AYM’nin Passolig kararı yayımlandı

Anayasa Mahkemesi’nin Passolig kararı yayımlandı. Belit Polat bahsediyor.

Taraftar Hakları ve Dayanışma Merkezi’nin Türkiye Futbol Federasyonu ve Aktif Bank aleyhine Passolig uygulamasının iptali için açtığı davada Ankara 16. Tüketici Mahkemesi, 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un söz konusu e-bilet uygulamasına olanak tanıyan hükümlerinin iptali istemiyle konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşımıştı.

Tüketici Mahkemesi, ilgili maddelerin Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu iddia ediyordu. Anayasa Mahkemesi ile iptal istemiyle yapılan başvuruyu oyçoğunluğuyla reddetmişti. Federasyonların, kart bilgilerinin kulüpler adına reklam ve pazarlamasındaki yetkilerini kısmen veya tamamen üçüncü kişilere devredebileceğine yönelik hükmün ise iptaline karar vermişti.

Yüksek Mahkeme’nin gerekçeli kararı bugün Resmi Gazete’de yayımlandı. Kararı hızlıca gözden geçirdiğimizde, Passolig uygulamasının sporda şiddetin önlenmesine katkı sağlayabileceği ve kamu yararı amacına hizmet edebileceği vurgusunun yer aldığını görüyoruz. Federasyona verilen yetki ise bu amacı gerçekleştirmeye elverişli görülmüyor ve ölçülülük ilkesine aykırı olduğu sonucuna varılıyor. Kısacası, maça gitmeyi özlemeye devam edeceğim  gibi görünüyor.

Detayları sonraya bırakmak üzere, kararı okumayı dilerseniz buradan ulaşabilirsiniz.

İtalya’da maç yayın haklarına soruşturma !

İtalya Rekabet Otoritesi AGCM, Serie A ligi maç yayın haklarının Sky ve Mediaset şirketlerine satışının rekabet hukuku bakımından ihlal teşkil edip etmediğinin tespiti için soruşturma başlattı.

AGCM, ülkede ödemeli televizyonculuk hizmeti sunan en büyük iki şirket olan Sky ve Mediaset’in 2015 ile 2018 yılları arasındaki maçların yayın haklarına ilişkin ihale sürecindeki davranışlarını inceleme konusu yapacak. Bilindiği gibi Mediaset grubunun sahibi eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi.

Hatırlanacağı üzere geçen sene gerçekleştirilen ihalede maç yayın hakları beş ayrı paket halinde hazırlanmıştı. Bu çerçevede söz konusu paketler şu şekilde düzenlenmişti:

  1. Ligde öne çıkan sekiz kulübün maçlarının uydu platformu üzerinden münhasıran yayınlanması hakkı (Paket A)
  2. Sayısal karasal yayın yolu ile yukarıdaki kapsama eşdeğer maçları ihtiva eden münhasır yayın hakkı (Paket B)
  3. Maç öncesi ve sonrası röportajlar ile soyunması odası görüntülerinin yayınını içeren münhasır haklar (Paket C)
  4. İlk iki paket dışındaki tüm maçların münhasır olarak yayınlanması hakkı (Paket D)
  5. Bazı maçların internet üzerinden münhasır olarak yayınlanması hakkı (Paket E)

Bu kapsamda gerçekleştirilen ihale sonucunda Paket A ve B için  Sky, Paket D için ise Mediaset’in en yüksek teklifi vermesine karşın, tartışmalı bir şekilde Paket A hakları Sky’a, Paket B ise Mediaset’e verilmişti (Paket B haklarına ilişkin Mediaset’in teklifi Sky’ın verdiği tekliften yaklaşık olarak 150 milyon euro daha düşüktü). Ayrıca aynı ihalede Mediaset grubuna bağlı RTI Paket D haklarını almasına karşın, bir süre sonra bu haklarını Sky’a devretmişti. Kısacası Sky’ın sayısal karasal yayına ilişkin haklarını, Mediaset’e ait  Paket D hakları ile değiştirmesi şeklinde bir tablo ortaya çıkmıştı.

AGCM bu durum karşısında Sky, Mediaset ve ihaleyi gerçekleştiren şirket ile federasyonun ofislerinin de yer aldığı altı ofise maç yayın haklarının paylaşılmasına ilişkin deliller bulmak amacıyla baskın yaptı. Konu ile alakalı olarak AGCM, iddialar kapsamında ileri sürülen hususların,  Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Anlaşmanın rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaları yasaklayan 101. maddesi bakımından ihlal teşkil edebileceğini belirtti. ACGM, yapacağı incelemeler çerçevesinde Sky ve Mediaset’in rekabetçi olması gereken ihale sürecinde koordinasyon içine girip girmediğini tespit etmeye çalışacak.

2006 yılında İtalya futbolunda yaşanan şike skandalı gibi maç yayın haklarına ilişkin yürütülen bu soruşturma da çok ses getireceğe benziyor. Ayrıca  iddialar haklı bulunursa Berlusconi bu kez bir başka skandal ile gündeme gelecek.

 

Rekabet Kurulu’nun Passolig kararı

Futbol müsabakalarında “Passolig” adı altında gerçekleştirilen e-kart ve e-bilet uygulaması ile Aktif Yatırım Bankası A.Ş.’nin TFF ile yaptığı sözleşmeler yoluyla münhasır hizmet sağlayıcı konumuna getirildiği, bu konumunu bağlama ve ayrımcılık gibi uygulamalarla kötüye kullanıldığı iddialarına yönelik olarak yürütülen önaraştırma karara bağlandı.

Kurul, TFF ile Aktif Bank ve E-Kent-Netaş Konsorsiyumu arasındaki sözleşmeler ile Aktif Bank ve kulüpler arasında imzalanan Bilet Satışlarına Aracılık Sözleşmelerine 2016-2017 futbol sezonu bitimine kadar bireysel muafiyet tanınmasına ve bu sürenin bitiminde bahse konu sözleşmelerin tekrar değerlendirilmesine karar verdi.

Vanishing_spray_paint_foam_soccer_penalty_kick_markingKarara baktığımızda, özellikle bireysel muafiyet değerlendirmesinin yapıldığı bölümlerde bazı çelişkili değerlendirmeler olduğunu söyleyebiliriz. Zira Rekabet Kanunu uyarınca rekabeti kısıtlayıcı uygulamalara yönelik olarak 5. maddede yer alan şartların tamamının sağlanması halinde muafiyet tanınması gerekirken, Kurul kararında bu husus göz ardı edilmiş ve söz konusu 4 şart  sağlanmamasına karşın muafiyet kararı verilmiştir. Bu noktada Kurul, henüz tam anlamıyla işlemeye başlamamış olan pazar uygulamalarından yola çıkarak sağlıklı bir sonuca ulaşılmasının mümkün olmadığı ve mevcut haliyle E-Kart uygulamasının üç sezon boyunca ilgili pazarlarda muafiyet kapsamında değerlendirilebileceği, ancak on yıllık sözleşme süresinin pazara etkisinin değerlendirilebilmesi için, pazarın oluşumunu tamamlamasının beklenmesi ve 2016-2017 sezonu bitiminde yeni bir muafiyet değerlendirmesi yapılması gerektiği kanaatine varmıştır. Ancak karşı oy yazısında Kurul üyesi Reşit Gürpınar’ın da vurguladığı üzere bu şekilde bir muafiyet kararı verilmesi Kurul’un yetkileri arasında değil.

