarına yol açması ve yeni yasal düzenlemeler gerektirmesi muhtemeldir.

Gelişmiş ülkelere kıyasla Türkiye’nin yukarıda bahsettiğimiz süreçleri daha  geriden takip etmesi, bizlere diğer ülkelerin deneyimlerden yararlanma fırsatı tanımaktadır. Burada özetini sunduğumuz çalışma, bahsedilen bu fırsatın değerlendirmesine katkı yapmak amacıyla kaleme alınmıştır. Çalışmada, diğer ülkelerin bilgi ve deneyimleri rekabet hukuku kuralları çerçevesinde ele alınmıştır. Bu dönüşümde kilit rol oynayan ve birbirleriyle ilintili iki mesele, şebeke tarafsızlığı ve trafik yönetimi, mobil hizmetlerin sunulduğu pazarın doğası dikkate alınarak, uygulamaya ışık tutacak bir şekilde incelenmiştir.

Şebeke tarafsızlığı düzenlemelerine rağmen devam eden rekabet ihlali riskleri

İşletmecilerin veri trafiğini yönetme kabiliyetlerinin kısıtlanmasını öngören şebeke tarafsızlığı düzenlemeleri, 2000’li yılların ortalarından itibaren hararetli bir şekilde tartışılmaktadır. Tartışmanın farklı taraflarının savunduğu fikirler keskin bir şekilde birbirinden ayrılsa da, 2015 yılında, küresel olarak iletişim endüstrisini etkileme kapasitesine sahip iki coğrafyada (ABD ve AB’de), mobil iletişimi de içine alan şebeke tarafsızlığına dair düzenlemeler yasallaşmıştır. Söz konusu öncül düzenlemeler, bir yandan şebeke işletmecilerinin engelleme veya yavaşlatma gibi dışlayıcı faaliyetlerini yasaklarken, diğer yandan da belirli ölçülerde veri trafiğini yönetmelerine imkan tanımaktadır. Bu özelliğiyle söz konusu öncül düzenlemeler, mobil işletmecilerin girişebileceği rekabete aykırı muhtemel eylemleri tamamen engelleyici bir niteliğe sahip değildir.

Çalışmada, işletmecilerin faaliyet gösterdiği pazarın çift taraflı olma özelliği de dikkate alınarak, mevcut şebeke tarafsızlığı kuralları ve mobil işletmecilerin uygulaması muhtemel trafik yönetimi faaliyetleri düşünülerek bir analiz yapılmaya çalışılmıştır. Her ne kadar henüz Türkiye’de şebeke tarafsızlığına dair açık bir düzenleme yoksa da, Türkiye’deki düzenleyici kurumun AB’deki uygulamaları izleyeceği öngörüsü dikkate alınmıştır. Analiz, (1) mobil işletmecilerinin olası tek taraflı rekabeti kısıtlayıcı faaliyetlerini ve (2) OTT hizmet sağlayıcıları ile girişebilecekleri dikey anlaşmaları dikkate alarak , Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddeleri çerçevesinde yapılmıştır. Analiz boyunca, mobil işletmecilerin belirlenen pazarlarda hangi iktisadi amaçlarla, nasıl etkiler yaratabileceği ortaya koyulmuştur.

Varılan sonuçlardan ilki, faaliyet gösterilen pazarın çift taraflı olması sebebiyle, mobil işletmecilerin tek taraflı eylemler (engelleme, zorlaştırma, ilave ücret talep etme vs.) yoluyla, kullanımı yaygın olan OTT’lerin faaliyetlerini zorlaştırılmasının mümkün olmadığı yönündedir. Ancak, tüm mobil işletmeciler beraber hareket ettiği takdirde bu gibi eylemlerin başarıya ulaşma ihtimali vardır. Fakat, teşebbüslerin ortak bir uzlaşı çerçevesinde bu gibi eylemlerde bulunması Rekabet Kanunu’nun 4. maddesinin ihlali anlamına gelecektir.

Çalışmada sunulan ikinci sonuç, yakın gelecekte, özellikle yüksek hizmet kalitesi gerektiren OTT hizmetleri bakımından, işletmeciler ile hizmet sağlayıcılar arasında önceliklendirme ve diğer bazı trafik yönetimi hizmetlerine ilişkin tedarik anlaşmaları akdedilmesine işaret etmektedir. Bu tür anlaşmalar, pazar gücüne sahip işletmeciler ve/veya OTT hizmet sağlayıcıları açısından rakiplerini dışlamak suretiyle kötüye kullanıma dair önemli riskler barındırmaktadır.

Çalışmanın tam metni için buraya tıklayınız.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Flickr]

Avrupa’nın en zayıf internet pazarına sahip olmak bir kader midir?

Telekomünikasyon alanındaki serbestleşmenin üzerinden 10 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, Türkiye’deki genişbant internet pazarı hala Avrupa’daki en düşük penetrasyon oranına ve görece en az rekabete sahip olan pazar konumunda. Av. Şahin Ardıyok ile birlikte yeni yayınladığımız bir makalede, genişbant internet pazarındaki bu zayıf performansı derinlemesine incelemeye çalıştık.

@ internetMakalede önemle üzerinde durduğumuz konulardan biri, hizmet-bazlı rekabetin önündeki kurumsal engeller oldu. Hizmet-bazlı rekabeti gözeten düzenleyici politikaların ve stratejilerin uyumsuzluğunu özellikle vurgulamaya çalıştık. Pazarda rekabetin tesis edilmesi için uygulanmaya çalışılan ve yerleşik operatörün şebekesinin adım adım diğer operatörlere açılması prensibine dayanan “yatırım merdiveni” yaklaşımının önündeki siyasi, bürokratik ve kurumsal kısıtlamaları sıraladık.

