Petrol ve LPG piyasalarını hareketlendiren özelleştirme, devir ve soruşturmalar

Fatih Özkan, Petrol ve LPG piyasalarını hareketlendiren son dönem gelişmeleri anlatıyor.

Ülkemizde petrol ve LPG piyasaları, genellikle yapılan zamların (az da olsa indirimlerin) ardından gündeme gelmektedir. Global ölçekte petrol fiyatlarının düşmesine rağmen ülkemizde son 2 yıldır artan döviz kuru nedeniyle ithal edilen ham petrolün rafineri çıkış fiyatının bir türlü düşmek bilmemesi nedeniyle tüketiciler indirimli fiyatlardan petrol ve LPG alamamaktadırlar. “Benzin psikolojik sınır olan 5 TL /litreyi geçti”, “Bu araçta dünyanın en pahalı akaryakıtı kullanılmaktadır”, “Dolar artarsa artsın ben zaten hep 50 TL’lik yakıt alıyorum” gibi söylemler hepinizin malumudur. Gerçi geçenlerde bir ÖTV indirimi yaşandı, Bakanlar Kurulu kararıyla bazı mallardan alınan ÖTV oranları Nisan ayı sonuna kadar indirildi. O malların arasında ne yazık ki petrol veya LPG bulunmuyor.

Bu yazımızda dikkatinizi çekmek istediğimiz husus ise bambaşka. Günlük hayattaki gelişmelerden dolayı fırsat bulamamış olabilirsiniz ancak son birkaç ayda petrol ve LPG piyasaları bir hayli hareketlenmiş durumda. Bu bağlamda piyasalar, bir dağıtım şirketinin özelleştirilmesine, bir depolama tesisinin devrine ve Rekabet Kurumu ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun açtığı soruşturmalara tanık oldu. Bir de yeni bir işveren sendikası kuruldu. Sondan başlayalım. Akaryakıt bayilerinin üyesi olduğu Türkiye Akaryakıt Bayileri Petrol ve Gaz Şirketleri İşveren Sendikası (TABGİS) ve Petrol Ürünleri İşveren Sendikası’ndan (PÜİS) sonra 14 Şubat tarihi itibarıyla Enerji Petrol Gaz İkmal İstasyonları İşveren Sendikası (EPGİS) kurulmuş oldu.

İlk olarak geçtiğimiz ay Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın bir bağlı kuruluşu olan TP Petrol Dağıtım A.Ş. (TP) özelleştirildi. Özelleştirme kapsamına alınan TP için 2013/2 sayılı Özelleştirme Tebliği uyarınca Rekabet Kurumu’na bildirimde bulunulmuştu. Ekim 2016 tarihinde verdiği kararında Rekabet Kurulu, TP’nin %100 oranındaki hisselerinin blok satış yöntemiyle özelleştirilmesi işlemine izin vermişti. Kurul kararında TP’nin, teklif sahiplerinden Zülfikar Holding A.Ş., Termopet-Net-Cemil Direkçi Ortak Girişim Grubu, SBK Holding A.Ş. veya Siyahkalem Mühendislik İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş.’den herhangi birine devrinin ilgili pazarda hakim durum yaratılmasına veya mevcut bir hakim durumun güçlendirilmesine, böylece rekabetin önemli ölçüde azalmasına yol açmayacağını belirtmişti.

Kurul kararından anlaşılacağı üzere 7 adet akaryakıtı dolum tesisi, 2 adet LPG dolum tesisi ve 400’e yakın bayiye sahip TP’nin, 2015 yılı verileri uyarınca motorin pazarında %4.82, benzin pazarında ise %2.14’lük bir pazar payı bulunmaktadır (2015 yılında faaliyete başladığı LPG pazarında ise TP’nin pazar payı tespit edilmemiştir). Söz konusu pazar paylarıyla TP; sırasıyla OMV Petrol Ofisi, Opet, Shell&Turcas, BP ve Total’in ardından ilgili pazarda 6. sırada yer almaktadır. Ocak 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan kararında Özelleştirme Yüksek Kurulu, TP’nin %100 oranındaki hisselerinin 490 milyon TL karşılığında Zülfikar Holding A.Ş.’ye satılmasına karar vererek özelleştirme sürecini tamamlamıştır. Böylece halihazırda Turkuaz markasıyla ilgili pazarda faaliyet gösteren Zülfikar Holding A.Ş.’nin özelleştirme sonrası pazar payı benzinde %2.84’e, motorinde ise %6.20’ye yükseldi.

poAkaryakıt sektörünün en tepesinde de devirler yaşandı. Benzin ve motorin pazarlarında en yüksek pazar payına sahip OMV Petrol Ofisi’ne ait Aliağa’da bulunan petrol ve LPG depolama ve dolum tesisleri, Azerbaycan menşeli dev petrol şirketi SOCAR’ın kontrolüne geçti. Aralık 2016 tarihinde verdiği kararında Rekabet Kurulu, OMV Petrol Ofisi Aliağa Akaryakıt ve LPG Depolama ve Dolum Tesisleri’nin kiralanmak suretiyle SOCAR Turkey Akaryakıt Depolama A.Ş. tarafından işletilmesi amacıyla Renatus Marine Denizcilik ve Liman İşletmeciliği A.Ş. tarafından devralınması işlemine izin verdi. Böylece İzmir Aliağa’da Türkiye’nin ilk özel sektör rafinerisini olan Star Rafineri’yi inşa eden SOCAR, OMV Petrol Ofisi’nin depolama ve dolum tesisinden de yararlanma imkanı buldu.

Hatta yakın gelecekte OMV Petrol Ofisi’nin kendisi de devredileceğe benziyor. Tam bir yıl önce, Şubat 2016 tarihinde Avusturyalı petrol devi OMV’nin, Türkiye’deki faaliyetlerinin sürdürülebilir olmaktan çıktığı ve kârlılığın azaldığı gerekçeleriyle Petrol Ofisi’ndeki hisselerini satışa çıkardığı ajanslara düşmüştü. Özellikle SOCAR’ın OMV Petrol Ofisi’yle ilgilendiğini ve Star Rafineri’de işleyeceği ürünleri kendi dağıtım şirketi aracılığıyla tedarik etmeyi arzu ettiğini anlıyoruz. SOCAR Türkiye Genel Müdürü Zaur Gahramanov’un açıklamalarından görülebileceği üzere şayet Petrol Ofisi’nin alınmasında bir engelle karşılaşılması durumunda başka bir dağıtıcının devralınması, hatta yeni bir dağıtım şirketinin kurulması bile gündemde. Henüz Rekabet Kurumu’na bildirilen bir devralma işlemi yok, ancak her an her şey olabilir.

Soruşturmalar da ses getireceğe benziyor. Rekabet Kurumu Adıyaman il merkezinde faaliyet gösteren 20’ye yakın LPG istasyonunun 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesine aykırı biçimde anlaşma veya uyumlu eylem içerisinde olup olmadıklarını araştırmak üzere geçen ay soruşturma başlattı (soruşturmaya ilişkin kamuoyu açıklaması Kurum’un internet sitesinde duyurulmazken, haber sitelerinde kendine sıkça yer buldu). Soruşturma kapsamında Adıyaman’da LPG fiyatlarının 2.10-2.20 TL/litre iken 2.85-2.90 TL/litre seviyesine çıktığı iddiaları araştırılıyor.

Aslında Adıyaman il merkezinde faaliyet gösteren LPG istasyonları hakkında 2011 yılında da aynı iddialar çerçevesinde önaraştırma yapılmış, ancak “ileri sürülen iddiaların yeterli dayanaktan ve ciddiyetten yoksun olduğu” gerekçesiyle şikayetin reddine karar verilmişti. Kurum’un bu sefer işi önaraştırmadan, soruşturma boyutuna taşıması dikkat çekici. Konuya ilişkin “Böyle zam nerede görülmüş”, “Hangi vicdan buna müsaade eder?” şeklinde tüketicilerden ciddi tepkiler geldiğini anlıyoruz. Diğer taraftan, bayiler ise kendi platformlarında fiyat artışlarının nedeni olarak “ÖTV farkı hırsızları” ile “aerosolcular”ın piyasadan çekilmesini göstererek, fiyatların asıl olması gereken yasal seviyeye çekildiğini ileri sürmekteler.

Son olarak Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun da LPG pazarında mevzuata aykırı uygulamalar hakkında geçen ay bir inceleme başlattığı haberi “EPDK’dan dev LPG operasyonu” başlığıyla servis edildi. İncelenen iddialar arasında hangi coğrafi pazarda faaliyet gösterdiği açıklanmayan bazı LPG bayilerinin müşterilere otogaz yerine dökme LPG vermesi bulunuyor. Böyle bir uygulama içerisine girilmesinin nedeni olarak ise vergi miktarı daha yüksek olan otogaz yerine, otogaza ikame olarak kullanılabilen ve vergi miktarı da daha düşük olan dökme LPG’nin satılması suretiyle mevzuattaki vergi farklılıklarından haksız yarar içerisine girilmesine işaret edilmektedir. EPDK’nın LPG’li araç sayısının bir ay içerisinde 12.000 adet artarken, aynı dönemde otogaz satışlarının 36.000 ton düşmüş ve dökme LPG satışlarının 7.000 ton artmış olduğuna ilişkin inceleme öncesi yaptığı tespiti de incelemenin seyrine yön vereceğe benziyor.

Enerji mevzuatındaki kapsamlı değişiklikler neler getiriyor?

Enerji mevzuatındaki değişiklikleri Tolga Turan anlatıyor.

“Let us not go over the old ground,

but rather prepare for what is to come.”

Cicero (106 BC – 43 BC)[1]

6446 sayılı Kanun ve diğer bazı kanunlarda beklenen değişiklik nihayet yasalaştı. Uzun zamandır parlamentonun gündeminde olan değişiklikte enerji sektöründe tartışılan pek çok konu hakkında düzenlemeler yer alıyor. Bunlardan en önemlileri elektrik faturalarında yer alan aktif enerji bedeli dışında kayıp ve kaçak ve diğer bedellere ilişkin düzenleme, yerli kömüre dayalı elektrik üretiminde öngörülen teşvik mekanizması, yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretiminde benimsenen yeni model ve nükleer enerji santrallarının inşaatına başlanabilmesi için getirilen bir takım düzenlemeler yer almakta. Bu yazıda bu temel değişikliklerin esasına için açıklamalarımız yer alıyor.