Kurul 4. madde kapsamındaki incelemelerin yanı sıra 6. madde özelinde de değerlendirmelerde bulunuyor  ve bu bölümdeki değerlendirmeler, ayrımcılık ve bağlama uygulamaları çerçevesinde ortaya konuyor. Ayrımcılık özelinde UEFA kapsamındaki maçlardan birinde Passolig sahiplerine yapılan indirimin bir ayrımcılık teşkil edip etmediği inceleniyor. Burada uygulamanın, tamamen kulüplerin tercihleri çerçevesinde gerçekleştirildiği ve Aktif Bank’ın bilet satışlarının belirlenmesinde herhangi bir rolü olmaması sebebiyle bilet satışlarında eşit alıcılara farklı şartlar uygulamak suretiyle hakim durumun kötüye kullanılmasının söz konusu olmadığı ifade ediliyor.

Bağlama uygulaması ile ilgili olarak ise, Aktif Bank’ın elektronik kartın yanında kredi kartı veya banka kartı alınmasını zorlamadığı ve uygulamada tüketicilerin ağırlıkla elektronik kart özelliği olan ürünü tercih ettikleri belirtiliyor. Bu çerçevede, kanaatimizce eksik bir değerlendirmeyle Aktif Bank’ın Passolig elektronik kartı ile birlikte banka kartı ve kredi kartı gibi ürünleri sunması ve bankanın bankacılık pazarında aktif büyüklüğe göre yapılacak sıralamadaki yeri gibi durumların göz önüne alınması sonucu pazarın rakiplere kapanması ihtimalinin zayıf görüldüğü ifade ediliyor. Söz konusu uygulama neticesinde maç izlemek isteyenlerin Aktif Bank bakımından bir müşteri haline geldiği ve bu noktada bağlayıcı uygulamalar bakımından Kurul’un daha detaylı bir inceleme yapma gerekliliği göz ardı ediliyor.

Bu hususların büyük kısmını karşı oy yazısında Kurul üyesi Reşit Gürpınar da dile getiriyor ve taraflar hakkında soruşturma açılması gerektiğini belirtiyor.

Kurul’un ilgili kararına buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

Premier Lig’den ihale rekoru

Dünyanın en prestijli liglerinden biri olan İngiltere Premier Ligi’nde 2016-2019 dönemini kapsayacak yayın hakları ihalesi rekor bir bedelle tamamlandı. Yapılan ihale sonucu, üç sezonu kapsayan yayın hakları Sky Sports ve BT Sport tarafından 5.136 milyar Pound’a satın alındı. Bu bedelin diğer ülkelerde yayın hakları için yapılacak ihaleleri etkileyip etkilemeyeceği de merak konusu.

cq5dam.thumbnail.490.338.marginBir sezonda 168 karşılaşmanın yayınlanacağı sistemde yedi farklı paket seçeneği bulunmakta. Buna göre A, C, D, E ve G paketlerine sahip olan Sky Sports, 126 müsabakayı canlı yayınlarla futbolseverlerle buluşturacak. Sky Sports’un söz konusu paketler için ödeyeceği bedel ise 4.2 milyar Pound olarak açıklandı. B ve F paketlerinin sahibi BT Sport ise 42 mücadeleyi canlı olarak ekranlara getirecek ve bunun için 960 milyon Pound ödeyecek.

Ayrıca yapılan yeni sözleşmeyle İngiliz futbolunun yayıncı kuruluştan elde edeceği gelir, öncekine oranla %71 artmış olacak. Bunun yanında, iki yayıncı kuruluşun maçları ortak yayınlaması nedeniyle daha fazla karşılaşma canlı olarak gösterilebilecek ve ortalama bir lig maçının yayın değeri 10.2 milyon Sterlin’i bulacak.

Hatırlanacağı üzere 1992-1993 yıllarında yapılan ilk Premier Lig naklen yayın ihalesi 15 milyon Pound üzerinden tamamlanmıştı. Ayrıca  2012 yılında yapılan son ihaleyi de Sky ve BT ortaklığı kazanmıştı.

İhalenin İngiliz liginin marka değerini önemli ölçüde artıracağını ifade eden Premier Lig Başkanı Scudamore, gerçekleştirilen ihale sayesinde Premier Lig’de mücadele eden orta sıra takımların diğer liglerde şampiyonluğa oynayan birçok kulüpten daha iyi bir ekonomik yapıya kavuşacağını ifade etti. Spor otoriteleri ise,  ihale sonucu yaratılan finansal kaynağın, İngiliz futbol kulüpleri açısından büyük bir fırsat olduğunu ve bunun finansal açıdan sıkıntı yaşayan kulüpler için bir düzlüğe çıkma fırsatı sağladığını, diğer kulüplerin de stadyum, tesisler ve altyapı bakımından kendilerini geliştirebilmelerine olanak tanıdığını ifade ediyor.

Maç Yayın Haklarında Son Viraj

Uzatma dakikalarının sonlarındayız. Peki maç yayın haklarının son durumu ne? Konunun geçmişi ve geleceğine yönelik yorumlarıyla, Barış Yüksel tüm sorularınıza cevap veriyor.

İlk kez şike krizi ile gündeme gelen ve Digitürk ile TFF’nin ısrarları neticesinde adeta bir yılan hikayesi halini alan maç yayın haklarının münhasıran Digitürk’e ait olacağı sürenin uzatılmasına ilişkin süreçte artık son viraja gelindi.

Mevcut durumu anlatmadan önce buraya nasıl gelindiğini kısaca hatırlatalım.

BOS006229Konunun ilk kez Rekabet Kurulu gündemine gelmesi, Digitürk ve TFF’nin Süper Lig maç yayın haklarının süresinin 3 sezon için ihalesiz olarak uzatılmasına dair anlaşmayı Rekabet Kurulu’nun onayına sunması ile başlamıştı. Uzatmanın gerekçesi olarak, Digitürk’ün şike süreci nedeniyle uğradığı zarar gösterilmişti. İddiaya göre ihalesiz süre uzatımı olmaksızın Digitürk bu krizi atlatamayacak ve Türk futbolu zarar görecekti. Kurul yaptığı inceleme sonucunda ilk olarak bu anlaşmaya izin verildiği takdirde ödemeli platform hizmetleri pazarındaki rekabetin büyük ölçüde ortadan kalkacağına işaret etmişti. Ayrıca karar metninde Digitürk’ün iddia edilen zararları ispat edemediğinin de altı çizilmişti. Ancak karardaki belki de en önemli unsur Kurul’un diğer çözüm yöntemlerine ilişkin tespitiydi. Zira Kurul, maç yayın haklarının alt lisanslama suretiyle diğer platformlara da satılabileceğini, ayrıca alternatif teknolojiler (özellikle internet) üzerinden canlı yayın haklarının da pazarlanabileceğini dile getirmişti. Ayrıca Kurul her halükarda 3 sezonun çok uzun bir süre olduğunu da açıkça ortaya koymuştu.

Esasen Kurul’un bu kararı rekabet hukuku ile biraz olsun ilgili olan kişiler için son derece olağan bir karardı. Nitekim AB ülkelerinde zaten maç yayın haklarının münhasır olarak devrine toplamda maksimum 3 yıl için ve eşit içerikte paketlere bölünmesi koşuluyla izin verilirken, ülkemizde zaten 5 yıllığına ve bütün halinde Digitürk’e devredilmiş olan hakların, hem de bu sefer ihaleye dahi ihtiyaç duymaksızın, 3 sezon daha uzatılmasının her ne gerekçeye dayanırsa dayansın meşru olamayacağı aşikardı.

Bu kararın yayınlanmasının hemen ardından bu iki teşebbüs (ki rekabet hukuku çerçevesinde TFF’nin de bir teşebbüs sayıldığı Kurul kararında belirtilmektedir) arasında bu sefer süre iki sezon olarak değiştirilmek üzere aynı anlaşma yeniden imzalanmış. Kamuoyunda pek yer almayan bu anlaşma Türk spor basını tarafından (Fanatik ve AMK gazeteleri) ortaya çıkarılınca, Kurul da haliyle yeniden sürece müdahil olmak zorunda kalmış ve söz konusu anlaşmanın meşruiyetini değerlendirmek için soruşturma başlatmıştı.

İşte bu soruşturmaya yönelik kısa karar geçtiğimiz hafta içinde yayınlandı. İlk bakışta, kararda taraflar arasındaki anlaşmaya onay verildiği görülüyor. Bu durum okuyucuyu oldukça şaşırtabilir. Gerçekten de kısa karara bakınca akla gelen ilk soru “nasıl oldu da sürenin bir sene azalmasıyla önceki kararda şiddetle karşı çıkılan ve rekabeti büyük ölçüde ortadan kaldıracağı açıkça ortaya koyulan sözleşme bir anda hukuka uygun hale geldi?” oluyor.

Ancak zaten birkaç paragraftan oluşan karara bir kez daha göz gezdirince bir ibare ön plana çıkıyor:

İş bu kararın gerekçe bölümünde belirtilen koşulların sağlanması kaydıyla

Yani aslında Kurul henüz kesin kararını açıklamış değil. Belli ki yukarıda değindiğimiz tutarsızlık Kurul’un da dikkatini çekmiş ve Kurul ilk kararda belirttiği olumsuz sonuçların giderilmesi için bir takım önlemler almayı uygun görmüş. Gerekçeli karar yayınlanıncaya kadar bu önlemelerin ne olacağını kesin olarak bilebilmek tabi ki mümkün değil. Ancak dünyadaki uygulamalara ve Kurul’un önceki karardaki tespitlerine bakıp bunlar üzerine biraz da düşününce olası koşullar hakkında fikir yürütmek mümkün olabiliyor.

Öncelikle, söz konusu koşulların ihalesiz süre uzatımının Kurulca da tespit edilen ciddi pazar kapatma etkisini ortadan kaldırması gerektiği şüphesiz. fft104mm1995354Bunun için ise izlenecek yöntem zaten ilk Kurul kararında yer alıyor: “Altlisanslama”. Ama esas sorun bu altlisanslamanın nasıl olacağı. İşte bu noktada da dünya uygulamaları yardımımıza koşuyor. Ödemeli televizyon pazarında, maç yayın haklarına sahip olmayan işletmecilerin yok olmanın eşiğine gelmesi problemi İngiltere’de de ortaya çıkmış. İngiltere’de bu duruma müdahale etme yetkisine sahip olan OFCOM ise hakların sahibi olan BSkyB’ye bu hakları “retail minus” adı verilen yöntemle diğer işletmecilere pazarlamasını zorunlu tutmuş.

Düzenleyici otoritelere mahsus yetkilere sahip olan OFCOM’un aksine Rekabet Kurulu’nun böyle bir zorlama yetkisi olmasa da, Kurul’un aynı uygulamayı ihalesiz süre uzatımına izin verilmesinin bir koşulu olarak kabul etmesi Türk hukukunda da mümkün. Ayrıca ülkemizdeki duruma bakıldığında böyle bir koşulun ödemeli platform hizmetleri pazarındaki rekabeti önemli derecede koruyabileceği de bir gerçek. Dolayısıyla gerekçeli karar açıklandığında böyle bir şartla karşılaşmak hiç de sürpriz olmayacaktır.

Bu yazıyı futbola ilişkin bir analoji ile noktalamak gerekirse, “son düdük çalmadan maç bitmez” ve bu düdüğe kadar en bilgili kişinin öngörüsü bile bir tahminden ileri gidemez. Umalım da son düdük çaldığında tahminlerimize paralel bir sonuç ortaya çıksın ve Türk futbolu için en hayırlısı olsun.

Maçları Paylaşmaya Devam

Mahkeme kararını verdi ve Sky’ın itirazlarını haksız bularak kararı onadı.

Devamı Barış Yüksel’in yazısında.

Bundan yaklaşık iki sene önce İngiltere Telekomünikasyon Sektörü’nün düzenleyici otoritesi konumundaki OFCOM, İngiltere Premier Lig maçlarının yayın haklarının tamamını elinde bulunduran SKY’ın bu maçların yayınlandığı Sky Sports 1 ve Sky Sports 2 kanallarını rakiplerine de satmak zorunda olduğuna hükmetmişti.

Tıpkı Digitürk gibi, Sky da maç yayın haklarını İngiltere’nin Futbol Federasyonu konumundaki FA’nın düzenlediği bir ihale sonucunda kazanmış ve bu hakları rakiplerinin hiçbirine kullandırmayarak sadece kendi platformu üzerinden yayınlamayı tercih etmişti. Ancak OFCOM’a göre Sky’ın bu tutumu ödemeli televizyonculuk hizmetleri pazarındaki rekabeti ciddi biçimde zedeliyordu. Ayrıca Sky’ın bu tutumunun ekonomik bir gerekçesi de bulunmuyordu. Nitekim Sky maçların rakiplerince de yayınlanmasına izin verdiği takdirde kendi müşterilerinin yanı sıra rakiplerinden de gelir elde edebilecekti.

Madem daha fazla kazanacaktı o zaman neden rakiplere de satmasın ki?

Cevap çok basit. Çünkü bu gibi şirketler, tüketicilere sadece maçları değil, bunun yanında diğer birçok içeriği de satıyor. Bu duruma Türkiye’den de bir örnek vermek mümkün. Maç yayın haklarının sahibi olan Digitürk kullanıcılarına Süper Lig maçlarını tek başına satmıyor, bununla beraber birçok diğer kanalı da satın almayı zorunlu tutuyor. Bu sayede de satılan tüm kanallardan bir gelir elde edilmiş oluyor. İşte OFCOM maç yayın haklarının bu şekilde adeta bir pazar kapatma aracı olarak kullanılmasını bir piyasa aksaklığı olarak değerlendirmiş ve duruma Sky’a bu maçları talep eden diğer ödemeli televizyon işletmecilerine de satmak yönünde bir yükümlülük yüklemişti.

Sky da tahmin edilebileceği üzere bu karardan memnun kalmamış ve bir üst merci olan Temyiz Mahkemesi’ne başvurmuştu. Mahkeme kararını verdi ve Sky’ın itirazlarını haksız bularak kararı onadı. Onama kararında hem kararın yerindeliğine hem de OFCOM’um bu şekilde bir yükümlülük yükleme yetkisi olup olmadığına değinen mahkeme her iki soruya da olumlu cevap verdi.

Bunun üzerine OFCOM resmi sitesinde yayınladığı bir yazı ile Mahkeme’ye adeta teşekkür etti. OFCOM kararın alındığı günden bu yana ülkenin en değerli içeriği olarak addedilen maç yayınlarının eskiye oranla çok daha fazla tüketiciye ulaşmasının mümkün hale geldiğini ve bu karar sayesinde hem tüketici refahının hem de ödemeli televizyon pazarındaki rekabetin ciddi bir biçimde arttığını da belirtti. OFCOM bu yazıda aynı zamanda Sky’a da teşekkür etmeyi unutmadı. Çünkü artık Sky maç yayın haklarını sadece OFCOM’un zorladığı rakipleriyle değil, gönüllü olarak diğer bazı işletmecilerle de paylaşıyor. OFCOM’a göre Sky’ın bu tutumunun devam etmesi durumunda sadece pazardaki rekabet artmakla kalmayacak, aynı zamanda pazar giderek daha da büyüyecek ve bu durumdan Sky da dahil olmak üzere tüm işletmeciler de fayda sağlayacak.

Belki ülkemizde de günün birinde maçların her türlü platform üzerinden izlenebileceği ve tüm tüketicilerin tek bir işletmeciye bağlı olmadan bu içeriğe ulaşabileceği bir gün gelir. Neden olmasın? Bekleyip göreceğiz.

Rekabet Kanunu İki Yıl Aradan Sonra Yine Futbol Arenasında

Simon Kuper’in “Football against the Enemy” adlı kitabının en önemli cümlesidir “Futbol asla sadece futbol değildir” (bu ad altında daha çok satacağı düşünülmüş olsa gerek ki Türkçe çevirisinde de kitabın adı olarak belirtilmiş bu cümle).