Nerdeyse 10 yıllık bir sürenin, etkin bir düzenleyici politika olmadan, sadece yerleşik operatörün şebekesini diğer internet servis sağlayıcılara açmaya çalışmakla geçtiğini ortaya koyduk. Sonuç olarak, yapılanların ya da yapılamayanların sadece hizmet-bazlı rekabeti başarısız kılmakla kalmadığını, aynı zamanda şebeke-bazlı rekabeti de geciktirdiğini gördük.

Fakat, son dönemde Türkiye’de genişbant internet pazarında, özellikle fiber ekseninde meydana gelen gelişmelerin şebeke-bazlı rekabetin başlangıcına işaret ettiği de gözümüzden kaçmadı. Makalede bu tür bir rekabetin tesis edilmesine dair potansiyeli ve engelleri de ele almaya çalıştık. Pazar koşullarının ve bu alandaki düzenleyici politikaların detaylı bir analizi sonucunda, şebeke-bazlı rekabeti harekete geçirebilecek politika önerilerini ve etkili olabilecek faktörleri sıraladık.

Aşağıda tam referansını verdiğimiz makaleyi e-posta yoluyla bizlerden isteyebilirsiniz.

Şahin Ardıyok, SArdiyok@baseak.com; Emin Köksal, emin.koksal@eas.bau.edu.tr

Köksal, E., & Ardıyok, S. (2015). Reviewing regulatory policy for broadband in Turkey: The failure of service-based competition and the prospect of facility-based competition. Competition and Regulation in Network Industries, 16(4), 354–377.

 

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Flickr]

Bazı şeyler paylaştıkça artar!

OFCOM’un telekom altyapısının paylaşımı konusundaki görüşlerini Emin Köksal aktarıyor.

Geçtiğimi hafta İngiltere’nin iletişim endüstrisini düzenlemekle görevli otoritesi OFCOM’un hazırladığı “Dijital İletişimin Stratejik Değerlendirilmesi” raporunun ilk sonuçları açıkladı. Raporda yer alan en çarpıcı görüş, ülkedeki  kablolu iletişim altyapısının alternatif operatörlerin de kendi fiber yatırımlarını yapacak şekilde paylaşılması yönündeydi.

OFCOM, 2006 yılında British Telecom’un (BT) ile yaptığı bir anlaşma ile  “Openreach” adında BT’nin iştiraki olan, fakat ayrı bir yönetime sahip bir girişimin hayata geçmesini sağladı. Bu tür bir girişimin kurulmasındaki amaç, ev ve işyerlerine ulaşan kablolu iletişim ağının bakım ve gelişimi işini tamamen Openreach’e vererek, BT’nin yanında, alternatif operatörlerin de son kullanıcılara etkin bir şekilde erişebilmesine imkan sağlamaktı. Böylelikle hizmet bazlı rekabetin gelişmesi amaçlanıyordu.

16649920968_f671108c56_zBugün, Openreach’in, çoğu alternatif operatörlerden oluşan 500’ün üzerinde servis sağlayıcısı konumunda müşterisi var. Ancak alternatif operatörler bugün gelinen noktada, son kullanıcılara sundukları hizmetin kalitesini arttırmak konusunda ihtiyaçları olan altyapı yatırımlarının yeterince yapılmadığını iddia ediyorlar. Bunu  da  Openreach’in, iştiraki olması sebebiyle, BT’den bağımsız bir yatırım stratejisinin olmamasına bağlıyorlar. Çözüm olarak da, Openreach’in BT’den tamamen ayrılmasını savunuyorlar.

Geçtiğimiz hafta ilk sonuçları açıklanan rapora bakıldığında ise, Openreach’in BT’den olabildiğince bağımsız bir şekilde yatırım ve yönetim kararlarını alınmasına önemi bir vurgu yapılırken, herhangi bir ayrıştırmadan bahsedilmiyor. Ancak, alternatif operatörlerin Openreach’in sorumluluğundaki kablolu iletişim altyapısındaki kanalların alternatif operatörlerin kendi fiber yatırımlarını yapabilmelerini teşvik edecek şekilde paylaşılması ifade ediliyor. Bu durum, Openreach’in BT’den tamamen ayrılması yönünde beklentilere sahip alternatif operatörler için bir teselli ikramiyesi niteliğinde. Henüz sadece ilk sonuçları açıklanan ve tamamı açıklandığında daha da çok tartışma yaratacak bu rapor hakkındaki yorum hakkımızı saklı tutarak, biz yurda dönelim.

Bizde, Bilgi Teknolojileri ve İletişimi Kurumu’nun (BTK) 2011 yılında ilan ettiği eve/binaya kadar fiber erişimi yatırımlarının paylaşım zorunluluğunun dışında tutulmasına dair süreli düzenlemenin sonuna gelmek üzereyiz. BTK’nın yakın zamanda bu yatırımı yapmış olan işletmecilere nasıl bir paylaşım yükümlülüğü getireceğini merakla bekliyoruz.

