ABD’den kartel üyesine serzeniş: Geri dön!

Haberlerden, gazetelerden, ceza hukuku derslerinden az çok bildiğimiz “suçluların iadesi” meselesi, rekabet hukuku bakımından uygulanabilir mi? ABD’deki davayı Belit Polat anlatıyor.

Suçluların iadesi hakkında bildiklerimizin rekabet hukukuna yansımasıyla karşı karşıyayız. ABD’de görülecek olan dava, antitröst uygulamaları bakımından suçlunun iadesiyle sonuçlanan ilk dava olarak bahsedilmeye değer.

Suçluların iadesi meselesi, ülkeler özelinde farklılık gösterebilmekle birlikte, temel olarak bir kişinin yargılanması ya da hüküm verilebilmesi amacıyla bir ülkeden başka bir ülkeye iade edilmesi anlamına geliyor. ABD’de bu müessesenin uygulanabilmesi için ise bazı koşulların varlığı aranıyor. Bunlardan ilki, ABD ile suçluyu iade edecek olan ülke arasında bu konuda imzalanmış bir anlaşmanın varlığı. Böyle bir anlaşmanın olmaması durumunda iade pek mümkün değil; ABD her ne kadar çoğu ülkeyle bu yönde anlaşmalar imzalamış olsa da, Rusya, Çin gibi istisnalar mevcut. Ek olarak, isnat edilen eylemin her iki ülke bakımından da suç teşkil ediyor olması gerekmekte. Üçüncü olarak ise, yapılan anlaşmanın içeriğine bağlı olarak ortaya çıkan koşulların söz konusu olması.

american-extradition-treatiesGeçtiğimiz hafta DoJ (Department of Justice) tarafından yapılan açıklama, işte bu suçluların iadesi konusunun rekabet yaptırımları çerçevesindeki bir örneğinden bahsediyor. Buna göre, Romano Pisciotti adlı İtalyan, ihaleye fesat karıştırma suçu nedeniyle aranırken, Nijerya’dan İtalya’ya gitmek üzereyken Frankfurt Havaalanında yakalanıyor. Avukatı tarafından Avrupa Hukuku kapsamında Almanya’nın Pisciotti’nin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği ileri sürülse de, Pisciotti gözaltına alınarak iade ediliyor ve böylelikle DoJ’nin antitröst iddialarına dayanan suçlunun iadesi müessesesi de ilk defa uygulamaya geçmiş oluyor

Adalet Bakanlığı’nda Başsavcı Yardımcısı tarafından yapılan açıklamada, fiyatları hile ile belirleyen bir kişinin dünya çapındaki gizli bir anlaşmaya katılma suçuyla yüzleşmesi için yapılan bu iadenin bir ilki gerçekleştirdiği belirtilerek, bunun da ileride atılacak adımların habercisi olduğunun altı çiziliyor. İhlalin ise 1999 yılından 2006’ya kadar sürerek  Pisciotti ile işbirlikçileri tarafından yüzlerce milyon dolarlara varan etkinin ortaya çıktığı görülüyor. Pisciotti, 10 yıla varan hapis cezası ve 1 Milyon dolarlık para cezası gibi yaptırımlar öngören Sherman Kanunu’nu ihlal ettiği gerekçesiyle yargılanıyor. Bu da, DoJ’nin yabancıları yargılayabilme konusundaki gayretini ortaya koyduğu gibi, bu tip ihlalleri suç olarak kabul eden ülkelerin sayısındaki artışla birlikte ve suçluların iadesi sayesinde bu gayretin ileride daha da çok sonuç verebileceğini gösteriyor.

Maç Yayın Haklarında Son Viraj

Uzatma dakikalarının sonlarındayız. Peki maç yayın haklarının son durumu ne? Konunun geçmişi ve geleceğine yönelik yorumlarıyla, Barış Yüksel tüm sorularınıza cevap veriyor.

İlk kez şike krizi ile gündeme gelen ve Digitürk ile TFF’nin ısrarları neticesinde adeta bir yılan hikayesi halini alan maç yayın haklarının münhasıran Digitürk’e ait olacağı sürenin uzatılmasına ilişkin süreçte artık son viraja gelindi.

Mevcut durumu anlatmadan önce buraya nasıl gelindiğini kısaca hatırlatalım.

BOS006229Konunun ilk kez Rekabet Kurulu gündemine gelmesi, Digitürk ve TFF’nin Süper Lig maç yayın haklarının süresinin 3 sezon için ihalesiz olarak uzatılmasına dair anlaşmayı Rekabet Kurulu’nun onayına sunması ile başlamıştı. Uzatmanın gerekçesi olarak, Digitürk’ün şike süreci nedeniyle uğradığı zarar gösterilmişti. İddiaya göre ihalesiz süre uzatımı olmaksızın Digitürk bu krizi atlatamayacak ve Türk futbolu zarar görecekti. Kurul yaptığı inceleme sonucunda ilk olarak bu anlaşmaya izin verildiği takdirde ödemeli platform hizmetleri pazarındaki rekabetin büyük ölçüde ortadan kalkacağına işaret etmişti. Ayrıca karar metninde Digitürk’ün iddia edilen zararları ispat edemediğinin de altı çizilmişti. Ancak karardaki belki de en önemli unsur Kurul’un diğer çözüm yöntemlerine ilişkin tespitiydi. Zira Kurul, maç yayın haklarının alt lisanslama suretiyle diğer platformlara da satılabileceğini, ayrıca alternatif teknolojiler (özellikle internet) üzerinden canlı yayın haklarının da pazarlanabileceğini dile getirmişti. Ayrıca Kurul her halükarda 3 sezonun çok uzun bir süre olduğunu da açıkça ortaya koymuştu.

Esasen Kurul’un bu kararı rekabet hukuku ile biraz olsun ilgili olan kişiler için son derece olağan bir karardı. Nitekim AB ülkelerinde zaten maç yayın haklarının münhasır olarak devrine toplamda maksimum 3 yıl için ve eşit içerikte paketlere bölünmesi koşuluyla izin verilirken, ülkemizde zaten 5 yıllığına ve bütün halinde Digitürk’e devredilmiş olan hakların, hem de bu sefer ihaleye dahi ihtiyaç duymaksızın, 3 sezon daha uzatılmasının her ne gerekçeye dayanırsa dayansın meşru olamayacağı aşikardı.

Bu kararın yayınlanmasının hemen ardından bu iki teşebbüs (ki rekabet hukuku çerçevesinde TFF’nin de bir teşebbüs sayıldığı Kurul kararında belirtilmektedir) arasında bu sefer süre iki sezon olarak değiştirilmek üzere aynı anlaşma yeniden imzalanmış. Kamuoyunda pek yer almayan bu anlaşma Türk spor basını tarafından (Fanatik ve AMK gazeteleri) ortaya çıkarılınca, Kurul da haliyle yeniden sürece müdahil olmak zorunda kalmış ve söz konusu anlaşmanın meşruiyetini değerlendirmek için soruşturma başlatmıştı.

İşte bu soruşturmaya yönelik kısa karar geçtiğimiz hafta içinde yayınlandı. İlk bakışta, kararda taraflar arasındaki anlaşmaya onay verildiği görülüyor. Bu durum okuyucuyu oldukça şaşırtabilir. Gerçekten de kısa karara bakınca akla gelen ilk soru “nasıl oldu da sürenin bir sene azalmasıyla önceki kararda şiddetle karşı çıkılan ve rekabeti büyük ölçüde ortadan kaldıracağı açıkça ortaya koyulan sözleşme bir anda hukuka uygun hale geldi?” oluyor.

Ancak zaten birkaç paragraftan oluşan karara bir kez daha göz gezdirince bir ibare ön plana çıkıyor:

İş bu kararın gerekçe bölümünde belirtilen koşulların sağlanması kaydıyla

Yani aslında Kurul henüz kesin kararını açıklamış değil. Belli ki yukarıda değindiğimiz tutarsızlık Kurul’un da dikkatini çekmiş ve Kurul ilk kararda belirttiği olumsuz sonuçların giderilmesi için bir takım önlemler almayı uygun görmüş. Gerekçeli karar yayınlanıncaya kadar bu önlemelerin ne olacağını kesin olarak bilebilmek tabi ki mümkün değil. Ancak dünyadaki uygulamalara ve Kurul’un önceki karardaki tespitlerine bakıp bunlar üzerine biraz da düşününce olası koşullar hakkında fikir yürütmek mümkün olabiliyor.

Öncelikle, söz konusu koşulların ihalesiz süre uzatımının Kurulca da tespit edilen ciddi pazar kapatma etkisini ortadan kaldırması gerektiği şüphesiz. fft104mm1995354Bunun için ise izlenecek yöntem zaten ilk Kurul kararında yer alıyor: “Altlisanslama”. Ama esas sorun bu altlisanslamanın nasıl olacağı. İşte bu noktada da dünya uygulamaları yardımımıza koşuyor. Ödemeli televizyon pazarında, maç yayın haklarına sahip olmayan işletmecilerin yok olmanın eşiğine gelmesi problemi İngiltere’de de ortaya çıkmış. İngiltere’de bu duruma müdahale etme yetkisine sahip olan OFCOM ise hakların sahibi olan BSkyB’ye bu hakları “retail minus” adı verilen yöntemle diğer işletmecilere pazarlamasını zorunlu tutmuş.

Düzenleyici otoritelere mahsus yetkilere sahip olan OFCOM’un aksine Rekabet Kurulu’nun böyle bir zorlama yetkisi olmasa da, Kurul’un aynı uygulamayı ihalesiz süre uzatımına izin verilmesinin bir koşulu olarak kabul etmesi Türk hukukunda da mümkün. Ayrıca ülkemizdeki duruma bakıldığında böyle bir koşulun ödemeli platform hizmetleri pazarındaki rekabeti önemli derecede koruyabileceği de bir gerçek. Dolayısıyla gerekçeli karar açıklandığında böyle bir şartla karşılaşmak hiç de sürpriz olmayacaktır.

Bu yazıyı futbola ilişkin bir analoji ile noktalamak gerekirse, “son düdük çalmadan maç bitmez” ve bu düdüğe kadar en bilgili kişinin öngörüsü bile bir tahminden ileri gidemez. Umalım da son düdük çaldığında tahminlerimize paralel bir sonuç ortaya çıksın ve Türk futbolu için en hayırlısı olsun.

Özelleştirme Tebliğ Yenilendi

1998/4 sayılı Özelleştirme Tebliğ yenilendi.

Eski ve yeni Tebliğ karşılaştırmasını Göksu Utecht yapıyor.

BOS002076Serbest piyasa ekonomisinin sağlanmasında önemli bir araç olarak görülen özelleştirme işlemleri, aynı zamanda bu amaca engel teşkil edecek bir yapıya mahal verebilecek nitelikte görülebiliyor. Bir başka deyişle, teşebbüslerin özelleştirme yoluyla devralma beraberinde pazarda hâkim duruma gelmesi ve böylece kamu tekelinin terk edilerek özel tekelin başlaması söz konusu olabilir. Piyasaları bu ve benzeri olumsuz sonuçlardan korumak ve rekabetçi yapıyı devam ettirmek amaçlarıyla 1998/4 sayılı Tebliğ [i] sürecinde Rekabet Kurumu, ihalenin kamuya duyurulmasından ve ihale sonrası devir gerçekleştirilmeden hemen önce olmak üzere iki ana basamakta özelleştirme sürecine dâhil oldu.  Ancak Kurum, geçtiğimiz günlerde konuya ilişkin yeni bir Tebliğ yayımladı ve 1998/4 Tebliğ ile öngörülen kurallar yenilendi.

  • Kapsam: Teşebbüslerin ortaklık paylarının ya da diğer hak ve araçların tümünün veya bir kısmının işleme konu teşebbüsün üzerindeki kontrolü değiştirecek özelleştirme yolu ile her türlü devir Tebliğ kapsamında olmaya devam ediyor.  Kamu tüzel kişiliğine sahip eğitim kurumlarına yapılan devirler ile teşebbüs kontrolünde değişikliğe yol açmayan hisse devirlerinin ‘ön bildirim ve izne’ tabi olmayacağı ise açıkça düzenlendi.
  • Ciro Eşiği: Özelleştirme işleminin ‘ön bildirim ve izne’ tabi olup olmadığının belirlenmesinde; özelleştirilecek birimin sahip olduğu pazar payı ile hukuki ve fiili imtiyazların önemi kalmazken ciro eşiği 20 M TL’den 30 M TL’ye yükseltildi.
  • Ön Bildirimde Süre: Tebliğ uyarınca ihale şartlarının kamuya duyurulmasından önce Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Rekabet Kurumu’na ön bildirimde bulunacak. Bu andan itibaren Kurum’un en fazla 40 gün içinde Rekabet Kanunu’nun 7. maddesini de dikkate alarak görüşü bildirmesi gerekiyor. Söz konusu görüşün ihale şartnamesine esas teşkil edecek nitelikte olduğu da Tebliğ’de açıkça düzenleniyor. Ayrıca Kurum’un görüşünün 3 yıl geçerliliğini koruduğu, sürenin bitiminden itibaren ise aynı ihaleye ilişkin olarak yeniden görüş alınması zorunlu tutuluyor.
  • Genel İlkeler: Başvurusu sonrası takip edilecek usullere ilişkin 1998/4 sayılı tebliğde yer alan ilkeler genel itibariyle korunmakla birlikte, yeni düzenlemeyle Kurum kendisine gelen ön bildirim ve izin taleplerine ilişkin olarak süreç işletilmeksizin ön bildirim ve izne tabi olmadığı kararını verebilecek.
  • Ön izin: Tebliğ uyarınca ön bildirime tabi özelleştirmelerde devretme faslına geçildiğinde devrin hukuki geçerlilik kazanabilmesi için Rekabet Kurumu’ndan ön izin alması zorunlu olmaya devam ediyor.

[i] 1998/4 sayılı ‘Özelleştirme Yoluyla Devralmaların Hukuki Geçerlilik Kazanabilmeleri İçin Rekabet Kurumuna Yapılacak Ön Bildirimlerde ve İzin Başvurularında Takip Edilecek Usul ve Esaslar Hakkında Tebliği’

İngiltere’de 4G İhalesi Sonuçlandı

İngiltere’de düzenleyici otorite OFCOM’un rekabete ilişkin endişeleri dolayısıyla, Avrupa’nın geri kalan ülkelerine kıyasla oldukça geciken 4G ihalesi en sonunda sonuçlandı.

Detaylar Barış Yüksel’in yazısında.

İngiltere’de düzenleyici otorite OFCOM’un rekabete ilişkin endişeleri dolayısıyla, Avrupa’nın geri kalan ülkelerine kıyasla oldukça geciken 4G ihalesi en sonunda sonuçlandı. İhale sonucunda, üzerinden 4G hizmetlerin sunulacak frekanslar 5 oyuncu arasında paylaşıldı. Pazarda 5 oyuncunun birden hizmet sunabilmesinin sağlanması ise en azından şimdilik OFCOM’un rekabetçi kaygılarının biraz olsun giderildiğini gösteriyor.

BOS005653İhale kapsamında 800 MHz ve 2.6 GHz frekans bandından toplamda 250 MHz’lik frekans satışa sunuldu ki bu rakam İngiltere’nin ihale öncesi kullanılan toplam frekansının 2/3’üne denk geliyor. Yani bu ihale sonucunda İngiltere’de mobil işletmecilerin kullanımına tahsis edilmiş frekansların miktarın neredeyse iki katına çıktı diyebiliriz.

Daha önce analog televizyon yayıncılığına tahsis edilmiş olan 800 MHz frekansı özellikle çok geniş bir kapsama alanı sağlaması dolayısıyla altın frekans olarak adlandırılıyor. 2.6 GHz frekansı ise daha çok işletmecilerin kapasite kaygılarını gidermek için kullanılıyor. İhale sonucunda İngiltere’de mobil pazarın önemli oyuncularından Telefonica, Vodafone ve H3G hem 800 MHz hem de 2.6 GHz frekansı elde ederken, pazarın en küçük oyuncusu konumunda olan ve esasen tüketicilere mobil internet hizmeti sunan H3G yalnızca 800 MHz frekansı elde etti. Pazara ilk kez bu ihale ile dahil olan BT iştiraki Niche Spectrum Venture (NSV) ise sadece 2.6 GHz frekansı satın aldı. BT zaten önceden de mobil pazara girme gibi bir amacı olmadığını çok açık bir biçimde dile getirdiğinden NSV’nin bu frekansı kullanarak tam olarak nasıl bir hizmet vereceği sorunun cevabı henüz tam olarak belli değil. Ancak genel kanı BT’nin bu frekansı özellikle sabit genişbant hizmetlerinin bazı nedenlerde sunulamadığı yerlerde tamamlayıcı hizmetlerin sunumu için kullanacağı yönünde.

İhale sonucunda toplamda 2.341.113.000 £ gelir elde edilmiş ve en fazla spektrumu toplamda 790 milyon £ ödeme yapan Telefonica elde etmiş. İhale sonrasında, 2017 yılına kadar İngiltere’nin tamamına 4G hizmetlerin götürülmesi bekleniyor.

İhale ile ilgili belki de en dikkat çekici husus ise ihale  bedelinin düşüklüğü.

Zira devletin en azından 3.5 milyar £ gelir beklediği ihalenin ne derece büyük bir hayal kırıklığı olduğu esas olarak 2000 yılında gerçekleşen 3G frekans ihalesi ile bir karşılaştırma yapıldığı zaman gözler önüne seriliyor. 2000 yılındaki ihalede, satılan frekans miktarı daha düşük olmasına rağmen, işletmeciler toplamda 22 milyar £ ödeme yapmışlardı. Piyasa analistleri bu durumu mobil işletmecilerin artık akıllandığı şeklinde yorumluyorlar. Zira gerçekten de 3G hizmetleri bakımından gerek düzenleyici otoritenin müdahaleleri gerekse de yaşanan aşırı rekabet, işletmecilerin umdukları karların yanına bile yaklaşamamaları sonucunu doğurmuştu.

Ancak her ne kadar elde edilen ihale gelirleri düşük olsa da, sonuçta ortaya çıkan rekabetçi pazar yapısında 4G hizmetlerinin hızla yaygınlaşması ve bu sayede İngiliz tüketicilerinin ciddi faydalar sağlaması da kuvvetle muhtemel. 4G’nin gerçekten tüm beklentilere cevap verecek kadar önemli bir hizmet olup olmadığı sorusu ile henüz yanıtlanabilmiş değil. Nitekim 4G teknolojisi ile sunulan hizmetlerin potansiyeli çok yüksek olsa da henüz bu potansiyelin dünyanın herhangi bir yerinde tam anlamıyla kullanıldığını da söylemek mümkün değil.

Ağ Alma Komşu Al

Frekans spektrumlarının değeri teknolojik gelişmeler dolayısıyla her geçen gün biraz daha artıyor.

Mobil telekomünikasyon hizmetlerinin sunulması için en önemli kıt kaynak olan frekans spektrumlarının değeri teknolojik gelişmeler dolayısıyla her geçen gün biraz daha artıyor.

Özellikle GSM işletmecileri tarafından sunulan veri hizmetlerine olan talebin hızla artması ve son kullanıcıların veri tüketim oranlarının giderek çoğalması frekans spektrumlarını GSM işletmecileri arasındaki rekabetin en önemli aracı haline getiriyor. Ancak bu durum pazar rekabeti açısından da bazı sorunlar doğmasına sebebiyet veriyor.

Önceleri yalnızca ses ve kısa mesaj hizmetleri üzerinden rekabet eden ve tüm abonelerine belli bir kalitede hizmet sunmak konusunda çok da zorlanmayan GSM işletmecileri şimdilerde çok daha ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmış durumda. Dünyanın dört bir yanındaki işletmeciler hem sürekli olarak gelişen yeni teknolojilere yatırım yapmak hem de teknolojik imkanlar dolayısıyla inanılmaz biçimde artan talepleri karşılayacak altyapıları oluşturmak için yarışıyorlar.

Oldukça yakın bir geçmişte çığır açacak teknoloji olarak ortaya konulan ve cep telefonundan beklentilerimizi tamamen değiştireceği iddia edilen 3G teknolojisinin pabucu birçok ülkede dama atıldı bile. 3G’ye geçmeden önce cep telefonundan tek bir e-postaya bakabilmek için dakikalar harcayan aboneler şimdilerde mobil cihazlarından video izlerken yaşadıkları saniyelik gecikmelerin ne kadar çekilmez olduğu konusunda şikayetçi olmaktalar. Aynı şekilde telefonla konuşurken mobil internet hizmetlerinden yararlanamamak ve internet üzerinden yapılan video konferanslarda görüntünün eş zamanlı olarak aktarılamaması da günümüzde önemli problemler olarak kabul ediliyor.

Telekomünikasyon endüstrisinin yenilikçi firmaları da tüm bu sorunlara çözümler bulmakta gecikmiyorlar. Özellikle veri hizmetlerinin sunulması aşamasında, çok yakın bir zamanda 3G teknolojisinin yerini alması beklenen ve ileride ses hizmetlerinin sunuş biçiminde de çok ciddi yenilikler doğuracağı ileri sürülen LTE teknolojisi şimdiden birçok ülkede tüketicilerle buluşturuldu bile. Bu hizmeti sunmaya başlayan işletmeciler tarafından 4G olarak adlandırılan, fakat teknolojiyi geliştirilen kuruluşlarca henüz tam olarak 4G için belirlenen standartları yakalayamadığı belirtilen, LTE teknolojisinin mobil internet hizmetlerinin hızında çok büyük bir artış meydana getirmesi bekleniyor. Öyle ki, GSM işletmecileri tarafından sunulan mobil internet hizmetlerinin sabit hat üzerinden sunulan internet hizmetleriyle arasındaki hız farkının tamamen ortadan kalkacağı da iddialar arasında. Ayrıca cihazların kendi arasında iletişim kurması anlamına gelen M2M uygulamaları çerçevesinde birçok cihazın da giderek artan veri kullanımına katkı sağlayacağı düşünülüyor.

Tüm bu gelişmeler ise GSM işletmecilerin frekans spektrumuna duyduğu ihtiyacı çok daha fazla arttırıyor. Zira işletmecilerin mevcut altyapıları her geçen gün katlanarak artan veri talebini karşılamakta çok zorlanıyor. Bu sebeple dünyanın her yerinde eskiden farklı hizmetlerin sunulması için kullanılan frekans spektrumları boşa çıkartılarak GSM işletmecilerine tahsis ediliyor. AB’de 800 MHz, ABD’de ise hem 800 hem de 700 MHz frekans spektrumları LTE hizmetleri sunmak isteyen GSM işletmeleri tarafından adeta kapışılıyor. ABD’deki AT&T/T-Mobile birleşmesinin ardındaki nedenin de aslen AT&T’nin daha fazla frekans spektrumuna ulaşabilmek için yaptığı bir hamle olarak değerlendiriliyor. Bu birleşmenin gerçekleşememesinin ardından Comcast adlı bir kablolu TV şirketi ile yaptığı anlaşma çerçevesinde sahip olduğu frekans spektrumu miktarını ciddi biçimde arttıran Verizon’un ise rakibine karşı çok ciddi bir avantaj elde ettiği belirtiliyor.

Ancak frekans spektrumunun değerinin bu denli artması ve işletmecilerin rekabetçi güçlerini sürdürebilmesi için en önemli etken haline gelmesi rekabetçi endişeleri de arttırıyor. Nitekim bazı işletmeciler, talepte patlamaların yaşandığı bu dönemi rakiplerini pazar dışına atabilmek için bulunmaz bir fırsat olarak nitelendiriyorlar. Bu işletmeciler ihtiyacından çok daha fazla frekans spektrumuna sahip olarak, rakiplerinin ihtiyacı olan kıt kaynağa erişmesine engellemek üzerine bir strateji oluşturuyorlar.

Spektrum istiflemesi olarak adlandırılan bu strateji çerçevesinde işletmeciler rakiplerinin rekabetçi güçlerini azaltmayı ve rakiplerinin fiyatlar üzerinde oluşturduğu aşağı yönlü baskıyı ortadan kaldırmayı amaçlıyorlar. Bu strateji her ne kadar başlangıçta yapılan gereksiz harcamalar dolayısıyla işletmecilere zarar verecek ise de, uzun vadede işletmecilerin fiyatlama stratejilerini rekabetçi baskılardan uzak bir biçimde serbestçe belirleme olanağı yakalamasını ve bunun sonucunda karlılığını arttırmasını sağlıyor.

Spektrum istiflemesi uygulamaları mobil telekomünikasyon pazarlarındaki gelişmeleri baltalama, fiyatları yükseltme ve rekabeti ortadan kaldırma gibi çok ciddi tehlikeler arz etmektedir ve bu sebeple özellikle de düzenleyici otoriteler tarafından mutlaka engellenmelidir. Ülkemizde de yeni frekans spektrumlarının boşa çıkartılması için yoğun çabaların var olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu frekans spektrumlarının GSM işletmecilerine tahsisi aşamasında spektrum istifçiliği konusunda çok dikkatli hareket edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Futbol Ekonomisi, Şike ve Rekabet Kurumu

“Futbolumuz dibe oturdu mu?” tartışmaları, kitap olarak yayınlansa baskı rekorları kıracak 400 sayfalık iddianame ile alevlendi.

Temmuz ayında başlayan ve mahkemenin gizlilik kararı üzerine imalarla devam eden “futbolumuz dibe oturdu mu?” tartışmaları, kitap olarak yayınlansa baskı rekorları kıracak 400 sayfalık iddianame ile tekrar alevlendi. Ben de iddianameyi çıkar çıkmaz bir solukta okuyanlar arasındayım. Bir taraftan hukukçu olarak vay be derken, diğer taraftan eski bir rekabet uzmanı olarak, iddia konusu iki ayrı ilişkiler yumağının iktisadi yönünü çözmeye çalışıyorum.

Gençliğimde mahallemizin amatör takımı Düzce Dereli Tütüncü Gençlik’te birkaç kez maça çıkmışlığım var. Ama o dönemler 1 takım formaya piyasadaki en iyi futbolcunun transfer edildiği dönemlerdi. O zamanlar ne iddia, ne Lig TV, ne de hissesi alınabilecek spor kulüpleri vardı. Sonraki yıllarda özel televizyonculuğun önce Avrupa’da ardından Türkiye’de yaygınlaşması ile beraber halkın ilgisini çekecek gözleri ekranlara kilitleyecek spor müsabakaları TV’ler bakımından rakiplerin önüne geçmenin en kolay yöntemi haline geldi. Digital teknolojinin gelişimi ile beraber TV’de maç seyretmek için bilet kuyruğuna girmiyoruz ama TV kumandası üzerinde tek bir tuşa basarak biletçinin kredi kartımıza el uzatmasına izin veriyoruz.

Bugün artık futbol maç yayın hakları, vizyona yeni girmiş filimler ve çok tutan diziler rakiplerin önüne geçmenin anahtarı. Sonuncusu biraz şans biraz kısmet ama diğer ikisi için çok büyük paralar dönmeye başladı. Bu paraların yönetiminde ise bence üretici tüketici (futbol kulübü / futbol seyircisi) dengesi kaymış bir Futbol Federasyonu yer alıyor ve altın yumurtlayan kaz şu anda can çekişiyor. Daha teknik bir bakış açısı ile ortada aksayan ve kendi kendine dengeye gelemeyen bir piyasa var. Buna devlet eliyle müdahale edilmesi gerekli ama biz işin tüm yönlerini Futbol Federasyonu üzerine yıkmış durumdayız.

Bu anlamda sorun alanlarından birisi de maç yayın hakları. Nitekim son ihaleye kadar maç yayın hakları hep Rekabet Kurulu’nun önüne bir sorun olarak çıktı. Cine5, TeleOn, Digitürk soruşturuldu cezaya çarptırıldı. En son verilen kararda D-Smart, TFF ihale yapmadan Digitürk’ün süresini uzatamaz dedi, Rekabet Kurulu evet uzatamaz ama tek bir istisna yaparak buna izin veriyorum kararını verdi. Son yapılan ihaleye ilişkin ise sessiz kaldı.

Peki bu gelişmeler Türkiye’ye özgü mü? Hayır futbol Avrupa ekseninde tüm dünyada çok hızlı bir şekilde ticarileşmiş durumda. Her parlayan endüstride olduğu gibi hızlı gelişim kayıtlı ve kayıtsız birçok yeni ekonomi yarattı. Kayıtsız kısmına yönelik şikeye sert tavır, bahis skandallarının uluslararası takibi aslında bizim Meclisimizin uluslararası uygulamaları takip ettiğini gösteriyor.

İşin kayıtlı kısmında ise maç yayın haklarının temel girdi olarak kullanıldığı ve buradan kulüplere aktarılan paralarla Arda Turan’a, Mesut Özil’e milyon Euro’ların ödendiği TV yayıncılığı, mobil telefon işletmeciliği, sponsorluk vb. alanlarda rekabet kuralları daha popüler hale geldi.

Maç yayın hakları ile ilgili AB Walrave Kararı ile ilk olarak sporun amatör yönü ile profesyonel yönünü ayırdı. Bosman Kararı işin profesyonel yönüne ilişkin ben rekabet kurallarını uygularım dedi. Screensport EBU, Formula One Racing ve British Interactive Broadcasting Open kararları ile varlığını gösterdi. Şampiyonlar Ligi’nin bugünkü başarısında AB Komisyonu’nun 2003 yılında vermiş olduğu ve rekabetçi çerçeveyi çizen kararı önem taşıyor. AB Komisyonu ardından yönünü üye ülkeler çevirdi ve Almanya’daki maç yayın haklarına ilişkin 2004 yılında DFB Kararını verdi. Ama asıl içtihadını en büyük maç yayın hakkı pazarı olan İngiltere için FA Premier League Kararı ile oluşturdu. İngiltere Federasyonu ile AB Komisyonu arasında sıkı pazarlıklar, restleşmeler, tehditler ile bugünkü yapı vücut buldu.