Öncelikle değinilmesi gereken konu kamuoyunda kayıp-kaçak olarak da bilinen ve Yargıtay’ın 21.05.2014 tarihli ve 2013/7-2454 sayılı Hukuk Genel Kurulu Kararı ile ortaya çıkan duruma yönelik getirilen düzenlemedir. Burada Yargıtay kararında ortaya konulan gerekçeler doğrultusunda EPDK tarafından tarife yapılmasına yönelik olarak ayrıntılı düzenlemeler getirilmekte, aktif enerji bedeli dışında tarife bileşenleri yasal zemine kavuşturulmakta ve bu bedellerin tüketicilerden tahsil edilmesi yasa ile düzenlenmiş olmaktadır. Burada dikkat çekici olan, 6446 sayılı Kanuna eklenen bir geçici madde ile kesin hüküm halini almamış olan ve devam etmekte olan hukuki süreçler ile ilgili de bu hükmün geçmişe dönük olarak uygulanacağınınım düzenleme altına alınması.

İkinci olarak, mevcut YEKDEM rejiminden farklı olarak, yenilenebilir enerji sahalarının belirlenmesi, bu sahalar ile ilgili olarak bağlantı kapasitesinin TEİAŞ tarafından sağlanması ve bu sahalarda elektrik üretim tesisi kurmak isteyenlerin üst sınırı 5346 sayılı Kanunda[2] belirlenen feed-in tariff seviyeleri olmak üzere elektrik satış fiyatı üzerinden sunacakları teklif neticesinde ortaya çıkacak olan fiyattan elektriğin kamu tarafından satın alınmasını öngören bir model getirilmektedir. Modele ilişkin detaylar ise Bakanlığın çıkaracağı yönetmelik ile tespit olunacaktır. Burada saha bazında sahaların verimlilik durumlarına göre farklı fiyatların oluşacağı dikkate alındığında daha optimal bir sisteme geçildiği ifade edilebilir. Ancak, yapılacak ihalelerin ve seçim sürecinin şeffaf olması gerektiği açık. Bu alanlarda kurulacak üretim tesislerinde yerli aksam kullanılmasının da zorunlu hale getirilmesi getirilen değişiklik ile öngörülüyor.[3] Burada dikkat edilmesi gereken husus YEKDEM’in bu sürece paralel olarak hayatını devam ettirdiği. Hatta değişiklik ile geçtiğimiz Mayıs ayında YEKDEM santrallarına sağlanan dengeleme ve yan hizmetler muafiyetlerinin kaldırılmasına ilişkin yönetmelik değişikliği[4] da yasal zemine kavuşturuluyor ve bu gibi hususlarda kanun ile EPDK’ya açık yetki tanınıyor. Mevcut YEKDEM bakımından getirilen yenilik çoklu başvurularda TEİAŞ tarafından yarışmanın katkı payı bazında değil I sayılı Cetvel’de belirlenen fiyatlar üzerinden en düşük fiyatın teklif edilmesi esasına göre yapılacak olması. Bu arada lisanssız elektrik üretiminde de 1 MW altı rüzgâr ve güneş projeleri bakımından yönetmelik ile getirilen düzenlemelerden[5] pay devri yasağına ve dağıtım ve görevli tedarik şirketleri bakımından bu alandaki faaliyetlerin sınırlandırılmasına yönelik hükümler de yasal zemine bu değişiklik ile kavuşturuluyor.

Değişiklik ile getirilen bir diğer düzenleme özellikle nükleer santral inşaatı ile ilgili. Santral sahasında bulunan Kıyı Kanununa tabi yerler ile zeytinlik statüsünde olan yerler nedeniyle geciken inşaata başlama çalışmaları, nükleer santrallar bakımından bu kanunların ilgili hükümlerinden istisna getirilmesi suretiyle aşılmakta. Ayrıca nükleer santral sahalarında yapılacak yapılar hakkında da yapı denetimine ilişkin istisna ve kolaylıklar öngörülmekte. Nükleer santral inşaatları ve lisanslama süreci ile ilgili getirilen bir diğer kolaylık ise nükleer enerji tesisleri için inşaata ilişkin yapı ruhsatı, izin, onay, lisans, ruhsat ve benzeri belgeler ile sahanın mülkiyet veya kullanım hakkının elde edildiğine ilişkin belgelerin üretim lisansı verildikten sonra temin edilmesine olanak sağlanması. Diğer üretim tesisleri bakımından bu belgeler ön lisans süresi içerisinde temin edilmesi gereken belgeler.

Uzun süredir ülke gündemini işgal eden yerli kömüre teşvik bakımından da değişiklik ile yeni bir model öngörülüyor. Bu çerçevede, EÜAŞ ile bağlı ortaklıklarına ait varlıkların veya bu bağlı ortaklıkların hisselerinin yenilenebilir enerji kaynakları veya yerli kömüre dayalı elektrik üretim tesisi kurulması amacıyla özelleştirilmesi halinde yeni model geliştirilmiş durumda. Buna göre, ÖİB bu kapsamda istekliler arasında Elektrik Satış Anlaşması için geçerli olacak fiyatın belirlenmesi noktasında pazarlık veya pazarlık ve açık eksiltme usulüne göre yarışma yapacaktır. Yarışma sonucunda elektriği en düşük bedelle satmayı öngören istekli ile Elektrik Satış Anlaşması imzalanacak ve varlıklar veya hisseler bedel alınmaksızın teklif sahibi ile EÜAŞ arasında devir sözleşmesi imzalanacaktır. Sürece ilişkin usul ve esaslar ihale öncesi Bakanlık tarafından ÖİB’e bildirilecektir.

Yapılan değişiklik ile getirilen en önemli yenilikler bunlar olmakla birlikte diğer pek çok konu da bu değişiklik ile çözüme kavuşturulmuştur. Örneğin elektrik piyasasında ön lisans süresince doğrudan veya dolaylı pay devrinin yasak olmasından kaynaklanan sıkıntı bu konuda getirilecek istisnalarda EPDK’ya geniş bir yetki verilerek çözülüyor. Bu arada EPDK’nın 9 olan Kurul üye sayısı 7’e düşürülüyor. Bu ise zaten boş olan iki üyeliğe atama yapılmayacağı anlamına gelmekte. LPG piyasasında teknik kriterlere aykırılıkta ilk aykırılıkta lisans iptali yerine fiilin lisans süresi boyunca üçüncü kez tekrarı halinde öngören bir modele geçiliyor. Doğal gaz piyasasında depolama yükümlülüğü ve dağıtım bölgeleri, kömüre bağlı metan gazının değerlendirilmesi, maden ruhsatlarının bölünmesi, rüzgâr ve güneş lisans başvuruları bakımından ölçüm verilerine ilişkin süreler ile ilgili de değişiklik ile yeni hükümler getiriliyor.

Yapılan bu kapsamlı değişiklik sonrasında sektörde yaşanan pek soruna ve tartışılan konulara ilişkin öngörülebilirlik artmış durumda. Özellikle yerli kömür teşvikleri, değişen yenilenebilir destekleme sistemi, nükleerde inşaatın önünün açılması ve kayıp-kaçak konusunun yasal zemine kavuşturulması gibi benzeri konularda getirilen düzenlemeler ile değinilen süreçlerde bir hızlanma da söz konusu olacaktır. Diğer bir deyişle, yerli kömürün elektrik üretimi için kullanımında artış, rüzgâr ve güneş santrallarını devreye almada bir hızlanma, nükleerde inşaata başlanması önümüzdeki süreçte takip edeceğimiz gelişmeler arasında yer alacak gibi gözüküyor.

[1]Olup bitmişin üzerinde durmayalım, artık olacak olana hazırlanalım.” Çiçero (106 MÖ – 43 MÖ)

[2]Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun

[3] Bilindiği üzere mevcut YEKDEM sisteminde yerli aksam kullanımı zorunlu olmayıp kullanılması halinde ilave feed-in tariff söz konusu olmaktadır.

[4] 29 Nisan 2016 tarih ve 29698 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan; Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Belgelendirilmesi ve Desteklenmesine İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yönetmelik

[5] 23 Mart 2016 tarih ve 29662 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan; Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

Enerji Hukuku Eğitimi

TEHAV ve Lebib Yalkın Yayınları işbirliği ile düzenlenecek olan enerji hukuku eğitimine dair ayrıntıları Elif Duranay aktarıyor.

13 Şubat 2016 tarihinde Türk Ekonomik Hukuk Araştırmaları Vakfı (TEHAV) ve Lebib Yalkın Yayınları işbirliği ile enerji hukuku eğitimi düzenleniyor. Eğitimde, elektrik, doğalgaz, petrol, LPG piyasalarına ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na ilişkin mevzuat kapsamındaki düzenleme ve uygulamalara ayrıntılı bir şekilde yer verilmesi ve hem bu düzenleme ve uygulamaların amacına ve önemine hem de son yıllarda serbestleşen enerji piyasalarındaki risk ve aksaklıklara dikkat çekerek çözüm yollarının belirlenmesini amaçlıyor.

Eğitim kapsamı ise oldukça zengin; gerçek hayattan örneklerin de yer alacağı eğitim, enerji hukukuna ilişkin kısa bir girişin ardından sektörel olarak sırayla elektrik endüstrisine ilişkin ayrıntılı bilgi verilmesi ile başlayıp, elektrik endüstrisindeki pazarların hukuki ve iktisadi analizi ile devam ediyor. Daha sonra elektrik piyasalarının işleyişinin anlatılmasıyla elektrik endüstrisi bölümünün tamamlanmasının ardından, doğalgaz ve petrol endüstrisine ilişkin sunumlarla devam eden eğitimde, LPG’ye yönelik düzenlemelerden de bahsedilmesi ile son olarak enerji piyasalarında denetim ve idari para cezalarının da anlatılması planlanıyor.