Sokaklardaki altyapının paylaşımı konusunda ise, 2012 yılı sonunda ilgili bakanlığın çıkardığı yasal düzenlemenin henüz meyvelerini verdiğini söylemek oldukça güç. Düzenlemenin ardından BTK’nın belirlediği usul ve esaslar, 2015 yılı Ağustos’unda alternatif operatörlerin geri bildirimleri çerçevesinde revize edilmesine rağmen henüz kayda değer bir alternatif operatör yatırımını göremedik. 4.5G’ye geçiş sürecinde daha da alevlencek  paylaşım üzerine  tartışmaları ise, hep birlikte izleyip göreceğiz.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Got Credit]

Mobilde şebeke tarafsızlığını 2016’da çok konuşacağız

Şebeke tarafsızlığı (net neutrality) meselesine ilişkin olarak mikrofonu yeniden Emin Köksal’a uzatıyoruz.

Yine bir şebeke tarafsızlığı (net neutrality) meselesi ile karşınızdayız. Mesele, çoğunlukla olduğu gibi, bu sefer de Amerika’dan. Birkaç gün önce Wall Street Journal’in teknoloji sayfasında yer alan bir haber, Amerikan mobil iletişim pazarındaki oyunculardan biri olan T-Mobile’in Binge On hizmeti ile, Youtube’u dezavantajlı konuma düşüren  bir eylem içerisinde olduğunu öne sürdü.

T-Mobile_Throttles_YouTubeDaha birkaç yıl önce, Amerika’nın ikinci büyük mobil operatörü  AT&T tarafından devralınması konuşulan T-Mobile, bu devralmanın onaylanmaması ardından pazarda daha kalıcı olabilmek için atağa geçmiş ve ses getiren promosyon kampanyalarına imza atmıştı. Faaliyet  gösterdiği pazarda küçüklere yer olmadığını bilen T-Mobile, abone sayısını kitlesel bir biçimde arttırmak için ailelere özgü kampanyalar yapmış; hatta dolaşım (roaming) ücretlerini de sıfırlayan diğer başka kampanyalar ile de bunu pekiştirmeye çalışmıştı.

T-Mobile, bu girişimlerine bir yenisini ekleyerek Kasım ayında abonelerine yeni bir hizmet daha sunmaya başladı. “Binge On” adı verilen bu hizmet, birçok video şebeke/sitesinde yer alan içeriği herhangi bir veri ücretlendirmesi ve sınırı olmadan izlemeye olanak veriyor. Tüm videolar  DVD kalitesine yakın olan 480p çözünürlükte sunuluyor. Bu hizmete, henüz Türkiye’den erişemediğimiz HBO, Netflix, ESPN, Hulu gibi şebekelerde yer alan filmler diziler ve şov programları da dahil. Fakat bu hizmette internetteki en zengin video içeriğine sahip  Youtube yok! Açıklamalardan anladığımız kadarıyla Youtube, T-Mobile’in bu hizmeti için sağlayıcı olmak üzere imza atmamış.

Bu meselede, Youtube iki konudan rahatsız ve T-Mobile ile bir mücadeleye girmek üzere. İlki, rekabet halinde olduğu diğer video paylaşım sitelerine göre veri kullanım ücretlendirilmesi açısından dezavantajlı bir pozisyona düşmesi. İkincisi ise, T-Mobile’in videoları 480p  çözünürlükte yayınlayarak içerik  kalitesini kısıtlaması.  Zira, mobil araçların desteklediği ve Youtube’un sunduğu içeriğin çözünürlüğü bu kalitenin oldukça üzerinde.

Youtube’un bu bahsettiğimiz rahatsızlıkları  Amerikan Federal İletişim Komisyonu’nun da gözünden kaçmamış olmalı ki, olay basına yansımadan önce (16 Aralık’ta) T-Mobile’a Binge On hizmeti  ile ilgili bir soru formu  göndererek bir ay içinde cevaplamasını istemiş.  Görünen o ki, Amerikalı mobil işletmecileri, şebeke tarafsızlığı konusunda hareketli bir 2016 bekliyor.

Bizde de, 4.5G ile birlikte bu tür tartışmaların yaşanması muhtemel. OTT’lerin, SMS gelirleri üzerinde yaratığı baskı, ses hizmetleri üzerinde de etkisini göstermeye başlayınca, operatörlerin veri trafiğini yönetme motivasyonu artacak ve mobil şebeke tarafsızlığına dair tartışmaların ortaya çıkışı pek de vakit alamayacak gibi görünüyor.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal

Ve FCC ağ tarafsızlığı konusunda kararını verdi!

Amerikan Federal İletişim Komisyonu FCC, geçtiğimiz hafta internetin geleceği için kritik bir adım attı. İnternet hizmet sağlayıcılarına 2005 yılı öncesinde olduğu gibi bazı yükümlülükler getirdi. Bu yükümlülükler sadece sabit interneti değil, mobil interneti de kapsayacak şekilde genişletildi. Temelde ağ tarafsızlığı tartışmalarını sonlandırmayı amaçlayan bu düzenleme, ABD ve AB basınında yarattığı tartışmaya bakılırsa, aslında sadece ağ tarafsızlığı meselesini yeni bir evreye soktu.

2005’te FCC’nin internet servis sağlayıcılarının bazı yükümlülüklerini kaldırması, ağ tarafsızlığı tartışmasının başlamasına zemin hazırlamış ve bu tartışma 10 yıl boyunca zaman zaman alevlenerek sürmüştü. Şimdi ise, FCC o düzenlemenin tam tersi bir yönde bir öneriyi oylayarak, interneti telefon hizmetlerine benzer bir kategoriye soktu. Bu sefer sadece sabit interneti değil mobil interneti de bu düzenleme kapsamına aldı. Yeni kurallara göre hem mobil hem de sabit internet sağlayıcıları sağladıkları içerik ve uygulamalar için engelleme ya da yavaşlatma gibi işlemleri yapamayacaklar.

