Dünyadaki Gelişmeler Işığında Türk Rekabet Hukuku Uygulaması Semineri

24 Mart 2017 tarihinde, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği tarafından “Dünyadaki Gelişmeler Işığında Türk Rekabet Hukuku Uygulaması Semineri” gerçekleşecek.

24 Mart 2017 tarihinde, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği tarafından “Dünyadaki Gelişmeler Işığında Türk Rekabet Hukuku Uygulaması Semineri” gerçekleşecek.

Rekabet hukuku hakkında genel bilgiler ile dünyada ve Türkiye’de rekabet hukuku alanında gerçekleşen son dönem gelişmelerinin ele alınacağı “Dünyadaki Gelişmeler Işığında Türk Rekabet Hukuku Uygulaması Semineri”, 24 Mart 2017 Cuma günü 14:00-16:30 saatleri arasında gerçekleşecek. Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği tarafından düzenlenen etkinlikte, Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın Regülasyon ve Rekabet Departmanı Başkanı Av.Şahin Ardıyok ve iktisatçı Yrd. Doç. Dr. Emin Köksal konuşmacı olarak yer alacak.

Seminerde, öncelikle temel rekabet hukuku kurallarına değinilecek, ardından “ABD Rekabet Hukuku Uygulaması”, “Mehaz AB ve Üye Ülkelerde Son Dönem Gelişmeler” ve “Uluslararası Kuruluşlar ve Rekabet Hukuku” başlıklarından bahsedilecek. Son olarak, Türkiye’de rekabet hukukunda son dönem gelişmeler masaya yatırılacak. Etkinlik, soru-cevap ve tartışma bölümüyle son bulacak.

24 Mart 2017 tarihinde 14:00 – 16:30 saatleri arasında Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği’nde gerçekleşecek seminere katılım için  csavuran@tspb.org.tr e-posta adresine 23 Mart 2017 Perşembe akşamına kadar katılım talebinin iletilmesi gerekiyor.

Seminerle ilgili diğer detaylar için aşağıdaki görseli inceleyebilirsiniz:

Mobil operatörlerin OTT’ler ile mücadelesinde şebeke tarafsızlığı ve rekabet hukuku

Şebeke tarafsızlığı konusunu, dünyadan ve Türkiye’den örneklerle Emin Köksal anlatıyor.

Son yıllarda internet ile ilgili tartışmaların merkezinde bulunan şebeke tarafsızlığı konusu, mobil iletişim hizmetleri için kritik bir öneme sahip. Zira, bir çok mobil operatör kendi  sundukları hizmetlerinin ikamesi haline gelen, Whatsapp, Skype, Viber gibi over–the-top (OTT) uygulamalarının, gelirleri üzerindeki etkisini çeşitli trafik yönetimi uygulamalarıyla azaltma eğiliminde. Yakın geçmişte, ABD ve AB’de yasallaşan şebeke tarafsızlığı düzenlemeleri, mobil operatörlerin şebekeleri üzerinden geçen trafiği yönetme kabiliyetlerini büyük ölçüde kısıtlasa da, rekabet hukuku ihlallerine dair riskleri  ortadan kaldırmış değil.

appsBurada sadece kısa bir özetini sunacağımız bir çalışmada, mobil hizmetlerde şebeke tarafsızlığı ve trafik yönetimi uygulamalarını  rekabet hukuku çerçevesinde ele aldık. Henüz Türkiye için somut bir şebeke tarafsızlığı düzenlemesi söz konusu olmasa da, yaptığımız çalışmada, ABD ve özellikle AB uygulamalarının takip edileceğini varsaydık. Mobil işletmecilerin tek taraflı veya içerik sağlayıcılar ile birlikte girişebilecekleri eylemleri, Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddeleri çerçevesinde değerlendirmeye çalıştık.