Özellikle de şike soruşturması sayesinde birçok spor programında “futbol otoriteleri!” tarafından defalarca söylendi “futbol asla sadece futbol değildir”. Hatta, yaratıcısı tarafından futbolun güzellikleri dışındaki hususları anlatmak için kaleme alınmış olan bu cümle, Şike Davası’nın gerekçeli kararında da kendine yer buldu doğal olarak. İki ülke arasındaki savaşın nedenlerinden biri dahi olmuşken (bkz. El Salvador – Honduras 14 Temmuz 1969) aksini söylemek de mümkün değil aslında.

Bir “rekabet gönüllüsü” olarak baktığımızda da futbol, yine sadece bir spor olmanın çok uzağında, bol sıfırlı büyüklükte çeşitli ilgili ürün pazarları olarak karşımıza çıkıyor. Bu sıfırları belirleyen unsurların başında da yayın hakları meselesi ve yayın haklarını şekillendiren rekabet kuralları var.

Bununla birlikte, ülkemizde 2010 yılında gerçekleşen son yayın ihalesi öncesinde Rekabet Kurulu, “TFF’nin yetkisi dahilindeki futbol müsabakalarına ilişkin merkezi pazarlama yetkisinin 5894 sayılı TFF Kanunu’nun 13. maddesinin[1] açık hükümlerine dayandığı gerekçesi ile söz konusu hakların satışına yönelik ihale şartnamelerinin Rekabet Kanunu kapsamında değerlendirilemeyeceğine” hükmetti.

Konu, başkanlık görüşü altında değerlendirmeye alındığı için Rekabet Kurulu’nun söz konusu hükmü çok da yankı bulmadı rekabet çevrelerinde. Nitekim ilgili görüşü, ihaleye giren şirketlerin temsilcileri haricinde pek kimse öğrenemedi. Sonrasında ise 2011 – 2012 Süper Lig Play-Off maçlarının Digiturk’e verilmesinin şikayet edildiği vakada “başvuru konusunun 4054 sayılı Kanun kapsamında inceleme olanağının bulunmaması nedeni ile talebin reddine” karar verildi Rekabet Kurulu’nun 11-54/1377-487 sayılı Kararı ile.

Yukarıdaki hükümler -ACTECON’un da katkısı ile- Digiturk’ün yayın haklarının 2015 yılı sonrasında ihalesiz olarak üç yıllığına uzatılmasına muafiyet verilmemesine dair son Rekabet Kurulu kararı ile tamamıyla değişti.

Bilindiği üzere, önceki yıllarda her bir futbol kulübü kendisine ait olan yayın haklarını kendi başına bir televizyon kanalına pazarlardı. Daha sonra ise kulüpler daha yüksek bir gelir modeli yaratmak adına tüm kulüplerin haklarının tek elden satılmasını sağlamak için kendi inisiyatifleri ile “havuz sistemini” kurmuşlardı. Havuz sisteminin getirdiği hukuki tartışmaları, gelirlerin paylaşılması konusundaki büyük anlaşmazlıkları, bazı takımların her sezon başında havuz sisteminden çıkma tehditlerini tüm futbolseverler hatırlayacaktır.

Bizim temel argümanımız, 2010 sonrası iki karara esas teşkil eden 5894 sayılı TFF Kanunu’nun 13. maddesinin; kulüplerin sahibi olduğu hakları havuz sistemi gibi  kendi aralarında yaptıkları (esasen bireysel muafiyet analizine tabi tutulması gereken) bir anlaşma ile tek elden satılmasının rekabet kurallarının denetimi dışına çıkarılmasından ibaret olduğu şeklindeydi. Zira TFF, kendi kanununun 13. maddesi sayesinde havuz sistemi döneminde olmayan, hakların tek elden pazarlanma yetkisine dair kanuni bir tekel hakkı elde etmişti.

5894 sayılı TFF Kanunu’nda yayın haklarının devrine ilişkin işlemlerde Rekabet Kanunu’nun uygulanamayacağına dair doğrudan ya da dolaylı bir hüküm bulunmadığı, görüşlerimizi desteklemek amacıyla üzerinde durduğumuz bir diğer husustu. Nitekim Spor Toto Süper Lig’in (sponsoru unutmayalım! Keşke benim kulübüm İTÜ’ye de iyi bir sponsor bulunsa da yine Beko Basketbol Ligi’nde oynayabilsek) yayın haklarının devrine Rekabet Kanunu ile müdahale edilemeyeceğini belirtmek için -aynı Bankacılık Kanunu’nun 19. maddesinde olduğu gibi- Rekabet Kanunu’nun ilgili maddelerinin uygulanamayacağı yönünde spesifik bir düzenleme olması gerekmekteydi. Rekabet Kurulu da, bu yönde bir düzenlemeye yer verilmemişken TFF’nin hazırladığı şartnamelere Rekabet Kanunu ile müdahale etmenin önünde herhangi bir engel bulunmadığına karar verdi.

Ayrıca, Rekabet Kurulu’nun önceki yorumu paralelinde, yayın hakları şartnamelerinin düzenlenmesi yetkilerinin münhasıran TFF’ye verilmiş olması, söz konusu şartnameleri rekabet kurallarının denetiminden muaf tutuyorsa aynı muafiyetin diğer tüm kanunların uygulanmasını da kapsadığı kabul edilmeliydi. Nitekim yukarıda da belirttiğim gibi 5894 sayılı TFF Kanunu, Rekabet Kanunu uygulamalarından muafiyet ile ilgili bir düzenleme içermiyor.

Bu noktada eğer TFF’nin şartnameler üzerindeki münhasır yetkisi, TFF’nin yayın hakları ile ilgili uygulamalarına bir başka kanun ile müdahale edilmesini engelliyorsa, TFF’nin şartnameler üzerindeki takdir yetkisi de sınırsız bir hal alıyordu. Rekabet Kurulu’nun önceki bu yorumu dahilinde, TFF, örneğin;

–        yayın hakları şartnamelerinde ancak belli spor adamlarına kadrolarında yer veren yayıncılara hakları vermeyi öngörebilecek,

–        yayıncının RTÜK Kanunu’na uymamasını talep edebilecek,

–        yayın haklarını 100 yıllığına bir yayıncıya devredebilecekti.

Ve oluşacak bu hukuksuzlukların çözümü de mümkün olmayacaktı. Rekabet Kurulu, 5894 sayılı TFF Kanunu’nun 13. maddesi çerçevesinde kanun koyucunun TFF’ye sınırsız bir takdir yetkisi vermesinin mümkün olmadığını ve söz konusu maddenin, kulüplere ait hakların bir bütün olarak tek elden TFF tarafından pazarlama yetkisi ile sınırlı olduğuna hükmetti.

Rekabet Kurulu yukarıda yer alan gerekçeler kapsamında iki yıllık uygulamasından döndü ve yayın haklarının devrine ilişkin TFF ve yayıncı kuruluşlar arasındaki uygulamaların Rekabet Kanunu’nun denetimine tabi olduğu sonucuna ulaştı.

Kararın hukuki açıdan bence en önemli kısmı şüphesiz Kurul’un önceki uygulamasından dönmüş olması. Bir de ekonomik açıdan önem teşkil eden bölümü var ki, o da Digiturk’ün haklarının 2015 sonrası üç yıl daha ihalesiz olarak uzatılmasına muafiyet verilmemiş olması.

Artık futbolu takip eden, etmeyen herkesin bildiği üzere; yayın hakları TFF tarafından sözleşme süresi boyunca tek bir yayıncıya devrediliyor. İhalenin gerçekleştiği dönem, pazara giriş için yayıncılar için tek fırsat niteliğinde. Dolayısıyla yayın sözleşmesinin ihalesiz uzatımı Spor Toto Süper Lig’in yayın hakları pazarına yeni giriş imkanını bütünüyle ortadan kaldıran bir durum. Bu da muafiyet değerlendirmesi bakımından ilgili piyasanın önemli bir bölümünde rekabetin ortadan kalkmaması şartının karşılanamadığı anlamına gelmekte.