İçeriklerin engellenmesi ve yavaşlatılması gibi fiiller abonelerinin çok da hoşuna gitmediği için, zaten internet servis sağlayıcıları ya da mobil operatörler tarafından yaygın olarak uygulanmıyordu. Ancak, abonelerin talepleri ve içerik sağlayıcıların gönüllü olması ile uygulanacak trafik yönetimi benzeri fiiler operatörlerin sık başvurduğu yöntemlerdendi. İçerik sağlayıcıların ek bir bedel ödeyerek hizmetlerinin daha hızlı taşınmasını sağlayacak bu tür “öncelikli”  iletim yöntemleri, aslında tüketiciler için de ekonomik açıdan değer yaratan uygulamalardı. Ancak dünkü düzenleme ile birlikte bu tür uygulamalar da rafa kalkmış oldu.

Bundan sonraki süreçte tartışmanın şiddetinin artacağı  ve kararın yargıya taşınacağı kesin gibi gözüküyor.

Ağ tarafsızlığı ile ilgili tartışmaları ve gelişmeleri daha iyi anlamak için yakın zamanda yazdığımız yazıları okuyabilirsiniz:

Internette Tarafsızlık İyi midir?

Ağ tarafsızlığı (net neutrality) tartışması nereye gidiyor?

FCC, cini lambaya geri sokmaya çalışıyor!

Emin Köksal
eminkoksal.com
@eminkoksal


1. Görsel: publicknowledge.org

FCC, cini lambaya geri sokmaya çalışıyor!

Bundan iki hafta önce Ağ Tarafsızlığı (Net Neutrality) Tartışması Nereye Gidiyor? diye sormuş, iki gelişmenin yakın zamanda bu tartışmayı hararetlendirdiğinden bahsetmiştik. Bu gelişmelerden ilki, başkan Obama’nın Amerikan Federal İletişim Komisyonu FCC’yi, ağ tarafsızlığından yana yeni bir düzenleme yapamaya çağırmasıydı. İkincisi ise, ağ tarafsızlığı tartışmalarının büyük ölçüde dışında kalan mobil internetin de bu tartışmaya dahil edilmesiydi. Her iki konuyu da içeren yeni bir ağ tarafsızlığı önerisini geçtiğimiz hafta FCC başkanı açıkladı.

FCC’ni yeni önerisi ne diyor?

open-InternetFCC Başkanı Wheeler’in 4 Şubat’ta açıkladığı yeni öneri, hem Başkan Obama’nın istediği tarzda bir ağ tarafsızlığını içeriyor, hem de mobil interneti bu düzenlemeye dahil ediyor. Bu sebeple de, radikal bir yaklaşımı simgeliyor. Zaten Wheeler öneriyi açıklarken de, bunu “açık interneti” korumak için şimdiye kadar sunulmuş en güçlü öneri olarak lanse etti.

Ağ tarafsızlığı tartışmasına, 2005 yılında FCC’nin internet servis sağlayıcılarının bazı yükümlülüklerini kaldırmasının sebep olduğunu önceki yazıda anlatmıştık. FCC şimdi, bu yeni öneri ile yükümlülükleri yeniden tesis edip, buna mobil interneti de dahil etmek istiyor. Yani, cini lambaya geri sokmaya çalışılıyor.

Peki, cin lambaya girer mi?

FCC bunu daha önce de denemiş, fakat başaramamıştı. FCC’nin 2010 yılındaki benzer bir girişimi, AT&T ve Verizon gibi firmaların hukuk mücadelesi sonucu başarısız olmuştu. Benzer bir mücadele muhtemelen düzenlemenin hayata geçmesine yine şans tanımayacak.

İktisadi açıdan da, bugün internetin geldiği nokta düşünüldüğünde önerinin hayata geçmesi oldukça zor görünüyor. İnternet trafiğinin %30’unu video içerikleri oluşturuyor. Önümüzdeki üç yılda ise, bunun %60’lara çıkacağı tahmin ediliyor. Bu durumda, servis sağlayıcıların taşıdıkları her türlü içeriği eşit muamele ile iletmesini gerektiren bir düzenleme kimi ne kadar tatmin edecek? Bu cevaplanması gereken bir soru. Bu soruya bugün verilenlerden daha kesin cevaplar verilmediği sürece, ağ tarafsızlığı düzenlemeleri hukuki ve iktisadi açıdan meşruiyet kazanmayacağa benziyor.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


1. Görsel: publicpolicy.telefonica.com

Ağ tarafsızlığı (net neutrality) tartışması nereye gidiyor?

İnternet tüm nimetleriyle hayatımızın her alanına nüfuz etmeye devam ediyor. Alışverişten eğlenceye, eğitimden sağlığa, giderek büyüyen bu bağımlılık internet servis sağlayıcılarının rolünü de giderek arttırıyor. Bu nedenle de birçok kesim servis sağlayıcıların nasıl davranması gerektiği konusunda mesai harcıyor. Geçtiğimiz aylarda ABD başkanı Obama’nın da dahil olduğu internetin geleceği ile ilgili bu tartışma “ağ tarafsızlığı” (net neutrality) olarak biliniyor. Ve şimdiye kadar sadece sabit interneti kapsayan bu tartışmanın mobil interneti de içine alacağı görülüyor.

Bu tartışma nereden çıkmıştı?