Eğitimciler ise, EPDK Kurul Üyesi, Uluslararası Enerji Düzenleyicileri Konfederasyonu Başkanı ve Enerji Düzenleyicileri Bölgesel Birliği Başkanı ve aynı zamanda da Bilkent Üniversitesi Enerji Hukuku ve Politikası Öğretim Görevlisi olan Alparslan Bayraktar, Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nda Ortak Avukat ve Bilkent Üniversitesi Enerji Hukuku ve Politikası Öğretim Görevlisi olan Av. Şahin Ardıyok ve eski EPDK Enerji Uzmanı ve Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nda Kıdemli Danışman olarak görev yapan Tolga Turan’dan oluşuyor. Kamu ve özel sektör deneyimine sahip uzmanların birlikte bu eğitimi verecek olması katılımcıların tecrübelerinden faydalanabilmesi bakımından önemli.

Katılımcı sayısının sınırlı olduğu Enerji Hukuku Eğitimi’ne ilişkin ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Petrol Piyasası Lisans Yönetmeliği ve bazı Kurul kararlarında değişiklikler

Elif Duranay, madeni yağ, baz yağ ve atık madeni yağ hakkındaki değişikliklerden bahsediyor.

Değişiklikler hakkında bilgi vermeden önce, konuya ilişkin bazı kavramların açıklanmasında yarar var.

Madeni Yağ: Petrol Piyasası Lisans Yönetmeliği’nin “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinde baz yağına veya kimyasal sentez ile işlenen maddelere, bazı katkıların ilavesi sonucu, hareketli ve temas halinde olan iki yüzey arasındaki sürtünme ve/veya aşınmayı azaltma veya soğutma özelliğine sahip mamul haline getirilen doğal ve yapay maddeler madeni yağ olarak tanımlanıyor. Özellikle otomotiv endüstrisinde kullanılan parça ve ekipmanlarda sürtünmeyi azaltmak ve servis ömrünü uzatmak amacıyla kullanılan madeni yağ, petrol esaslı baz yağlara katkı maddelerinin ilave edilmesi ile birlikte elde edilmekte.

atik-yag-5Baz yağ: Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği’nde geçen tanımı uyarınca rafinerilerde üretilen alifatik, naftanik aromatik ve karışık esaslı petrol ürününü veya sentetik olarak (kimyasal yolla) elde edilen yağ demektir.

Atık madeni yağ: Faydalı kullanım ömrünü tamamlayarak atık haline dönüşmüş olan madeni yağlardır, bunun nedeni kullanımın ardından zamanla fiziksel ve kimyasal özelliklerinin değişmiş olması. Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği kapsamında “(k)ullanılmış benzinli motor, dizel motor, şanzıman ve diferansiyel, transmisyon, gres ve diğer özel taşıt yağları ile hidrolik sistem, türbin ve kompresör, kızak, açık-kapalı dişli, sirkülasyon, metal kesme ve işleme, metal çekme, tekstil, ısıl işlem, ısı transfer, izolasyon ve koruyucu, izolasyon, trafo, kalıp, buhar silindir, pnömatik sistem koruyucu, gıda ve ilaç endüstrisi, kağıt makinesi, yatak ve diğer özel endüstriyel yağlar ve endüstriyel gresler, kullanılmış kalınlaştırıcı, koruyucu, temizleyici ve benzeri özel müstahzarlar ve kullanıma uygun olmayan yağ ürünleri” olarak tanımlanıyor.

Atık yağların ülkemizde birçok uygunsuz kullanımı bulunmakta. Örneğin, kontrolsüz olarak yakılarak ısınma amacıyla kullanılmaları, akaryakıt içerisine karıştırılmaları, işlenerek standart ürünlerle eş tutulamayacak iken ikame ürün olarak piyasaya sunulmaları ve “10 numara yağ” gibi adlarla kayıt dışı faaliyetlere konu edilmeleri söz konusu. Kullanımının ise verdiği zarar daha çok çevresel. Ekosisteme, hava, su ve toprağa karışarak büyük zarar vermekte. Bu nedenle bu atık yağların geri dönüşümü veya nasıl bertaraf edileceği konularında düzenlemeye ihtiyaç duyulmuş. 2004 yılına kadar ise konuya ilişkin hiçbir düzenleme yapılmamış. 2004 yılında Atık Yağ Kontrol Yönetmeliği kabul edilmiş. Günümüzde ise “Yeni” olarak adlandırdığımız 2008’de kabul edilen Atık Yağ Kontrol Yönetmeliği, Atık Yönetimi Genel Esaslarına İlişkin Yönetmelik ve Çevre Kanunu gibi ilgili mevzuat konuya ilişkin düzenlemeler içeriyor.

Mevzuat ile birlikte, enerji geri kazanımı, bertaraf, rafinasyon ve rejenerasyon yöntemleri düzenlenmiş. Bu doğrultuda, atık madeni yağların bir kısmı enerji geri kazanım amaçlı çimento, kireç, demir-çelik tesislerinde, bir kısmı bertaraf tesislerinde, diğer bir kısmı da hammadde geri kazanımı amaçlı rafinasyon ve rejenerasyon tesislerinde kullanılmakta. Bunlardan sonuncusu, ileri rafinasyon teknolojilerinin kullanılması ile atık yağlar içerisinde bulunan tüm kirleticilerin temizlenerek orijinal baz yağ elde edilmesini sağlamakta ve nihai olarak petrol kaynaklarının daha fazla tüketilmesinin önüne geçmekte ve ekonomiye de katkı sağlamakta.

30 Temmuz 2008 tarihinde yayınlanan Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği hükümleri çerçevesinde, üreticiler atık yağların kaydını tutmak, depolamak ve işlemeye veya bertaraf tesislerine gönderilmesini sağlamakla yükümlü kılınmış. Yönetmeliğin 13. maddesi uyarınca da atık motor yağlarının sadece motor yağı üreticisi veya Yetkilendirilmiş Kuruluş tarafından toplanabileceği düzenlenmiş. Bu atık yağların toplanması konusunda Petrol Sanayi Derneği (PETDER), “Yetkilendirilmiş Kuruluş” olarak atanmış. Bugün ülke genelinde yaygınlaştırılmış bir şekilde tüm atık yağı üreticilerinden atık yağ toplanmakta. Bu hükümlerin aksine davrananlar için ise ceza yükümlülüğü doğması mevzuat çerçevesinde öngörülmüş. Artık yeni düzenlemeler ile birlikte bu atık yağ rafinasyon ve rejenerasyon tesislerinin lisanslandırılmasında EPDK lisans başvurularını sonuçlandırıyor. Bahsedilen değişiklikler de bu kapsamda.

Resmi Gazete’de yayımlanan değişikliklerden biri “Petrol Piyasası Lisans Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”. Bu kapsamda, Petrol Piyasası Lisans Yönetmeliği’nin “Lisans Gerektiren Faaliyetler ve Muafiyetler” başlıklı 6. maddesinin ikinci fıkrasının ardına bir üçüncü fıkra eklendi. Eklenen fıkra ile, atık madeni yağdan baz yağ üretim faaliyetini, alt başlıklarına işletmek kaydıyla madeni yağ lisansı veya dağıtıcı lisansı sahiplerinin yapabileceği ve atık madeni yağdan baz yağ üretiminin madeni yağ üretim faaliyetinin içinde yer aldığı düzenlendi. Böylelikle, atık madeni yağdan baz yağ üretim faaliyetinin de lisans gerektiren faaliyetlerden olduğu, bu faaliyetin madeni yağ lisansı ve dağıtıcı lisansı sahibi kişilerce yürütülebileceği ve baz yağ üretiminin madeni yağ kapsamında olduğu düzenlenmiş oldu.

Aynı Yönetmelik’in “Madeni Yağ Lisansı Kapsamında Yürütülebilecek Faaliyetler” başlıklı 23. madde ise madeni yağ lisansı sahiplerinin piyasada; lisansı kapsamındaki madeni yağ üretimi tesislerinde madeni yağ üretimi ile iştigal edebileceğini düzenlerken şu şekilde değiştirilmiştir: “Madeni yağ lisansı sahipleri veya madeni yağ alt başlığı bulunan dağıtıcı lisansı sahipleri piyasada, lisansı kapsamındaki madeni yağ üretimi tesislerinde madeni yağ üretimi ile lisanslarına alt başlık olarak işletmek kaydıyla atık madeni yağdan baz yağ üretimi faaliyetinde bulunabilir.”

Diğer bir değişiklik ise, Yönetmelik’in “Lisans Tadili” başlıklı 15. maddesinde. Lisans tadillerinin Kurul kararı ile sonuçlandırıldığını düzenleyen bu maddenin beşinci fıkrasında bazı hallerde istisnai olarak lisans tadil başvurularının Petrol Piyasası Dairesi Başkanlığınca (PPDB) sonuçlandırılacağı düzenlenmiş. Söz konusu Yönetmelik ile bu istisnai hallerden biri olan (f) bendinde değişiklik yapıldı. Eski düzenlemeye göre, madeni yağ lisansı veya madeni yağ alt başlıklı dağıtıcı lisansı sahiplerinin lisanslarında yer alan madeni yağ üretimi ve baz yağ kullanımı bilgilerinin değiştirilmesi ile üretilecek madeni yağların bu lisanslara eklenmesine veya bu lisanslardan çıkarılmasına ilişkin lisans tadilleri PPDB tarafından sonuçlandırılabiliyordu. Bu fıkra değiştirilerek, madeni yağ lisansı veya madeni yağ alt başlıklı dağıtıcı lisansı sahiplerinin lisanslarında yer alan madeni yağ üretimi ve baz yağ kullanımı bilgilerinin değiştirilmesi, baz yağ üretim alt başlığının eklenmesi veya çıkarılması ile üretilecek madeni yağların bu lisanslara eklenmesine veya bu lisanslardan çıkarılmasına ilişkin tadillerin PPDB tarafından sonuçlandırılacağı düzenlenmiş. Böylelikle yeni getirilen düzenleme ile madeni yağ veya madeni yağ alt başlıklı dağıtıcı lisanslarına baz yağ üretim alt başlığının eklenmesi veya çıkarılmasına ilişkin lisans tadilleri de PPDB tarafından sonuçlandırılabilecek.

Bir de Yönetmelik’e “Geçici Madde 20” eklenmiş ve Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’in yürürlüğe giriş tarihinde madeni yağ ve dağıtıcı lisansı altında madeni yağ alt başlığı olan lisans sahiplerinin 01.01.2018 tarihine kadar baz yağ alt başlığını işletmeksizin, atık madeni yağdan baz yağ üretimi faaliyetinde bulunabileceği düzenlenmiş. Böylelikle belirtilen tarihe kadar lisansında yer almasa dahi atık madeni yağdan baz yağ üretim faaliyetinde bulunabilecekler fakat bu tarihten sonra lisanslarının bulunmaması halinde atık madeni yağdan baz yağ üretim faaliyetinde bulunamayacaklar. Bu arada, Yönetmelik’in EK-1 kısmında da “Lisans Başvuru Dilekçesi”nde yer alan “Lisans Başvurusunun Türü” tablosunda madeni yağ lisansı ve madeni yağ alt lisanslı dağıtıcı lisansının altına baz yağı üretim lisansı da değişiklik ile ayrıca eklenmiş. “İstenmesi Halinde” ibaresinin de bulunduğu bu tabloda artık baz yağ üretim faaliyeti göstermek isteyen lisans başvuru sahipleri “Baz Yağ Üretim” seçeneğini işaretleyecekler.

12 Ocak 2016 tarihinde Kurul tarafından alınan 6065/1-b sayılı karar doğrultusunda da bu doğrultuda bazı değişiklikler yapılmış. Bu değişikliklerin ilki Kurul’un 3243/2 sayılı Petrol Piyasasında Lisans Başvurusu Açıklamalarına İlişkin Kurul Kararı’nın 11. maddesinin üçüncü fıkrasına ilişkin. “Madeni Yağ Lisansı” başlıklı 11. maddenin üçüncü fıkrasının eski halinde “Atık yağlardan geri kazanılmış baz yağların hammaddde olarak kullanılacağı tesisler için yapılan madeni yağ lisansı başvurularında, başvuruya konu tesisin TS 13541 İş Yerleri – Atık Yağ Rafinasyon ve Rejenerasyon Tesisleri – Genel Kurallar standardına uygun olduğunu gösteren TSE Hizmet Yeterlilik Belgesi”nin aranacağı düzenlenmiş. Yeni düzenleme ile bu madde “Atık madeni yağdan baz yağ üretimine ilişkin faaliyeti alt başlık olarak lisanslarına işletecek olanlar; lisansa konu tesisin TS 13541 İş Yerleri – Atık Yağ Rafinasyon ve Rejenerasyon Tesisleri – Genel Kurallar standardına uygun olduğunu gösteren TSE Hizmet Yeri Yeterlilik Belgesi’ni ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığından atık madeni yağların geri kazanımına ilişkin Çevre İzin ve Lisans Belgesi’ni Kuruma sunarlar.” şeklinde değiştirilmiş. Yapılan değişiklik ile beraber baz yağ üretimi faaliyetinde bulunmak isteyen ve bunu alt başlık olarak lisanslarına işletmek isteyenler için TSE Hizmet Yeri Yeterlilik Belgesi’nin yanında bir de Çevre İzin ve Lisans Belgesi’ni Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan temin ederek sunmaları gerekiyor.

Aynı karar ile 3242/3 sayılı Petrol Piyasasında Lisans Tadili Başvurularında Aranacak Bilgi ve Belgelere İlişkin Kurul Kararı’nın “Tesis Tadili” başlıklı 8/B 2558aa8e2fdd5a540cf8acd286f20eab[1]maddesinin 5. fıkrası da değiştirilmiş. Fıkranın eski halinde, madeni yağ üretim tesisinde atık yağlardan geri kazanılmış baz yağlar hammadde olarak kullanılacak ise aynı maddenin ikinci fıkrasının (ç) bendinde belirtilen üretim veya kullanım kapasitesi bilgilerinin değiştirilmesi için lisans türüne uygun Tesis Bilgi Dosyası, Kapasite Raporu ve Sanayi Sicil Belgesi’ne ilaveten, tadil başvurusuna konu tesisin TS 13541 İş Yerleri – Atık Yağ Rafinasyon ve Rejenerasyon Tesisleri – Genel Kurallar standardına uygun olduğunu gösteren TSE Hizmeti Yeri Yeterlilik Belgesi ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığından alınmış Çevre ve İzin Belgesi aranacağı düzenlenmekte. Oysa yeni değişiklikte “Madeni yağ lisansına alt başlık olarak atık madeni yağlardan baz yağ üretimi faaliyeti ekletmek için ikinci fıkranın (ç) bendinde sayılan belgelere ilaveten, tadil başvurusuna konu tesisin TS 13541 İş Yerleri – Atık Yağ Rafinasyon ve Rejenerasyon Tesisleri – Genel Kurallar standardına uygun olduğunu gösteren TSE Hizmeti Yeri Yeterlilik Belgesi ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığından alınmış Çevre ve İzin Belgesi aranacağı düzenlenmiş.

Son olarak, Petrol Piyasası Lisans Yönetmeliği’nin “Lisansların Sona Ermesi ve İptali” başlıklı 17. maddesinde taşıma, bayilik ve serbest kullanıcı lisanslarının PPDB tarafından sona erdirileceği haller bentler halinde sayılmıştı. Kabul edilen Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile ek bir bent daha eklenerek, bayilik faaliyetinin haklı ve mücbir sebepler hariç altı aydan uzun süreli yapılmaması halinde de lisansın PPDB tarafından sona erdirilebileceği düzenlenmiştir. Buna paralel olarak, aynı Yönetmelik’in, “Bayilik Lisansı Sahiplerinin Yükümlülükleri” başlıklı 38. maddesinde sayılan yükümlülüklerden “(i) Bayilik faaliyetinin haklı ve mücbir sebepler hariç, altı aydan uzun süreli durdurulmaması ile yükümlüdür.” yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece altı aydan uzun süre faaliyetlerin durdurulması yükümlülük olmaktan çıkarılmış, lisansın sona erme sebebi olarak tekrar eklenmiş oldu.

Söz konusu değişiklikler 01.02.2016 tarihinde yürürlüğe girecek. Fakat yukarıda da belirtildiği gibi 01.01.2018 tarihine kadar lisans tadili olmaksızın baz yağ üretimi faaliyetinde bulunulabilecek, bu tarihten sonra ise lisans tadili gerekecek ve yeni alınacak lisanslarda da baz yağ üretim alt başlığını da lisanslarına işletmeleri gerekecek. Bu kapsamda 2018 öncesinde lisans tadillerinin yoğunlaşması söz konusu olabilir.

Yararlanılan Kaynaklar:

1.Demirhan, E., Bigesu, A.Y., Atık Madeni Yağların Değerlendirilmesi ve Geri Dönüşümünün İncelenmesi.

2.Atık Madeni Yağ Rafinasyonu İçin En Uygun Teknoloji Seçimi Projesi Teknik Araştırma Raporu, 2012 PETDER.

 

2015’de Neler Oldu?

Tabi neler olduğunu yalnızca “rekabet kuralları” bakımından yazmak istiyorum. Eskisi gibi. Gerçeğine kalem dayanmaz.

O halde başlayalım 2015 Rekabet Almanağına…

2015’in ‘en’leri kıvamında Top (5) Listesi:

  • En pahalı bilet: Danıştay Rekabet Kurulu’nun AFM-Mars birleşme işlemine iznini iptal etti derken, bu karar da bozuldu ve izin kararı yine yürütülebilir duruma geldi.
  • En taraflı pazar: Rekabet Kurumu, çift taraflı pazarlardan bazılarına daha el attı ve geçmişte en çok kayrılan müşteri şartına ilişkin olarak almış olduğu tek kararına yenilerini ekleyeceğini gösterdi.
  • En çoğalan soruşturma: Tüketici elektroniği ve bilgisayar/konsol alanında faaliyet gösteren teşebbüslere yenileri eklenerek soruşturma açıldı. Video oyun severlerden birinin soruşturma hakkındaki görüşlerini buradan izlemenizi öneririm.
  • En üzücü hat trick: Passolig ismiyle yürütülen e-bilet uygulamasına soruşturma açılmadı. Mevcut haliyle üç sezon boyunca bireysel muafiyet kapsamında değerlendirilmesine karar verildi. Anayasa Mahkemesi ise ilgili Kanun ve uygulamanın kamu yararına vurgu yaptı. Belit iki senedir maçlara gidemedi.
  • En ilk RUP: Lesaffre tarafından Dosu Maya’nın devralınmasına ilişkin başvuruda, Kurum tarihinde ilk defa, Rekabet Uyum Programı yürütülmesi taahhüt olarak kabul edildi.

Rekabet Kurumu bu sene 200’e yakın birleşme işlemine baktı ve 40’a yakın muafiyet başvurusunu ele aldı. Kurum ayrıca 20 civarı soruşturma açtı ve 10 soruşturmayı sonlandırdı.

Peki bunlar dışında neler oldu?

  • Rekabet Kurulu’na Başkan, İkinci Başkan ve Üye atamaları tamamlandı ve telaş içerisinde beklenen kararlar alınabildi.
  • Anadolu Endüstri Holding’in Migros üzerindeki kontrolüne dair başvuru, taahhütler kapsamında onaylandı.
  • Koç Holding iştiraki Setur tarafından Beta Marina ve Pendik Turizm hisselerinin devralınması işlemine geçit verilmedi.
  • Aygaz’ın bayilerinin yeniden satış fiyatını belirlediği iddiası yeniden Kurul’a intikal etti ve Aygaz’a soruşturma açıldı.
  • Türk Hava Yolları  dışlayıcı eylem iddiasıyla yine gündemdeydi, ancak Rekabet Kurulu teşebbüsün hakim durumunu kötüye kullanmadığına karar verdi.
  • Özelleştirmeler tam gaz ilerledi.
  • Ceza Yönetmeliği’nin uygunluğu konusunda İdare Mahkemesi-Danıştay çatışması sürdü.
  • Rekabet Kurumu, BTK’dan sonra EPDK ile de el sıkıştı.
  • Rekabet incelemelerinde dijital delillerin kullanılmasına yönelik tartışmalar hız kesmedi.
  • Motorlu taşıtlara yönelik grup muafiyeti kurallarının değiştirilmesine yönelik adımlar atılmaya devam etti. Onun yerine akaryakıt ve LPG sektörü ile AR-GE anlaşmalarına ilişkin tebliğlerle tanışıldı.
  • AB İlerleme Raporu’ndaki değerlendirmeler kendini tekrarladı.
  • Kurul kararları kısalmaya devam etti.
  • Rekabet Kanunu Tasarısı ise uzaktan el sallamaya ve bizi bekletmeye devam etti (BEKLEYEMEDİ).

Seneye güzel başlangıçlarla görüşmek üzere.

Elektrikte serbest tüketici limitindeki indirimlerde ihtiyat devam ediyor

Elektrik piyasasında serbest tüketici limitlerindeki indirime dair bugünkü gelişmeleri Tolga Turan aktarıyor.

 

“Eğer benzersiz bir şeyin sahibi ile yeri doldurulabilecek

bir şeyin sahibi karlı bir anlaşma yapacaklarsa,

kar benzersiz kaynağın sahibine gider.”

Tim Harford (Görünmeyen Ekonomist)

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) 24 Aralık 2015 tarihli toplantısında serbest tüketici limitinde yüzde onluk bir indirime giderek 4.000 kWs olan limiti 3.600 kWs olarak belirledi. Bu demek ki, 2016 yılında yıllık tüketimi 3.600 kWs ve üzerinde olan tüketiciler elektriklerini meskûn oldukları bölgedeki görevli tedarik şirketinden değil istedikleri tedarikçiden satın alabilecekler.

Serbest tüketici limitindeki kontrollü düşüş devam ediyor ancak özellikle son yıllarda tatmin edici seviyelerden uzak. 21 Mayıs 2009 tarihli Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi ile 2015 yılına kadar limitin sıfıra düşürülmesi ve herkesin serbest tüketici olması öngörülmüştü. Bu hedefe yönelik hızlı adımlar da atıldı ancak son dönemlerde limit indirimleri sınırlı seviyelerde seyretti. Alınan son karar ile de serbest tüketicide sıfır limit hedefi başka bahara kalmış oldu.

bg_powerlinesEsas itibari ile Türkiye Enerji Vakfı tarafından 30 Eylül 2015 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Elektrik Perakende Satış Sektörünün Geleceği Sempozyumu’nda da pek çok katılımcı tarafından ifade edildiği üzere, limitin sıfıra hem görevli tedarik şirketlerinin hem de bağımsız tedarikçilerin ortak arzusu. Ancak limitte sınırlı bir indirim olacağı da yine pek çok kişi tarafından beklenmeyen bir durum değildi. Zira çeşitli platformlarda tüm tüketicilerin serbest tüketici olması noktasında ölçüm altyapısı başta olmak üzere bazı kaygılar dönem dönem dile getirmekteler. Bu nedenle sınırlı bir seviyede kalan indirim pek de sürpriz olmadı.

Alt yapı noktasındaki noksanlıklar bir yana, serbest tüketici limitinin sıfırlanması önündeki en önemli engel tüketicilerin bu konuda bilgi ve bilinç sahibi olmaları noktasındaki yetersizlik. Bu sağlanmadan bu yönde atılacak adımların da beraberinde üstesinden gelinmesi zor sorunları beraberinde getireceğine ilişkin kaygıların düzenleyici kurum yöneticileri tarafından da paylaşıldığı anlaşılıyor. Zira tüm tüketicilerin serbest tüketici olmasından sonra ilk sıradaki gündem maddesi hiç şüphesiz son kaynak tedarik tarifeleri olacak. Şu an itibariyle perakende elektrik tarifleri ile aynı olarak belirlenen son kaynak tedarik tariflerinin tüm tüketiciler serbest tüketici olduktan sonra daha esnek bir şekilde belirlenmesi talepleri ise giz değil. Meseleye bu açıdan bakıldığında, tüm tüketicilerin serbest tüketici olması sonrasında yeterince bilgi sahibi olmayan tüketicilerin olumsuz bazı deneyimlerin ardından kitleler halinde son kaynak tedarikine yönelmeleri durumu da söz konusu olabilir. Bu takdirde tüketici açısından son çözümlemede elde kalan bazı olumsuz deneyimler ve görevli tedarik şirketi tarifelerinden daha esnek şekilde belirlenen son kaynak tedarikinden başka bir şey olmayacağı kaygının da esas kaynağı gibi.

Burada unutulmaması gereken husus, serbest tüketicilerin bu haklarını kullandıklarında regüle alanın da dışına çıkıyor olmaları. Yani hüküm ve şartları EPDK tarafından belirlenen perakende satış sözleşmeleri yerine ikili anlaşmalar ile elektrik enerjisi alıyor hale gelecekler. İlgili mevzuata göre ikili anlaşmalar, gerçek ve tüzel kişiler arasında özel hukuk hükümlerine tabi olarak, elektrik enerjisi veya kapasitenin alınıp satılmasına ilişkin yapılan ve EPDK onayına tabi olmayan ticari anlaşmaları ifade ediyor. Öte yandan, Kurulun düzenlemesine tabi olmayan bu ikili anlaşmaların şartlarını da taraflar serbestçe belirlemekte. Olası bir uyuşmazlıkta ise adres EPDK değil, genel hükümler. Bu şekilde bir ticari ilişkinin tarafları arasında, en azından bugün itibari ile var olduğuna inanılan bilgi asimetrisi, sorunların da potansiyel kaynağı olabilir kanaati limitteki indirimleri de sınırlandırıcı etkiye sahip gözüküyor.

Konu açısından bir diğer sorunlu alan ise dağıtım şirketleri-görevli tedarik şirketleri-bağımsız tedarikçiler üçgeninde yer alan rekabet eksenli kaygılar. Konu dönem dönem hem Rekabet Kurulu’nun hem de EPDK’nın gündemine geliyor. Ancak Rekabet Kurulu tarafından henüz atılmış somut bir adım yok. EPDK tarafından ise yürütülen soruşturmalar olduğu ve hatta “ihtara gerek olmayan haller” kapsamında değerlendirme yapılarak idari para cezaları verildiği enerji kulislerinde konuşuluyor. Piyasaya giriş engellerinin ortadan kaldırılması ve bağımsız tedarikçilerinin de piyasada rol almaları ise rekabetin tesisi için gerekli unsurların başında geliyor.

Diğer taraftan, perakende sektörünün tamamıyla rekabete açılması elektrik piyasalarında liberalleşmenin de önemli aşamalarından birisi. Bu seviyede sağlanacak etkinlik artışları da liberalleşmeden beklenen faydaların bir bölümünü oluşturuyor. O nedenle, tüm düzenlemelerin nihai hedefi bu doğrultuda. Küçük tüketiciler dâhil tüm tüketiciler bakımından tedarikçi firmaların birbirleriyle rekabet içerisinde olmaları arzu edilen bir durum.

Ancak yukarıda bahsettiğimiz kaygılar daha temkinli bir gidişin de haklı sebepleri gibi gözükmekte. Bu kaygılar nedeniyle sıfır limit döneminin belirli bir süre tehir edilmesi ne kadar haklı görülebilirse de, bu kaygıların ortadan kaldırılmasına yönelik adımların da hızla hayata geçirilmesi gerekiyor. Gerekli ölçüm altyapısının kurulması ve tüketicilerin bilgilendirilmesi yönündeki adımlar hızla atılmalı. Tabiatıyla bu alanda temel sorumluluk sektörün düzenleyici kurumu olan EPDK’nın omuzlarında.

Akaryakıt sektöründe rekabet etmeme şartı

Tolga Turan, akaryakıt sektöründeki dikey anlaşmalarda yer bulan rekabet etmeme yükümlülüklerine dair son Kurul kararını anlatıyor.

“Lawyers, I suppose, were children once.”

Charles Lamb

Zaman unsuru hukukta çok önemli bir yere sahip olmakla birlikte yetkili idareler tarafından bu önemin hak ettiği titizlikle ele alınmadığı çoğu zaman gözlemlenebilmekte. Özellikle Rekabet Kurulu ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu gibi literatürde yarı-yargısal fonksiyonları da üstlendikleri açıkça kabul edilen bağımsız idari otoriteler tarafından daha da hassasiyetle ele alınması gereken bu unsura maalesef bu kurumlar tarafından da gerektiği ölçüde hassasiyetle yaklaşılmadığı görülüyor.

fueleconomyZaman unsuru özellikle suçlar ve kabahatler alanında oldukça önemli. Zira suçun/kabahatin işlendiği an suç ehliyeti, zamanaşımının hesaplanması, tekerrüre hükmedilmesi gibi hususlar bakımından hayati öneme sahip. Düzenleyici kurumlar aldıkları kararlar itibariyle kabahatler hukuku alanında hareket eden süjelerdir. O nedenle kabahatin işlendiği zamanı açıkça ortaya koymaları gerekir. Oysa Rekabet Kurulu tarafından, özellikle mütemadi kabahatler bakımından (kartel gibi), kabahatin işlendiği tarihin tam olarak ortaya konulmadan cezaya hükmedilmesi ve sürelerin “kabaca” hesaplanması rastlanılan bir uygulama.

Süre hesabının yukarıda değindiğimizden farklı bir boyutu daha var. O da bireysel muafiyetin başlatılacağı tarihin tayini. Özellikle de, akaryakıt dağıtım şirketleri ile akaryakıt bayileri arasında yer alan dikey anlaşmalara tanınan muafiyette rekabet etmeme yasağının hangi tarihte başlatılması gerektiği hususunda Rekabet Kurulu ve Danıştay’ın görüşleri birbirinden farklı, bizimki ise her ikisinden de farklı.

Akaryakıt dağıtım şirketleri ve bayileri 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu uyarınca faaliyet gösteriyorlar ve Kanunun amir hükmü uyarınca tek elden satış sözleşmesine göre faaliyetlerini yürütüyorlar. Diğer bir deyişle, bir akaryakıt istasyonunda yalnızca bir dağıtım şirketinin ürünleri satılabilmekte ve bir bayinin başka bir dağıtıcıdan akaryakıt temin etmesi ve/veya bir dağıtıcının bir başka dağıtıcının bayilerine akaryakıt ikmali yapması ağır idari yaptırımlara tabi olmakta.

Bu çerçevede, dağıtıcılar ile bayileri arasında hem bayilik sözleşmesi akdedilmekte hem de dağıtım şirketleri tarafından bayinin sahip olduğu istasyonun mülkiyeti üzerinde sınırlı bir ayni hak olan intifa hakları uzun süreli olarak tesis edilmekte idi. Hatırlanacağı üzere, Rekabet Kurulu 2002/2 sayılı Tebliğ gereğince intifalara ilişkin 5 yıldan uzun süreli durumları Rekabet Kanunu hükümlerine aykırı saydı ve intifa sürelerini 5 yıl ile sınırladı. Diğer bir deyişle, bundan böyle dağıtıcı ve bayi arasındaki rekabet etmeme hükmünün de muafiyeti 5 yıl ile sınırlı olacak.

Bu çerçevede 5 yıllık sürenin ve de muafiyetin ne zaman başlayacağı hususunda 4 farklı yaklaşım ortaya konulabilir. Bunlar:

  • Faaliyet ölçütü
  • Kira sözleşmesi ölçütü
  • Bayilik sözleşmesi ölçütü
  • Lisans ölçütü

Rekabet Kurulu’nun güncel bir kararında teşebbüs, muafiyetin başlangıcı olarak faaliyet ölçütünün esas alınmasını talep etmiş. Diğer bir deyişle, teşebbüs bakımından muafiyetin başlangıcı olan süre bayi faaliyete geçene kadar ötelenmeye çalışılmış ve 5 yıllık sürenin aktif olarak kullanılması amaçlanmış.

Kurul, vermiş olduğu ilk karar ile kira sözleşmesi ölçütünü benimsemiş. Yani Kurul nazarında, istasyonun faaliyete geçtiği tarihten bağımsız olarak kira sözleşmesi taraflar arasında imzalandığından itibaren 5 yıllık süre başlamış sayılmış. Kurul bu yaklaşımı ile muafiyetin başladığı süreyi geriye çekmeye çalışmış ve etkin olarak muafiyet süresinin azalmasına neden olmuş.

Kurul kararı “menfaati haleldar olanlar” tarafından yargıya taşınmış ve Danıştay uyuşmazlığın çözümünde bayilik sözleşmesi ölçütünü benimsemiş. Danıştay, kararında Kurul Kararının sürenin başlangıcına ilişkin olan kısmının iptaline karar vermiş ve bu hususta bayilik sözleşmesi ölçütünü aşağıdaki gerekçe ile benimsemiş:

“Bu itibarla, rekabet hukukunun konusunu, kişilerin kendilerini bağlı hissettikleri ve özgür iradeleri ile karar alamamalarına neden olan anlaşmalar oluşturması nedeniyle, davacının istasyonun faaliyete geçtiği tarihten itibaren muafiyet tanınması talebinin kabul edilebilir bir yani olmamakla beraber; rekabet etmeme yükümlülüğünün ortaya çıktığı ilk anlaşmanın gerçekleştiği (yani bayilik sözleşmesinin imzalandığı) andan itibaren muafiyetin başlatılması gerekirken kira sözleşmesi esas alınarak muafiyetin başlatılmasına ilişkin dava konusu Kurul kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.”

Bize göre ise, Danıştay’ın hareket noktası doğru olmakla birlikte vardığı sonuç isabetli değil. Kabul etmek gerekir ki, rekabet hukukunun konusunu, kişilerin kendilerini bağlı hissettikleri ve özgür iradeleri ile karar alamamalarına neden olan anlaşmalar oluşturmakta. Bu nedenle, taraflardan biri rekabet etmeme/etme kararını özgür iradesi ile alamadığı sürece, bu keyfiyetin başlangıç tarihi olan sözleşmenin kurulması noktası kabul edilebilir olmakla birlikte burada özgür iradeyi sınırlayan daha üst bir norm var: Lisans. Akaryakıt bayilik faaliyeti için her şeyden önce EPDK tarafından verilmiş bir lisansa sahip olmak gerekiyor. Kanun uyarınca, lisans olmadan hiçbir faaliyet, ister rekabet etme yönünde, ister rekabet etmeme yönünde zaten yapılamaz.

Henüz lisans almamış bir teşebbüsün faaliyet konusunda herhangi bir işlem yapması hatta taahhütte bulunması bile kanunen gayrikabil. Kanunen aksiyon alması mümkün olmayan bir aktörün de rekabet etmek ya da etmemek yönünde bir özgür iradesinden söz edilemeyeceği gibi sözleşme ile sınırlandırılmış bir iradesinden de söz edilemez. Hiçbir şekilde faaliyet gösterme şansı olmayan bir teşebbüs bakımından muafiyet süresinin bayilik sözleşmesi anından itibaren başlatmayı hukuka uygun gören Danıştay kararında bu nedenle hukuki isabet kaydetmek mümkün değil.

Rekabet Kurulu, Danıştay’ın mezkûr kararından sonra almış olduğu yeni bir karar ile yargı kararına uyarak muafiyet başlangıcını bayilik sözleşmesinin imzalandığı tarih olarak tespit ve tayin etmiş. Bu konu temyiz aşamasında Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu tarafından ayrıca ele alınacak. Neticenin ne olacağını hep birlikte göreceğiz.

Biz burada bayilik sözleşmesinin imzalanması ile lisans alınması arasında bazı hallerde esaslı sürelerin geçebileceği hususuna değinerek analizimizi nihayetlendirelim. Dolayısıyla lisans alma tarihinin esas alınması gerekirdi. Lisans alındığı tarihten itibaren teşebbüsün her türlü yükümlülüğü başlatılmalı. Lisans aldıktan sonra faaliyete geçmenin gecikmesi teşebbüsten kaynaklı bir durum olduğundan, teşebbüsün ortaya koyduğu faaliyet ölçütü de uygulanamaz. Doğru ölçüt lisans ölçütü olmak gerekir.

Akaryakıt ve LPG Sektörlerine İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği

Rekabet Kurumu, LPG ve Akaryakıt piyasasında alıcılar ile sağlayıcılar arasında imzalanan bayilik sözleşmeleri ile bayilik sözleşmelerinde yer alan rekabet etmeme yükümlülüğünün süresine etki eden intifa, tapu siciline şerh edilmiş kira vb. şahsi veya ayni hakları Tebliğ kapsamında düzenleyen Akaryakıt ve Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) (Tüplü ve Dökme LPG Hariç Olmak Üzere) Sektöründeki Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği Taslağı‘nın 3 Mart 2015 tarihine kadar kamuoyunun görüş ve önerilerine açıldığını sitesinden duyurdu.

DFW usufructSöz konusu taslak, LPG ve akaryakıt sektöründeki muafiyetin koşulları açısından, Kurul’un muafiyet kararlarından da hatırlanacağı birtakım özel düzenlemeler öngörmekte. Şöyle ki, “Muafiyetin Genel Koşulları” başlıklı 5. maddede, 2002/2 sayılı Tebliğ’deki hükümlerle de uyumlu olmak kaydıyla, dikey anlaşmanın daha önce üzerinde hiçbir gerçek ve/veya tüzel kişi tarafından akaryakıt ve/veya LPG bayilik faaliyeti yapılmamış araziler üzerinde kurulmuş yeni istasyona ilişkin olması durumunda, alıcıya 10 yıla kadar rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebileceği düzenleniyor. Ayrıca rekabet etmeme yükümlülüğünün başlangıç tarihinin, sağlayıcı ile alıcı arasında yapılan bayilik sözleşmesinin tarihi olduğu belirtiliyor.

Ayrıca muafiyetin genel koşullarına ilişkin, alıcı ile sağlayıcı arasındaki dikey anlaşmaların 2002/2 sayılı Tebliğ’in 5 inci maddesinde yer alan ve tesisin alıcı tarafından kullanıldığı süre boyunca alıcıya rekabet etmeme yükümlülüğü getirilmesine imkan sağlayan düzenlemeden yararlanabilmesi için, rekabet etmeme yükümlülüğünün başlangıç tarihinde anılan düzenlemede belirtilen koşulları haiz olması gerektiği söyleniyor. Söz konusu hükmün uygulanmasında, istasyonun kurulu olduğu arazinin maliki ile alıcının rekabet hukuku çerçevesinde aynı iktisadi bütünlük içinde olması yanında, taraflar arasında iştirak, kira ve benzeri sözleşme ilişkisi ya da üçüncü dereceye kadar kan veya ikinci dereceye kadar sıhri hısımlık olması halinde bağlantı bulunduğunun kabul edileceği belirtilerek objektif bir kriter getiriliyor.

Taslağın “Diğer Hükümler” başlıklı 6. maddesine göre ise, Tebliğ’de düzenlenmeyen hususlara ilişkin değerlendirmeler bakımından 2002/2 sayılı Tebliğ uygulanıyor.

Söz konusu taslağa buradan ulaşabilirsiniz.

Enerji Hukuku ve Politikası dersi başlıyor!

Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın Kıdemli Ortağı Av. Şahin Ardıyok ile kendisinin eski öğrencilerinden halihazırda ERRA (Energy Regulators Regional Associations/Enerji Düzenleyicileri Bölgesel Birliği) Başkanı ve EPDK Kurul üyeliği görevini yapan Alparslan Bayraktar tarafından Bilkent Üniversitesi’nde verilecek olan Enerji Hukuku ve Politikası dersi 13 Şubat Cuma günü başlıyor.

Söz konusu ders kapsamında başlıca ele alınacak konular:

  • Elektrik, doğalgaz ve akaryakıt piyasalarının katmanlarında faaliyet gösterenler, devlet ve son kullanıcılar arasında hukuki ilişkilerin incelenmesi,
  • Bu piyasalara özgü rekabet, arz güvenliği, çevre sorunları gibi temel problemlerin ele alınması,
  • Söz konusu piyasalara müdahalelerde bulunan EPDK ve Enerji Bakanlığı’nın yapısı, ilgili mevzuat ve düzenlemelerin değerlendirilmesi,
  • Bu piyasalarda ortaya çıkacak hukuki uyuşmazlıklar için Türkiye, AB ve ABD’deki çözüm mekanizmaları,
  • Küresel ve özellikle bölgesel jeopolitik gelişmelerin enerji piyasalarına etkilerinin incelenmesi

olarak sıralanmakta. Ayrıca dersin işleyişi kapsamında santral ziyareti, milli yük tevzii merkezi ziyareti ve elektrikli/hybrid araç tanıtımı gibi konulara da yer verilmesi planlanıyor.

Enerji Hukuku ve Politikası dersi ile ilgili daha detaylı bilgi almak isteyenler ders programına göz atabilir: Bilkent Üniversitesi Enerji Hukuku ve Politikası_Syllabus_2015

Enerji piyasasında güneş patlaması

 Türkiye, dünyanın en hızlı büyüyen enerji piyasalarından biri olma hedefini gerçekleştirme yolunda bir adım daha attı. Güniz Çiçek anlatıyor.

Su, rüzgâr, güneş ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji türleri Türkiye’de bol miktarda bulunmakla birlikte, bunlara yönelik yatırımların çok yüksek maliyet gerektirmesi nedeniyle bir türlü hak ettiği seviyeye ulaşamadığı malum. Bununla birlikte son zamanlarda uygun tarife garantileri ile desteklenen teşvik edici politikalarla bu enerji türlerinin ulusal şebeke içindeki payının artmasına yönelik bazı girişimlere de rastlamıyor değiliz.

energy-electricity_transmission_linesBunlardan birisi, güneş enerjisi yatırımlarına ilişkin uzun zamandır EPDK’dan beklenen düzenlemeydi ki; yatırım bedeli yaklaşık 2 milyar Euro tutarında olan 600 MW güneş enerjisi elektrik üretim santrali kurulumuna yönelik söz konusu düzenleme yakın tarihte EPDK tarafından açıklandı.

EPDK tarafından getirilen düzenlemede, güneş enerjisine dayalı her bir üretim tesisi için yapılacak yatırım başvuruları kurulu güç bakımından 50 MW ile sınırlandırıldı ve başvuruların en yakın trafo merkezine yapılması şartı getirildi. Düzenlemeye göre bundan sonraki lisans sürecinin şu şekilde işlemesi öngörülüyor; öncelikle TEİAŞ ve Enerji Bakanlığı tarafından güneş enerjisi santrallerinin bağlanacağı trafo merkezleri ile kapasiteleri ilan edilecek, bu sırada EPDK bir Ölçüm Tebliği yayımlayacak ve yatırım yapmayı düşünen şirketler bu tebliğe uygun şekilde, açıklanan trafo merkezlerinin kapasitelerini de dikkate alarak ilgilendikleri bölgelere yönelik belli bir süre güneş ölçümleri yaparak sonuçları ile birlikte EPDK’ya başvuracak, EPDK lisans başvuruları için belli bir gün ilan edecek, ancak rüzgar başvurularında olduğu gibi aynı bölgeye birden fazla şirketin başvurması halinde TEİAŞ tarafından bir yarışma düzenlenecek. Yarışmada ise 5346 sayılı kanunda belirlenen alım fiyatı üzerinden en fazla indirim vermeyi taahhüt eden şirket bağlantı hakkını kazanacak.

Bununla birlikte Kurul aynı düzenleme kapsamında bir yandan kendi elektriklerini üretirken, bir yandan ar-ge faaliyeti göstermek isteyen eğitim kurumlarına da kolaylık sağlıyor. Düzenlemede kanunla kurulmuş araştırma ile yüksek öğretim kurumlarının, bilimsel araştırma geliştirme ve eğitim faaliyetleri kapsamında aynı dağıtım bölgesinde olmak, kendi ihtiyaçlarını karşılamak ve azami 10 MW kurulu gücünü geçmemek kaydıyla yerleşkelerinde nükleer, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisi kurmak amacıyla uhdelerindeki anonim ya da limited şirketleri vasıtasıyla yapacakları lisans başvurularında kolaylık sağlanacağı belirtiliyor.

Bu tür desteklerin yenilenebilir enerjiye olan ilgiyi etkin kıldığını ve sektörü gerek yerel bazda gerekse uluslar arası arenada cazip yatırım mecralarından biri haline getirdiğini söyleyebiliriz. Yakın gelecekteki beklentimiz ise çevre dostu enerji yatırımlarına olan desteğin artması ve bununla birlikte sektörün yüksek talep artışına paralel olarak daha canlı ve rekabetçi bir hale gelmesi ve tüm enerji alt sektörlerindeki değer zinciri bileşenleri için giderek artan sayıda yerli ve yabancı yatırımcıya ulaşmasıdır.

Bi ara bi özerk kurullar vardı hakkaten…

Ben bu özerk kurullara olan inancımı uzman yardımcısı olarak işe başladığımın ikinci ayında maaşın bir ay tek bir ay çift olmadığını anladığımda kaybetmiştim zaten. AKP yine iyi dayandı.

Memleketin mide bulandıracak kadar baş döndürücü gündeminden dolayı bir sene gecikmiş bir yazı bu. 

Akademik kaynaklarda bağımsız idari otorite olarak geçen kurullar, basında daha çok özerk kurul olarak anılırdı. ‘80lerin vatkalı gömleği, ’90ların yeni dünya düzeni neyse, 2000’lerin özerk kurul’lu, Jean Monnet burslu bürokrasisi de oydu.

Siyasal, hukuk ve işletme fakültelerinin mezunlarının hayalini süsleyen kurumların maaşları ve diğer olanakları iyi elemanları tutmaktan çok bürokrasinin diğer kesimleri ile kıskançlık gibi görünen bir nefret ilişkisi içine girmelerine yol açmıştı. Özerk kurumların yeni oluşan bürokrasisi de maaşlarını, harcırahlarını, lojmanlarını, yurtdışı yüksek lisans olanaklarını sınırlayan bakanlık memurlarına karşı boş değildi. Bu karşılıklı ilişki, koalisyon hükümetleri devrinin bitip de tek partiye geçildiğinin ilk yıllarında özerk kurulların hükümet nezdinde hamisiz kalmasına yol açmıştı.

komite
“O eski kurullar kaldı mı artık?”

Sonuç olarak özerk kurullar, aynı kaderlerinin bağlandığı Avrupa Birliği sevdası gibi 2000’lerde sıkışıp kaldı. 17 Aralık 2013’den beri her ay yeni bir kurumda bahar temizliği yapan hükümet, İMKB, SPK, BDDK gibi birçok yerde orta kademe yöneticilerinin görevden alınmasını sağladı. Bu durum çoğumuz için sürpriz olmadı, zira 2010’dan beri bir çok kurumun yasasında idari yetkilerin kurullardan alınıp başkana verildiğini, kurul üyeliklerinin atama yetkisinin tamamen hükümete verildiğinin haberlerini vermiştik.

Bir zamanlar mali ve idari özerkliği sayesinde gündelik siyasetten bağımsız ve “teknik” kararlar alacağı varsayılarak kurulan özerk kurullara artık yeni bir ad bulmak gerekiyor.

Pazarlardan Haberler’in yakından takip ettiği Rekabet Kurumu, Bilgi Teknoloji ve İletişim Kurumu ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ile birlikte BDDK, SPK, TAPDK ve kısmen RTÜK’ün de oluşturduğu ekonomiyi düzenlemekle görevli bu kurulların yasaları yapılırken bir meslek büyüğümün geçenlerde bir sohbette dediği gibi, aynı partinin üst üste iki defa genel seçim kazanacağı hesap edilmemişti. Ve fakat özerk kurulların özerkliğini, bağımsız idari otoritelerin otoritelerini kaybetmelerinin başka nedenleri de var.

Geçtiğimiz onbeş yılda özerk kurulların ne kadar amaçları ile bağdaşır biçimde hareket ettikleri, gelinen noktanın belirleyicisi oldu. Bağımsız olarak kalmalarını gerektirecek hangi cesur karara imza atabildiler ki, şimdi eyvah edelim?

"Özerksen özerkliğini bil!"
“Kim özerkmiş?”

Aynı, AKP’nin iktidarı devraldığı Ordu ve Yargı gibi, kendilerine atfedilen tarafsızlık, adillik ve kurtarıcılık gibi rolleri yerine getirememiş olmaları özerk kurullar için de aslında en büyük handikap oldu. Yoksa, yaptığı işlerle kendini hem piyasaya hem de kitlelere birer kurum olarak kabul ettirebilmiş olsalardı bugün siyasi baskıya karşı dik durabilirlerdi. Artık bir daha ki sefere inşallah.

Akaryakıtta yine bir tavan fiyat

EPDK’dan bir tavan fiyat uygulaması daha! Kulağa hoş gelse de iktisadi etkileri bakımından aynı şeyi söyleyemeyeceğimiz bu gelişmeyi Tolga Han Aytemizel anlatıyor.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), akaryakıttaki yüksek fiyatlar nedeniyle tekrar tavan fiyat uygulamasına geçme kararı aldı. Daha önce 2009 yılında da benzer bir karar alan EPDK,  benzin ve motorin fiyatlarının iki ay boyunca aşmaması gereken sınırları belirledi. Medyada doğal olarak yalnızca bir indirim haberi olarak yer alan bu gelişmeyi daha kapsamlı bir ekonomik perspektiften yorumlamak ise, tıpkı geçtiğimiz aylarda uçak biletleri konusunda yaptığımız gibi, yine Pazarlardan Haberlere düşüyor. Ancak ne yazık ki bu kararın piyasanın işleyişi açısından herhangi bir olumlu bir etkisinin olacağını söylemek güç.

Türkiye’de akaryakıt fiyatlarının aşırı derecede yüksek olmasının ilk sebebi, elbette vergiler. Öyle ki, akaryakıt rafineri çıkış fiyatının yaklaşık yarısı ÖTV’den oluşuyor; bu da, tüketicinin akaryakıta ödediği fiyatın yaklaşık %40’ının vergi olması anlamına geliyor. Dünyadaki en pahalı benzin fiyatlarına sahip ülkeler arasında Türkiye’nin olmasının sebebi ise, enerji bağımlılığı, döviz kurundaki artışlar ve piyasada fiyat rekabetine engel olan önemli yapısal sorunlar.

