Hizmetler arasında sınırlar siliniyor: Vodafone Ono’yu devraldı

Teknolojideki hızlı gelişim ile elektronik haberleşme arasındaki yakınsama, bir kez daha kendini net bir şekilde gösterdi. Barış Yüksel anlatıyor.

Avrupa’nın en büyük mobil şebeke işletmecisi olan Vodafone, geçen sene yaklaşık 8 milyar dolar karşılığında devraldığı Almanya’nın önemli kablo hizmet sağlayıcısı Kabel’in ardından şimdi de İspanya’nın özel sektöre ait en büyük kablo işletmecisi Ono’yu 7.2 milyar dolar karşılığında satın aldı. Vodafone’un sabit internet hizmetlerine bu denli ciddi yatırım yapması ise elektronik haberleşme piyasalarında teknolojiler arası yakınlaşma eğiliminin bir sonucu.

Elektronik haberleşme piyasalarında eskiden birbirinden bağımsız hizmetler olarak değerlendirilen sabit internet, mobil internet, ses ve ödemeli televizyonculuk hizmetlerinin tamamı artık neredeyse tüm büyük işletmeciler tarafından tek bir paket içinde sunuluyor. Bu paketlerin oluşturulması için ise işletmecilerin önünde iki seçenek bulunuyor: İşbirliği anlaşmaları ile piyasada farklı hizmetler sunan işletmeciler bir araya gelebilir ve gelir paylaşımı esasına dayalı paketler oluşturabilir. Ya da birleşme ve devralmalar yoluyla paket içinde yer alan tüm elektronik haberleşme hizmetlerini tek başına sunabilecek altyapıya sahip “dev” işletmeciler oluşturulabilir.

fictional_device_smBu iki yöntemin avantajlarını ve dezavantajlarını daha iyi anlayabilmek için yakın zamanda hayatını kaybeden Nobel ödüllü iktisatçı Ronald Coase’nin teorileri yol gösterici olabilir. Zira firmayı büyütmek ile diğer firmalarla işbirliği anlaşmaları yapmak arasındaki tercih aslında firmanın büyümesi dolayısıyla artacak operasyon ve organizasyon maliyetleri ile pazarın kullanılmasından kaynaklanacak işlem maliyetleri arasında bir karşılaştırma yapmaktan ibarettir. Piyasalara bakıldığında, güçlü işletmecilerin hemen hemen tamamının işbirliğini değil, büyümeyi ve tüm hizmetleri kendi bünyesinde toplamayı tercih ettiği görülmektedir ki bu da işletmecilerin işlem maliyetlerini yüksek bulduğuna işaret eder.

Peki, Ono’yu devralması Vodafone için ne anlama geliyor?

Vodafone zaten İspanya’da mobil hizmetlerin tamamlayıcısı olması adına fiber altyapı kurulumu için yatırımlara başlamış ve yaklaşık 2 milyon haneye ulaşan bir fiber altyapısı oluşturmayı başarmıştı. Ancak Vodafone’un bu altyapısı Ono’nun İspanya’nın %42’sini kapsayan ve 7.2 milyon eve ulaşan altyapısının yanında oldukça küçük kalıyordu. Devir işleminin ardından Vodafone mobil pazardaki en önemli rakipleri olan Telefonica ve Orange’ın sunduğu ve içinde mobil hizmetlerin yanında sabit internet ve ödemeli televizyonu da barındıran paketlere daha rahat cevap verebilecek.

Teknolojiler ve elektronik haberleşme hizmetleri arasındaki yakınsama bu kadar hızlı bir şekilde gerçekleşirken ve işletmeciler kendilerini tüm hizmetleri tek başına sunabilecek şekilde yeniden yapılandırırken, tüm elektronik haberleşme hizmetlerini birbirinden bağımsız ilgili ürün pazarları olarak gören rekabet ve regülasyon stratejilerinin geçerliliğini ne kadar koruyabileceği de merak konusu. Zira bir yanda stratejilerini tamamen paket halinde sunulan hizmetler üzerinden belirleyen işletmeciler, diğer yanda da her hizmet özelinde analizler yapmaya çalışan otoriteler bulunması halinde pazarın gerçekleriyle uyuşmayan ve topluma beklenen faydayı sağlayamayan karar ve uygulamalar ile karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır.

Piyasaların yakınsama süreci sonunda mümkün olan en rekabetçi yapıya kavuşması ve yenilikler ve etkinlik artışları vasıtasıyla toplumsal refahın en üst seviyeye getirilmesi adına bu amaçlara hizmet eden otoritelerin de bir an önce değişime ayak uydurması ve işleyişlerini yeni gelişmelere ayak uyduracak şekilde güncellemeleri faydalı olacaktır. Ülkemizde de bu tip paketlerin sayısının her geçen gün arttığı göz önünde bulundurularak şimdiden gerekli adımların atılması halinde, her hizmetin tamamen bağımsız olarak görüldüğü dönemlerde bu pazarlarda yaşanan problemlerin yakınsama sonucunda oluşacak çok daha geniş çaplı pazarlara sirayet etmemesi sağlanabilir.

Bizimla Deyılsın!

Bilgi, iletişim ve medya denildiğinde 2013 yılına dair akla pek çok konu geliyor elbet. Avrupa Birliği’nin yorumlarını ise Ceren Üstünel ile Barış Yüksel anlatıyor.

Yılan hikayesine dönen Türkiye’nin AB’ye katılma süreci çerçevesinde 2013 yılındaki gelişmelerin ve atılan adımların değerlendirildiği İlerleme Raporu’nu anlatırken,  sıra Bilgi Toplumu ve Medya başlığına geldi.

Rapor’da evrensel hizmet, pazar analizi, geçiş hakkı ve güvenlik politikası konularında gelişme kaydedildiğini söyleyen AB; spektrum yönetimi, evrensel hizmet rejimi, yetki ve öngörülebilirlik ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile BTK arasındaki sorumluluk paylaşımı konusunda ise daha fazla çaba sarf edilmesi gerektiğini söylüyor. Özellikle spektrum yönetimi, sayısal uçurum ve sınır ötesi koordinasyonlar konularının AB mevzuatı ve Posta ve Telekomünikasyon İdareleri Avrupa Konferansı ile uyumlu olarak açıklığa kavuşturulması şart görülüyor.

Failed TestPazar analizi ve etkin piyasa gücüne sahip işletmecilere uygulanacak yükümlülükler konusunda son dönemlerdeki çalışmalarını geliştiren BTK ise takdir ediliyor.

Ancak iki hususun elektronik haberleşme piyasalarındaki rekabetin önünü kestiği dile getiriliyor.

Bunlardan ilki BTK’nın tüm olumlu çabalarına rağmen ülkemizde halen gerçek anlamda bir MVNO kurulamamış olmasının temelinde yatan vergi düzenlemesi. Zira yürürlükteki mevzuat MVNO olarak faaliyet gösteren işletmecileri kendi şebekelerine sahip olan işletmecilere kıyasen çok ağır bir vergi yükü altına sokuyor ve pazara girişin önünü büyük ölçüde kapatıyor. Rapor’da da bu olumsuz durumun altı çizilmiş.

Diğer husus ise doğrudan BTK ile ilgili. BTK yakın zamanda aldığı bir karar ile Türkiye’de faaliyet gösteren işletmecilerin yurt dışından gelen aramalara uygulayacağı çağrı sonlandırma ücretlerine ilişkin tüm düzenlemeleri kaldırmış ve işletmecileri tamamen serbest bırakmıştı. Aslen her bir işletmecinin kendi şebekesinde sonlanan çağrılar bakımından tekel hakkı sahibi olduğu ülkemizde de kabul ediliyor ve dolayısıyla tüm işletmecilerin MTR’ları düzenlemeye tabi tutuluyor. Ancak Türkiye’deki işletmecileri koruma kaygısıyla alınan bu karar AB’nin de gözünden kaçmamış ve BTK’nın bu kararı ile bir piyasa aksaklığı yarattığı dile getirilmiş.

Değerlendirmelere bilgi toplumu hizmetleri ile devam eden Rapor’da, Siber Güvenlik Konseyi’nin kurulması ve temelde siber saldırıları önleme ve müdahale etme konusunda kabul edilen Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve Eylem Planı her ne kadar puanımızı artırsa da, halen Elektronik Ticaretin Düzenlenmesine İlişkin Kanun ile Kişisel Verilerin Korunmasına İlişkin Kanunların tasarı halinde olması bir anlamda bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtiyor.

Frekans planlaması ve sayısal yayıncılığa geçiş sürecinde Türkiye’nin sürekli olarak yaşadığı sıkıntılar ve yıllardır devam eden sürünceme durumu da Rapor’daki yerini almış. Zira halihazırda analog karasal yayıncılık hizmeti sunan televizyon kanallarınca adeta işgal edilmiş durumda bulunan 800 MHz frekansının bir türlü boşaltılarak daha etkin kullanıma tahsis edilememesi ve analog karasal yayıncılığın yerini hala dijital karasal yayıncılığa bırakmaması AB tarafından olumlu karşılanmamış.

AB’ye üyelik sürecinde “kokoreç yasaklanacak mı?“ gibi akıllarda soru işaretleri uyandıran pek çok önemli(!) sorunu inceleyen ve gündeme getiren medya ise bu sene de Gezi Parkı protestoları konusunda sınıfta kalıyor. RTÜK üyelerinin TBMM tarafından ve altı yıl boyunca görev yapmak üzere seçilmeleri Rapor’da RTÜK’ün bağımsızlığını zedeleyen en önemli unsur olarak vurgulanırken, Gezi Parkı protestolarını yayınlayan kanallara ceza verilmesi ve cezaların dayanağının toplumun milli ve manevi değerleri, genel ahlak, ailenin korunması, şiddete teşvik gibi içeriği ve sınırları belirsiz kavramlara dayandırılması da işin tuzu biberi olmuş.

“Sizi bir üst turda görmek isterdik ama bir dahaki sefere artık“

Eyvah İfşa Oldum !

“Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğinin Korunması Hakkında Yönetmelik” yürürlüğe girdi.

Temmuz’un son haftasında “Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğinin Korunması Hakkında Yönetmelik” yürürlüğe girdi. (Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı’nın da uzunca bir süredir “tasarı” statüsünde beklemekte olduğunu belirtelim.)

Aslında aynı konuda 2004 tarihli bir Yönetmelik vardı fakat son dönemde “kişisel verilerin pek de gizlenmediği” tartışılır olmaya başlayınca söz konusu düzenlemenin değiştirilmesi gündeme geldi. İyi de oldu aslında, bize de üzerine konuşma fırsatı doğdu. Bu arada Yönetmelik yayınlandı ama 24 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe girecek.

Dijital çağ olarak adlandırabileceğimiz içinde bulunduğumuz bu dönemde kişisel bilgilerin internet gibi bir ağ ile ışık hızıyla yayılması insanı korkutuyor. Çünkü bu durum, kişisel verilerimizin başkasının eline geçerek kullanılması tehdidini de beraberinde getiriyor. Bu noktada birtakım önlemlerin alınması, çeşitli nedenlerle toplanan kişisel verilerin akıbetinin ne olacağı, kimlerce ne amaçlarla toplanabileceği ve işlenebileceğini belirlemek gibi konuları bir zorunluluk haline geldiğinden söz konusu Yönetmelik oldukça faydalı olacak.

Peki, nedir bu kişisel veri?

Yönetmelik’te yazan tanım çok geniş bir çerçeveyi içinde barındırıyor: belirli veya kimliği belirlenebilir gerçek ve tüzel kişilere ilişkin bütün bilgiler. 2004 tarihli Yönetmelik ise daha detaylı bir tanıma sahip: Tanımlanmış ya da doğrudan veya dolaylı olarak, bir kimlik numarası ya da fiziksel, psikolojik, zihinsel, ekonomik, kültürel ya da sosyal kimliğin, sağlık, genetik, etnik, dini, ailevi ve siyasi bilgilerinin bir ya da birden fazla unsuruna dayanarak tanımlanabilen gerçek ve/veya tüzel kişilere ilişkin herhangi bir bilgi.  Eski tanım oldukça karışık gözüküyor. Dolayısıyla “bütün bilgiler” diyelim kolaylık olsun diye düşünülmüş olabilir. İşin şakası bir yana mehaz uygulama niteliğindeki AB Direktifi’nde (95/46/EC) yer alan tanım dikkate alınmış.

Ancak çok enteresan bir ayrıntı da göze çarpıyor. Eski Yönetmelik’te yer almayan ancak yenisinde “amaç ve kapsam” başlıklı 1. maddede yer alan hüküm ilginç: haberleşmenin içeriğine ilişkin verilerin saklanması bu Yönetmeliğin kapsamına dâhil değildir. Bu demek oluyor ki; her gün yaptığımız telefon konuşmaları dikkate alındığında arayan kimlik bilgileri, yer bilgisi ve trafik bilgisi gibi hususlar Yönetmelik kapsamındaki şartlarla korunabilecek iken, görüşme içeriklerinin saklanması kapsam dışı.

Yeni Yönetmelik’te dikkat çeken en önemli husus “kişisel veri ihlalinin” ne anlama geldiğinin tanımlanmış olması. Buna göre; istem dışı, yetki dışı ya da yasa dışı olarak; kişisel verilerin tahrip edilmesine, kaybolmasına, iletilmesine, değiştirilmesine, depolanmasına veya başka bir ortama kaydedilmesine, işlenmesine, ifşa edilmesine ve söz konusu verilere erişilmesine neden olan güvenlik ihlali olarak tanımlanıyor. Eski Yönetmelik’te böyle bir tanım yapılmamıştı. Eskisinden farklı olarak, kişisel verilerin işlenmesinin ne olduğu ve söz konusu işleme ilişkin uyulması gereken prensipler de tek tek sayılmış.

Yönetmelik, kişisel verilerimizin kaydedilmesi, işlenmesi ve korunmasına ilişkin uygulamalar bakımından bize pozitif yönde iyileştirmeler sunacaktır ancak kuralların etkin bir şekilde uygulanması önemli. Bakalım, yeni düzenleme “eyvah ifşa oldum” kaygısının önüne geçebilecek mi?

Trafik Yönetimi: Yeni Teknolojiler ve Yeni Problemler

ISS’ler kar etmenin farklı yollarını arıyor.

Hem mobil hem de sabit hat üzerinden sağlanan internet hizmetlerinin kullanım oranı her geçen gün biraz daha artarken, İnternet Servis Sağlayıcıları (İSS) da giderek artan veri trafiği ile baş etmenin ve sundukları bu hizmetten mümkün olduğunca fazla kar etmenin çeşitli yollarını arıyorlar…

İSS’ler internet üzerinden tüketicilere ulaşan bazı içerik sağlayıcılar ve uygulama geliştiriciler tarafından sunulan hizmetlerin de kendilerinin sundukları birtakım hizmetlerle ciddi biçimde rekabet edebileceğinin farkına varmışlar. