Tazminat davalarında yeni dönem

Can Yıldız, AB Direktifinin Türkiye’de tazminat davalarına yönelik etkisinden bahsediyor.

Gündemin çok daha temel başka tartışmalarla dolu olduğu 2016 yılı, Türk rekabet hukuku için önceki yıllara göre durgun bir yıl oldu desek herhalde yanlış olmayız.  Yine de, bu durgun yılda dahi rekabet hukuku gündemini epey meşgul eden bir konunun fırtına gibi esip geçtiğini, bir süre daha da dinmeye niyeti olmadığını belirtmemiz gerekiyor; sizlerin de tahmin edeceği üzere, banka kararının temyiz sonrası kesinleşmesi ve akabinde açılan tazminat davaları.

Kim, ne zaman, hangi mahkemede dava açacak, zarar nasıl hesaplanacak, neler bekletici sorun yapılacak gibi bir sürü soru havada uçuşurken, belki mahallenizin bakkalı da oradan buradan duyduklarıyla dava açıp şansını denemeye hazırlanıyor. Evet, belki ülkemizde rekabet hukuku kaynaklı bir özel hukuk tazminat davası ilk defa açılmıyor, ama ilk defa konunun bu kadar popüler olduğunu belirtmek gerek. Bizler, günleri rekabet hukuku hakkında okuyup yazarak geçenler, elbette ortalıkta dolanan soruların cevaplarına sahibiz, buna rağmen ortada ciddi bir düzenleme boşluğu olduğu gerçeğini de inkâr edemiyoruz. Elimizde özel hukuk tazminat davalarına ilişkin, bırakın bir ikincil düzenlemeyi, bir kılavuz bile mevcut değilken, AB konuyla ilgili koşup gitmeye devam ediyor.

Geçtiğimiz yıl kaleme aldığımız şuracıktaki makalemizde, AB’de rekabet hukuku kaynaklı özel hukuk tazminat davalarına ilişkin direktiften bahsetmiştik. Hatırlatmak gerekirse, kökleri neredeyse on yıl önceye dayanan ve üye devletlerden uzmanlara ve hatta vatandaşlara fikir sormaya kadar varan bir çalışma süreci sonrasında, 2014 yılı sonunda AB Komisyonu, rekabet hukuku tazminat davaları hakkında direktifi imzalamıştı. Komisyon’un bu yönergeyi düzenlemesindeki amaç, gerçek anlamda etkin tazminatın önündeki temel engelleri kaldırmak ve AB’nin her yerindeki vatandaşlar ve işletmeler için asgari korumayı garanti altına almaktı. Direktifin getirdiklerini burada elbette teker teker ele almayacağız, ama zarar gören herkesin kolaylıkla zararının tazmin edilebilmesi için, zamanaşımı, delillere erişim, karineler, sorumluluk kuralları gibi hem usul hem esasa yönelik yeknesak düzenlemeler içerdiğini bir kez daha belirtmiş olalım.

İşte söz konusu direktifi iç hukuklarına monte etmek için üye devletlerin son günü 27 Aralık 2016’ydı (AB’de tüzükler doğrudan bağlayıcı olarak yürürlüğe girerken, direktiflerin üye devletler için bağlayıcı olabilmeleri devletin iç hukukuna aktarılmasına bağlı). Bu tarihi de geçtiğimiz ay geride bırakmış bulunuyoruz. Dolayısıyla direktif, artık 28 (yakında belki 27?) üye devlet için gerçek anlamıyla yürürlükte bulunuyor. Böylelikle AB’nin neresinde olursanız olun bu konuda ortak hükümlere tabisiniz, gibi güzel bir durum var.

Öte yandan, direktifin, Türk hukuku açısından da etkisi olması çok muhtemel. AB hukukunun bize daima mehaz teşkil etmesi bir kenara, direktifte ele alınan konuların bir kısmı, ülkemizde rekabet hukukundan doğan tazminat davalarının yaygınlaşmamasının en temel nedenlerini oluşturuyor! Nitekim Rekabet Kanunu’nun bu konularda açık bir düzenleme öngörmemiş olması ve genel hükümlerin ihtiyaca tam olarak cevap vermemesi, bu konularda yasal düzenleme ihtiyacı doğuruyor. Son zamanlarda süreç biraz gergin de olsa, Türkiye – AB müzakere sürecinin fasıllarından birinin rekabet politikası olduğu düşünülürse, bu direktifin uygulamaya girmesi ile beraber uyumluluk açısından AB’den geri kaldığımız önemli bir nokta ortaya çıkmış durumda. İlerleme raporlarına mutlaka konu olacak bu mesele, Türk tarafından yeni bir düzenleme yapılmasına yol açması ihtimali ile bizleri heyecanlandırıyor.

Anayasa tartışmalarının meclis gündemini meşgul ettiği bu günlerde, böyle bir beklentiye girmek ne kadar gerçekçi olur bilemeyiz; fakat bildiğimiz bir şey var ki çoğunlukla yaptığımız gibi “esinlenebileceğimiz” bir AB metni orada, tam karşımızda duruyor, üstelik artık her geçen gün uygulamasının ne denli başarılı olduğuna dair pozitif verilere de sahip oluyoruz. Hele banka kararı dolayısıyla tazminat davaları ve yoğun belirsizliklerin gümbür gümbür geldiği şu dönemde, direktiften biraz esinlenmek Türk hukuku adına muhteşem bir gelişme olabilirdi.

Neler olacağını bekleyip göreceğiz. Belki de bakkal amca da bir gün, çok uzak olmayan bir gün gönül rahatlığıyla dava açabilecek…

Bu arada, direktif metnine buradan, daha da meraklıysanız üye devletlerin direktifi nasıl iç hukuka aktardığının bilgisine şuradan ulaşabilirsiniz.

AB İlerleme Raporu – Gıda güvenliği, hayvan ve bitki sağlığı

AB İlerleme Raporu’nun “gıda güvenliği, hayvan ve bitki sağlığı” hakkındaki başlığını Dilara Yeşilyaprak anlatıyor.