Mobil işletmeciler ve OTT hizmet sağlayıcıları

İnternetin yaygınlaşması, telekomünikasyon endüstrisini çok hızlı bir şekilde değiştirmiştir. Özellikle, mobil internetteki hızlı yaygınlaşma, o pazardaki tüm oyuncuların rollerinin yeniden tanımlanmasına ve buna bağlı olarak da, pazardaki oyuncuların iş modellerini gözden geçirmelerine sebep olmuştur. 3. ve 4. nesil iletişim teknolojilerine geçilmesi, akıllı telefonların kullanımının artması ve katma değerli hizmetlerin yaygınlaşması, mobil iletişimde değer zincirine farklı halkalar eklemiş, bazı halkaların da işlevini azaltmıştır. Bugün bu durumun en somut kanıtı, çoğunluğu “OTT” olarak nitelendirilen ve mesajlaşma, ses, vb. hizmetleri birçok farklı form ve teknoloji ile kullanıcılara sunan hizmet sağlayıcıların, mobil işletmecilerin mevcut iş modellerini tehdit ediyor olmasıdır.

OTT’ler, hem ülkenin hem de mobil iletişim endüstrisinin gelişmişlik düzeyine göre, mobil işletmecileri belli bir sırayı takip eden süreçler ile etkilemektedir. Örneğin geçtiğimiz yıllarda ABD, Japonya ve birçok Batı Avrupa ülkesinde ses gelirlerinde büyük düşüşler gerçekleşmiştir. Mesaj gelirleri ise, İtalya ve İspanya gibi güney Avrupa ülkelerinde azalmaya başlarken, İngiltere, Fransa ve ABD gibi ülkelerde mesaj gelirlerindeki azalış belli bir doygunluğa ulaşıp ivmesini yitirmiştir. Oysa, gelişmekte olan birçok ülkede penetrasyon oranlarının göreceli olarak düşük seviyelerde olması fakat artan bir trend izlemesi, bahsedilen gelir kalemlerinde hala artış olduğunu göstermektedir. Bu noktada, şöyle bir tespit yapmak yerinde olur: Penetrasyon seviyesinin doygunluğa erişmesi ve daha çok veri taşıyabilen mobil teknolojilerinin yaygınlaşması ile birlikte, mobil işletmecilerin önce mesajlaşma hizmetlerinden, sonrasında ise ses hizmetlerinden elde ettikleri gelirlerde belirgin düşüşler yaşanmaktadır.  Penetrasyon seviyesinin henüz doygunluktan uzak olduğu ülkelerde, bu süreç ötelenmiş gibi gözükse de, 4. nesil mobil teknolojilerin yaygınlaşmasının süreci hızlandırması muhtemeldir.

Türkiye’deki durum

Türkiye’deki mobil iletişim pazarına bakıldığında, mobil işletmecilerinin ses ve mesajlaşma hizmetlerini sağlama rolünün giderek azaldığını, mobil internet hizmetleri sağlama rolünün ise  hızla ön plana çıktığını görmekteyiz. Zira, 2008 yılında gelirlerinin %80’ini ses, %1,26’sını veri hizmetlerinden elde edilen işletmeciler, 2015 yılı üçüncü çeyreği itibariyle bu gelirlerin %52’sini ses, %35’ini ise veri hizmetlerinden elde eder hale gelmiştir. 2008 ile 2015 arasında gelir yapısında yaşanan bu dramatik değişimin, önümüzdeki dönemde de 4. nesil mobil iletişim teknolojisine geçilmesi ve OTT hizmetlerinin yaygınlaşmasıyla devam etmesi beklenmektedir.

Yukardaki açıklamalar dikkate alındığında, hem Türkiye’de hem de diğer ülkelerdeki mobil işletmecilerinin yakın zamanda yeni iş modelleri geliştirmek zorunda kalacağı aşikardır. Söz konusu bu yeni iş modellerinin ise, rekabet hukuku sorunlarına yol açması ve yeni yasal düzenlemeler gerektirmesi muhtemeldir.