Bu sorunlardan ilki, petrolün işlenmesi aşamasında yer alan TÜPRAŞ olarak görülebilir. Özelleştirilirken piyasadaki etkinliği sağlayacak bir yapının kurulmasının amaçlanmamış olması sebebiyle, TÜPRAŞ’ın rafinerileri hala tek bir iktisadi bütünlüğe ait. Dolayısıyla akaryakıt üretiminde etkinlik sağlayıp fiyatları aşağıya çekecek bir rekabetten söz etmek mümkün değil.

250px--New_ceiling_price_lists_are_here-_-_NARA_-_515063Dağıtım kanalında ise birçok oyuncu olmasına rağmen önemli bir yoğunlaşma söz konusu. Piyasanın büyük bir bölümü Shell, Opet ve BP gibi büyük şirketlerden oluşuyor. Bu gibi oligopolistik (az oyunculu) piyasalarda bekleneceği gibi, dağıtım şirketlerinin fiyatlama stratejileri, aralarında fiyat rekabetine girmekten çok TÜPRAŞ’ın rafine çıkış fiyatları üzerinden belli bir kar oranı sağlamaya yönelebiliyor. Ayrıca bayilerin (benzin istasyonları) uzun bir süre boyunca sadece tek bir dağıtıcıyla çalışmak durumunda olması (EPDK regülasyonunun yanında eskiden intifa sözleşmeleri şimdi ise alternatif dikey entegrasyon yöntemleri vasıtasıyla) alt pazarda da fiyat rekabetini engelleyebiliyor. Dolayısıyla ham petrol fiyatlarındaki veya döviz kurundaki artışları fiyatlarına yansıtan şirketler, aynı çabukluğu fiyatlar düşerken göstermeyebiliyor. Bu durumun devam etmesi ise dağıtımdaki giriş engelleri nedeniyle piyasaya yeni global oyuncuların girememesi ve yerel dağıtıcıların büyüme olanaklarının bulunmamasına dayanıyor. Ayrıca Tüpraş’a verilen cezayı da hatırlamakta fayda var.

Bu piyasa koşulları altında, dağıtıcıların ve bayilerin elde ettiği kar marjını kısıtlayarak tavan fiyat belirlemenin, akaryakıt fiyatlarının kısa bir süre için kontrol altına alınması ve bu sayede yüksek fiyatlara karşı kamu tepkisinin engellenmesi dışında bir olumlu bir etkisi olacağı kuşkulu.

Nedenleri ise şöyle:

  • 2009 yılında herhangi bir çözüm getirmeyen tavan fiyat uygulamasında olduğu gibi, bu sefer de yukarıda bahsedilen yapısal sorunlar hedeflenmiyor. Aksine, tavan fiyatlar dağıtım şirketlerinin ve bayilerin kar marjını kısarak piyasadaki giriş engellerini artırıp yukarıdaki sorunu daha da belirgin hale getirebilir.
  • Yüksek pazar gücü bulunan firmaların fiyatlarını üretim fiyatları artarken kısıtlamak, ileriki dönemlerde hammadde fiyatları ve döviz kuru düşerken, iyi zamanlarda, bunları fiyat düşüşü olarak yansıtmamaya itebilir.
  • Fiyatları açık bir şekilde AB’deki düzeye getirin şeklinde bir düzenleme, zaten oligopolistik olan bir piyasa için riskli.

Sonuç olarak rekabetin yakın zamanda tahsis edilemeyeceği düşünülen üst pazar yerine, daha rekabetçi bir ortamın yaratılabileceği dağıtım kanalında fiyat müdahalesi yapmak doğru bir politika olarak görünmüyor. Bunun yerine, dağıtımda rekabet politikasının rol alması daha mantıklı. Sorunları gören Rekabet Kurumu da son yıllarda bayiler ve dağıtıcılar arasındaki sözleşmelere müdahale etmiş ve bayilerin dağıtıcıya 20-25 yıla kadar çıkabilen bağımlılık süresini azaltarak fiyat rekabeti sağlamaya çalışmıştı. Bu adımların etkisi görülmesine rağmen, halen rekabetçi piyasa koşulları yaratılamamış olması uygun rekabet politikasının önemini daha da artırıyor. Farklı bakış açılarıyla daha çok ilerleme kaydedilebileceğine yönelik fikirler de var. Örneğin Şahin Ardıyok’un sektördeki sorunları irdelediği ve rekabet incelemelerinde tıpkı çimento ve sinema sektörlerinde olduğu gibi dar bir coğrafi pazar tanımı benimsendiğinde, bölgesel yoğunlaşmaların kontrol altına alınabileceğini ve dağıtımdaki giriş engellerinin azalabileceğini belirten yazısı mutlaka okunmalı.

EPDK’nın akaryakıt piyasasının dağıtım aşamasındaki yetki alanı oldukça geniş olmasına rağmen tavan fiyatı seçmesi, regülasyon mantığı açısından bakıldığında da pek anlaşılamıyor. Rekabet Kurumu’nun yayınladığı Akaryakıt Sektör Raporunda, EPDK düzenlemelerindeki bazı hususların giriş engeli yarattığı ve rekabetçi bir fiyatlama yaratmadığı da belirtilmişti (bayilerin yalnızca tek bir distribütörle çalışmasını öngören ve dağıtım lisansının yenilenmesi için minimum satış yükümlülüğü getiren düzenlemelerin dağıtımda giriş engeli yaratıp, şirketleri fiyat rekabetine girmemesine ittiği gibi). Tavsiye edilen daha etkili adımlar varken dar bir perspektifle fiyatların yükselmesini engellemek, dalgalara karşı kumdan set çekmeye benziyor. Kısa vadede benzinde 13 kuruş, motorinde 22 kuruşa varan indirimler beklenmesine rağmen önümüzdeki günlerde nasıl bir durumla karşılaşacağımız ise bir soru işareti. Ezbere tavan fiyat uygulamasının iktisadi politikalarda daha çok yer alması ise farklı bir sorun.

Elektrik Dağıtım Şirketlerinin Tüketicilerden Aldığı Bedeller

Can Artüz, tüketicileri yakından ilgilendiren iki konuya açıklık getiriyor:

Faturalardaki ‘kayıp-kaçak bedeli’ ne anlama geliyor? Sayaç bedeli ve işletiminden kim sorumlu?

Aslında her şey 2011 yılında bazı elektrik dağıtım şirketlerinin faturalarda kayıp-kaçak bedelini ayrı bir kalem olarak göstermesiyle başladı.

BOS001755Bu zamana kadar faturalarda “birim fiyat” kalemi altında mevcut olan kayıp-kaçak bedeli şeffaflık amacıyla gösterilmeye başlanınca[1] tepkilerin de ardı arkası kesilmedi. Yani, zaten ödediğimiz bir bedeli açıkça görünce tüketici olarak hepimiz rahatsız olduk ve kendimize kayıp-kaçağın bedelini neden ben ödüyorum diye sorduk. Ne dersiniz, işler şeffaf değilken daha mı mutluyduk?

Şeffaflığın mutluluk getirip getirmediği bilinmez ama kayıp-kaçak bedellerinin dağıtım şirketlerince belirlenmediği ve EPDK tarafından onaylan tarifelere bağlı olduğu bir gerçek. Her ne kadar söz konusu bedeller tüketici sorunları hakem heyetlerinde ve tüketici mahkemelerinde uyuşmazlık konusu yapılsa da, EPDK’nın düzenleyici işlem niteliğindeki tarifelerine bağlı oldukları için başvurulacak yargı yolunun da idari yargı olması gerekiyor.

Kayıp-kaçak bedelleri hakkında yaptığımız bu kısa açıklamadan sonra, konuya paralel ve güncel bir konu olan sayaç değişimi mevzusuna da değinmek gerekiyor. Özellikle son günlerde basına yansıyan açıklamalar nedeniyle elektrik sayaçlarının dağıtım şirketlerince değiştirilmesi konusu kamuoyunu oldukça ilgilendiren bir hal aldı. Sayaç ücretleri çok yüksek miktarda olmasa da, abone sayısının milyonlarla ifade edildiği düşünüldüğünde toplam rakam yüz milyonları buluyor. Biz de konuya bir de güncel mevzuat çerçevesinde bakalım istedik.

Aslında bu konuda derinlemesine bir mevzuat taraması yapmaya gerek yok. Çünkü yeni Elektrik Piyasası Kanunu konu hakkında aydınlatıcı hükümler içeriyor. Kanunun dağıtım faaliyetini hüküm altına alan 9. maddesine göre dağıtım şirketleri lisanslarında belirlenen bölgelerde sayaçların okunması, bakımı ve işletilmesi hizmetlerinden sorumlu tutulmuş. Aynı maddenin 7. fıkrasına göre de sayaçların mülkiyetinin dağıtım şirketlerine ait olduğu, kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle (30.03.2013) kullanıcıların mülkiyetinde olan sayaçların işletme ve bakım hizmetleri karşılığında kullanıcılardan iz bedelle devralınacağı belirtilmiş. Ancak bu uygulamaya ilişkin usul ve esasların EPDK tarafından çıkartılacak yönetmelikle düzenlenmesi öngörülmüş.

Yaşanan tartışmaların sebebi de söz konusu yönetmeliğin henüz çıkarılmamış olması. Bu süreçte dağıtım şirketlerinin değiştirdiği sayaçların bedellerini tüketicilerden alması aslında kanunun ruhuna aykırı bir uygulama olarak görülüyor. Bu noktada atılacak en doğru adım EPDK’nın bu konuda düzenleme yapmasını bekleyerek bu uygulamaya son vermek olacaktır.


[1] Doğan,B.F.: Elektrik Piyasalarında Tüketicilerden Kayıp-Kaçak ve Sayaç Okuma Bedeli Alınmasının Hukuka Uygun Olup Olmadığı ve Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin Görev Alanına Girip Girmediği, Enerji, Piyasa ve Düzenleme Cilt:2, 2011, Sayfa 74-88.