Ayrıca Digiturk, 2010 yılında TFF ile imzaladığı sözleşme uyarınca, karasal vericiler, kablo, uydu, IP/Web TV ve 3G mobil şebekelerin tamamı üzerinden yayın haklarının tek sahibi durumunda. Dolayısıyla ihalesiz uzatım Digiturk’ün mevcut yayın teknolojilerini sürdürmesine ve premium içerik sahibi olmadıkça IPTV gibi alternatif teknolojilerin gelişiminin de yavaşlamasına neden olacak bir durum. Nitekim Rekabet Kurulu da ihalesiz uzatımın, pazar kapama etkisinin yanında hem tüketici refahını olumsuz yönde etkileyeceği hem de müsabakaların alternatif teknolojiler üzerinden yayınlanması pazarlarındaki rekabeti kısıtlayacağı sonucuna ulaştı.

Karar, bundan sonraki ihale dönemlerinin yapısı hakkında da değişim sinyali veriyor (ki bu sinyal kimilerine göre kararın en önemli unsuru). Şimdiye kadar TFF yayın haklarını bir bütün olarak tek bir yayıncıya devrediyordu. Bu yöntemin en önemli dayanağı da maçların bir bütün olarak satılması halinde en yüksek yayın gelirinin elde edileceği görüşüydü. Gerçekleştirilen son ihale de bu düşünceyi destekliyor aslında. Fakat Kurul, hakların maç günü (örneğin Almanya’da olduğu gibi cumartesi maçlarının bir kanala, pazar günü maçlarının bir başka kanala devri) veya teknolojiye göre bölünerek pazarlanması halinde de yayın haklarının daha yüksek bedellere ulaşabileceğini, nitekim Avrupa örneklerinin de bu durumu desteklediğini kararına bir dip not olarak düşmüş durumda. Yeni bir ihale düzenini görme ihtimalimiz olan 2015 çok uzak değil, üç Fenerbahçe şampiyonluğu mesafesinde (biraz hayal gibi, farkındayım).

Son olarak kararın tam metnini merak edenler için söyleyeyim. Gerekçeli Karar bayram öncesi bize tebliğ edildi. pazarlardanhaberler.com takipçileri bu yakınlarda Kurum’un internet sitesinden karara ulaşabilir diye düşünüyorum.


[1] Bu dip not blogun formatına pek uygun olmadı ama 13. madde de bu yazının bir nevi zorunlu unsuru:

MADDE 13 – (1) Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki tüm futbol müsabakalarının televizyon, radyo, internet ve her türlü teknik cihaz ve benzeri araçlarla yayınlanmasına, iletilmesine, yayınların düzenlenmesine ve programlanmasına münhasıran Yönetim Kurulu yetkilidir.

(2) Anılan yetki özellikle TFF’nin yayın haklarının merkezi olarak pazarlanmasını ve elde edilen gelirin yetkili organlar tarafından alınan kararlar uyarınca kulüplere dağıtılmasını kapsar.

RK’dan ‘Kapsam Dışı Kararı’, Aziz Yıldırım’a Şikeden Ceza

Şike kararı açıklandı.

Tüm Türkiye futbolda şike iddialarıyla ilgili mahkemenin vereceği kararı merakla bekliyordu. Nihayet dün karar açıklandı. Aziz Yıldırım dahil bazı sanıklara ceza verildi; fakat tutuklukta geçen süreler hesaba katılarak tahliye kararları da çıktı.

Rekabet Kurulu’nun “futbolda şike” iddialarına ilişkin gerekçeli kararı da yakın bir zamanda yayınlanmıştı. Başvuruda 2010-2011 yılı Türkiye Futbol Federasyonu Süper Ligi futbol karşılaşmalarına yönelik şike iddialarının, Rekabet Kanunu kapsamında olduğu söylenmiş ve tabiri caizse Kurum’un olaya el atması istenmişti.

Öncelikle kararın ilgi çekici olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim, zira 4 sayfalık gerekçeli karara 13 sayfalık karşı oy yazısı yazılmış ve pek çok istatistiksel veri kullanılmış. Peki Kurul ne karar vermiş?

Kurul, futbolda şike iddialarının Kanun kapsamında olmadığını söylemiş ve başvuruyu reddetmiş. Kararında temel olarak futbol kulüplerinin Rekabet Kanunu kapsamında değerlendirilebilmek için birer “teşebbüs” olup olmadıklarını ve şike iddialarına yönelik faaliyetlerinin iktisadi bir faaliyet sayılıp sayılamayacağını tartışmış. Yayın ve sponsorluk haklarının pazarlanmasına ilişkin olarak verdiği Teleon, TFF&TRT kararlarıyla Galatasaray&Fenerbahçe&Beşiktaş kulüpleri ve Biletix kararlarına atıf yapan Kurul, bu kararlarda TFF ile futbol kulüplerinin birer teşebbüs olarak kabul edildiğini belirtmiş. Avrupa Komisyonu’nun da UEFA Şampiyonlar Ligi, Bundesliga ve FAPL kararlarında yayın haklarının pazarlanmasının rekabet hukuku çerçevesinde ele alındığı söylenerek “teşebbüs” sayılma savı desteklenmiş.

Buraya kadar her şey normal. Asıl olay, futbol kulüplerinin iddia konusu eylem bakımından “iktisadi faaliyette bulunup bulunmadıkları” noktasında ortaya çıkıyor.

Kurul “iktisadi faaliyette bulunma” ifadesinden mal veya hizmetin üretilmesi,satılması ya da pazarlanmasına ilişkin bir faaliyetin anlaşılması gerektiğini söylüyor. Kulüplerin bilet ve yayın haklarının satışı ile reklam ve sponsorluk haklarının satışı, futbolcu transferi gibi alanlardaki faaliyetlerinin iktisadi olduğunu belirtiyor ANCAK sportif performans¿ ile iktisadi performansın birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini de ekliyor. Sportif müsabakaların bir takım kazanç beklentilerini içinde barındırsa da sportif başarıya bağlı olarak elde edildiğini, bu nedenle de sportif müsabakaların birer iktisadi faaliyet sayılamayacağını söyleyerek başvuruyu reddediyor.

Karşı oy yazısında ise büyüyen futbol endüstrisinden bahsedilmiş, aslen sportif başarının iktisadi başarıyı beraberinde getirdiği, futbolun varlık nedeninin müsabaka olduğu ve müsabaka olmadan ekonomik gelir elde edilemeyeceği temel fakat çarpıcı sorularla açıklanmaya çalışılmış:

Sportif faaliyet yokken maç bileti satılabilir mi, sponsor bulunabilir mi, naklen yayından para alınabilir mi, logolu ürünler satılabilir mi?

Özetle;
Kara Kartal Beşiktaş!
Sarı Kanarya Fenerbahçe!
UltraAslan Galatasaray! ve daha niceleri…

İkinci bir karara kadar, şike iddiasıyla karşılaşılırsa ne olur? Müdahale olmaz. En azından rekabet hukukunda.

RK 2 – 0 ŞY

Üç yıldır 1-0 Rekabet Kurulu’nun üstünlüğüyle devam eden ceza serüveni, Kurul’un atağa geçmesiyle aradaki farkı 2’ye çıkardı.

Üç yıldır 1-0 Rekabet Kurulu’nun üstünlüğüyle devam eden ceza serüveni, Kurul’un atağa
geçmesiyle aradaki farkı 2’ye çıkardı sayın seyirciler.

“Bu ceza ne cezası?”

