TEİAŞ Rüzgar Enerjisi Santrallerine İlişkin Yarışma Takvimini Belirledi

Rüzgar enerjisine dayalı üretim tesislerine ilişkin olarak başvuruları 24-30 Nisan 2015 tarihlerinde alınan toplam 710 MW’lık kapasite için yarışma tarihleri TEİAŞ tarafından belirlendi. TEİAŞ’ın duyurusuna göre yarışma, 21-23.06.2017 tarihlerinde Holiday Inn Ankara Çukurambar Oteli’nde gerçekleşecek.

Yarışmaya katılmak isteyen tüzel kişiler tekliflerini, duyuru ile belirlenen esaslara göre hazırlanmış kapalı zarflar içerisinde her bölge için belirlenen tarihte saat 10:00’a kadar Holiday Inn Ankara Çukurambar Oteli’nde bulunan TEİAŞ yetkililerine teslim edecek. Tüzel kişiler tarafından sunulacak kapalı zarfların içinde bulunması gerekenler ise duyuru metninde ve duyuru eklerinde yer alıyor.

Duyuru ile takvimi belirtilen bölgelere ait yarışmalar ise 13 Mayıs 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Rüzgar Veya Güneş Enerjisine Dayalı Üretim Tesisi Kurmak Üzere Yapılan Önlisans Başvurularına İlişkin Yarışma Yönetmeliği” uyarınca yapılacak. Yönetmelik uyarınca  bağlantı bölgelerine yönelik geçerli teklifler en düşük tekliften başlamak üzere sıralanacak ve yarışma en düşük fiyatın teklif edilmesi esasına göre yapılacak. Eşit teklif fiyatı verilen projeler için ise kapalı zarf ile eksiltme usulüne göre bağlantı kapasitesi tahsis edilecek.

Yarışmanın toplantının ilk oturumunda ve aynı gün içinde tamamlanması öngörülüyor. Yarışma sonuçları ise on gün içerisinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na bildirilecek.

TEİAŞ’ın RES Yarışma Duyurusuna ise buradan ulaşılabilir.

Yazan: Gediz Çınar

Enerji mevzuatındaki kapsamlı değişiklikler neler getiriyor?

Enerji mevzuatındaki değişiklikleri Tolga Turan anlatıyor.

“Let us not go over the old ground,

but rather prepare for what is to come.”

Cicero (106 BC – 43 BC)[1]

6446 sayılı Kanun ve diğer bazı kanunlarda beklenen değişiklik nihayet yasalaştı. Uzun zamandır parlamentonun gündeminde olan değişiklikte enerji sektöründe tartışılan pek çok konu hakkında düzenlemeler yer alıyor. Bunlardan en önemlileri elektrik faturalarında yer alan aktif enerji bedeli dışında kayıp ve kaçak ve diğer bedellere ilişkin düzenleme, yerli kömüre dayalı elektrik üretiminde öngörülen teşvik mekanizması, yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretiminde benimsenen yeni model ve nükleer enerji santrallarının inşaatına başlanabilmesi için getirilen bir takım düzenlemeler yer almakta. Bu yazıda bu temel değişikliklerin esasına için açıklamalarımız yer alıyor.

Öncelikle değinilmesi gereken konu kamuoyunda kayıp-kaçak olarak da bilinen ve Yargıtay’ın 21.05.2014 tarihli ve 2013/7-2454 sayılı Hukuk Genel Kurulu Kararı ile ortaya çıkan duruma yönelik getirilen düzenlemedir. Burada Yargıtay kararında ortaya konulan gerekçeler doğrultusunda EPDK tarafından tarife yapılmasına yönelik olarak ayrıntılı düzenlemeler getirilmekte, aktif enerji bedeli dışında tarife bileşenleri yasal zemine kavuşturulmakta ve bu bedellerin tüketicilerden tahsil edilmesi yasa ile düzenlenmiş olmaktadır. Burada dikkat çekici olan, 6446 sayılı Kanuna eklenen bir geçici madde ile kesin hüküm halini almamış olan ve devam etmekte olan hukuki süreçler ile ilgili de bu hükmün geçmişe dönük olarak uygulanacağınınım düzenleme altına alınması.

İkinci olarak, mevcut YEKDEM rejiminden farklı olarak, yenilenebilir enerji sahalarının belirlenmesi, bu sahalar ile ilgili olarak bağlantı kapasitesinin TEİAŞ tarafından sağlanması ve bu sahalarda elektrik üretim tesisi kurmak isteyenlerin üst sınırı 5346 sayılı Kanunda[2] belirlenen feed-in tariff seviyeleri olmak üzere elektrik satış fiyatı üzerinden sunacakları teklif neticesinde ortaya çıkacak olan fiyattan elektriğin kamu tarafından satın alınmasını öngören bir model getirilmektedir. Modele ilişkin detaylar ise Bakanlığın çıkaracağı yönetmelik ile tespit olunacaktır. Burada saha bazında sahaların verimlilik durumlarına göre farklı fiyatların oluşacağı dikkate alındığında daha optimal bir sisteme geçildiği ifade edilebilir. Ancak, yapılacak ihalelerin ve seçim sürecinin şeffaf olması gerektiği açık. Bu alanlarda kurulacak üretim tesislerinde yerli aksam kullanılmasının da zorunlu hale getirilmesi getirilen değişiklik ile öngörülüyor.[3] Burada dikkat edilmesi gereken husus YEKDEM’in bu sürece paralel olarak hayatını devam ettirdiği. Hatta değişiklik ile geçtiğimiz Mayıs ayında YEKDEM santrallarına sağlanan dengeleme ve yan hizmetler muafiyetlerinin kaldırılmasına ilişkin yönetmelik değişikliği[4] da yasal zemine kavuşturuluyor ve bu gibi hususlarda kanun ile EPDK’ya açık yetki tanınıyor. Mevcut YEKDEM bakımından getirilen yenilik çoklu başvurularda TEİAŞ tarafından yarışmanın katkı payı bazında değil I sayılı Cetvel’de belirlenen fiyatlar üzerinden en düşük fiyatın teklif edilmesi esasına göre yapılacak olması. Bu arada lisanssız elektrik üretiminde de 1 MW altı rüzgâr ve güneş projeleri bakımından yönetmelik ile getirilen düzenlemelerden[5] pay devri yasağına ve dağıtım ve görevli tedarik şirketleri bakımından bu alandaki faaliyetlerin sınırlandırılmasına yönelik hükümler de yasal zemine bu değişiklik ile kavuşturuluyor.

Değişiklik ile getirilen bir diğer düzenleme özellikle nükleer santral inşaatı ile ilgili. Santral sahasında bulunan Kıyı Kanununa tabi yerler ile zeytinlik statüsünde olan yerler nedeniyle geciken inşaata başlama çalışmaları, nükleer santrallar bakımından bu kanunların ilgili hükümlerinden istisna getirilmesi suretiyle aşılmakta. Ayrıca nükleer santral sahalarında yapılacak yapılar hakkında da yapı denetimine ilişkin istisna ve kolaylıklar öngörülmekte. Nükleer santral inşaatları ve lisanslama süreci ile ilgili getirilen bir diğer kolaylık ise nükleer enerji tesisleri için inşaata ilişkin yapı ruhsatı, izin, onay, lisans, ruhsat ve benzeri belgeler ile sahanın mülkiyet veya kullanım hakkının elde edildiğine ilişkin belgelerin üretim lisansı verildikten sonra temin edilmesine olanak sağlanması. Diğer üretim tesisleri bakımından bu belgeler ön lisans süresi içerisinde temin edilmesi gereken belgeler.