2005 yılında Amerikan Federal İletişim Komisyonu’nun (FCC) internet servis sağlayıcılarının bazı yükümlülüklerini kaldırması, ağ tarafsızlığı tartışmasına zemin hazırladı. Tartışmanın fitilini ateşleyen ise, ABD’nin en büyük servis sağlayıcılarından AT&T’nin CEO’sunun bir röportajında özellikle Google ve Yahoo gibi içerik sağlayıcıları kastederek,  “onların benim altyapımı bedava kullanmalarına izin vermeyeceğim” söylemi oldu.

İnternet aslında birçok ağı birbirine bağlayan büyük bir ağ olarak tasvir edilebilir. Bu ağın tarafsız olması ise, ağ içerisindeki verilerin ayrım gözetmeksizin olabildiğince çabuk bir şekilde aktarılması prensibini gerektirir. Yani, servis sağlayıcının taşıdığı veriyi önceliklendirecek ya da geciktirecek bir muamele yapmadan iletmesi beklenir. Ancak zamanla, kullanılan uygulama/içeriklerin artması ve bunların veri gereksinimin birbirinden farklılaşması, servis sağlayıcılarda bu temel prensipten sapma güdüsü yarattı. Bazı servis sağlayıcılar karlarını azaltacak uygulamaları engelleyip yavaşlatırken, işbirliği içerisinde bulundukları içerik ve uygulamaları da önceliklendirdiler. Bu tür eylemler yaygın bir şekilde görülmese de tartışmanın zaman zaman daha da hararetlenip canlı kalmasına sebep oldu.

On yılda bu tartışma nasıl evrildi?

On yıl önce ilk alevlendiğinde bu tartışmanın birbirinden keskin bir şekilde ayrılmış iki tarafı vardı: ağ tarafsızlığını savunanlar ve bunu tamamıyla gereksiz bulanlar. Tartışma zaman içinde internet fanatikleri, politikacılar ve akademisyenlerden giderek büyüyen bir ilgi gördü. Ancak yine de, kamuoyu önünde yapılan beyanların bir kısmı pek de gerçeği yansıtmayan duygusal dürtüler şeklinde oldu.  Temelde, ağ tarafsızlığını savunanlar, bu prensipten sapmanın yeni Google’ların, Facebook’ların, Youtube’ların ortaya çıkmasını engelleyeceğini; gereksiz bulanlar ise bu prensipte ısrar etmenin altyapı yatırımlarını ve bu alandaki teknolojik ilerlemeyi engelleyeceğini savundu.

Fakat zamanla sağduyu ve üçüncü bir yolun bulunabileceği düşüncesi tartışmaya hâkim oldu. Akademik çalışmaların katkısının da yadsınamayacağı bu olgunlaşma süreci, FCC’nin 2010 yılında yaptığı bir düzenleme ile somutlaştı. Buna göre servis sağlayıcılar, yasal içerik ve uygulamaları engelleyemeyecek fakat makul bir ağ yönetimi yapabilecekti. Yani, servis sağlayıcıların değeri yok eden eylemlerine yasak getirilirken, değer yaratabilecek bazı iş modellerini uygulamalarına izin verildi.

AB’de ise 2009’daki ek düzenlemeler ile yasal olarak, ağ tarafsızlığından yana bir tavır koyuldu. Fakat uygulamada ortaya çıkan durumun biraz tartışmalı bir hal aldığını da belirtmek lazım. Türkiye’de ise ağ tarafsızlığı konusunda yasal bir düzenleme olamamasına rağmen Bilgi Teknolojileri ve İletişimi Kurulunun 2012 yılında TTNET aleyhine aldığı kararın kurulun bu konuya bakışını yansıttığı söylenebilir. Bu kararla kurul, TTNET’in bazı dosya paylaşım ve video sitelerine erişimi yavaşlattığı/engellediği gerekçesi ile para cezasına hükmetmişti.

Tartışma ne durumda?

Geçtiğimiz aylarda ağ tarafsızlığı tartışmasına iki yeni olay damgasını vurdu. İlki, Obama’nın, başkanlıktan ayrılmadan önce kalıcı bir miras bırakma motivasyonundan olsa gerek, FCC’yi bu konuda ağ tarafsızlığından yana yeni bir düzenleme yapmaya çağırmasıydı. Tabii ki dünyanın en güçlü adamının bu çağrısı bazı çevrelerde sevinçle karşılanırken, bazı çevrelerde de rahatsızlık uyandırdı. Örneğin AT&T’nin yeni CEO’su böylesine karmaşık bir ortamda yeni yatırımlar yapmayacaklarını açıkladı. Fakat başta da söylediğimiz gibi,  kamuoyu önünde bu konuda yapılan çıkışlar genelde duyguların hakim olduğu, aklın ise daha sonra devreye girdiği tartışmalar oluyor. Nitekim gerek Beyaz Saray’dan yapılan açıklamalar, gerekse AT&T gelen sonraki açıklamalar, daha sağduyulu ve yumuşak açıklamalar oldu.

Tartışmaya son dönemde damgasını vuran ikinci şey ise, ağ tarafsızlığı düzenlemelerinden büyük ölçüde muaf olan mobil servis sağlayıcıların da sabit servis sağlayıcılar ile benzer yükümlülüklere maruz kalacak olmaları. Mobil internet hizmetlerinin iş ve günlük hayatın bu kadar içine girdiği günümüzde, bu durumun tartışmaya yeni bir boyut kazandırdığını söyleyebiliriz.

Peki, ne olacak?

Teknoloji konusunda öngörüde bulunmak oldukça zor. Konu internetin geleceği olunca bu zorluk bir kat daha artıyor. Fakat en azından bu tartışmada, son on yılda, genelde sağduyu kazandı. Sivil toplum örgütlerinin, internet ekonomisinden para kazanan şirketlerin, akademisyenlerin, mahkemelerin ve hatta politikacıların katkısıyla düzenleyiciler, sert ve keskin düzenlemelerden büyük oranda kaçındı. Çok taraflı bu ortam bozulmadıkça da internet gibi altın yumurtalayan bir tavuğun kesilmesini beklemiyoruz.

Emin Köksal
eminkoksal.com
@eminkoksal


1. Görsel: publicknowledge.org

Hizmetler arasında sınırlar siliniyor: Vodafone Ono’yu devraldı

Teknolojideki hızlı gelişim ile elektronik haberleşme arasındaki yakınsama, bir kez daha kendini net bir şekilde gösterdi. Barış Yüksel anlatıyor.

Avrupa’nın en büyük mobil şebeke işletmecisi olan Vodafone, geçen sene yaklaşık 8 milyar dolar karşılığında devraldığı Almanya’nın önemli kablo hizmet sağlayıcısı Kabel’in ardından şimdi de İspanya’nın özel sektöre ait en büyük kablo işletmecisi Ono’yu 7.2 milyar dolar karşılığında satın aldı. Vodafone’un sabit internet hizmetlerine bu denli ciddi yatırım yapması ise elektronik haberleşme piyasalarında teknolojiler arası yakınlaşma eğiliminin bir sonucu.

Elektronik haberleşme piyasalarında eskiden birbirinden bağımsız hizmetler olarak değerlendirilen sabit internet, mobil internet, ses ve ödemeli televizyonculuk hizmetlerinin tamamı artık neredeyse tüm büyük işletmeciler tarafından tek bir paket içinde sunuluyor. Bu paketlerin oluşturulması için ise işletmecilerin önünde iki seçenek bulunuyor: İşbirliği anlaşmaları ile piyasada farklı hizmetler sunan işletmeciler bir araya gelebilir ve gelir paylaşımı esasına dayalı paketler oluşturabilir. Ya da birleşme ve devralmalar yoluyla paket içinde yer alan tüm elektronik haberleşme hizmetlerini tek başına sunabilecek altyapıya sahip “dev” işletmeciler oluşturulabilir.

fictional_device_smBu iki yöntemin avantajlarını ve dezavantajlarını daha iyi anlayabilmek için yakın zamanda hayatını kaybeden Nobel ödüllü iktisatçı Ronald Coase’nin teorileri yol gösterici olabilir. Zira firmayı büyütmek ile diğer firmalarla işbirliği anlaşmaları yapmak arasındaki tercih aslında firmanın büyümesi dolayısıyla artacak operasyon ve organizasyon maliyetleri ile pazarın kullanılmasından kaynaklanacak işlem maliyetleri arasında bir karşılaştırma yapmaktan ibarettir. Piyasalara bakıldığında, güçlü işletmecilerin hemen hemen tamamının işbirliğini değil, büyümeyi ve tüm hizmetleri kendi bünyesinde toplamayı tercih ettiği görülmektedir ki bu da işletmecilerin işlem maliyetlerini yüksek bulduğuna işaret eder.

Peki, Ono’yu devralması Vodafone için ne anlama geliyor?

Vodafone zaten İspanya’da mobil hizmetlerin tamamlayıcısı olması adına fiber altyapı kurulumu için yatırımlara başlamış ve yaklaşık 2 milyon haneye ulaşan bir fiber altyapısı oluşturmayı başarmıştı. Ancak Vodafone’un bu altyapısı Ono’nun İspanya’nın %42’sini kapsayan ve 7.2 milyon eve ulaşan altyapısının yanında oldukça küçük kalıyordu. Devir işleminin ardından Vodafone mobil pazardaki en önemli rakipleri olan Telefonica ve Orange’ın sunduğu ve içinde mobil hizmetlerin yanında sabit internet ve ödemeli televizyonu da barındıran paketlere daha rahat cevap verebilecek.

Teknolojiler ve elektronik haberleşme hizmetleri arasındaki yakınsama bu kadar hızlı bir şekilde gerçekleşirken ve işletmeciler kendilerini tüm hizmetleri tek başına sunabilecek şekilde yeniden yapılandırırken, tüm elektronik haberleşme hizmetlerini birbirinden bağımsız ilgili ürün pazarları olarak gören rekabet ve regülasyon stratejilerinin geçerliliğini ne kadar koruyabileceği de merak konusu. Zira bir yanda stratejilerini tamamen paket halinde sunulan hizmetler üzerinden belirleyen işletmeciler, diğer yanda da her hizmet özelinde analizler yapmaya çalışan otoriteler bulunması halinde pazarın gerçekleriyle uyuşmayan ve topluma beklenen faydayı sağlayamayan karar ve uygulamalar ile karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır.

Piyasaların yakınsama süreci sonunda mümkün olan en rekabetçi yapıya kavuşması ve yenilikler ve etkinlik artışları vasıtasıyla toplumsal refahın en üst seviyeye getirilmesi adına bu amaçlara hizmet eden otoritelerin de bir an önce değişime ayak uydurması ve işleyişlerini yeni gelişmelere ayak uyduracak şekilde güncellemeleri faydalı olacaktır. Ülkemizde de bu tip paketlerin sayısının her geçen gün arttığı göz önünde bulundurularak şimdiden gerekli adımların atılması halinde, her hizmetin tamamen bağımsız olarak görüldüğü dönemlerde bu pazarlarda yaşanan problemlerin yakınsama sonucunda oluşacak çok daha geniş çaplı pazarlara sirayet etmemesi sağlanabilir.

Yüksek roaming ücretleri tarih oluyor

Şebeke tarafsızlığı ve roaming ücretlerine yönelik gelişmeleri Sercan Sağmanlıgil anlatıyor.

New York Times’da  geçtiğimiz hafta yer alan haberde, şebeke tarafsızlığı ve roaming ücretlerine ilişkin güncel gelişmelere yer verildi. Çünkü Avrupa Parlamentosu Endüstri Komitesi üyeleri oylarını, şebeke tarafsızlığının sağlanması ve tüketiciye yansıtılan roaming ücretlerinin düşürülmesi bakımından daha sıkı önlemler alınması yönünde kullandılar.

EU-competition-commission-001Hatırlanacağı üzere Avrupa Komisyonu roaming ücretlerinin aşamalı olarak ortadan kaldırılması için çeşitli seçenekler sunmuş ve süre sınırını Temmuz 2016 olarak öngörmüştü. Salı günü oylanan tasarı ise bu seçenekleri sunmaksızın son tarihi 2015 Aralık olarak belirledi. Tasarı pek çok tüketici ve endüstri grubu tarafından eleştirilirken, pek çok üye ülkenin de yeni düzenlemelerden memnun olduğunu söylemek mümkün değil.

Bunun yanında Birleşik Devletler’de yaşanan tartışmaların bir benzeri olarak, Avrupa’da da telefon şirketleri ev internet servis sağlayıcıları, kapasiteye ilişkin problemler ve rakip hizmetler dolayısıyla gelir kaybı yaşama korkusuyla internete serbest erişimin kısıtlanmasını desteklerken, içerik sağlayıcıları ise şebeke tarafsızlığının korunması için lobi çalışmalarını sıkı bir şekilde sürdürmekte.

Bu tasarının tüketiciler bakımından olumlu etkisinin ne olacağı sorusuna ilişkin olarak ise, Parlamento üyesi Pilar de Castilo’nun da belirttiği üzere, artık yurtdışında kolayca internet hizmetlerinden yararlanabilecekleri ve yüksek faturalarla yüzleşmek zorunda kalmayacaklarını söylemek yanlış olmayacak.

Tüm bu gelişmelerin yanında, yeni Parlamento seçimleri de süreci yakından ilgilendiriyor. Seçimlerin süreci uzatması ihtimali bir kenara dursun, Parlamento üyesi Marietje Schaake’nin de ifade ettiği üzere roaming ücretlerinin düşürülmesinin bir seçim kampanyası olduğu düşüncesi koridorlarda yayılmaya devam ediyor. Schaake’nin bunun dışında diğer bir eleştirisi ise tasarının tüketicilerin korunması bakımından yeterli garantileri içermediği yönünde. Nitekim buna ilişkin olarak tüketici grupları da ısrarla tasarının pek çok belirsizliği bünyesinde barındırdığını eleştirisini yöneltiyor.

Eleştirilerin yoğunlaştığı bir diğer nokta, şebeke tarafsızlığının inovasyonlar üzerinde nasıl bir etki doğuracağı hususunda. Buna ilişkin olarak Avrupa Telekomünikasyon Şebeke İşletmecileri Birliği Başkanı Luigi Gamberdella, “Parlamento tarafından ortaya konan kuralların oldukça katı olduğu, ve sektördeki yeniliklerin önünü tıkayacağını” ifade etti. Ancak şebeke tarafsızlığının altyapı yatırımları ve trafik yönetimine ilişkin teknolojilerin geliştirilmesi yönündeki motivasyonları azaltabileceği bir gerçek ise de, bu kuralın özünde yaratıcı programcıların korunması ve içerik hizmetlerindeki yeniliklerin önünün açılması olduğunu da unutmamak gerekir.

Görünen o ki, gelecek süreçte Parlamento ve üye ülkeler, mobil ve sabit internet hizmet sağlayıcıları – tüketiciler – içerik hizmeti sunanlar terazisinde dengeyi bulmak zorunda kalacaklar.

Bunu mu demek istediniz?

AB Komisyonu ile Google arasındaki savaş sona eriyor. Detaylarını Sercan Sağmanlıgil yazdı.

Kasım 2010’dan bu yana süre gelen Google soruşturması artık sonuçlanıyor. Hatırlanacağı üzere bu soruşturma, 3 yıl önce Google’ın arama sonuçlarında bazı teşebbüslere ayrıcalık sağlanması iddiası ile başlamıştı. Süreç boyunca Google tarafından sunulan taahhütleri yeterli görmeyen AB Komisyonu, artık anlaşmaya yakın gözüküyor. Zira, Komisyon’un rekabetten sorumlu direktörü Joaquin Almunia, Google tarafından yapılan son önerinin Komisyon’un taleplerini tatmin edici nitelikte olduğu ifadesinde bulundu.

mercekGoogle’ın zorlu müzakereler sonucunda sunduğu son önerisinin genel hatları ise şu şekilde:

  • Google kendisine ait arama hizmetleri sonuçlarını belirgin kılarak, bu sonuçları “doğal sonuçlardan” ayrı bir biçimde gruplandıracak;
  • Kendisine ait arama hizmeti sonuçlarının yanında en az 3 rakip teşebbüsün benzer hizmetlerinin linki bulunacak, söz konusu teşebbüsler tekliflerini ne şekilde sunacaklarına ilişkin yetki sahibi olacak;
  • Google’ın özelleşmiş arama hizmetleri (örneğin; otel, restoran öneren linkler)  üçüncü kişilere ait içerik sunuyorsa, bu kişiler söz konusu içeriğin Google’ın bu hizmeti kapsamında sunulmamasını sağlayabilir. Bunun sonucu olarak da Google, bu kişilerin arama motorundaki başarı sıralamasında aleyhte bir düzenleme yapamaz;
  • Google bundan böyle web editörleri ile bu kişilere ait içeriklerin sadece Google ile paylaşılabileceğine dair yazılı ya da yazısız anlaşma yapamaz;
  • Ayrıca yine bu taahhütlerin verilmesi ile birlikte Google, reklamcılara sadece AdWords sisteminde reklamlarını paylaşmalarına ilişkin bir yükümlülük yükleyemez.