Gelişmiş ülkelere kıyasla Türkiye’nin yukarıda bahsettiğimiz süreçleri daha  geriden takip etmesi, bizlere diğer ülkelerin deneyimlerden yararlanma fırsatı tanımaktadır. Burada özetini sunduğumuz çalışma, bahsedilen bu fırsatın değerlendirmesine katkı yapmak amacıyla kaleme alınmıştır. Çalışmada, diğer ülkelerin bilgi ve deneyimleri rekabet hukuku kuralları çerçevesinde ele alınmıştır. Bu dönüşümde kilit rol oynayan ve birbirleriyle ilintili iki mesele, şebeke tarafsızlığı ve trafik yönetimi, mobil hizmetlerin sunulduğu pazarın doğası dikkate alınarak, uygulamaya ışık tutacak bir şekilde incelenmiştir.

Şebeke tarafsızlığı düzenlemelerine rağmen devam eden rekabet ihlali riskleri

İşletmecilerin veri trafiğini yönetme kabiliyetlerinin kısıtlanmasını öngören şebeke tarafsızlığı düzenlemeleri, 2000’li yılların ortalarından itibaren hararetli bir şekilde tartışılmaktadır. Tartışmanın farklı taraflarının savunduğu fikirler keskin bir şekilde birbirinden ayrılsa da, 2015 yılında, küresel olarak iletişim endüstrisini etkileme kapasitesine sahip iki coğrafyada (ABD ve AB’de), mobil iletişimi de içine alan şebeke tarafsızlığına dair düzenlemeler yasallaşmıştır. Söz konusu öncül düzenlemeler, bir yandan şebeke işletmecilerinin engelleme veya yavaşlatma gibi dışlayıcı faaliyetlerini yasaklarken, diğer yandan da belirli ölçülerde veri trafiğini yönetmelerine imkan tanımaktadır. Bu özelliğiyle söz konusu öncül düzenlemeler, mobil işletmecilerin girişebileceği rekabete aykırı muhtemel eylemleri tamamen engelleyici bir niteliğe sahip değildir.

Çalışmada, işletmecilerin faaliyet gösterdiği pazarın çift taraflı olma özelliği de dikkate alınarak, mevcut şebeke tarafsızlığı kuralları ve mobil işletmecilerin uygulaması muhtemel trafik yönetimi faaliyetleri düşünülerek bir analiz yapılmaya çalışılmıştır. Her ne kadar henüz Türkiye’de şebeke tarafsızlığına dair açık bir düzenleme yoksa da, Türkiye’deki düzenleyici kurumun AB’deki uygulamaları izleyeceği öngörüsü dikkate alınmıştır. Analiz, (1) mobil işletmecilerinin olası tek taraflı rekabeti kısıtlayıcı faaliyetlerini ve (2) OTT hizmet sağlayıcıları ile girişebilecekleri dikey anlaşmaları dikkate alarak , Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddeleri çerçevesinde yapılmıştır. Analiz boyunca, mobil işletmecilerin belirlenen pazarlarda hangi iktisadi amaçlarla, nasıl etkiler yaratabileceği ortaya koyulmuştur.

Varılan sonuçlardan ilki, faaliyet gösterilen pazarın çift taraflı olması sebebiyle, mobil işletmecilerin tek taraflı eylemler (engelleme, zorlaştırma, ilave ücret talep etme vs.) yoluyla, kullanımı yaygın olan OTT’lerin faaliyetlerini zorlaştırılmasının mümkün olmadığı yönündedir. Ancak, tüm mobil işletmeciler beraber hareket ettiği takdirde bu gibi eylemlerin başarıya ulaşma ihtimali vardır. Fakat, teşebbüslerin ortak bir uzlaşı çerçevesinde bu gibi eylemlerde bulunması Rekabet Kanunu’nun 4. maddesinin ihlali anlamına gelecektir.

Çalışmada sunulan ikinci sonuç, yakın gelecekte, özellikle yüksek hizmet kalitesi gerektiren OTT hizmetleri bakımından, işletmeciler ile hizmet sağlayıcılar arasında önceliklendirme ve diğer bazı trafik yönetimi hizmetlerine ilişkin tedarik anlaşmaları akdedilmesine işaret etmektedir. Bu tür anlaşmalar, pazar gücüne sahip işletmeciler ve/veya OTT hizmet sağlayıcıları açısından rakiplerini dışlamak suretiyle kötüye kullanıma dair önemli riskler barındırmaktadır.

Çalışmanın tam metni için buraya tıklayınız.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Flickr]

Avrupa’nın en zayıf internet pazarına sahip olmak bir kader midir?

Telekomünikasyon alanındaki serbestleşmenin üzerinden 10 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, Türkiye’deki genişbant internet pazarı hala Avrupa’daki en düşük penetrasyon oranına ve görece en az rekabete sahip olan pazar konumunda. Av. Şahin Ardıyok ile birlikte yeni yayınladığımız bir makalede, genişbant internet pazarındaki bu zayıf performansı derinlemesine incelemeye çalıştık.

@ internetMakalede önemle üzerinde durduğumuz konulardan biri, hizmet-bazlı rekabetin önündeki kurumsal engeller oldu. Hizmet-bazlı rekabeti gözeten düzenleyici politikaların ve stratejilerin uyumsuzluğunu özellikle vurgulamaya çalıştık. Pazarda rekabetin tesis edilmesi için uygulanmaya çalışılan ve yerleşik operatörün şebekesinin adım adım diğer operatörlere açılması prensibine dayanan “yatırım merdiveni” yaklaşımının önündeki siyasi, bürokratik ve kurumsal kısıtlamaları sıraladık.

Nerdeyse 10 yıllık bir sürenin, etkin bir düzenleyici politika olmadan, sadece yerleşik operatörün şebekesini diğer internet servis sağlayıcılara açmaya çalışmakla geçtiğini ortaya koyduk. Sonuç olarak, yapılanların ya da yapılamayanların sadece hizmet-bazlı rekabeti başarısız kılmakla kalmadığını, aynı zamanda şebeke-bazlı rekabeti de geciktirdiğini gördük.

Fakat, son dönemde Türkiye’de genişbant internet pazarında, özellikle fiber ekseninde meydana gelen gelişmelerin şebeke-bazlı rekabetin başlangıcına işaret ettiği de gözümüzden kaçmadı. Makalede bu tür bir rekabetin tesis edilmesine dair potansiyeli ve engelleri de ele almaya çalıştık. Pazar koşullarının ve bu alandaki düzenleyici politikaların detaylı bir analizi sonucunda, şebeke-bazlı rekabeti harekete geçirebilecek politika önerilerini ve etkili olabilecek faktörleri sıraladık.

Aşağıda tam referansını verdiğimiz makaleyi e-posta yoluyla bizlerden isteyebilirsiniz.

Şahin Ardıyok, SArdiyok@baseak.com; Emin Köksal, emin.koksal@eas.bau.edu.tr

Köksal, E., & Ardıyok, S. (2015). Reviewing regulatory policy for broadband in Turkey: The failure of service-based competition and the prospect of facility-based competition. Competition and Regulation in Network Industries, 16(4), 354–377.

 

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Flickr]

Bazı şeyler paylaştıkça artar!

OFCOM’un telekom altyapısının paylaşımı konusundaki görüşlerini Emin Köksal aktarıyor.

Geçtiğimi hafta İngiltere’nin iletişim endüstrisini düzenlemekle görevli otoritesi OFCOM’un hazırladığı “Dijital İletişimin Stratejik Değerlendirilmesi” raporunun ilk sonuçları açıkladı. Raporda yer alan en çarpıcı görüş, ülkedeki  kablolu iletişim altyapısının alternatif operatörlerin de kendi fiber yatırımlarını yapacak şekilde paylaşılması yönündeydi.

OFCOM, 2006 yılında British Telecom’un (BT) ile yaptığı bir anlaşma ile  “Openreach” adında BT’nin iştiraki olan, fakat ayrı bir yönetime sahip bir girişimin hayata geçmesini sağladı. Bu tür bir girişimin kurulmasındaki amaç, ev ve işyerlerine ulaşan kablolu iletişim ağının bakım ve gelişimi işini tamamen Openreach’e vererek, BT’nin yanında, alternatif operatörlerin de son kullanıcılara etkin bir şekilde erişebilmesine imkan sağlamaktı. Böylelikle hizmet bazlı rekabetin gelişmesi amaçlanıyordu.

16649920968_f671108c56_zBugün, Openreach’in, çoğu alternatif operatörlerden oluşan 500’ün üzerinde servis sağlayıcısı konumunda müşterisi var. Ancak alternatif operatörler bugün gelinen noktada, son kullanıcılara sundukları hizmetin kalitesini arttırmak konusunda ihtiyaçları olan altyapı yatırımlarının yeterince yapılmadığını iddia ediyorlar. Bunu  da  Openreach’in, iştiraki olması sebebiyle, BT’den bağımsız bir yatırım stratejisinin olmamasına bağlıyorlar. Çözüm olarak da, Openreach’in BT’den tamamen ayrılmasını savunuyorlar.

Geçtiğimiz hafta ilk sonuçları açıklanan rapora bakıldığında ise, Openreach’in BT’den olabildiğince bağımsız bir şekilde yatırım ve yönetim kararlarını alınmasına önemi bir vurgu yapılırken, herhangi bir ayrıştırmadan bahsedilmiyor. Ancak, alternatif operatörlerin Openreach’in sorumluluğundaki kablolu iletişim altyapısındaki kanalların alternatif operatörlerin kendi fiber yatırımlarını yapabilmelerini teşvik edecek şekilde paylaşılması ifade ediliyor. Bu durum, Openreach’in BT’den tamamen ayrılması yönünde beklentilere sahip alternatif operatörler için bir teselli ikramiyesi niteliğinde. Henüz sadece ilk sonuçları açıklanan ve tamamı açıklandığında daha da çok tartışma yaratacak bu rapor hakkındaki yorum hakkımızı saklı tutarak, biz yurda dönelim.

Bizde, Bilgi Teknolojileri ve İletişimi Kurumu’nun (BTK) 2011 yılında ilan ettiği eve/binaya kadar fiber erişimi yatırımlarının paylaşım zorunluluğunun dışında tutulmasına dair süreli düzenlemenin sonuna gelmek üzereyiz. BTK’nın yakın zamanda bu yatırımı yapmış olan işletmecilere nasıl bir paylaşım yükümlülüğü getireceğini merakla bekliyoruz.

Sokaklardaki altyapının paylaşımı konusunda ise, 2012 yılı sonunda ilgili bakanlığın çıkardığı yasal düzenlemenin henüz meyvelerini verdiğini söylemek oldukça güç. Düzenlemenin ardından BTK’nın belirlediği usul ve esaslar, 2015 yılı Ağustos’unda alternatif operatörlerin geri bildirimleri çerçevesinde revize edilmesine rağmen henüz kayda değer bir alternatif operatör yatırımını göremedik. 4.5G’ye geçiş sürecinde daha da alevlencek  paylaşım üzerine  tartışmaları ise, hep birlikte izleyip göreceğiz.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Got Credit]

13. Rekabet Hukuku ve İktisadında Güncel Gelişmeler Sempozyumu

Rekabet Kurumu uzmanları, uygulamacılar, akademisyenler ve rekabet hukuku meraklılarını bir araya getiren sempozyum, bu sene İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde yapılıyor.

İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazım Ekren ve Rekabet Kurumu Başkan Vekili Reşit Gürpınar’ın açılış konuşmalarını yapacakları sempozyumda, rekabet hukuku ve iktisadında Türkiye ve Dünya’daki güncel gelişmeler tartışılacak. Akabinde ise Rekabet Kurumu Mesleki Koordinatörü M. Ömür Paşaoğlu moderatörlüğünde üç ayrı sunum gerçekleşecek.

Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın ortak avukatlarından Şahin Ardıyok ile Yrd. Doç. Dr. Emin Köksal ve Barış Yüksel’in ortaklaşa yapacakları sunumda ise çokça tartışılan ve uygulamaya dair hala soru işaretleri uyandıran ‘Telekomünikasyonda Fiyat Sıkıştırmasını Önlemeye Yönelik Yeni İktisadi Araçlar” konusu ele alınacak.

Sempozyum programına buradan ulaşabilirsiniz.

Yerli Otomobil Sevdamız

Bu yeni otomobil sevdamız aslında kara sevda mı? Dr. Emin Köksal “Babayiğit” arayışının ne kadar mantıklı olduğunu sorguluyor.

Birkaç sayı önce The Economist1 dergisi hazırladığı bir rapor ile hem otomotiv sektörünün geleceğine ışık tutmaya çalışmış hem de küresel otomotiv pazarını incelemişti. Raporu okurken tabi ki aklıma 1950’lerden beri bir küllenip bir alevlenen yerli otomobil sevdamız geldi.

Son üç yıldır hükümet yetkilileri tarafından zaman zaman gündeme getirilen yerli otomobil üretimi için yiğit arayışı, geçtiğimiz hafta ekonomi bakanının açıklaması ile yeni bir evreye girdi: yiğit, babayiğit oldu. Sonrasında ise, devletin altın hisse ile desteklemesinden alım garantisine kadar geniş bir yelpazede, yiğit’in nasıl babayiğit olacağına dair iş modelleri ortaya atıldı. Hatta sektörde faaliyet gösteren bir firmanın yiğit olduğunu ve bazı şartlarda da babayiğit olabileceğini duyduk.

anadol robot

Neden yerli otomobil sevdası?

Sevda bu. Mantıklı bir sebep bulmak zor. Ama yine de bazı saptamalar yapmak yerinde olur. Otomobil geçtiğimiz yüzyıldaki toplumsal devinime katkıda bulunmuş önemli bir icattır. Özellikle Henry Ford’un üretimde yeni bir tekniği, bant sistemini kullanması ve bunun yaygınlaşması ile otomobil orta sınıfın sahip olabileceği bir ürün haline geldi. Fakat, farklı modelleri ile otomobil, sahipleri için bir statü sembolü olmayı sürdürdü. Gelişmekte olan ülkelerde ise, özellikle 1960-80 arası uygulanan ithal ikameci politikalarla yerli otomobil üretimi ulusal bir gurur meselesi haline geldi.

Uluslararası rekabetten yalıtılmış bu dönemi iyi değerlendiren G. Kore gibi ülkeler, bugün dünya pazarında Hyundai-Kia gibi markalar ile söz sahibi oldu. Bu dönemde Türkiye de otomotiv sanayi konusunda çok şey öğrendi. Fakat bunu dünya pazarında söz sahibi olacak bir markaya dönüştüremedi. Belki bugün ihracatımızın en büyük kalemlerinden birinin otomotiv olmasını da bu dönemdeki gelişmelere borçluyuz. Fakat bu durum yarattığımız markaları bugün kendi yollarımızda görmeye yetmedi. Üretimine 1966 yılında başlanan Anadol ile olan sevdamız da 1984’te bitti.

Yerli otomobil sevdası bir kara sevda mı?