Bu ceza bir kartel soruşturması sonucu RK tarafından Şirket Yöneticilerine verilen bir ceza. Sektör pudra sodyum sülfat, kristal sodyum sülfat ve ham tuz pazarı.

Ancak “renkli tv’de ilk kez” misali bu karar ilklerin bir örneği sayılır…

2009 yılında alınan Beyaz Et Karteli kararından (bu kararda yöneticiden ayrı savunma alınmıştı) sonra yine hem şirkete hem de yöneticiye ceza verildi; ayrıca aynı karar pişmanlık başvurusunu da beraberinde getirdi.

“Kime ne kadar ceza?”

Eğitimlerde sürekli bahsediyoruz, Kurul’un şimdiye dek verdiği cezalar 800 Milyon TL’yi aşmış durumdayken; şirket yöneticilerine veya çalışanlarına verilen ceza örneği yalnızca biri, pişmanlık başvurusu sayısı ise bir elin parmağını geçmiyordu.

Şimdiyse durum farklı: Otuzbir Kimya ve Sanayi ile Sodaş Sodyum şirketlerine, aktif işbirliği sonucu yapılan indirimle toplamda 963.482 TL; ayrıca Otuzbir Kimya Müdürü’ne 12.532,38 TL, Sodaş Sodyum Genel Müdürü’ne ise 8.186,04 TL ceza verildi.

Yalnızca bu tabloya bakarak, karşılaşmanın geniş özeti şöyle:

  • Belirleyici etki ceza getirdi: Yöneticilere verilen bu cezalar, şirkete verilen ceza üzerinden oranlanarak hesaplanıyor. RK da kısa kararında yöneticilerin ihlalde belirleyici etkisi olduğunu söylüyor.
  • Pişmanlık fayda etti: Aktif Pişmanlık sayesinde şirketlerin ceza almaktan kurtulabildiği ya da cezada indirimden faydalandığı görülüyor.
  • Yerli oyuncular da oyuna katıldı: Bugüne kadar az sayıda ve genellikle global şirketlerde gördüğümüz pişmanlık başvurusu imkanından yerli şirketlerin de haberdar olduğu görülüyor. Hatta haberdar olmanın ötesinde, artık yerli şirketler de rakiple rekabet etmeyip beraberliğe razı olmaktansa, ofsayt korkusunu atıp rakibinin önüne geçecek gibi görünüyor. Yani RK’dan gol yememek adına, artık internet sitesinde yazdığı gibi ‘%100 Türk sermayesi ve emeği ile kurulmuş’ şirketler de rakibi ihbar edip pişmanlıktan faydalanarak cezadan kurtulabileceğinin bilincine vardı (Avrupa’da bu işler neredeyse yalnızca pişmanlık başvurularıyla ortaya çıkıyor, hatta pişmanlığın pişmanlığına bile rastlamıştık.)
  • Arşivler açıldı: Karar yeni çıkmış olsa bile ihlalin 2005 yılına kadar uzandığını görünce, RK’nın geçmişe yönelik inceleme yapabileceği hatırlatılıyor.

Tabi bunlar gerekçeli kararın yayınlanmasıyla netleşecek. Her ne kadar 6 yıllık bir dönemden bahsediliyor olsa da, karardaki delillere ve ihlal olunduğu farkında bile olunmayan yazışmaların var olup olmadığına bakmalı.

O halde şirketlerin ve yöneticilerin de çok geçmeden geriye bakıp, eğer varsa riskleri bilmesi, ileriye yönelik korumayı sağlamak için de bilinci oturtması gerek. Beraberlik ancak böyle sağlanır gibi görünüyor; sağlam bir gözden geçirme ve aktif uygulama.

Gerekçeli kararın ardından gelişmelerle yeniden birlikte olacağız.

Özel sektör gözlüğünden, Rekabet Kurumu Başkanı Nurettin Kaldırımcı’nın Global Competition Review ile Röportajı

Prof. Dr. Nurettin Kaldırımcı’nın röportajı hakkında değerlendirmeler.

Prof. Dr. Nurettin Kaldırımcı’nın basına yansıyan yönünü şimdiye kadar hep Türk Ekonomi basınının rekabet konularındaki bilgi birikimi ile doğru orantılı gördük. Fakat bu röportajda Rekabet Kurumu Başkanı sayın Kaldırımcı’nın yani rekabet hukuku alanındaki en yüksek dereceli devlet görevlisinin bu konuda uzman bir yayında dile getirdikleri ile karşı karşıyayız.

Kaldırımcı 28 Şubat 2012 tarihinde gerçekleşen görüşmede rekabet hukuku alanında dünyanın saygın yayını Global Competition Review’den Faaez Samadi’nin sorularını yanıtlıyor. Geçtiğimiz hafta Lizbon’da katıldığım Uluslararası Barolar Birliği’nin “İletişim ve Rekabet Hukuku Konferansı”nda bir şans eseri Samadi ile tanışma ve Türkiye’de futbolda şike konusunun yanında bu röportajı değerlendirme fırsatı da buldum.

Ben tabi ki Rekabet Kurumu’nun web sitesinde yer verilen röportaja burada aynen yer vermeyeceğim. Sadece aklıma takılan “Başkan’ın cümlelerinin arkasında neler var? Bunlar rekabet kurallarının muhatapları için neler ifade ediyor?” sorularını kısaca analiz edeceğim.

Kaldırımcı’nın rekabet hukukunun Türkiye’deki gelişimi ve bugününe ilişkin soruya verdiği cevapta, Rekabet Kurumu’nun bizlerin de takip ettiği kadarıyla gelişmiş ülkelerdeki rekabet otoritelerinden geri kalır tarafı olmadığının izlerini görüyoruz. Soruyla çok doğrudan ilişkisi olmasa da Başkan’ın Rekabet Savunuculuğuna yaptığı vurgunun, Rekabet Kurumu’nun halihazırda devletin diğer kuruluşlarının yaptığı bir takım işlemlerin Kurum’un etkinliğini törpülediği ve genel bir rahatsızlığın olduğu anlaşılıyor.

Başkan Rekabet Kurumu’nun öncelikleri arasında da yurtdışına paralel olarak kartellerle mücadeleyi ilk sıraya koyup yine rekabet savunuculuğu rolüne vurgu yapıyor. Ardından perakende alışveriş, ilaç ve doğalgaz sektörlerine ilişkin sektör araştırmaları ile aslında uzun süredir arzu edilen şikayetler üzerine harekete geçen reaktif kamu kurumu profilinden proaktif kurum profiline geçişin izlerini sunuyor. Tabi bu izlerin derin olabilmesi sektör araştırmalarının sonrasında neler olacağına bağlı. AB Komisyonu’nun sektör araştırmalarında gördüğümüz, sorunların tespiti halinde yeni direktiflerin hatta ciddi soruşturmalarının Türkiye’de olması halinde, o sektörde faaliyet gösteren firmaların hayatları önümüzdeki günlerde değişecek demektir.

Sayın Kaldırımcı’nın bankacılık sektörüne yönelik soruşturmanın Rekabet Kurumu’nun bilinirliğini ve popülaritesini artırdığı tespitine katılmamak mümkün değil. Başkan’ın BDDK’nın yasal olarak arka bahçesi olan bu sektörde rekabet hukuku uygulamalarına ilişkin herhangi bir şüphesinin olmaması, bankacılıkla ilgili devam eden soruşturmanın da önemli yankılar yaratacağının bir işareti olarak görülebilir.

Başkan’ın 4054 sayılı Kanun’un değişiklik taslağı ile ilgili “6 ay içinde yasalaşmasını ümit ediyoruz”, ifadesi de tabi ki, değişikliğin kapsamı irdelenerek analiz edilmeli. Öyle anlaşılıyor ki, taslağın kamuoyu görüşüne açılan hali üzerinde bazı değişiklikler olmuş. Nurettin Bey, taslağın Rekabet Kurumu’nun etkinliğini artıracağına vurgu yaptıktan sonra, organizasyon alanında tanınmış bir akademisyen olarak Kurum Başkanı’nın yetkileri ile ilgili değişikliklerden bahsediyor. Öyle anlaşılıyor ki, taslağın yasalaşması halinde Rekabet Kurulu üyelerinin artık mesailerinin tamamını mesleki kararlara yoğunlaştırması, karar gerekçelerinin ve karşı oyların daha da nitelikle hale gelmesi söz konusu olacak.

Başkan’ın bahsettiği en önemli değişiklik İdare Hukukçularını oldukça meşgul edeceğe benziyor. Bu değişiklik önerisi ile Rekabet Kurulu, devletin diğer kuruluşlarının rekabet kurallarına aykırı düşen düzenlemeleri ve işlemleri ile ilgili iptal davası açmak için menfaat sahibi kabul edilecek. De Minimis kuralının getirilmesi ile kuyumcular, dalgıç kursları gibi genel ekonomiye etkisi sınırlı soruşturmalar açılmayacak; fakat bu mikro pazarlarda oluşan haksızlıkların özel hukuk mahkemeleri aracılığıyla ne ölçüde çözüme kavuşturulacağı belirsiz. Birleşme devralmalarda nihai inceleme sürecinin rekabet soruşturmaları ile olan paralelliğinin kaldırılması, daha kısa 2. faz inceleme demek ama, bu durumda daha fazla 2. faz inceleme görme ihtimalimiz yüksek. Dolayısıyla yatırım bankaları, fonlar ve hukuk büroları için Rekabet Kurumu’ndan izin alma süreci daha kritik hale gelebilir ve rekabet konusu işlemin sonunda tamamlanması gereken bir usul olarak değil, taraflar arasında müzakereler başlarken konuşulacak ilk etap konular arasına girebilir. Rekabet Kurumu’nun yetkilerini güçlendiren, yerinde incelemelerde 3 güne kadar ilgili yeri mühürleme yetkisi veren, bilgi teknolojilerinin kullanımını artıran değişiklikler ise yine Başkan’ın geçen yılki mektubu ile firmalarca başlatılan rekabet uyum programı girişimlerini artıracak gelişmeler.

Başkan’ın rekabet hukukunun özel hukuk alanındaki sonuçları yani tazminat davaları ile ilgili verdiği bilgiler ise gerçekten iç karartıcı. Kanun’un çıkışından bu yana 18 yıl geçmesine rağmen henüz tek bir tazminat davasının sonuçlanmamış olması rekabet hukukçuları için kabul edilemez bir gerçek. Bizim de teknik olarak destek verdiğimiz birkaç davada Mahkemelerin Rekabet Kurulu kararının Danıştay önünde kesinleşmesini bekletici mesele kabul etmeleri, bu nedenle yargılamanın 5-8 yıla yayılması böyle bir dava açmayı anlamsız kılıyor. Dahası son dönemde dava zamanaşımının şikayet başvurusu ile beraber başlayacağının kabul edilmesi, bu sürenin Rekabet Kurulu’nun soruşturması ile beraber 10 yılın üzerine çıkması demek. Dolayısıyla Başkan’ın da işaret ettiği gibi bu sorunlar (bekletici mesele, zamanaşımı) çözülmeden rekabet ihlali yoluyla elde edilen sebepsiz zenginleşmenin tam olarak giderilmesi mümkün değil. Buradaki ataleti bence giderecek olan şey, AB üyelik sürecinin tekrar alevlenmesi halinde AB’nin özel hukuk davalarını kolaylaştıracak direktifini bu yıl içinde çıkarması. Çünkü bu direktifin çıkarılması demek, Türkiye’nin buna uygun olarak mevzuatını elden geçirmesi demek.

Mülakatı yapan GCR muhabirinin dersini çalıştığını, Türkiye’de Rekabet Kurumu ile ilgili Bakanlığın yetkilerinin genişletilmesi konulu sorusundan anlıyoruz. Regülasyon Teorisinin kurucusu Prof. Sam Peltzman’ın bir öğrencisi olarak Rekabet Kurumu Başkanı’nın bu soruya vereceği cevabı kolaylıkla tahmin edebiliyorum. Dünya’da da çözümü tam olarak bulunamamış, politik süreçler rekabet hukuku uygulamasına ne ölçüde tesir etmeli sorunu burada karşımızda. ABD’de Adalet Bakanlığı teşkilatı altında çalışan Rekabet Otoritesi’nin etkin olmadığı nasıl söylenemez ve politik meşruiyet kaygısı olmayan bir rekabet otoritesinin kendi etkinliğini sorgulayıp sorgulamayacağı konusunda da şüphe duymamak olası değil ise, bazı ICN üyesi ülkelerdeki kararları Bakan tarafından onaylanan rekabet otoritelerinin iyi örnek olduğu da kabul edilemez. Bu noktada keşke Posner, Easterbrook gibi Rekabet Hukuku doktrineri yargıçların yer aldığı temyiz mahkemeleri, Danıştay’ın aksine işin usulünden çok esası üzerinde kafa yoran Avrupa Adalet Divanı gibi mahkemeler bizde de olsa diyoruz.

Son söz olarak Başkan’ın samimi ve içeriği bizleri aydınlatan bu röportajından mutluluk duyduğumuzu belirtelim. Bizce GCR ile Rekabet Kurumu arasındaki etkileşimdeki bir sonraki adım, otoritemizin “Yılın Otoritesi Ödülü” (GCR Agency of the Year Award) için yarışması olmalı.

“Rıdvan Dilmen NTV’den Star TV’ye mi geçti”? Hayır, Star TV NTV’ye Geçti.

Kurul yakın bir zamanda işlemin gerekçeli kararını da açıkladı.

Birçok televizyon izleyicisi 11 Kasım’da Türkiye-Hırvatistan maçını seyrederken şu soruyu sormuştur birbirine.  “Ercan Taner ve Rıdvan Dilmen NTV’den Star TV’ye mi geçti”? (Bir tanesi de o gün maçı birlikte seyrettiğim arkadaşlarımdan biri tarafından soruldu)

Türlü türlü cevaplar geldiğini tahmin ediyorum rekabet ve medya camiasının dışındakilerden. Yakın bir arkadaşım da tamamen uydurma bir cevapla “hayır bir maçlık anlaşma yapılmış demişti”. Şu gülen yüz simgelerinden bir tane koymak gerekirdi aslında bu cümlenin sonuna. Ama blog yazımızın da bir usulü var.

Cevap aslında tam tersiydi. Star TV, NTV’ye geçti.

Rekabet Kurulu Star TV’nin Doğan Medya Grubu’ndan Doğuş Medya Grubu’na devredilmesine 2 Kasım 2011 tarihinde izin vermişti. Kurul yakın bir zamanda işlemin gerekçeli kararını da açıkladı.

Gerekçeli kararın Rekabet Kurulu’nun son zamanlardaki birçok devralma kararına göre oldukça detaylı olduğu söylenebilir. Nerede o eski sektör bilgisi veren, pazar analizleri yapılan kararlar diyelim. Eleştirimizi burada keselim. (500 milyon-5 milyon eşiği geldi. Analiz yapılacak işlem de kalmadı denilebilir.)

Tekrar Star TV Kararı’na dönelim. Rekabet Kurulu söz konusu kararında ulusal televizyon piyasasındaki şirketlerin pazar güçlerini hem reklam gelirleri hem de izlenme payına göre analiz etmiş.

Bu analizler çerçevesinde Star TV, Doğuş Grubu’na geçtikten sonra dahi Doğan Grubu’nun (Kanal D+CNN Türk+TNT) pazarda lider konumunu sürdürdüğü ifade ediliyor kararda. Reklam gelirleri esas alındığında pazarın ikincisi ATV Grubu. Doğuş grubu ise Star TV’yi devralarak beşincilikten üçüncülüğe yükselmiş durumda.