Yapılan son önerinin ardından, AB Komisyonu nihai kararı vermeden önce son olarak şikayetçilerin görüşlerine başvurdu. Google’un bu taahhütlerinin bir öncekilere göre “çok az daha” tatmin edici olduğunu söyleyen Microsoft yetkilileri, gelinen noktada yıllar önce Microsoft’a uygulanan katı yaklaşımın Google’a uygulanmadığı görüşünü taşıdıklarını ortaya koydular.

Görünen o ki, geçerliliği 5 yıl olacak bu anlaşmayla yaşanacak değişim, arama motoru pazarındaki küçük teşebbüsler bakımından oldukça fırsatçı bir ortam yaratacak.

ABD kararını verdi: Bu kadar tarafsızlık fazla

“Regülasyon ancak rekabet hukukunun yeterli olmadığı zaman fayda sağlayacak bir katkı maddesidir.” Nedenini Barış Yüksel anlatıyor.

İnternetin hayatımızdaki önemi arttıkça interneti kullanma oranımız da buna paralel olarak yükseliyor ve hem sabit hem de mobil şebeke altyapıları üzerindeki kapasite baskısı giderek çoğalıyor. Ancak yakın zamanda ortaya çıkan ve önemi giderek artan bu sorun karşısında nasıl bir tutum izleneceği henüz bir belirginlik kazanmış değil.
FCC resimAltyapı işletmecileri haliyle kontrolün tamamen kendilerine bırakılmasını ve trafik yönetimi uygulamalarına izin verilmesini istiyor. Böylece işletmeciler diledikleri içeriği engelleme, yavaşlatma veya ücret karşılığında hızlandırma ve kalitesini arttırma gibi çeşitli uygulamalar yapabilir hale gelecek.

Diğer tarafta ise işletmecilere bu kadar geniş bir serbesti tanınmasının İnternet’in açıklığı ile bağdaşmayacağını ve ifade özgürlüğüne de önemli darbe vuracağını, sorunun çözümünün daha fazla altyapı yatırımı yapmakta saklı olduğunu savunanlar bulunuyor.

İşte bu ikinci gruba girenlere göre işletmecilerin ne yapıp ne yapamayacağını belirlemek için şebeke tarafsızlığına ilişkin kurallar çıkarılması ve işletmecilerin trafiği yönetmesine izin verilmemesi gerekiyor. Henüz ülkemizde ve de AB’de düzenleyiciler bu büyük çıkar çatışmasında taraf seçmiş değiller ve şebeke tarafsızlığı hem işletmecilerin hem de düzenleyicilerin sürekli olarak aklını kurcalayan soyut bir kavram olmaktan öteye geçebilmiş değil.

Fakat bu fırtına öncesi sessizlik durumu ABD’de bundan yaklaşık 4 yıl kadar önce FCC tarafından bozulmuş ve FCC işletmecilerin bağrış çağırışları arasında “Açık İnternet Düzenlemesini” hayata geçirmiş ve son derece sıkı şebeke tarafsızlığı kuralları getirmişti. Doğal olarak süreç aynı hızla yargıya taşınmıştı. Geçtiğimiz günlerde yargı kararını açıkladı ve şebeke tarafsızlığı düzenlemelerini büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Karara göre FCC’nin işletmecilerin trafiğe nasıl muamele etmesi gerektiğini belirlemesi yetkisi yok. Zira söz konusu işletmeciler ortak taşıyıcı sınıfına girmiyor ve tüm verileri altyapıları üzerinden geçirmek gibi bir yükümlülükleri de yok. Columbia Bölge Mahkemesi’ne göre FCC’nin tüm işletmecilerin trafik yönetimi uygulamalarını tamamen şeffaf hale getirmelerini talep etmesi ise mümkün. Yani işletmeciler trafik yönetimi uygulamalarında bulunabilecekler ama bunları mutlaka tüketicilere açık bir şekilde belirtmek zorunda olacaklar.

Karar işletmeciler tarafından olumlu karşılanırken tüketici organizasyonları bu çarpışmanın kaybedildiğini ancak savaşın devam edeceğini dile getiriyor. FCC yeni bir adım atana kadar dünyanın geri kalanında olduğu gibi ABD’de de şebeke tarafsızlığı sadece rekabet hukuku kuralları ile ve sınırlı bir ölçüde korunabilecek.

Bu kararın yerindeliği hakkında kesin bir değerlendirme yapmak şu an için mümkün değil, çünkü bunu ancak zaman gösterecektir, en azından kararı analiz ederken bir ilkenin hiçbir zaman akıldan çıkarılmaması gerekir: Regülasyon ancak rekabet hukukunun yeterli olmadığı zaman fayda sağlayacak bir katkı maddesidir. Adeta tuz gibidir yani. Gereğinden fazlası yarardan çok zarar verebilir.