Bu soruyu bugün soruyorsak cevabı evet! Nedeni basit. Otomobil geçtiğimiz yüzyılın bir ürünüydü. Şartlar geçtiğimiz yüzyılda yeni bir markanın olgunlaşıp gelişmesine elverişli bir ortam sağlayabiliyordu. Bugünün küreselleşmiş ekonomilerinde, sizin otomobil üretimini öğrenmenizi bekleyecek tüketicileri bulmanız çok zor.

Günümüzde gelişmiş ülkelerde her iki kişiden biri otomobil sahibi. Gelişmekte olan ülkelerde ise otomobil sahipliği göreli olarak düşük düzeylerde. Örneğin Türkiye’de her sekiz kişiden birinin2, Çin’de ise her 20 kişiden birinin otomobili var. Otomotiv firmaları hem maliyet avantajları hem de doymamış pazarları sebebiyle üretimlerini bu ülkelerde yoğunlaştırıyorlar.

Otomobil imalatının karlı bir iş olduğu kadar zorlu bir iş olduğunu ise küresel otomotiv piyasasına bakınca anlıyorsunuz. Bu sektördeki bir firmayı ayakta tutan şey araştırma ve geliştirme (ARGE). Yani birkaç yılda bir yeni bir model çıkartmaz ve bu modellerinizi size özgü yenilikler ile donatamazsanız tüketiciler sizi unutuyor. Bu yeniliklerin sürdürülebilir olması ise firmanızın üretim kapasitesi ve ürün çeşitliliği ile yakından ilgili. Bu endüstrilerde üretim miktarınızın artışı ile birim maliyetlerinizin azaldığı ölçek ekonomileri söz konusu. Ayrıca, üretim bandınızın ve yeniliklerin maliyetlerini düşüren ürün çeşitlendirmesine dayalı kapsam ekonomileri var. Bu iki etkinin somut kanıtlarını, küçük ölçekli firmaların zora girmesi ve bazılarının büyük ölçekli firmalar tarafından satın alınması olarak gözlemliyoruz. Böylelikle büyük ölçekli firmalar marka ve model portföylerini zenginleştirip hem ölçek hem de kapsam ekonomilerinin nimetlerinden faydalanıyor.

Yukarıda anlatılanlara bakarak öncelikle Türkiye’nin henüz otomobile doymadığını (yollar yetmese de!) söyleyebiliriz. Peki, yerli bir babayiğit’in doyuracağını söyleyebilir miyiz? Buna evet diyebilmek için, en küçüğü yılda iki milyon otomobil üreten firmalar ile  bu babayiğit’in güreşebiliyor olması gerekir. Oysa Türkiye’de yılda 500 bin yeni otomobil oldukça rekabetçi bir ortamda satılıyor2. Ulusal gurur ve onun yarattığı psikoloji ile bu otomobilleri satın alanların 100 bini yerli otomobil alamaya razı olsa, bir o kadar da ihraç etsek, toplam kapasite ancak 200 binlere erişir. Ölçek ve kapsam ekonomilerinin böylesine etkili olduğu bir endüstride, birkaç model ve 200 bin kapasite ile fiyat ve kalitede rekabet edebilmek açıkçası hoş ama kısa bir rüya olur.

Bu sevdayı nasıl unuturuz?

Tabi ki yeni bir tutku ile. Ya da bir iktisatçı değişiyle, kaynakları daha etkin kullanacağımız bir başka sevda ile. Örneğin incinen gururumuzu birazcık tamir edebilecek, cari açığın düşürülmesine katkıda bulunabilecek yerli ve yenilenebilir enerji üretimi buna aday olabilir. Avrupa’nın en uzun güneşlenme süresine sahip olan Türkiye için güneş enerjisine dayalı bir sanayi daha aydınlık bir sevda olabilir3. Tabi hem politikacılarımız hem de bizler için çatısında güneş kolektörü olan bir ev statü sembolü haline geldiğinde.

1The Economist, 20 Nisan 2013

2TÜİK, Motorlu Kara Taşıtları, Mart 2013

3Deloitte, Yenilenebilir enerjide güneşli günler, Ağustos 2012