AB Komisyonu maç yayın hakları ile ilgili temel olarak şunları diyor:

  1. Yayın hakları ile ilgili işlemler AB Rekabet Kurallarına tabidir
  2. Maç yayın hakları ayrı bir pazardır
  3. Toplu satışa muafiyet tanınabilir fakat bunun ihale ile yapılması gerekir
  4. Hakkın süresi 3 yılı aşmamalıdır
  5. Haklar mutlaka ikame paketlere bölünmelidir
  6. Satılmayan haklar kulüplere kalmalıdır

Türkiye de son döneme kadar hep AB Komisyonu’nu takip etti ve işin kayıtlı ekonomi kısmına ben bakarım yaklaşımını benimsedi. Rekabet Kurulu’nun en son kararı AB’nin FA Premier League Kararından önce alınmıştı. Dolayısıyla Rekabet Kurulu’nun AB Komisyonu uygulamasından vazgeçip vazgeçmeyeceği merak konusu idi. Her ne kadar TFF Kanunu bu arada değişmiş olsa da, yayın haklarına ilişkin eski dönemle yeni dönem arasında pek bir fark yoktu. Son yapılan ve Digitürk’ün kazandığı ihaleye baktığımızda Türkiye uygulamasının rekabet kuralları bakımından AB uygulamasından büyük ölçüde ayrıldığını ve önemli bir pazar gücü yaratma riski taşıdığını görüyoruz.

AB hakkın süresi 3 yılı aşmamalıdır derken, biz hakları 4 yıllığına vermişiz ve ilaveten bir yıllık opsiyon tanımışız. Keza haklar mutlaka ikame paketlere bölünmeli denirken biz paketlere bölmüşüz ama bunların ikame olmadığı ihale sonucu paketler için ödenen bedellerden anlaşılıyor.

Bunların üzerinde bir de şike krizi yaşandığında, aklıma son bankacılık krizinde ABD’de büyük bankaların ve otomotiv şirketlerinin kurtarılmasında harcanan ve toplumun üzerine ilave vergiler olarak binen milyarlarca dolar geliyor. Bu kurtarma operasyonunun dayandığı iktisadi temel nedir biliyor musunuz? “TOO BIG TO FAIL!

Özelleştirmelerde Yeni Döneme mi Giriliyor?

Rekabet Kurumu Başkanı’nın yaptığı açıklama, özelleştirmede yeni bir döneme yön verecek nitelikte görünüyor.

Rekabet Kurumu Başkanı’nın yaptığı açıklama, özelleştirmede yeni bir döneme yön verecek nitelikte görünüyor.

Başkan Nurettin Kaldırımcı, 2.Türkiye Enerji Zirvesi’nde söz alarak,
gündemdeki bazı özelleştirme planları hakkındaki yorumlarını dile getirdi.Yorumlar, özelleştirmeye konu şirketlere ve özellikle de taliplerine, yeni bir dönemin kapılarının açılabileceği sinyalini verdi.

Öncelikle gündemdeki şirketlere ve özelleştirme konusundaki geçmişlerine göz atalım…

İGDAŞ

  • İstanbul BŞB Genel Sekreteri tarafından Eylül ayında yapılan açıklamada, birkaç ay içinde ilanın verilebileceği ve bu yıl sonuna kadar ihaleye çıkmanın hedeflendiği belirtildi.
  • İhalenin, 2012 ortalarına kadar sonuçlanması bekleniyor.

Başkent Doğalgaz Dağıtım AŞ

  • Başkent Doğalgaz’ın özelleştirmesi için ilk ihale 2008’de Ankara BŞB tarafından gerçekleştirilmiş, en yüksek teklifi veren iki şirketin yükümlülüklerini yerine getirmemesi üzerine iptal edilmişti.
  • ÖİB tarafından 2010’da yeniden süreç başlamış, ancak ödeme yapılmaması nedeniyle devir gerçekleşememiş ve ihale iptal edilmişti.
  • Bu sefer 3.kez ihale ilanına çıkarılmış, son teklif verme süresi de 31 Ekim olarak belirlenmişti.
  • Daha sonra Resmi Gazete’de yayımlanan ilanla, tarih 27 Ocak 2012 tarihi olarak değiştirildi.

Peki, Rekabet Kurumu Başkanı Nurettin Kaldırımcı ne dedi?

Bahsi geçen enerji zirvesinde konuşan Kaldırımcı, aynı bölgede elektrik ve doğalgaz dağıtım işini yapacak şirketler için ‘yakınsama incelemesi‘ yapmalarının gündemde olduğunu söyledi. Yani, özel sektörden bir şirketin hem elektrik hem doğalgazı aynı bölgede dağıtımına izin verilmeyeceği sinyalini vermiş oldu.

Yakınsama İncelemesi Nedir?