Uzun süredir ülke gündemini işgal eden yerli kömüre teşvik bakımından da değişiklik ile yeni bir model öngörülüyor. Bu çerçevede, EÜAŞ ile bağlı ortaklıklarına ait varlıkların veya bu bağlı ortaklıkların hisselerinin yenilenebilir enerji kaynakları veya yerli kömüre dayalı elektrik üretim tesisi kurulması amacıyla özelleştirilmesi halinde yeni model geliştirilmiş durumda. Buna göre, ÖİB bu kapsamda istekliler arasında Elektrik Satış Anlaşması için geçerli olacak fiyatın belirlenmesi noktasında pazarlık veya pazarlık ve açık eksiltme usulüne göre yarışma yapacaktır. Yarışma sonucunda elektriği en düşük bedelle satmayı öngören istekli ile Elektrik Satış Anlaşması imzalanacak ve varlıklar veya hisseler bedel alınmaksızın teklif sahibi ile EÜAŞ arasında devir sözleşmesi imzalanacaktır. Sürece ilişkin usul ve esaslar ihale öncesi Bakanlık tarafından ÖİB’e bildirilecektir.

Yapılan değişiklik ile getirilen en önemli yenilikler bunlar olmakla birlikte diğer pek çok konu da bu değişiklik ile çözüme kavuşturulmuştur. Örneğin elektrik piyasasında ön lisans süresince doğrudan veya dolaylı pay devrinin yasak olmasından kaynaklanan sıkıntı bu konuda getirilecek istisnalarda EPDK’ya geniş bir yetki verilerek çözülüyor. Bu arada EPDK’nın 9 olan Kurul üye sayısı 7’e düşürülüyor. Bu ise zaten boş olan iki üyeliğe atama yapılmayacağı anlamına gelmekte. LPG piyasasında teknik kriterlere aykırılıkta ilk aykırılıkta lisans iptali yerine fiilin lisans süresi boyunca üçüncü kez tekrarı halinde öngören bir modele geçiliyor. Doğal gaz piyasasında depolama yükümlülüğü ve dağıtım bölgeleri, kömüre bağlı metan gazının değerlendirilmesi, maden ruhsatlarının bölünmesi, rüzgâr ve güneş lisans başvuruları bakımından ölçüm verilerine ilişkin süreler ile ilgili de değişiklik ile yeni hükümler getiriliyor.

Yapılan bu kapsamlı değişiklik sonrasında sektörde yaşanan pek soruna ve tartışılan konulara ilişkin öngörülebilirlik artmış durumda. Özellikle yerli kömür teşvikleri, değişen yenilenebilir destekleme sistemi, nükleerde inşaatın önünün açılması ve kayıp-kaçak konusunun yasal zemine kavuşturulması gibi benzeri konularda getirilen düzenlemeler ile değinilen süreçlerde bir hızlanma da söz konusu olacaktır. Diğer bir deyişle, yerli kömürün elektrik üretimi için kullanımında artış, rüzgâr ve güneş santrallarını devreye almada bir hızlanma, nükleerde inşaata başlanması önümüzdeki süreçte takip edeceğimiz gelişmeler arasında yer alacak gibi gözüküyor.

[1]Olup bitmişin üzerinde durmayalım, artık olacak olana hazırlanalım.” Çiçero (106 MÖ – 43 MÖ)

[2]Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun

[3] Bilindiği üzere mevcut YEKDEM sisteminde yerli aksam kullanımı zorunlu olmayıp kullanılması halinde ilave feed-in tariff söz konusu olmaktadır.

[4] 29 Nisan 2016 tarih ve 29698 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan; Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Belgelendirilmesi ve Desteklenmesine İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yönetmelik

[5] 23 Mart 2016 tarih ve 29662 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan; Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

Elektrikte serbest tüketici limitindeki indirimlerde ihtiyat devam ediyor

Elektrik piyasasında serbest tüketici limitlerindeki indirime dair bugünkü gelişmeleri Tolga Turan aktarıyor.

 

“Eğer benzersiz bir şeyin sahibi ile yeri doldurulabilecek

bir şeyin sahibi karlı bir anlaşma yapacaklarsa,

kar benzersiz kaynağın sahibine gider.”

Tim Harford (Görünmeyen Ekonomist)

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) 24 Aralık 2015 tarihli toplantısında serbest tüketici limitinde yüzde onluk bir indirime giderek 4.000 kWs olan limiti 3.600 kWs olarak belirledi. Bu demek ki, 2016 yılında yıllık tüketimi 3.600 kWs ve üzerinde olan tüketiciler elektriklerini meskûn oldukları bölgedeki görevli tedarik şirketinden değil istedikleri tedarikçiden satın alabilecekler.

Serbest tüketici limitindeki kontrollü düşüş devam ediyor ancak özellikle son yıllarda tatmin edici seviyelerden uzak. 21 Mayıs 2009 tarihli Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi ile 2015 yılına kadar limitin sıfıra düşürülmesi ve herkesin serbest tüketici olması öngörülmüştü. Bu hedefe yönelik hızlı adımlar da atıldı ancak son dönemlerde limit indirimleri sınırlı seviyelerde seyretti. Alınan son karar ile de serbest tüketicide sıfır limit hedefi başka bahara kalmış oldu.

bg_powerlinesEsas itibari ile Türkiye Enerji Vakfı tarafından 30 Eylül 2015 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Elektrik Perakende Satış Sektörünün Geleceği Sempozyumu’nda da pek çok katılımcı tarafından ifade edildiği üzere, limitin sıfıra hem görevli tedarik şirketlerinin hem de bağımsız tedarikçilerin ortak arzusu. Ancak limitte sınırlı bir indirim olacağı da yine pek çok kişi tarafından beklenmeyen bir durum değildi. Zira çeşitli platformlarda tüm tüketicilerin serbest tüketici olması noktasında ölçüm altyapısı başta olmak üzere bazı kaygılar dönem dönem dile getirmekteler. Bu nedenle sınırlı bir seviyede kalan indirim pek de sürpriz olmadı.

Alt yapı noktasındaki noksanlıklar bir yana, serbest tüketici limitinin sıfırlanması önündeki en önemli engel tüketicilerin bu konuda bilgi ve bilinç sahibi olmaları noktasındaki yetersizlik. Bu sağlanmadan bu yönde atılacak adımların da beraberinde üstesinden gelinmesi zor sorunları beraberinde getireceğine ilişkin kaygıların düzenleyici kurum yöneticileri tarafından da paylaşıldığı anlaşılıyor. Zira tüm tüketicilerin serbest tüketici olmasından sonra ilk sıradaki gündem maddesi hiç şüphesiz son kaynak tedarik tarifeleri olacak. Şu an itibariyle perakende elektrik tarifleri ile aynı olarak belirlenen son kaynak tedarik tariflerinin tüm tüketiciler serbest tüketici olduktan sonra daha esnek bir şekilde belirlenmesi talepleri ise giz değil. Meseleye bu açıdan bakıldığında, tüm tüketicilerin serbest tüketici olması sonrasında yeterince bilgi sahibi olmayan tüketicilerin olumsuz bazı deneyimlerin ardından kitleler halinde son kaynak tedarikine yönelmeleri durumu da söz konusu olabilir. Bu takdirde tüketici açısından son çözümlemede elde kalan bazı olumsuz deneyimler ve görevli tedarik şirketi tarifelerinden daha esnek şekilde belirlenen son kaynak tedarikinden başka bir şey olmayacağı kaygının da esas kaynağı gibi.

Burada unutulmaması gereken husus, serbest tüketicilerin bu haklarını kullandıklarında regüle alanın da dışına çıkıyor olmaları. Yani hüküm ve şartları EPDK tarafından belirlenen perakende satış sözleşmeleri yerine ikili anlaşmalar ile elektrik enerjisi alıyor hale gelecekler. İlgili mevzuata göre ikili anlaşmalar, gerçek ve tüzel kişiler arasında özel hukuk hükümlerine tabi olarak, elektrik enerjisi veya kapasitenin alınıp satılmasına ilişkin yapılan ve EPDK onayına tabi olmayan ticari anlaşmaları ifade ediyor. Öte yandan, Kurulun düzenlemesine tabi olmayan bu ikili anlaşmaların şartlarını da taraflar serbestçe belirlemekte. Olası bir uyuşmazlıkta ise adres EPDK değil, genel hükümler. Bu şekilde bir ticari ilişkinin tarafları arasında, en azından bugün itibari ile var olduğuna inanılan bilgi asimetrisi, sorunların da potansiyel kaynağı olabilir kanaati limitteki indirimleri de sınırlandırıcı etkiye sahip gözüküyor.

Konu açısından bir diğer sorunlu alan ise dağıtım şirketleri-görevli tedarik şirketleri-bağımsız tedarikçiler üçgeninde yer alan rekabet eksenli kaygılar. Konu dönem dönem hem Rekabet Kurulu’nun hem de EPDK’nın gündemine geliyor. Ancak Rekabet Kurulu tarafından henüz atılmış somut bir adım yok. EPDK tarafından ise yürütülen soruşturmalar olduğu ve hatta “ihtara gerek olmayan haller” kapsamında değerlendirme yapılarak idari para cezaları verildiği enerji kulislerinde konuşuluyor. Piyasaya giriş engellerinin ortadan kaldırılması ve bağımsız tedarikçilerinin de piyasada rol almaları ise rekabetin tesisi için gerekli unsurların başında geliyor.

Diğer taraftan, perakende sektörünün tamamıyla rekabete açılması elektrik piyasalarında liberalleşmenin de önemli aşamalarından birisi. Bu seviyede sağlanacak etkinlik artışları da liberalleşmeden beklenen faydaların bir bölümünü oluşturuyor. O nedenle, tüm düzenlemelerin nihai hedefi bu doğrultuda. Küçük tüketiciler dâhil tüm tüketiciler bakımından tedarikçi firmaların birbirleriyle rekabet içerisinde olmaları arzu edilen bir durum.

Ancak yukarıda bahsettiğimiz kaygılar daha temkinli bir gidişin de haklı sebepleri gibi gözükmekte. Bu kaygılar nedeniyle sıfır limit döneminin belirli bir süre tehir edilmesi ne kadar haklı görülebilirse de, bu kaygıların ortadan kaldırılmasına yönelik adımların da hızla hayata geçirilmesi gerekiyor. Gerekli ölçüm altyapısının kurulması ve tüketicilerin bilgilendirilmesi yönündeki adımlar hızla atılmalı. Tabiatıyla bu alanda temel sorumluluk sektörün düzenleyici kurumu olan EPDK’nın omuzlarında.

Akaryakıt sektöründe rekabet etmeme şartı

Tolga Turan, akaryakıt sektöründeki dikey anlaşmalarda yer bulan rekabet etmeme yükümlülüklerine dair son Kurul kararını anlatıyor.

“Lawyers, I suppose, were children once.”

Charles Lamb

Zaman unsuru hukukta çok önemli bir yere sahip olmakla birlikte yetkili idareler tarafından bu önemin hak ettiği titizlikle ele alınmadığı çoğu zaman gözlemlenebilmekte. Özellikle Rekabet Kurulu ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu gibi literatürde yarı-yargısal fonksiyonları da üstlendikleri açıkça kabul edilen bağımsız idari otoriteler tarafından daha da hassasiyetle ele alınması gereken bu unsura maalesef bu kurumlar tarafından da gerektiği ölçüde hassasiyetle yaklaşılmadığı görülüyor.

fueleconomyZaman unsuru özellikle suçlar ve kabahatler alanında oldukça önemli. Zira suçun/kabahatin işlendiği an suç ehliyeti, zamanaşımının hesaplanması, tekerrüre hükmedilmesi gibi hususlar bakımından hayati öneme sahip. Düzenleyici kurumlar aldıkları kararlar itibariyle kabahatler hukuku alanında hareket eden süjelerdir. O nedenle kabahatin işlendiği zamanı açıkça ortaya koymaları gerekir. Oysa Rekabet Kurulu tarafından, özellikle mütemadi kabahatler bakımından (kartel gibi), kabahatin işlendiği tarihin tam olarak ortaya konulmadan cezaya hükmedilmesi ve sürelerin “kabaca” hesaplanması rastlanılan bir uygulama.

Süre hesabının yukarıda değindiğimizden farklı bir boyutu daha var. O da bireysel muafiyetin başlatılacağı tarihin tayini. Özellikle de, akaryakıt dağıtım şirketleri ile akaryakıt bayileri arasında yer alan dikey anlaşmalara tanınan muafiyette rekabet etmeme yasağının hangi tarihte başlatılması gerektiği hususunda Rekabet Kurulu ve Danıştay’ın görüşleri birbirinden farklı, bizimki ise her ikisinden de farklı.

Akaryakıt dağıtım şirketleri ve bayileri 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu uyarınca faaliyet gösteriyorlar ve Kanunun amir hükmü uyarınca tek elden satış sözleşmesine göre faaliyetlerini yürütüyorlar. Diğer bir deyişle, bir akaryakıt istasyonunda yalnızca bir dağıtım şirketinin ürünleri satılabilmekte ve bir bayinin başka bir dağıtıcıdan akaryakıt temin etmesi ve/veya bir dağıtıcının bir başka dağıtıcının bayilerine akaryakıt ikmali yapması ağır idari yaptırımlara tabi olmakta.

Bu çerçevede, dağıtıcılar ile bayileri arasında hem bayilik sözleşmesi akdedilmekte hem de dağıtım şirketleri tarafından bayinin sahip olduğu istasyonun mülkiyeti üzerinde sınırlı bir ayni hak olan intifa hakları uzun süreli olarak tesis edilmekte idi. Hatırlanacağı üzere, Rekabet Kurulu 2002/2 sayılı Tebliğ gereğince intifalara ilişkin 5 yıldan uzun süreli durumları Rekabet Kanunu hükümlerine aykırı saydı ve intifa sürelerini 5 yıl ile sınırladı. Diğer bir deyişle, bundan böyle dağıtıcı ve bayi arasındaki rekabet etmeme hükmünün de muafiyeti 5 yıl ile sınırlı olacak.

Bu çerçevede 5 yıllık sürenin ve de muafiyetin ne zaman başlayacağı hususunda 4 farklı yaklaşım ortaya konulabilir. Bunlar:

  • Faaliyet ölçütü
  • Kira sözleşmesi ölçütü
  • Bayilik sözleşmesi ölçütü
  • Lisans ölçütü

Rekabet Kurulu’nun güncel bir kararında teşebbüs, muafiyetin başlangıcı olarak faaliyet ölçütünün esas alınmasını talep etmiş. Diğer bir deyişle, teşebbüs bakımından muafiyetin başlangıcı olan süre bayi faaliyete geçene kadar ötelenmeye çalışılmış ve 5 yıllık sürenin aktif olarak kullanılması amaçlanmış.

Kurul, vermiş olduğu ilk karar ile kira sözleşmesi ölçütünü benimsemiş. Yani Kurul nazarında, istasyonun faaliyete geçtiği tarihten bağımsız olarak kira sözleşmesi taraflar arasında imzalandığından itibaren 5 yıllık süre başlamış sayılmış. Kurul bu yaklaşımı ile muafiyetin başladığı süreyi geriye çekmeye çalışmış ve etkin olarak muafiyet süresinin azalmasına neden olmuş.

Kurul kararı “menfaati haleldar olanlar” tarafından yargıya taşınmış ve Danıştay uyuşmazlığın çözümünde bayilik sözleşmesi ölçütünü benimsemiş. Danıştay, kararında Kurul Kararının sürenin başlangıcına ilişkin olan kısmının iptaline karar vermiş ve bu hususta bayilik sözleşmesi ölçütünü aşağıdaki gerekçe ile benimsemiş:

“Bu itibarla, rekabet hukukunun konusunu, kişilerin kendilerini bağlı hissettikleri ve özgür iradeleri ile karar alamamalarına neden olan anlaşmalar oluşturması nedeniyle, davacının istasyonun faaliyete geçtiği tarihten itibaren muafiyet tanınması talebinin kabul edilebilir bir yani olmamakla beraber; rekabet etmeme yükümlülüğünün ortaya çıktığı ilk anlaşmanın gerçekleştiği (yani bayilik sözleşmesinin imzalandığı) andan itibaren muafiyetin başlatılması gerekirken kira sözleşmesi esas alınarak muafiyetin başlatılmasına ilişkin dava konusu Kurul kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.”

Bize göre ise, Danıştay’ın hareket noktası doğru olmakla birlikte vardığı sonuç isabetli değil. Kabul etmek gerekir ki, rekabet hukukunun konusunu, kişilerin kendilerini bağlı hissettikleri ve özgür iradeleri ile karar alamamalarına neden olan anlaşmalar oluşturmakta. Bu nedenle, taraflardan biri rekabet etmeme/etme kararını özgür iradesi ile alamadığı sürece, bu keyfiyetin başlangıç tarihi olan sözleşmenin kurulması noktası kabul edilebilir olmakla birlikte burada özgür iradeyi sınırlayan daha üst bir norm var: Lisans. Akaryakıt bayilik faaliyeti için her şeyden önce EPDK tarafından verilmiş bir lisansa sahip olmak gerekiyor. Kanun uyarınca, lisans olmadan hiçbir faaliyet, ister rekabet etme yönünde, ister rekabet etmeme yönünde zaten yapılamaz.

Henüz lisans almamış bir teşebbüsün faaliyet konusunda herhangi bir işlem yapması hatta taahhütte bulunması bile kanunen gayrikabil. Kanunen aksiyon alması mümkün olmayan bir aktörün de rekabet etmek ya da etmemek yönünde bir özgür iradesinden söz edilemeyeceği gibi sözleşme ile sınırlandırılmış bir iradesinden de söz edilemez. Hiçbir şekilde faaliyet gösterme şansı olmayan bir teşebbüs bakımından muafiyet süresinin bayilik sözleşmesi anından itibaren başlatmayı hukuka uygun gören Danıştay kararında bu nedenle hukuki isabet kaydetmek mümkün değil.

Rekabet Kurulu, Danıştay’ın mezkûr kararından sonra almış olduğu yeni bir karar ile yargı kararına uyarak muafiyet başlangıcını bayilik sözleşmesinin imzalandığı tarih olarak tespit ve tayin etmiş. Bu konu temyiz aşamasında Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu tarafından ayrıca ele alınacak. Neticenin ne olacağını hep birlikte göreceğiz.

Biz burada bayilik sözleşmesinin imzalanması ile lisans alınması arasında bazı hallerde esaslı sürelerin geçebileceği hususuna değinerek analizimizi nihayetlendirelim. Dolayısıyla lisans alma tarihinin esas alınması gerekirdi. Lisans alındığı tarihten itibaren teşebbüsün her türlü yükümlülüğü başlatılmalı. Lisans aldıktan sonra faaliyete geçmenin gecikmesi teşebbüsten kaynaklı bir durum olduğundan, teşebbüsün ortaya koyduğu faaliyet ölçütü de uygulanamaz. Doğru ölçüt lisans ölçütü olmak gerekir.

Rekabet Kurumu Elektrik Sektörü Raporunu Tartışmaya Açıyor!

Rekabet Kurumu 2015 yılı başında elektrik sektörüne ilişkin raporunu yayınlamış, raporda bir yandan toptan ve perakende satış piyasalarındaki mevcut duruma ve gelişmelere yer verilirken diğer yandan piyasadaki rekabetçi sorunlara değinilerek çözüm yolları aranmıştı. Türkiye’deki hemen hemen tüm sektörleri ilgilendiren elektrik gibi büyük bir sektöre ilişkin sektör raporu üzerinde aslında konuşulacak çok şey var.

Bunu fark eden Bahçeşehir Üniversitesi, raporun tanıtılması ve raporda değinilen konuların tekrar ele alınması amacıyla bir etkinlik organize etti. 22 Mayıs 2015 tarihinde İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi’nin Beşiktaş Kampüsü’nde düzenlenecek “Rekabet Kurumu Elektrik Piyasası Sektörü Raporunun Tanıtımı ve Değerlendirilmesi” konulu etkinlikte raporun tanıtımı yapılarak rapora ilişkin farklı bakış açılarından değerlendirmelerde bulunulacak. ETD ve ELDER gibi sektörel derneklerden, Rekabet Kurumu, Bahçeşehir Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi gibi kurumlardan konuşmacıların yer alacağı etkinlikte Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Emin Köksal’ın moderatörlüğünde bir de panel düzenlenecek.

Etkinlik programına buradan ulaşabilirsiniz.

AB Komisyonu, Gazprom’a karşı: Titanların savaşında gelişme var

Hatırlarsanız daha önce AB Komisyonu’nun Rus enerji devi Gazprom hakkında 2012 yılında açtığı soruşturmayı “yüzyılın rekabet soruşturması” olarak nitelendirmiştik. Aradan geçen süre içerisinde adeta bir “titanların savaşı”na dönüşen yüzyılın soruşturmasında geçen hafta yeni bir gelişme yaşandı. 22 Nisan’da AB Komisyonu Gazprom’a, eski Doğu Bloku ülkelerini içeren Orta ve Doğu Avrupa doğal gaz piyasalarında hakim durumunu kötüye kullandığı iddialarını içeren bir soruşturma raporu gönderdi. Gazprom’a yöneltilen iddialar arasında aşırı fiyatlama, yeniden satış ve ihracat yasakları suretiyle AB doğal gaz piyasasını bölümlere ayırma ve sınır ötesi ticareti sınırlama, doğal gaz fiyatlarını petrol fiyatına endeksleme ve gaz akışını Gazprom’un bazı yatırımlarına katılmaya bağlama bulunuyor.

aİddialara baktığımızda aylardır düşüş gösteren petrol fiyatlarına paralel olarak aşırı fiyatlamanın önemini kaybettiğini söyleyemesek de, soruşturmanın açıldığı 2012 yılındaki fiyatlar göz önüne alındığında öneminin azaldığını söyleyebiliriz. Yeniden satış ve ihracat yasakları ise önemini korumakta. Orta ve Doğu Avrupa’daki ülkelere satılan gazın başka ülkelere ihracatının önlenmesi suretiyle Gazprom fiyatları kontrolü altına alabilmekte. Satılan gazın yalnızca belli bir coğrafi pazarda tüketilmesi sonucunu doğuran bu kısıtlamalar ayrıca ortak pazarı bölümlere ayırmakta, sınır ötesi ticarete sekte vurmakta ve AB’de izlenilen tek pazar entegrasyonu amacıyla bağdaşmamakta. Doğal gaz fiyatlarının petrol fiyatlarına endekslenmesinin aşırı fiyatlama dışında nasıl bir rekabet zararı doğurduğu ise belki de soruşturmanın en merak edilen noktası.

Tartışmalara baktığımızda soruşturmanın hukuki boyutundan çok siyasi boyutunun öne çıkmış olduğunu görüyoruz. Soruşturma açılmasından beri yaptığı kamuoyu açıklamalarında Gazprom, soruşturmayı siyasi olmakla suçlamakta ama daha da önemlisi AB Komisyonu’nun yargı yetkisi dışında olduğunu vurgulamakta. Soruşturmanın açılmasının ardından Putin stratejik önem taşıyan Rus şirketlerinin, Rus hükümetinin izni olmadan yabancı makamlara ticari sırlarını açıklayamayacaklarına veya bu makamlarla Rusya’nın ekonomik çıkarlarına aykırı anlaşmalar yapamayacaklarına ilişkin bir de yasa çıkardı. Esasen Putin’in 1997 tarihli doktora tezindeki argümanlarından birisi de “doğal kaynak sahibi ülkelerin fiyat oluşumunu piyasaya bırakamayacağı” olunca, Putin’in doğal gazı bir siyasi manevra aracı olarak kullanmak isteyebileceğini daha iyi anlıyoruz.

Son yıllarda E.ON, RWE, GdF, ENI ve CEZ gibi AB enerji devleri hakkında verdiği çok sayıda taahhüt kararları ile AB Komisyonu; bu şirketlerden bazılarının üretim varlıklarının elden çıkartılmasını, iletim sisteminin ayrıştırılmasını, iletim sistemindeki gaz iletim oranlarının rakipleri lehine düşürülmesini vb. sağlamıştı. Başka bir enerji devi olan Gazprom’un ise deyim yerindeyse kolay lokma olmadığı ortaya çıkmış durumda. Gazprom’un gücü bizzat şirketin unvanından bile anlaşılıyor: Gazprom’un açılımı olan “Gazovaya Promyshlennost”, Rusça’da “gaz endüstrisi” demek. Yani Gazprom sadece bir şirket değil, piyasanın ta kendisi. Yine de soruşturmanın hem AB Komisyonu’nun hem de Gazprom’un çıkarlarını gözetecek biçimde bir taahhüt kararıyla sonuçlanma ihtimali ağır basıyor.

Olası bir ihlal kararı ve ceza durumunda ise öncelikle Gazprom’un, AB ile olan doğal gaz ticaretini devam ettirebilmek için kararın gereğini yerine getirmek zorunda olduğu açık. Ama AB pazarına doğal gaz satamamanın Gazprom’un ticari çıkarlarına mı yoksa AB’de doğal gaz arz güvenliğine mi daha fazla zarar vereceği sorusunun yanıtı hiç de kolay değil. Dolayısıyla “titanların savaşı”nda her iki tarafın da kaybedeceği çok şey var. AB Komisyonu Gazprom’a soruşturma raporu göndererek bu savaşta geri adım atmaya niyetinin olmadığını göstermiş oldu. Aslında soruşturmanın siyasi boyutunun hiç olmadığını söylemek pek mümkün gibi görünmüyor. Bu bağlamda soruşturma raporunun soğuk geçen kış aylarının sona ermesinin ardından Nisan ayında gönderilmesi bile manidar. Anlaşılan bir süre daha soruşturma sürecini merakla beklemeye devam edeceğiz.

Artık RK ile EPDK arasında da bir işbirliği protokolü var

4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un istisnasız tüm mal ve hizmet piyasaları için uygulanabilir olması sonucu Rekabet Kurumu (RK) ile düzenlenmiş piyasalarda çeşitli inceleme ve denetleme görevleri bulunan düzenleyici kurumlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi ve işbirliğine yönelik bugüne kadar pek çok protokol yürürlüğe girdi. 2009 yılında Kamu İhale Kurumu, 2011 yılında Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ve 2012 yılında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ile RK arasında imzalanan işbirliği protokollerine bir yenisi eklendi ve RK ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) arasında imzalanan protokol geçen ay sonu yürürlüğe girdi.

aElektrik dağıtım şirketleri özelleştirmeleri için verilen görüşler, enerji piyasalarındaki mevzuat taslaklarına ilişkin gönderilen görüş yazıları, akaryakıt sektöründeki bayilik sözleşmelerinin 4054 sayılı Kanun’a uyumlu hale getirilmesine çalışılmasıyla geçen uzun yıllar ve son olarak geçenlerde kamuoyu ile paylaşılan ve bizim de bahsettiğimiz Akaryakıt ve Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) (Tüplü ve Dökme LPG Hariç Olmak Üzere) Sektöründeki Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyet Tebliği Tasarısı vb. RK’nın enerji piyasalarındaki aktif rolünün sadece bir kaç göstergesi. Aslında RK ile EPDK arasında, RK ile BTK’nın aksine, fazla bir yetki tartışmasına rastlamamıştık. Yine de Protokolle birlikte artacak işbirliği sonucu RK ve EPDK’nın birbirleriyle daha uyumlu halde çalışacakları şüphesiz.

Protokol, bilgi paylaşımı (m.4) ve işbirliği (m.5) üzerinde durmakta. Enerji piyasalarına ilişkin rekabetin sağlanması, geliştirilmesi ve korunması konuları ile bu piyasalarda faaliyet gösteren teşebbüsler hakkında elde edilen ve karşı tarafı ilgilendirebilecek konular bilgi paylaşımı kapsamında değerlendirilmiş. İşbirliği ise enerji piyasalarına ilişkin yürütülmekte olan faaliyetler ve planlanan projeler ile kurum personelinin eğitimine yönelik seminer, staj vb. konularını içeriyor. Protokol’ün etkin bir biçimde uygulamaya geçirilmesini sağlamak üzere bir de Koordinasyon Komitesi’nin oluşturulması öngörülmüş (m.6). RK ile BTK Protokolü’nün aksine RK ile EPDK’nın, bir karar vermeden önce karşı tarafın görüşünü ve daha önce yapmış olduğu düzenleyici işlemlerini dikkate alma hususu ise Protokol’de yer almıyor.

Akaryakıt ve LPG Sektörlerine İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği

Rekabet Kurumu, LPG ve Akaryakıt piyasasında alıcılar ile sağlayıcılar arasında imzalanan bayilik sözleşmeleri ile bayilik sözleşmelerinde yer alan rekabet etmeme yükümlülüğünün süresine etki eden intifa, tapu siciline şerh edilmiş kira vb. şahsi veya ayni hakları Tebliğ kapsamında düzenleyen Akaryakıt ve Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) (Tüplü ve Dökme LPG Hariç Olmak Üzere) Sektöründeki Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği Taslağı‘nın 3 Mart 2015 tarihine kadar kamuoyunun görüş ve önerilerine açıldığını sitesinden duyurdu.

DFW usufructSöz konusu taslak, LPG ve akaryakıt sektöründeki muafiyetin koşulları açısından, Kurul’un muafiyet kararlarından da hatırlanacağı birtakım özel düzenlemeler öngörmekte. Şöyle ki, “Muafiyetin Genel Koşulları” başlıklı 5. maddede, 2002/2 sayılı Tebliğ’deki hükümlerle de uyumlu olmak kaydıyla, dikey anlaşmanın daha önce üzerinde hiçbir gerçek ve/veya tüzel kişi tarafından akaryakıt ve/veya LPG bayilik faaliyeti yapılmamış araziler üzerinde kurulmuş yeni istasyona ilişkin olması durumunda, alıcıya 10 yıla kadar rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebileceği düzenleniyor. Ayrıca rekabet etmeme yükümlülüğünün başlangıç tarihinin, sağlayıcı ile alıcı arasında yapılan bayilik sözleşmesinin tarihi olduğu belirtiliyor.

Ayrıca muafiyetin genel koşullarına ilişkin, alıcı ile sağlayıcı arasındaki dikey anlaşmaların 2002/2 sayılı Tebliğ’in 5 inci maddesinde yer alan ve tesisin alıcı tarafından kullanıldığı süre boyunca alıcıya rekabet etmeme yükümlülüğü getirilmesine imkan sağlayan düzenlemeden yararlanabilmesi için, rekabet etmeme yükümlülüğünün başlangıç tarihinde anılan düzenlemede belirtilen koşulları haiz olması gerektiği söyleniyor. Söz konusu hükmün uygulanmasında, istasyonun kurulu olduğu arazinin maliki ile alıcının rekabet hukuku çerçevesinde aynı iktisadi bütünlük içinde olması yanında, taraflar arasında iştirak, kira ve benzeri sözleşme ilişkisi ya da üçüncü dereceye kadar kan veya ikinci dereceye kadar sıhri hısımlık olması halinde bağlantı bulunduğunun kabul edileceği belirtilerek objektif bir kriter getiriliyor.

Taslağın “Diğer Hükümler” başlıklı 6. maddesine göre ise, Tebliğ’de düzenlenmeyen hususlara ilişkin değerlendirmeler bakımından 2002/2 sayılı Tebliğ uygulanıyor.

Söz konusu taslağa buradan ulaşabilirsiniz.

Enerji Hukuku ve Politikası dersi başlıyor!

Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın Kıdemli Ortağı Av. Şahin Ardıyok ile kendisinin eski öğrencilerinden halihazırda ERRA (Energy Regulators Regional Associations/Enerji Düzenleyicileri Bölgesel Birliği) Başkanı ve EPDK Kurul üyeliği görevini yapan Alparslan Bayraktar tarafından Bilkent Üniversitesi’nde verilecek olan Enerji Hukuku ve Politikası dersi 13 Şubat Cuma günü başlıyor.

Söz konusu ders kapsamında başlıca ele alınacak konular:

  • Elektrik, doğalgaz ve akaryakıt piyasalarının katmanlarında faaliyet gösterenler, devlet ve son kullanıcılar arasında hukuki ilişkilerin incelenmesi,
  • Bu piyasalara özgü rekabet, arz güvenliği, çevre sorunları gibi temel problemlerin ele alınması,
  • Söz konusu piyasalara müdahalelerde bulunan EPDK ve Enerji Bakanlığı’nın yapısı, ilgili mevzuat ve düzenlemelerin değerlendirilmesi,
  • Bu piyasalarda ortaya çıkacak hukuki uyuşmazlıklar için Türkiye, AB ve ABD’deki çözüm mekanizmaları,
  • Küresel ve özellikle bölgesel jeopolitik gelişmelerin enerji piyasalarına etkilerinin incelenmesi

olarak sıralanmakta. Ayrıca dersin işleyişi kapsamında santral ziyareti, milli yük tevzii merkezi ziyareti ve elektrikli/hybrid araç tanıtımı gibi konulara da yer verilmesi planlanıyor.

Enerji Hukuku ve Politikası dersi ile ilgili daha detaylı bilgi almak isteyenler ders programına göz atabilir: Bilkent Üniversitesi Enerji Hukuku ve Politikası_Syllabus_2015

Enerji piyasasında güneş patlaması

 Türkiye, dünyanın en hızlı büyüyen enerji piyasalarından biri olma hedefini gerçekleştirme yolunda bir adım daha attı. Güniz Çiçek anlatıyor.

Su, rüzgâr, güneş ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji türleri Türkiye’de bol miktarda bulunmakla birlikte, bunlara yönelik yatırımların çok yüksek maliyet gerektirmesi nedeniyle bir türlü hak ettiği seviyeye ulaşamadığı malum. Bununla birlikte son zamanlarda uygun tarife garantileri ile desteklenen teşvik edici politikalarla bu enerji türlerinin ulusal şebeke içindeki payının artmasına yönelik bazı girişimlere de rastlamıyor değiliz.

energy-electricity_transmission_linesBunlardan birisi, güneş enerjisi yatırımlarına ilişkin uzun zamandır EPDK’dan beklenen düzenlemeydi ki; yatırım bedeli yaklaşık 2 milyar Euro tutarında olan 600 MW güneş enerjisi elektrik üretim santrali kurulumuna yönelik söz konusu düzenleme yakın tarihte EPDK tarafından açıklandı.

EPDK tarafından getirilen düzenlemede, güneş enerjisine dayalı her bir üretim tesisi için yapılacak yatırım başvuruları kurulu güç bakımından 50 MW ile sınırlandırıldı ve başvuruların en yakın trafo merkezine yapılması şartı getirildi. Düzenlemeye göre bundan sonraki lisans sürecinin şu şekilde işlemesi öngörülüyor; öncelikle TEİAŞ ve Enerji Bakanlığı tarafından güneş enerjisi santrallerinin bağlanacağı trafo merkezleri ile kapasiteleri ilan edilecek, bu sırada EPDK bir Ölçüm Tebliği yayımlayacak ve yatırım yapmayı düşünen şirketler bu tebliğe uygun şekilde, açıklanan trafo merkezlerinin kapasitelerini de dikkate alarak ilgilendikleri bölgelere yönelik belli bir süre güneş ölçümleri yaparak sonuçları ile birlikte EPDK’ya başvuracak, EPDK lisans başvuruları için belli bir gün ilan edecek, ancak rüzgar başvurularında olduğu gibi aynı bölgeye birden fazla şirketin başvurması halinde TEİAŞ tarafından bir yarışma düzenlenecek. Yarışmada ise 5346 sayılı kanunda belirlenen alım fiyatı üzerinden en fazla indirim vermeyi taahhüt eden şirket bağlantı hakkını kazanacak.

Bununla birlikte Kurul aynı düzenleme kapsamında bir yandan kendi elektriklerini üretirken, bir yandan ar-ge faaliyeti göstermek isteyen eğitim kurumlarına da kolaylık sağlıyor. Düzenlemede kanunla kurulmuş araştırma ile yüksek öğretim kurumlarının, bilimsel araştırma geliştirme ve eğitim faaliyetleri kapsamında aynı dağıtım bölgesinde olmak, kendi ihtiyaçlarını karşılamak ve azami 10 MW kurulu gücünü geçmemek kaydıyla yerleşkelerinde nükleer, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisi kurmak amacıyla uhdelerindeki anonim ya da limited şirketleri vasıtasıyla yapacakları lisans başvurularında kolaylık sağlanacağı belirtiliyor.

Bu tür desteklerin yenilenebilir enerjiye olan ilgiyi etkin kıldığını ve sektörü gerek yerel bazda gerekse uluslar arası arenada cazip yatırım mecralarından biri haline getirdiğini söyleyebiliriz. Yakın gelecekteki beklentimiz ise çevre dostu enerji yatırımlarına olan desteğin artması ve bununla birlikte sektörün yüksek talep artışına paralel olarak daha canlı ve rekabetçi bir hale gelmesi ve tüm enerji alt sektörlerindeki değer zinciri bileşenleri için giderek artan sayıda yerli ve yabancı yatırımcıya ulaşmasıdır.

Yüzyılın rekabet soruşturmasında finale yaklaşılıyor

Gazprom geri adım atmazken, AB’den yeni bir hamle geldi. Pek karşılaşılmayan “aşırı fiyat” ihlali, bu kez çok ses getirecek kararlardan birine konu olabilir.

Konunun detayını ve Türkiye’ye etkilerini Barış Yüksel anlatıyor.

Rekabet hukuku kurallarının aşırı yüksek fiyatları cezalandırmak için ne kadar uygun bir araç olduğu yönündeki teorik tartışmalar sürerken ve aşırı fiyatlar yoluyla tüketicinin sömürülmesini cezalandıran rekabet soruşturmalarının sayısı dünyada bir elin parmaklarını geçmeyecek haldeyken, 2012 yılında hiç beklenmedik bir gelişme yaşandı ve belki de tarihin en büyük rekabet soruşturması aşırı fiyatlama gerekçesiyle başlatıldı.

Soruşturmayı başlatan AB Komisyonu, son zamanlarda üye ülkelerdeki farklı düzenleme ve uygulamalar arasındaki harmonizasyonu sağlamak adına özellikle doğu blokundaki ülkelerin enerji piyasalarına sıkça müdahale etmiş ve bu müdahalelerinin neredeyse tamamında soruşturmanın muhatabı şirketlerden işleyiş biçimlerini önemli ölçüde değiştireceklerine ve AB rekabet hukuku kurallarına uyum sağlayacaklarına yönelik taahhütler almayı başarmıştı. Öyle ki, Komisyon’un AB rekabet hukuku kuralları çerçevesinde düzenlenen taahhüt mekanizmasını fiilen bir öncül düzenleme aracına dönüştürdüğü ve enerji piyasalarına yönelik doğrudan müdahale etkisi olmamasından doğan eksiği bu araç ile kapattığı pek çok çevrede dile getirilmeye başlanmıştı.

The Way SignTaahhüt mekanizmasının, özellikle enerji piyasalarında gizli bir öncül düzenleme aracı olarak son derece başarılı bir şekilde kullanılabildiğinin farkına varan Komisyon, 2012 yılında bu uygulamanın sınırlarını denemeye karar verdi ve dünyanın en büyük enerji devlerinden Gazprom’a karşı diğer bazı ihlal iddialarının yanında, AB ülkelerine aşırı yüksek fiyatlarla doğalgaz ihraç ettiği gerekçesiyle bir soruşturma başlattı. Komisyon’un iddiası, Gazprom’un uzun dönemli gaz satım sözleşmelerinde doğal gaz fiyatını ham petrol fiyatına bağlamak suretiyle hakim durumunu kötüye kullandığı yönündeydi.

Ancak Komisyon soruşturmayı başlatır başlatmaz muhatabının AB’ye yeni üye olmuş doğu bloku ülkelerinde görece cüzi cirolarla faaliyet gösteren bir devlet işletmesiyle kıyaslanabilecek bir teşebbüs olmadığını anladı. Zira soruşturma başlatıldığında ceza ile karşı karşıya kalmamak için her türlü adımı atmaya ilk günden hazır olan ve aslında belki de soruşturma neticesinde ortaya çıkacak olası sonuçları fazlasıyla aşan taahhütleri kolayca verebilen teşebbüslerin aksine, Gazprom, uzun bir müddet tamamen uzlaşmacılıktan uzak bir tavır sergilemiş, herhangi bir taahhüt vereceğinin sinyalini dahi vermemiş ve özellikle Rusya Devlet Başkanı Putin ve Başbakan Medvedev aracılığıyla Komisyon’a sürekli olarak sert mesajlar vermişti.

Soruşturmanın kesinlikle politik olduğunu savunan Gazprom’un bu tutumu yalnızca Komisyon tarafından değil, tüm AB ülkeleri tarafından  endişeyle karşılandı. Zira AB ülkelerine yapılan doğalgaz ihracının çok büyük bir bölümünü tek başına gerçekleştiren Gazprom ile ters düşmek, arz güvenliği açısından da ciddi sorunlar yaratabilirdi. Ancak AB ülkeleri ve Gazprom arasındaki ilişkinin tek taraflı bir bağımlılıktan ziyade karşılıklı bir bağımlılık olması Komisyon’un da geri adım atmasını engelledi. Çünkü AB pazarını kaybetmek Gazprom için de tabi ki kolay göze alınabilecek bir hamle değildi.

İşte bu politik karışıklıklar ve tüm AB üye ülkeleri nezdinde büyük etkiler yaratabilecek çıkar çatışmaları eşliğinde soruşturma bir süre boyunca adeta Araf’ta kalmıştı. Ancak AB Rekabet Genel Direktörlüğü’nün başında bulunan Almunia yakın zamanda bir taahhütte bulunulmaz ise 2014 başında bir nihai karar alınabileceğine yönelik açıklamalarda bulundu.

En nihayetinde Aralık ayının başlarında Gazprom tarafından da bir açıklama geldi ve Komisyon ile “her iki tarafın da çıkarlarına hizmet edecek” bir anlaşmaya varılmasının istendiği vurgulandı. Şu an için Gazprom’un doğalgaz fiyatları ile ham petrol fiyatlarının birbirine bağlanması uygulamasına son verecek bir taahhüt vermesine neredeyse imkansız gözüyle bakılıyor. Ancak taahhüdün bu konu dışında Komisyon tarafından dile getirilen sorunları çözecek nitelikte olacağına inanılıyor. Taahhüdün içeriği belli olmadan Komisyon’un bunu kabul edip etmeyeceği noktasında bir tahminde bulunmak kolay değil ise de, yakın bir zamanda AB ile Rusya arasında bir gerilim kaynağı haline gelen ve rekabet hukuku araçlarının amaçlarının ciddi biçimde sorgulanmasına yol açan bu soruşturmanın iki tarafın da bazı tavizler vermesi ile sona ermesi muhtemel.

Soruşturmanın neticesi ne olursa olsun, soruşturmanın tamamlanmasıyla beraber sömürücü ihlallerin rekabet hukukundaki yerine ve bu ihlallere nasıl müdahale edilmesi gerektiğine ilişkin tartışmaların da oldukça alevlenmesi kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca soruşturma sonucunda Komisyon’un vereceği kararın Türkiye bakımından da son derece önemli olduğunu hatırlatmak gerekir. Bakalım Komisyon’un Gazprom’un uygulamalarını rekabet hukukuna aykırı bulması durumunda doğalgazın çok önemli bir bölümünü Gazprom’dan alan Türkiye’de de Gazprom’a yönelik benzer bir soruşturma başlatılacak mı?

Komisyon’dan Taahhütlü Çözümler

Hakim durumun kötüye kullanılması iddiası ile başlatılan soruşturma, taahhütler verilerek sonlandırıldı.

Avrupa Komisyonu’nun taahhütlere ilişkin kararını Can İtez anlatıyor.

Avrupa Komisyonu, Çek Cumhuriyeti’nde hakim durumda bulunan elektrik üreticisi ČEZ firmasına karşı başlattığı soruşturmayı sık rastlanan bir kapanışla bitirdi. Hakim durumun kötüye kullanılması iddiası ile başlatılan soruşturma, firmanın belli taahhütler vermesi ile sonlandırıldı.

BOS001972Soruşturma, şirketin iletim sisteminde ihtiyacı olmadığı halde kapasite rezervi yaparak piyasaya yeni girişlerin engellendiği iddiası ile açılmıştı. Ancak ČEZ sonucu beklemeden üretim kapasitesinin bir kısmını mevcut santralleri bazında bölme/ayrıştırma taahhüdünde bulundu. Avrupa Komisyonu’nun bu taahhütleri kabul etmesi ile birlikte, Çek elektrik üretimi piyasasında kayda değer bir üretim kapasitesinin diğer ya da yeni üreticiler tarafından devralınması durumu ortaya çıktı.

Aslında Komisyon’un bu tür çözümleri uygulamaya koyduğu ve bunu özellikle enerji piyasalarında gerçekleştirdiği durumlara bir yabancılığımız yok. Komisyon, soruşturma sonuçlanmadan ve olası cezalar kesinleşmeden, deregülasyon önlemleri ile tam olarak serbestleştirilememiş piyasalarda bu yola başvurmaktan çekinmiyor. Bu yaklaşımın arkasında sade ve önemli bir algı yatmaktadır. Bu algı, zaman içinde güçlü yasal tekellerin veya yasal tekellerden devralınmış ve piyasadaki rolü azalmamış olan özel şirketlerin, Avrupa rekabet/regülasyon tarihi boyunca süregelmiş piyasaların serbestleştirilmesi, düzenlenmesi gibi süreçlerden geçmesine rağmen arzu edilen rekabet seviyesinin yakalanamadığı pazarlarda ikinci bir şansın var olabileceğidir. Keza Avrupa enerji piyasalarında, Komisyon’un bu soruşturma dahil daha önce açtığı bazı soruşturmalarda da, rekabetin bir ya da birden fazla pazar katmanında artabileceğine dair bir sinyal görmesi ile birlikte şirketin taahhütlerini kabul etmesi buna işaret etmektedir.

Bunların yanında, Komisyon’un bu geleneğe sadık olması veya böyle bir gelenek yaratmış olması, bu durumun piyasa aktörlerinin stratejik hamlelerinin bir parçası haline gelme olasılığını düşündürmektedir. Teoride bir şirket bilinçli olarak rekabet ihlali yaparken o ihlal ile elde edeceği fayda ve bu ihlalin ortaya çıkarılma ve cezalandırılma ihtimali üzerinden bir hesaplama yapar. Kendisi açısından karlı olacak yani ihlal et ya da etme kararını beklenen faydaya bağlı olarak uygular. Önerilen taahhütler, belki de teşebbüsler açısından soruşturmanın başladığı tarihten itibaren öngörülen bir önlem olarak düşünülür.

Şirketlerin stratejik davranışları, pazar koşullarına ve aynı zamanda düzenlemelere ve mevzuatın getirdiklerine karşı uyum sağlamayı da ifade eder. Bu uyumun bir sonraki adımda belki de düzenleme ve mevzuat üzerinde manipülatif çalışmalar ve “ayın karanlık yüzü” göndermesini gücendirmeyecek uygulamalar ile sonuçlanabileceği aklımızın bir köşesinde yer almalı.

Elektrik Üretim Tesislerinin Denetimi

Elektrik piyasasının serbestleşmesi süreci, önemli sorunları da beraberinde getirdi.

Devamı Can Artüz’ün yazısında.

Elektrik piyasasının serbestleşmesi süreci, önemli sorunları da beraberinde getirdi.

Bu bağlamda irdelenmesi gereken önemli konulardan biri, kamu hizmeti olarak değerlendirilen elektrik üretiminin, özel sektör tarafından gerçekleştirilmesi halinde kimin tarafından denetleneceği hususu.

BOS001370Bu soruya yanıt vermek için bakılması gereken kaynaklar 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun. Özellikle 4628 sayılı Kanun’un Geçici 14. maddesinin f. fıkrasında ve 5346 sayılı Kanun’un 6/c maddesinde ilk bakışta birbirine çok benzeyen düzenlemeler bulunmakta. 4628 sayılı Kanun’un ilgili maddesinde özetle elektrik enerjisi üretim tesislerinin su yapılarıyla ilgili kısmının denetiminin DSİ tarafından yapılacağı veya yetkili su yapı denetim şirketlerine yaptırılabileceği, 5346 sayılı Kanun’un ilgili maddesinde ise bu Kanun kapsamındaki elektrik üretim tesislerinin lisansı kapsamındaki inceleme ve denetimin EPDK tarafından yapılacağı veya yetkilendirilecek denetim şirketlerine yaptırılabileceği düzenleniyor.

Her iki düzenlemede de bu denetim şirketlerinin sağlaması gereken koşullar ya da denetimin kapsam, usul ve esaslarının çerçevesi Kanun’da çizilmemiş, sadece yönetmelikle düzenlenir denilmekle yetinilmiş. İşte bu düzenlemeler Anayasa Mahkemesi’nin incelemesine konu olmuş ve her iki düzenlemede de denetimin özel şirketlere yaptırılabilmesinin yolunu açan kısımlar iptal edilmiştir. Her ne kadar 4628 sayılı Kanun’un ilgili maddesine ilişkin verilen iptal kararının gerekçesi henüz açıklanmasa da, 5346 sayılı Kanun’un ilgili maddelerine yönelik gerekçeli karar 28433 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı. Buna göre, elektrik üretim tesislerinin denetiminin yetkilendirilecek denetim şirketlerine yaptırılabileceği şeklindeki düzenleme iptal edildi. İptalin gerekçesi ise, bu denetimin yönteminin sınırlarının çizilmediği ve bunun yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesi ile kamu hizmetlerinin gerektirdiği görevlerin memurlar eliyle görülmesi ilkesiyle bağdaşmayacağı şeklinde.

Peki, Denetimi Kim Yapacak?

Bu karar ışığında söyleyebiliriz ki, 4628 sayılı Kanuna ilişkin verilen iptal kararının gerekçelerinin de açıklanan gerekçelerle paralel olması muhtemel. Bunun sebebi ise, her iki düzenlemenin de temel olarak aynı amacı gütmekte ve aynı yöntemle bu amaca ulaşmaya çalışıyor olması.  Bu iptal kararlarından sonra ise denetim konusunda herhangi bir boşluk doğmayacağı ve denetimlerin ilgili maddelerde işaret edildiği üzere DSİ ve EPDK tarafından yapılmaya devam edileceği söylenebilir.

Ayrıca bu noktada değinilmesi gereken diğer bir husus, 4628 sayılı Kanun’un ilgili maddesine yönelik verilen iptal kararının yayımı tarihinden itibaren 6 ay sonra yürürlüğe girecek olması. Bu da, bu süreç içerisinde denetimlerin hem DSİ hem de yetkili şirketler eliyle yapılabileceği anlamını taşımakta.

Görüyoruz ki, elektrik piyasasının serbestleştirilmesi ve rekabete açılması sürecinde  -piyasanın doğrudan kamu yararını ilgilendirmesi sebebiyle- bazı sıkıntılar yaşanmaya devam etmekte. Serbestleşen piyasada, bu serbestliğin sınırlarının doğru bir şekilde çizilmesi büyük önem arz ediyor. Özellikle denetime ilişkin faaliyetlerin kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılması konusunda hassasiyet gösterilirse bu sürecin daha sağlıklı bir şekilde ilerleyeceğini düşünüyoruz.