Türkiye’nin (yüksek potansiyel sahibi) bir tarım ve hayvancılık ülkesi olduğu aşikâr; ancak  Rapor’da kayda değer bir ilerleme kat edilmeyen fasıllardan biri olarak karşımıza gıda güvenliği, bitki sağlığı ve hayvan sağlığı konuları çıkıyor.

food-securityGenel olarak, raporda, gıda güvenliğine yönelik mevzuatın geliştirilmesi ve etkin bir şekilde yürürlüğe konulması gerektiği belirtiliyor. Etiketleme, katkı maddeleri, tatlandırıcılar ve gıda destekleri konularında gelişme yaşandığı; ancak her ne kadar GDO’lu ürünlerden elde edilen gıda enzimlerine yönelik ticaretin Biogüvenlik Kurumu’nun kontrolüne alındığı dile getirilse de bu alanda mevzuat değişikliklerine gidilmesinin beklendiği belirtiliyor. Bitki sağlığı bakımından ise bitkilerin korunmasına yönelik politikaların şekillendiği gözlemleniyor.

Özellikle hayvan sağlığı, hayvan ticaretinin kontrolü ve hayvansal yan ürünler gibi alanlarda, atılan adımların yeterli olmadığı, bu alanları düzenleyen politikaların etraflıca düzenlenerek AB müktesebatına  uygun bir şekilde uyarlanması gerektiği gözlemleniyor.

Hayvan sağlığı bakımından, en çok ilerleme kaydeden alanlardan biri, hayvan hastalıklarıyla mücadele olarak nitelendiriliyor. Özellikle de ayak ve ağız yaraları beraberinde çıkan hastalıklara toplu ilaçlamanın yapılmasının ve daha katı bir denetim sisteminin benimsenmesinin bu alanda etkili olduğu gözlemleniyor. Çiftlik hayvanlarına yönelik kuralların oluşturulmasında çalışmalara rastlanıyor. Ancak hayvan sağlığı ile alakalı olan diğer hastalıklar yanı sıra insana bulaşan hastalıklar alanında herhangi bir gelişme görülmüyor.

Hayvan ticaretine yönelik olarak ise, büyükbaş hayvanlar ile küçükbaş hayvanların kayıt edilmesi alanında çalışmaların devam ettiği belirtilmekle beraber, hem kara hem deniz yoluyla sevk edilen hayvanlara yönelik kontrol/sınır noktaları ile İstanbul Sabiha Gökçen havaalanındaki hayvan sevkiyatı noktasındaki denetlemenin gereken düzeyde olmadığı dile getiriliyor.

Hayvansal yan ürünler, yem ve gıda pazarındaki dinamikler ve konumlar hakkında her ne kadar eğitim ve denetimler yürütülse de söz konusu araçların yetersiz kaldığı dile getiriliyor. Zira bu sorun ayırılan kısıtlı bütçeyle de ilişkili olabilir. Bu kapsamda, Türkiye’nin ulusal boyutta bir geliştirme politikası benimsemede geride kaldığı gözlemleniyor.

Türkiye’nin önümüzdeki bu konular üzerinde sene içerisinde yol kat edebilmesi için öncelikle ulusal bir plan hazırlayarak ve takibini yarı yolda bırakmayarak, gıda ürünlerinin AB’de öngörülen standartlara ulaşılmasını sağlaması ve hayvansal yan ürünlere yönelik kuralları geliştirerek etkili bir şekilde uygulamaya koyması gerektiği dile getiriliyor.

AB ilerleme Raporu – Bilgi toplumu ve medya

AB İlerleme Raporu’na dair gözlemlerimizde sıra bilgi toplumu ve medyaya geldi.

Bu yılki AB ilerleme raporunda Bilgi Toplumu ve Medya faslında, birçok fasılda olduğu gibi, Türkiye’ye birazcık övgü bol bol da eleştiri var.

Az da olsa yer alan övgülerin çoğu aslında geç kalınmış ama içinde bulunduğumuz yıl içinde ilerleme kaydedilen gelişmelere dair. Bunların başında elektronik ticaret kanunu ve yayıncılık ile ilgili yasanın AB çizgisine yakınlaştırılması geliyor.

urlDiğer olumlu değerlendirmeler ise, mobil telekomdaki gelişmeler ile ilgili. AB Komisyonu son bir yıl içindeki mobil internet aboneliğindeki artışı ve bu süreci uzun vadede destekleyecek olan 4.5G ihalesini olumlu buluyor.

Eleştirilerin başında ise, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına verilen internet içeriği ve kullanımına dair  kısıtlayıcı yetkilere geliyor. Bu yetkilerin ifade özgürlüğünden özel hayatın korunmasına, kişisel haklardan internet özgürlüğüne kadar pek çok konuda ciddi kaygılara sebep olduğu anlatılıyor. Raporun Temel Haklar kısmında bu kaygılara geniş bir değerlendirme yer alıyor.

Raporda eleştirilen ve ilerleme kaydedilmediği vurgulanan bir diğer alan, bilgi toplumu konusundaki kurumsal çerçevenin AB mevzuatına yeterince getirilememesi. Raporda elektronik haberleşme ve bilişim teknolojilerinde, yetkilendirme, spektrum yönetimi, piyasa erişimi ve evrensel hizmet konusunda kayda değer bir iyileşmenin gerçekleşmediği savunuluyor. Bununla birlikte hem BTK hem de TİB’in bağımsızlığının sağlanmasına vurgu yapılıyor.  Ayrıca frekansların etkin yönetilmesi, imtiyaz sözleşmelerinden ileri gelen kısıtlamaların  -örneğin paket ürünlerin satışına yönelik kısıtlamalar- Komisyon’un sıraladığı eleştirilerden.

Benzer şekilde, Türk Telekom’un genişbant internet perakende hizmet sunmaması da eleştirilen noktalardan birisi. Bu durumun AB müktesebatı ile uyuşmadığı özellikle belirtiliyor. Bütün bunlara ilaveten yeni telekominikasyon alt yapılarının inşası için gerekli geçiş haklarına dair sorunlar ve yerel otoritelerin ücretlendirme uygulamaları eleştirilen noktalar arasında. Görsel-işitsel medya politikası için yapılan tespit ise, dijital yayıncılığa geçişin yayıncı kuruluşların itirazları sebebiyle gecikmeye uğraması ile ilgili.

Son olarak, RTÜK de eleştirilerden nasibini alanlardan. Kurumun siyasal açıdan bağımsızlığı ve tarafsızlığı eleştiriliyor. Kurul üyelerinin seçimine ilişkin usullerin iyileştirilmesi isteniyor.

AB İlerleme Raporu – Enerji başlığının düşündürdükleri

 

“Hayal olunacak şeyleri gözle görülür

hale getirmişler”

Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi Paris Sefaretnamesi, 1720

AB İlerleme Raporları ve ilgili başlıkları her yıl ilgi ile izlenen bir konu olarak gündemdeki yerini alıyor. Henüz açılmamış olmakla birlikte Enerji Başlığı altında kaydedilen ilerlemeler bir ölçüde sektör paydaşlarının, politika yapıcılar ve şirketler kesimi dâhil, bir ölçüde performansları bakımından da bir ölçüt olarak değerlendirilmekte. Zira AB ölçeğinde enerji alanında yerleşik düzenlemeler özellikle rekabetçi piyasa yapısı bakımından ileri seviyede bir ilerlemenin mümtaz bir örneğini teşkil etmekte.

photo_verybig_134766Diğer taraftan, AB enerji politikalarının dayandığı esaslar rekabetçi piyasa yapısının teşkilinden de ibaret değil. Bu çerçevede rekabet ve devlet yardımları, kaynaklara eşit erişim, enerji tek pazarı, enerji verimliliği, nükleer enerji güvenliği ve radyoaktif korunma gibi unsurlar da politikanın bileşenleri ve ilerleme raporlarında dikkate alınan konular. Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde 2015 yılı İlerleme Raporu Enerji Başlığı’nda Türkiye’nin 2015 yılında iyi bir ilerleme (good progress) kaydettiği ve tam üyelik bakımından kısıtlı ölçüde hazır olduğu (moderately prepared) sonucuna varılmış.

Türkiye’nin kısmen daha başarılı olduğu alanlar arz güvenliği, iç piyasanın oluşturulması, piyasa liberalizasyonu ve yenilenebilir enerji alanındaki ilerlemeler olarak tespit edilmiş durumda. Özellikle elektrikte Üçüncü Enerji Paketi ile uyum seviyesinin ileri seviyede (well-advanced) olduğu teyit ediliyor. YEKDEM sayesinde yenilenebilir enerjiden elde edilen elektrikte yaşanan artış ve 2023 bakımından benimsenmiş hedefler bu konudaki iyimserliği artıyor. Diğer yandan, ENTSO-E ile girilen uzun dönemli işbirliği, Bakanlık tarafından benimsenmiş olan uzun vadeli Stratejik Plan ve gaz transit projelerinde kaydedilen gelişmeler arz güvenliği konusunda da Türkiye’nin performansını yukarılara çeken faktörler. EPİAŞ’ın kurulması ve faaliyete geçmesi, gün-içi piyasasının aktif hale gelmesi, serbest tüketici limitinin 4.000 kWh seviyesine düşürülmesi ve aynı zamanda serbest kullanıcıların tedarikçi değiştirmelerinin kolaylaştırılması konusunda atılan adımlar da rekabetçi bir iç piyasanın oluşması konusunda Türkiye’ye puan kazandıran gelişmeler.

Ancak halen ilerlemenin beklenenin gerisinde olduğu alanlar da var.

Bunların başında, doğal gaz piyasasında işleyen bir rekabetçi yapının halen tam olarak hayata geçirilememesi geliyor. Enerji verimliliği beklenenin ne yazık ki karşılanamadığı bir başka alan. Burada AB Enerji Verimliliği Direktifi ile uyumsuzluk açık bir şekilde dile getiriliyor. Hem elektrik hem de doğal gaz piyasasında maliyet bazlı tarife yapısına geçilememiş olması süregelen başka bir eleştiri konusu. Elektrikte özellikle çapraz sübvansiyonların devam ettirilmesi ve bölgesel tarifeye halen geçilememesi ilerleme raporlarında devamlı olarak işaret edilen bir nokta. Düzenlemeler ışığında ise en azından 2016 yılında ulusal tarifenin uygulanmaya devam edecek olması bir gerçek. Son olarak AB müktesebatı ile uyumlu olmayan bir başka alan nükleer enerji, nükleer güvenlik ve radyoaktif korunma.

Burada belki özellikle üzerinde durulması gereken iki önemli husus var. Bunlardan ilki, hem doğal gaz hem elektrik piyasalarında şeffaf, rekabetçi ve maliyetleri yansıtan fiyat oluşumunun önemine yapılan vurgu. İkincisi ise doğal gaz alanında Türkiye’nin oynamak istediği “hub” rolü ile Türkiye’ye biçilmek istenen “transit ülke” rolü arasındaki tenakuz. Esasında burada şunu hemen belirtelim: hub olmanın ön koşulu şeffaf ve rekabetçi bir transit rejimine sahip olmak. Ancak bundan sonra fiyatın oluştuğu bir hub olma hüviyeti kazanılabilir. Türkiye transit kapasitesine ve rejimine sahip olmayı hub olmak yolunda bir araç olarak görmekte. AB ise en azından şimdilik, transit rolünü Türkiye için yeterli gördüğü izlenimini veriyor. Ancak Türkiye özellikle gaz piyasasında hub olmak istiyor ise önce kendi üzerine düşeni yapmalı ve rekabetçi, giriş engellerinin olmadığı, şeffaf ve rekabetçi bir gaz piyasasını AB’den de önce hayata geçirmelidir. Ancak sonrasında diğer amaçlara teveccüh edilebilir.

Sonuç olarak enerji başlığı ile ilgili ilerlemenin ve uyumun ileri seviyede olduğu alanlar ile yetersiz kaldığı alanlar birlikte mevcut. Türkiye’ye düşen, eğer AB yolunda ilerlemek istiyor ise, yetersiz alanlarda gelişme kaydederek uyum seviyesini en üst düzeye çıkarmak. Bu sadece AB üyeliği için değil, şeffaf, rekabetçi ve etkin bir enerji piyasasına sahip olmanın da yöntemlerinden birisi.

İsviçre’ye Yeni Radyo ve Televizyon Yasası

İsviçreli seçmen Haziran ayında %50,08’lik kıl payı bir çoğunlukla Radyo ve Televizyon Yasası’nda yapılan pek çok değişikliği kabul etti. Böylelikle evrensel radyo ve televizyon ücreti de dâhil olmak üzere tartışmalı birçok değişiklik gerçekleşmiş oldu.

İsviçre’de yaşanan bu gelişmeler Türkiye’deki mevcut durumu değerlendirmek açısından bizler için önemli bir fırsat. Bu doğrultuda en çok finansal anlamda kayda değer değişikliklerin yanı sıra, medya sektörünü bir yandan özgürleştiren bir yandan da yeni kısıtlamalar getiren hükümlere dikkat etmek gerekiyor.

dreamstimemaximum_14325099Yeni yasanın en can alıcı boyutu, finansal konularda önemli gelişmelere yol açması. Hazırlık sürecinde temel tartışma evrensel radyo ve televizyon ücretine yoğunlaşmıştı. Eski yasaya göre, devlete ait radyo ve televizyon kanalları ile özel radyo ve televizyon kanallarının finansmanı ve sübvansiyonu, radyo ve televizyon mülkiyetinden alınan vergilerle karşılanıyordu. Bu sistemde bir kişi sahip olduğu radyo ve televizyon cihazlarının sayısına göre vergi ödüyordu. Yani radyo ya da televizyonu olmayan bir kişi, vergiden muaf tutuluyordu. Buradaki temel sorun ise, artık televizyon ve radyo hizmetlerine akıllı telefon, tablet ve benzeri cihazlardan erişimin son derece mümkün ve yaygın olmasıydı. Diğer yandan bu tip mülkiyetlerin kontrol ve takibinin çok zor olması, ciddi bürokratik masraflara da neden oluyordu. Bu adaletsizlik ve verimsizliklerin giderilmesi için yapılan değişiklikle artık tüm İsviçreli haneler, radyo ve televizyon sahipliğine bakılmaksızın eşit bir harç ödeyecek.

İsviçre Sosyalist Partisi’nin desteklediği yasaya yöneltilen ciddi itirazlar da var. Bunlardan en önemlisi, teknik bir değişiklik adı altında federal düzeyde kişisel bir vergi getirildiği ve bunun İsviçre’de ancak anayasal bir değişiklikle mümkün olabileceği; dolayısıyla yeni yasanın Anayasa’ya aykırı olduğu. Ancak muhaliflerin lideri Jean François Rime’in herhangi bir başvuruda bulunmayacaklarını açıklamasıyla yasanın kalıcı olacağına yönelik kanaatler de güç kazanmış oldu.

Aslında Türkiye’de de benzer tartışmaların olduğu söylenebilir:

3093 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Gelirleri Kanunu’nun 4. maddesi uyarınca, halk arasında “TRT payı” olarak bilinen vergi, hem elektronik cihaz satışlarında bir defaya mahsus olarak hem de elektrik faturalarından düzenli bir şekilde tahsil ediliyor. Yani İsviçre’deki yasanın eski ve yeni hallerinin bir karışımı uygulanmakta. Son dönemde bu verginin kaldırılmasıyla ilgili çeşitli girişimlerde bulunuldu. 13 Temmuz’da CHP’nin verdiği elektrik faturalarında TRT payının kaldırılmasına yönelik yasa teklifi de bunlardan biri.

İsviçre’deki yeni yasayla, kamu hizmeti anlaşmalarına tabi ve ücret-bölüşümü lisansına sahip özel yayıncıların finansal durumları da iyileştirilmiş görünüyor. Geçmişte toplanan harçların tamamı, bu durumdaki yayıncılara dağıtılamıyor ve 69 milyon İsviçre frangı artıyordu. Bu sorunu çözmek adına yayıncılara dağıtılacak harç oranları esnetildi ve artan miktarların nasıl kullanılacağıyla ilgili düzenlemeler getirildi.

Bunun yanı sıra, Federal İletişim Ofisi gelecekte (özellikle DAB+ olmak üzere) yeni yayın teknolojilerini teşvik etmek için yalnızca yatırım maliyetlerini değil aracı ağların işletme maliyetlerini de kısıtlı süreler için sübvanse edebilecek. Benzeri uygulamaların Türkiye’de yürürlüğe konması halinde olumlu sonuçlar doğurması muhtemel.

Bütün bu mali tartışmaların yanında, İsviçre’deki yeni yasanın medya kuruluşlarını özgürleştirici özellikleri dikkat çekiyor.

Yeni yasada radyo ve televizyon yayıncılarının devletten bağımsızlığına önemli bir vurgu yapıldığı görülüyor. Eski yasada bu konuyla ilgili eksiklikler olması nedeniyle, bu eklemelerin gerekli olduğu düşünülebilir. Türkiye’de her ne kadar 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 6. maddesinde “medya hizmet sağlayıcının bağımsızlığı” vurgusu yapılsa da, uygulamada bu yönde somut ve inandırıcı adımlar atılması gerekliliği mevcut. AB Komsiyonu’nun 8 Ekim 2014’te açıkladığı 17. İlerleme Raporunda Türkiye’de medya ve basın üzerinde devletin uyguladığı sindirici baskıya geniş bir yer verilmişti. Bu yönden İsviçre’deki bu eğilimin Türkiye’ye de örnek olması temenni edilebilir.

Önemli bir başka yenilik de yayın kısıtlamalarının feshedilerek, yayıncıların yayın alanlarının içinde ve dışında yayın yapabilmelerinin mümkün kılınması.

Ayrıca, Federal Konsey sonunda 2×2 kuralı olarak bilinen uygulamayı yeni dijital yayın teknolojilerini desteklemek bushradio_1122198camacıyla esnetme imkanı da buldu. Bu kural her bir yayıncının en fazla iki radyo ve iki televizyon lisansı alabileceğini öngörüyordu. Türkiye’de benzer şekilde 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun 19. maddesinin 1. fıkrasının d. bendi “bir gerçek veya tüzel kişi doğrudan veya dolaylı olarak en fazla dört karasal yayın lisansına sahip medya hizmet sağlayıcı kuruluşa ortak olabilir” şeklinde bir hüküm getirmekte. Ancak buna ek olarak, bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı hisse sahibi olduğu medya hizmet sağlayıcı kuruluşların yıllık toplam ticarî iletişim gelirinin sektörün toplam ticarî iletişim gelirinin yüzde otuzunu geçmemesi gibi başka sınırlamalar da bulunmakta.

Medya rekabet hukukuyla ilgili dikkat çekici hususlara da değinmeden geçmeyelim. Değişiklikten önce, hakim bir medya teşebbüsünün bulunduğu alanlarda lisans alınması çok zordu ve bu da düşünce çeşitliliğini zedeliyordu. Yeni yasa bir yandan lisans yükümlülüklerinden vazgeçerken diğer yandan medya rekabetiyle ilgili hükümleri sürdürüyor. Bundan böyle sorumlu Federal Çevre, Taşımacılık, Enerji ve İletişim Departmanı (ÇTEİD), düşünce çeşitliliğine yönelik bir tehdidi soruşturduğunda pazar tanımı ve hakim durum tespiti konularında Rekabet Otoritesine danışması gerekecek. Komisyon tavsiyesini rekabet hukuku prensiplerine dayanarak verecek. ÇTEİD bugüne kadar pazar tanımını kendisi yaparak ve yalnızca hakim durum tespiti konusunda tavsiye alarak tepki çekiyordu. Bu gelişmeler medya rekabet hukukuyla ilgili herhangi bir mevzuat bulunmayan Türkiye’ye de yol gösterebilecek nitelikte.

Ancak yeni yasa, yukarıda değindiğimiz özgürlüklerin yanında bazı kısıtlamaları da beraberinde getiriyor. AB’nin yeni direktifi doğrultusunda reklam süreleriyle ilgili yeni sınırlandırmalar getirilerek saat başı ortalama 12 dakikadan fazla reklam konulması yasaklandı. Bu hüküm Türkiye’de de 6112 sayılı Kanunun 10. maddesinin 2. fıkrasında bulunuyor. Diğer yandan ücret-bölüşme lisansına sahip 13 bölgesel televizyon istasyonuna ana haber bültenlerini altyazılı yapma zorunluluğu gelmiş durumda.

Anlaşılacağı üzere, gerek tartışmalı yeni ücret modeli gerek özel yayıncılara kayda değer etkileri olacak diğer değişikliklerle yeni yasa, oldukça ihtilaflı unsurlar barındırıyor. Genel olarak kısıtlamaların esnetildiği söylenebilir; ancak getirilen yeni sınırlamalar da gözden kaçmamalı. Ayrıca bu değişikliklerin özel yayıncıların yapısal dezavantajlarını hafifletip hafifletmeyeceği de şimdilik belirsiz. Yine de benzeri bazı değişikliklerin Türkiye’de faydalı sonuçlar doğurabileceğini düşünmek mümkün.

Bizimla Deyılsın!

Bilgi, iletişim ve medya denildiğinde 2013 yılına dair akla pek çok konu geliyor elbet. Avrupa Birliği’nin yorumlarını ise Ceren Üstünel ile Barış Yüksel anlatıyor.

Yılan hikayesine dönen Türkiye’nin AB’ye katılma süreci çerçevesinde 2013 yılındaki gelişmelerin ve atılan adımların değerlendirildiği İlerleme Raporu’nu anlatırken,  sıra Bilgi Toplumu ve Medya başlığına geldi.

Rapor’da evrensel hizmet, pazar analizi, geçiş hakkı ve güvenlik politikası konularında gelişme kaydedildiğini söyleyen AB; spektrum yönetimi, evrensel hizmet rejimi, yetki ve öngörülebilirlik ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile BTK arasındaki sorumluluk paylaşımı konusunda ise daha fazla çaba sarf edilmesi gerektiğini söylüyor. Özellikle spektrum yönetimi, sayısal uçurum ve sınır ötesi koordinasyonlar konularının AB mevzuatı ve Posta ve Telekomünikasyon İdareleri Avrupa Konferansı ile uyumlu olarak açıklığa kavuşturulması şart görülüyor.

Failed TestPazar analizi ve etkin piyasa gücüne sahip işletmecilere uygulanacak yükümlülükler konusunda son dönemlerdeki çalışmalarını geliştiren BTK ise takdir ediliyor.

Ancak iki hususun elektronik haberleşme piyasalarındaki rekabetin önünü kestiği dile getiriliyor.

Bunlardan ilki BTK’nın tüm olumlu çabalarına rağmen ülkemizde halen gerçek anlamda bir MVNO kurulamamış olmasının temelinde yatan vergi düzenlemesi. Zira yürürlükteki mevzuat MVNO olarak faaliyet gösteren işletmecileri kendi şebekelerine sahip olan işletmecilere kıyasen çok ağır bir vergi yükü altına sokuyor ve pazara girişin önünü büyük ölçüde kapatıyor. Rapor’da da bu olumsuz durumun altı çizilmiş.

Diğer husus ise doğrudan BTK ile ilgili. BTK yakın zamanda aldığı bir karar ile Türkiye’de faaliyet gösteren işletmecilerin yurt dışından gelen aramalara uygulayacağı çağrı sonlandırma ücretlerine ilişkin tüm düzenlemeleri kaldırmış ve işletmecileri tamamen serbest bırakmıştı. Aslen her bir işletmecinin kendi şebekesinde sonlanan çağrılar bakımından tekel hakkı sahibi olduğu ülkemizde de kabul ediliyor ve dolayısıyla tüm işletmecilerin MTR’ları düzenlemeye tabi tutuluyor. Ancak Türkiye’deki işletmecileri koruma kaygısıyla alınan bu karar AB’nin de gözünden kaçmamış ve BTK’nın bu kararı ile bir piyasa aksaklığı yarattığı dile getirilmiş.

Değerlendirmelere bilgi toplumu hizmetleri ile devam eden Rapor’da, Siber Güvenlik Konseyi’nin kurulması ve temelde siber saldırıları önleme ve müdahale etme konusunda kabul edilen Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve Eylem Planı her ne kadar puanımızı artırsa da, halen Elektronik Ticaretin Düzenlenmesine İlişkin Kanun ile Kişisel Verilerin Korunmasına İlişkin Kanunların tasarı halinde olması bir anlamda bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtiyor.

Frekans planlaması ve sayısal yayıncılığa geçiş sürecinde Türkiye’nin sürekli olarak yaşadığı sıkıntılar ve yıllardır devam eden sürünceme durumu da Rapor’daki yerini almış. Zira halihazırda analog karasal yayıncılık hizmeti sunan televizyon kanallarınca adeta işgal edilmiş durumda bulunan 800 MHz frekansının bir türlü boşaltılarak daha etkin kullanıma tahsis edilememesi ve analog karasal yayıncılığın yerini hala dijital karasal yayıncılığa bırakmaması AB tarafından olumlu karşılanmamış.

AB’ye üyelik sürecinde “kokoreç yasaklanacak mı?“ gibi akıllarda soru işaretleri uyandıran pek çok önemli(!) sorunu inceleyen ve gündeme getiren medya ise bu sene de Gezi Parkı protestoları konusunda sınıfta kalıyor. RTÜK üyelerinin TBMM tarafından ve altı yıl boyunca görev yapmak üzere seçilmeleri Rapor’da RTÜK’ün bağımsızlığını zedeleyen en önemli unsur olarak vurgulanırken, Gezi Parkı protestolarını yayınlayan kanallara ceza verilmesi ve cezaların dayanağının toplumun milli ve manevi değerleri, genel ahlak, ailenin korunması, şiddete teşvik gibi içeriği ve sınırları belirsiz kavramlara dayandırılması da işin tuzu biberi olmuş.

“Sizi bir üst turda görmek isterdik ama bir dahaki sefere artık“

AB’den Türkiye’ye: Her şeyden az az ortaya karışık

AB’nin Türkiye hakkındaki İlerleme Raporu yayınlandı. Rekabet faslını Belit Polat yorumluyor.

Bir yıl daha geçti. Rekabet Kurumu 2012 Ekim’inden bu yanda birçok karar aldı, kılavuzlar yayınladı. En çok da 1.2 Milyarlık rekor cezasıyla bankacılık soruşturması konuşuldu. Seneye bu rekor kırılır mı birlikte göreceğiz, ama öncelikle Avrupa Birliği ne demiş onu görelim. Avrupa Birliği, Türkiye’nin Birliğe üyelik yolunda ne adımlar attığına yönelik Raporu’nu açıkladı. Türkiye AB yolunda ne kadar ilerledi sorusunun cevabı aylardır tartışma konusu olsa da, son sözü söyleyecek olan otoritelerin satır aralarındaki düşüncelerini yorumlamak gerek. Bu sebeple biz de söz alıp, öncelikle rekabet politikasını incelemek istedik.

Rapor’da rekabet politikasına ilişkin ufak bir bölüm ayrılıyor. İçi dolu ama 2012 raporundan çok farklı olduğu söylenemez. Geçtiğimiz sene, Rekabet Kurulu Başkanı’nın atanması ve Bakanlığın Rekabet Kurumu’nun faaliyetlerini denetlemesine ilişkin mevzuat değişikliği, bağımsızlık bakımından Birliğin endişe duyduğu bir gelişmeydi. Bu sene ise, Kurum’un idari ve operasyonel bağımsızlığının tatmin edici düzeyde olduğu belirtildi. Ancak geçtiğimiz sene yapılan eleştirilerden bazıları da aynen varlığını korudu:

  • Kamu teşebbüslerine dair kurallar ile yatay işbirliği anlaşmaları ile de minimis kuralları noktasındaki uyumun eksikliği ve
  • Devlet destekleri konusundaki mevzuatın bulunmayışı.

aban82lDe minimis kuralı ve kamu teşebbüsleri hakkındaki kurallara ilişkin eksiklik geçtiğimiz sene de raporda yer almıştı almasına ama, esas endişe ikinci noktada. Her ne kadar yatay işbirliği anlaşmaları veya birleşme devralma işlemleri hakkında birçok kılavuz çıkarılsa ve uygulamayla da uyumun ileri düzeyde seyrettiği kabul edilmiş olsa da, devlet destekleri noktasında Birlik hala bir eylem planı beklemekte. Bu beklentinin temel sebebi ise, kanunun yürürlüğe giriş tarihinin yeniden ertelenmiş olması. Devlet Desteklerinin İzlenmesi ve Denetlenmesi Hakkında Kanun’un 2011 yılı Eylül ayı olarak belirlenen yürürlük tarihinin 2013 yılı Haziran ayına ertelenmesinden sonra, ikinci kez tarih değişikliği yapılmış olması da bu eleştirinin temel sebebi.

Rapor’un pek yabancı olmayan diğer bir ifadesi ise bankacılığa ilişkin. Bankacılıkta pazar payı %20’nin altında kalan birleşme ve devralmaların Kanun’un kapsamı dışında olduğunu belirten fakat bu sınırla ilgili bir yorum yapılmayan Rapor’da, yeniden yer bulan konu bankacılık soruşturması. Geçtiğimiz sene de aynı endüstriden örnek vererek Rekabet Kurumu’nun yaptırım gücünü arttırması olumlu bir gelişme olarak gören Birlik, bu sene de Mart ayında sonuçlanan soruşturmadaki rekor ceza miktarlarına dikkat çekiyor.

Sonuç olarak AB bazı konularda Türkiye’nin ilerleyişini “az” olarak görmüş durumda. Ancak Kurum’un rekor cezasıyla birlikte rekabete aykırı anlaşma ve uygulamaların yanında birleşme ve devralmalara ilişkin kurallar ve uygulama “etkili” olarak değerlendiriliyor. Eksik olan konuların geçen seneden bu yana değişim göstermemiş olması da ayrı bir eleştiri konusu. Yani Raporun adı İlerleme Raporu olsa da, durum fotoğraftaki kadar vahim değil elbet. En azından rekabet için.

Kişisel verilerimizin güvenliği Bakanlar Kurulu’nda!

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı, uzunca bir bekleyişin ardından Bakanlar Kurulu’na gönderildi.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı, uzunca bir bekleyişin ardından Bakanlar Kurulu’na gönderildi.

Kişisel verilerimizin “korunmasızlığı”, AB Komisyonu tarafından da eleştirilen önemli bir konu. Son olarak 2011 tarihli İlerleme Raporu’nda, 2010 yılında konuyla ilgili olarak gerçekleştirilen Anayasa değişikliğine vurgu yapılmakla birlikte, Türkiye’nin ulusal mevzuatının ilgili AB düzenlemeleri ile uyumlu hale getirmesi gerektiğinin altı çizilmişti. Türkiye’nin ev ödevi bununla bitmiyor, zira Rapor’da, kişisel verilerin işlenmesine ilişkin 108 numaralı AB Konseyi Konvansiyonu ve sınırötesi veri akışına ilişkin olarak bu Konvansiyona ekli 181 numaralı Konvansiyonun da iç hukuka adapte edilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Peki Kanun Tasarısı kişisel verilerimizi AB’nin aradığı ölçülerde koruyabilecek mi?

Tasarının Genel Gerekçe bölümünde, 95/46/EC sayılı AB Direktifi’ne sıklıkla atıf yapılıyor. Direktif, bir yandan kişisel verilerin korunmasının, kişilerin temel haklarının bir unsuru olduğuna vurgu yaparken, bir yandan da kişisel verilerin korunmasına ilişkin ulusal düzenlemelerin, üye ülkeler arasındaki tek pazar hedefini sekteye uğratacak nitelikte olmaması gerektiğini belirtiyor. Dolayısıyla kişisel verilerin AB içerisinde serbest dolaşımı da önemli bir öncelik teşkil ediyor.

Tasarıyı incelediğimizde, kişilerin kendileri hakkındaki verilere erişim hakkı, bu verilerin işlenmesi, aktarılması ve bu faaliyetlere ilişkin meslek kuralları, veri kütüğü sicili, veri denetim kuruluşları, yaptırımlar ve Kişisel Verileri Koruma Kurulu’na ilişkin hükümler göze çarpıyor. Dolayısıyla Kanun Tasarısı bu haliyle AB Direktifi’nin belirlediği hedefleri gerçekleştirmeye aday görünüyor.

Bununla birlikte Tasarının kanunlaşması kişisel verilerimizin kaydedilmesi, işlenmesi ve korunmasına ilişkin uygulamaların AB standartlarına uygun hale gelmesi için elbette yeterli değil. Bunun için Tasarı’da öngörülen idari yapıların kurulması ve yaptırım mekanizmalarının da bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor.

Karada, Denizde ve Havada

İlerleme Raporu’ndan notlarımız.

İlerleme Raporunda taşımacılık faslı kara, demiryolu, deniz ve havayolu taşımacılığı ve uydu navigasyonu konularında Türkiye’nin Avrupa Birliği müktesebatına uyumu ile ilgili değerlendirmelerde bulunuluyor. Genel hatlarıyla, Türkiye’nin kara ve denizyolu ulaşımında adapte etmiş olduğu kuralların hızlı bir şekilde uygulandığı ve AB ile uyumun düzeyinin yüksek olduğu hususlarına Raporda değinilmiş. Havayolu taşımacılığında da ilerlemelerin olduğu fakat bu ilerlemenin daha hızlandırılması gerektiği ortaya konuluyor. Demiryolu taşımacılığı ile ilgili olarak ise herhangi bir ilerlemenin olmadığı ve taşımacılıkta AB ile uyumun en düşük olduğu başlık demiryolu taşımacılığı.

İlerleme Raporunda özellikle tehlikeli madde ve dijital takograflara ilişkin kuralların uygulanmasında yeterli teknik kapasitenin ve kurumsal yeterliliğin bulunmadığı belirtiliyor. Karayolu taşımacılığını düzenleyen idari otoriteler arsasında koordinasyonun eksikliğinin halen devam ettiği belirtilmkte. Gerçekten de özellikle Bilim, Sanayi ve Tekonoloji Bakanlığı ile Ulaştırma Bakanlığı’nın görev alanlarına giren karayolu taşımacılığında karmaşık kuralların özellikle bazı teknik hususlarda birbirleri ile yeterli uyumu sağlayamaması İlerleme Raporunda belirtilen eksikliklerden birisidir. Karayolu taşımasında eksik yanların yanı sıra, tehlikeli maddelerin taşınması ile ilgili düzenlemeler, dijital takograf uygulamalarının hayata geçmesi gibi düzenlemeler olumlu bulunmuştur. Genel hatlarıyla Türkiye’nin karayolu taşımacılığı konusunda AB ile uyum düzeyinin yüksek olduğu Raporda belirtilmektedir.

Deniz taşımacılığı da Türkiye’nin İlerleme Raporu’nda yüksek not aldığı konulardan birisi olarak göze çarpmakta. Gemi kaynaklı emisyonlar, deniz kirliliğine acil müdahale, gemilerden atık alınması ve tehlikeli malların taşınması gib alanlarda Türkiye’nin hazırlık durumunun ileri seviyede olduğu belirtilmektedir.

Hava taşımacılığı ile ilgili olarak ise, Türkiye’nin Avrupa Tek Hava Sahası Girişimi’ne entegre olma isteği olumlu bir adım olarak görülürken, bu entegrasyonun sağlanabilmesi için gerekli adımların atılması gerektiği vurgulanmıştır. Özellikle havaalanlarında slot tahisis ile ilgili olarak gerekli düzenlemelerin yapılmış olmasına rağmen, slot tahsis yetkisine sahip olan kurumların bağımsızlığının sağlanmasının son derece önemli olduğu belirtilmiştir. Bunun yanı sıra Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün insan kaynakları açısından geliştirilmesi gerekliliğinin üzerinde durulmuştur.  Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkiler nedeniyle hava kontrolünde bazı koordinasyon eksikliklerinin bulunduğu ve bu durumun risk yarattığı belirtilmiştir.

Demiryolu taşımacılığı ise Türkiye’nin genel olarak sınıfta kaldığı bir alan olarak göze çarpmaktadır. Demiryolu taşımacılığı açısından bir ilerlemenin kaydedilmemiş olduğu Rapor’da açıkça belirtilmiştir.  Kurulmakta olan hızlı tren ağının demiryolu ulaşımı açısından bir ilerleme olduğu ortaya konulmuş olmakla birlikte, bu yatırımların işletme maliyetlerinin bütçeye yük oluşturabileceğini ve bu nedenle maliyet esaslı bir muhasebe sistemine geçilmesinin önemli olduğunun altı çizilmektedir.

Sonuç olarak, taşımacılık genel hatları ile AB ile uyum düzeyinin yüksek olduğu bir alan olarak göze çarpmaktadır. Ancak yukarıda da belirtilen eksikliklerin üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır. Özellikle hava taşımacılığında idari otoritelerin yeterlilikleri ve bağımsızlıklarının sağlanması ve demiryolu ulaşımında da kökten bir değişim ile bu alanın uyumlulaştırılması gerekmektedir.

Telekom Hızı Sınırlı

Rekabet Raporu’ndan telekom bilgileri.

Günlerdir bahsettiğimiz AB İlerleme Raporu’nu açıp,
‘telekomünikasyon’ kelimesini arattığınız zaman karşınıza
sadece 2 adet sonuç geliyor ve açıkçası bu sonuçlar dahi AB’ye uyum
sürecinde daha çok çalışmak gerektiğini anlamak için yeterli.

Raporda öncelikle içerik ile ilgili konulara değinilmiş ve bu konu “ifade

özgürlüğü” başlığı altında değerlendirilmiş. Burada ülkemizde de gündemde önemli yer tutan TİB’in internet yasaklarından ve BTK’nın “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” çerçevesinde getirdiği internet filtrelerinden bahsedilerek bu tip konuların ifade özgürlüğü bakımından hassas konular olduğu ve yapılacak düzenlemelerin AB mevzuatıyla uyumlu olmasına özen gösterilmesi gerektiği belirtilmiş.

Ülkemizdeki telekomünikasyon pazarlarına ilişkin düzenlemeler hakkında yorumların bulunması beklenen bölümde ise sadece tek bir cümle yer alıyor. Telekomünikasyon piyasasındaki rekabet sınırlı düzeyde kalmıştır”.

Ancak, sabit telefon hizmetleri pazarındaki alternatif işletmecilerin varlık gösteremediği ve mobil telekomünikasyon hizmetleri pazarında da Turkcell’in yıllardır sarsılamayan pazar gücü göz önünde bulundurulduğunda, Rapor’daki önermeye karşı çıkmak da çok kolay görünmüyor.

Kısacası telekomünikasyon konusunda alınması gereken yol çok fazla ve ülkemizdeki ilginç pazar yapısı düzenleyicilerin işini kolaylaştırmıyor. İlerleyen yıllarda pazardaki devlerle etkin rekabet etmeyi mümkün kılacak bir ortamı bekleyip görmemiz gerekiyor.

Yıldızsız Pek İyi

AB İlerleme Raporu’nda neler deniyor?

“Türkiye’nin halen kamu teşebbüsleri ile münhasır ve özel haklara sahip teşebbüsler hakkında birtakım kuralları iç hukuk sistemine aktarması gerekmektedir.”

Okuduğunuz sözler AB’nin Türkiye İlerleme Raporu’nun Rekabet Faslı’ndan… 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde AB üyelik sürecindeki ülkelerle ilgili gelişmeleri derleyen bir rapor hazırlanmasının karara bağlanmasının ardından Türkiye hakkında çıkarılan raporların on dördüncüsü. Yani, 14.kez, AB gözünden, Türkiye’ye bakıyoruz.

AB’nin her İlerleme Raporu, beraberinde ya tartışmaları ve heyecanlı başlıkları getirir ya da gündemi pek fazla işgal etmezdi (bakınız: 2010). Bunu, raporun medyada-iş dünyasında vb büyük yer görmesi anlamında değil, AB ile Türkiye ilişkisinin gidişatının rapora yansıması bakımından söylüyorum. Bu yılki ise, takdiri yuvarlak dille, uyarıyı ise doğrudan dile getiren türden.

Raporu ilk olarak rekabet ve regülasyon başlığıyla ele aldık. Bakalım, hangi derslerden geçtik, hangilerinden kaldık?

Sorunların bazıları giderilse de (ve hatta bu birçok çevrede “AB’den Türkiye’ye övgü yağmuru” şeklinde algılansa da), rekabet dersinden kalmamamız sevindirici, evet, ama AB’ye adım atmaya yarayacak yıldızı da kapmış değiliz.

Öncelikle uyum ilerlemeleriyle, Türkiye’nin bu alanda geliştiği ifade ediliyor:

  • Birleşme-devralma mevzuatında değişiklik ve yayınlanan Kılavuzlar sayesinde, AB mevzuatına daha fazla uyum sağlandığı söyleniyor.
  • Ancak hala yatay işbirliği anlaşmaları ve de minimis kurallarına ilişkin uyumu sağlamış değiliz!
  • Devlet Yardımlarına ilişkin mevzuatın kabul edilmesi, Kurul atanması vs önemli ilerlemeler olarak kaydediliyor, takdir ediliyor.
  • Ancak gümrük birliği kurallarına uyuma ilişkin birtakım kurallara halen ihtiyaç duyulduğu da sözlere ekleniyor.
Sorunun cevabı şu, alt dönemden çok dersimiz var, yavaş yavaş geçiyoruz, iyi notlar da alıyoruz, ama bize lazım olan yıldızlar, diplomaya daha çok var.
Son hususu okuyucuların yorumlarına bırakıyorum. Raporda diyor ki: “Rekabet Kurumu’nun idari ve işlevsel bağımsızlığı yeterli olmaya devam etmekte… Kurum ayrıca özellikle bankacılık ve otomotiv sektörlerinde aldığı birtakım önemli kararlar sayesinde rekabet kurallarının uygulanması konusundaki sicilini güçleştirmiştir.” Bu sözler, bankacılık ve otomotiv gibi lokomotif sektörlerde almış olduğu kararlarla (diğer bir deyişle, rekor cezalarla) Kurum’un cesaretini mi vurgulamak istiyor? İkincisi, kurumları ilgili bakan denetimine tabi kılan KHK’nın Rekabet Kurumu sitesine konulmadığı gibi, acaba AB de bu durumu önemsiz mi gördü? Cevabı ben de bilmiyorum. Siz ne dersiniz?