Rekabet Kurumu’nun özelleştirmelere dair yetkisi 2 yönlü ele alınabilir: İlki, kamu kurumlarının sahip olduğu piyasa gücünün devrinin özelleştirme sonrasında ilgili pazardaki rekabet üzerine etkilerine ilişkin Rekabet Kurulu’nun görüşünün alınması gereklidir. İkinci olarak, ihale sonrasında özelleştirme yoluyla devralma işlemi Rekabet Kurulu’nun iznine tabidir.

Bu çerçevede Rekabet Kurulu, günümüze dek çok sayıda elektrik ve doğal gaz piyasalarına dair özelleştirme kararlarına imza atmıştır. Yaptığı değerlendirmeler kapsamında, aynı coğrafi bölgedeki elektrik ve doğal gaz faaliyetlerinin tek teşebbüse devrinin, o bölgede özelleştirme sonrası beklenen piyasanın yeterince rekabetçi olmamasına neden olabileceği ihtimalini de analiz etmektedir.

Başkan’ın bahsettiği de, doğal gaz dağıtımı yapan teşebbüslerin, aynı bölgedeki elektrik dağıtım faaliyetlerini elde etmeleriyle oluşacak yakınsayan pazar durumudur. Özünde birbirine rakip olan teşebbüslerin, bir nevi yatay yoğunlaşmaya sebebiyet verip vermedikleri incelenmektedir.

Bu durumda örneğin,  “Başkent Doğalgaz özelleştirme süreci Enerjisa tarafından değil, Sabancı Holding tarafından takip edilmektedir” açıklamasını yapan Sabancı’nın, Ankara’da elektrik dağıtım ağına sahip olması sebebiyle Başkentgaz ihalesine girmesi engellenebilir.

Önemli Not: Tabi bu zirvede, EPDK Başkanı Hasan Köktaş da vardı, ÖİB Başkanı Ahmet Aksu da. Enerji sektörüyle ilgili hem EPDK hem de Rekabet Kurumu’nun koyduğu kuralları hatırlatan AKSU, bu konuda iki kurum arasındaki yetki çatışmasına değindi. Sözü alan EPDK Başkanı, “Rekabet Kurumu’nun düzenleyici karar alamayacağı” iddiasıyla Rekabet Kurumu Başkanı’nın açıklamalarına itirazını ve süregelen bu tartışmayı dile getirdi.

Yan Teklif Uygulaması Rekabet Süzgecinden Geçemedi

Rekabet Kurulu soruşturması tamamlandı.

Rekabet Kurulu, kamu alımlarında yan teklif uygulamasına yönelik olarak laboratuar ve cihaz hizmetleri pazarında faaliyet gösteren teşebbüsler hakkında yaptığı ön araştırmayı tamamladı.

Önaraştırma sonucuna göre,  “yan teklif” uygulamasının temin usulünün bir parçası haline geldiğine dikkat çekilerek, yan teklif sunulmasının rekabet hukuku açısından yanlış bir uygulama olduğu belirtildi.

“Yan Teklif” uygulaması, kamunun doğrudan temin yoluyla yaptığı mal ve hizmet alımlarında belirli bir firmanın tercih edilmesi olarak biliniyor. Kurul,  kamu alımlarında yan teklif uygulamasının özünde firmalar arası danışıklılığı barındırdığını söyledi ve ekledi, “bir yarış olsa daha kaliteli mal veya hizmetin daha düşük fiyatla teminine imkân verecek bir uygulama ile ihtiyaç karşılanabilir ve ciddi tasarruflar ortaya çıkabilir”. Hâlbuki yan teklif uygulamasında danışıklı hareket edilerek bir mal veya hizmet, yüksek fiyatla aynı kişi veya teşebbüsten tedarik edilebiliyor.

Kurul tarafından tespit edilen diğer bir ilginç nokta, tekliflerin çoğu zaman alımı gerçekleştiren idareler ya da yöneticiler tarafından talep edilmesi. Bu aslında şu anlama geliyor: alım usulü açısından birden fazla teklif şartının geçerli olduğu durumlarda kamu kurumları teşebbüslerden ayrı ayrı teklif istemek yerine, alım yapacağı teşebbüse “yeter sayıda teklif getir” ya da “başka teşebbüslerin uygun teklif vermesini sağla” diyor.

Kurul, bu şekildeki doğrudan temin uygulamalarının piyasanın işleyişini olumsuz yönde etkileyeceğini ve kamuyu da büyük zararlara uğratabilme potansiyeli olduğunu dile getirdi. Kararda dikkat çeken bir diğer önemli nokta ise soruşturma açılmamasına sebep olarak soruna daha hızlı bir çözüm bulma amacının gösterilmiş olması. Bu nedenle, inceleme Kurul tarafından önaraştırma ile kapatılmış, ihlale ne şekilde son verilmesi gerektiğine ilişkin görüş bildirilmesine karar verilerek soruşturma açılmamış.

Son olarak, yan teklif uygulamasının yalnızca önaraştırma yapılan laboratuar ve cihaz hizmetleri pazarı bakımından değil, diğer sektörler bakımından da yaygın olduğunu tespit eden Kurul, uygulamanın yanlış olduğu ve buna devam edilmesi halinde Rekabet Kanunu kapsamında cezaların uygulanabileceğinin altını çizdi.