Dolayısıyla Star TV’nin Doğuş Grubu tarafından devralınmasına ilişkin işlemin pazardaki yoğunlaşma oranlarını düşürmesi ve pazar liderinin payını azaltması ile ulusal televizyon yayıncılığı pazarındaki rekabeti daha da arttıracağını söyleyebiliriz.

Blog yazımı, 2012 yılının birleşme-devralma analizleri bakımından daha fazla Star TV Kararı getirmesi temennisi ile bitiriyorum.

Futbol Ekonomisi, Şike ve Rekabet Kurumu

“Futbolumuz dibe oturdu mu?” tartışmaları, kitap olarak yayınlansa baskı rekorları kıracak 400 sayfalık iddianame ile alevlendi.

Temmuz ayında başlayan ve mahkemenin gizlilik kararı üzerine imalarla devam eden “futbolumuz dibe oturdu mu?” tartışmaları, kitap olarak yayınlansa baskı rekorları kıracak 400 sayfalık iddianame ile tekrar alevlendi. Ben de iddianameyi çıkar çıkmaz bir solukta okuyanlar arasındayım. Bir taraftan hukukçu olarak vay be derken, diğer taraftan eski bir rekabet uzmanı olarak, iddia konusu iki ayrı ilişkiler yumağının iktisadi yönünü çözmeye çalışıyorum.

Gençliğimde mahallemizin amatör takımı Düzce Dereli Tütüncü Gençlik’te birkaç kez maça çıkmışlığım var. Ama o dönemler 1 takım formaya piyasadaki en iyi futbolcunun transfer edildiği dönemlerdi. O zamanlar ne iddia, ne Lig TV, ne de hissesi alınabilecek spor kulüpleri vardı. Sonraki yıllarda özel televizyonculuğun önce Avrupa’da ardından Türkiye’de yaygınlaşması ile beraber halkın ilgisini çekecek gözleri ekranlara kilitleyecek spor müsabakaları TV’ler bakımından rakiplerin önüne geçmenin en kolay yöntemi haline geldi. Digital teknolojinin gelişimi ile beraber TV’de maç seyretmek için bilet kuyruğuna girmiyoruz ama TV kumandası üzerinde tek bir tuşa basarak biletçinin kredi kartımıza el uzatmasına izin veriyoruz.

Bugün artık futbol maç yayın hakları, vizyona yeni girmiş filimler ve çok tutan diziler rakiplerin önüne geçmenin anahtarı. Sonuncusu biraz şans biraz kısmet ama diğer ikisi için çok büyük paralar dönmeye başladı. Bu paraların yönetiminde ise bence üretici tüketici (futbol kulübü / futbol seyircisi) dengesi kaymış bir Futbol Federasyonu yer alıyor ve altın yumurtlayan kaz şu anda can çekişiyor. Daha teknik bir bakış açısı ile ortada aksayan ve kendi kendine dengeye gelemeyen bir piyasa var. Buna devlet eliyle müdahale edilmesi gerekli ama biz işin tüm yönlerini Futbol Federasyonu üzerine yıkmış durumdayız.

Bu anlamda sorun alanlarından birisi de maç yayın hakları. Nitekim son ihaleye kadar maç yayın hakları hep Rekabet Kurulu’nun önüne bir sorun olarak çıktı. Cine5, TeleOn, Digitürk soruşturuldu cezaya çarptırıldı. En son verilen kararda D-Smart, TFF ihale yapmadan Digitürk’ün süresini uzatamaz dedi, Rekabet Kurulu evet uzatamaz ama tek bir istisna yaparak buna izin veriyorum kararını verdi. Son yapılan ihaleye ilişkin ise sessiz kaldı.

Peki bu gelişmeler Türkiye’ye özgü mü? Hayır futbol Avrupa ekseninde tüm dünyada çok hızlı bir şekilde ticarileşmiş durumda. Her parlayan endüstride olduğu gibi hızlı gelişim kayıtlı ve kayıtsız birçok yeni ekonomi yarattı. Kayıtsız kısmına yönelik şikeye sert tavır, bahis skandallarının uluslararası takibi aslında bizim Meclisimizin uluslararası uygulamaları takip ettiğini gösteriyor.

İşin kayıtlı kısmında ise maç yayın haklarının temel girdi olarak kullanıldığı ve buradan kulüplere aktarılan paralarla Arda Turan’a, Mesut Özil’e milyon Euro’ların ödendiği TV yayıncılığı, mobil telefon işletmeciliği, sponsorluk vb. alanlarda rekabet kuralları daha popüler hale geldi.

Maç yayın hakları ile ilgili AB Walrave Kararı ile ilk olarak sporun amatör yönü ile profesyonel yönünü ayırdı. Bosman Kararı işin profesyonel yönüne ilişkin ben rekabet kurallarını uygularım dedi. Screensport EBU, Formula One Racing ve British Interactive Broadcasting Open kararları ile varlığını gösterdi. Şampiyonlar Ligi’nin bugünkü başarısında AB Komisyonu’nun 2003 yılında vermiş olduğu ve rekabetçi çerçeveyi çizen kararı önem taşıyor. AB Komisyonu ardından yönünü üye ülkeler çevirdi ve Almanya’daki maç yayın haklarına ilişkin 2004 yılında DFB Kararını verdi. Ama asıl içtihadını en büyük maç yayın hakkı pazarı olan İngiltere için FA Premier League Kararı ile oluşturdu. İngiltere Federasyonu ile AB Komisyonu arasında sıkı pazarlıklar, restleşmeler, tehditler ile bugünkü yapı vücut buldu.

AB Komisyonu maç yayın hakları ile ilgili temel olarak şunları diyor:

  1. Yayın hakları ile ilgili işlemler AB Rekabet Kurallarına tabidir
  2. Maç yayın hakları ayrı bir pazardır
  3. Toplu satışa muafiyet tanınabilir fakat bunun ihale ile yapılması gerekir
  4. Hakkın süresi 3 yılı aşmamalıdır
  5. Haklar mutlaka ikame paketlere bölünmelidir
  6. Satılmayan haklar kulüplere kalmalıdır

Türkiye de son döneme kadar hep AB Komisyonu’nu takip etti ve işin kayıtlı ekonomi kısmına ben bakarım yaklaşımını benimsedi. Rekabet Kurulu’nun en son kararı AB’nin FA Premier League Kararından önce alınmıştı. Dolayısıyla Rekabet Kurulu’nun AB Komisyonu uygulamasından vazgeçip vazgeçmeyeceği merak konusu idi. Her ne kadar TFF Kanunu bu arada değişmiş olsa da, yayın haklarına ilişkin eski dönemle yeni dönem arasında pek bir fark yoktu. Son yapılan ve Digitürk’ün kazandığı ihaleye baktığımızda Türkiye uygulamasının rekabet kuralları bakımından AB uygulamasından büyük ölçüde ayrıldığını ve önemli bir pazar gücü yaratma riski taşıdığını görüyoruz.

AB hakkın süresi 3 yılı aşmamalıdır derken, biz hakları 4 yıllığına vermişiz ve ilaveten bir yıllık opsiyon tanımışız. Keza haklar mutlaka ikame paketlere bölünmeli denirken biz paketlere bölmüşüz ama bunların ikame olmadığı ihale sonucu paketler için ödenen bedellerden anlaşılıyor.

Bunların üzerinde bir de şike krizi yaşandığında, aklıma son bankacılık krizinde ABD’de büyük bankaların ve otomotiv şirketlerinin kurtarılmasında harcanan ve toplumun üzerine ilave vergiler olarak binen milyarlarca dolar geliyor. Bu kurtarma operasyonunun dayandığı iktisadi temel nedir biliyor musunuz? “TOO BIG TO FAIL!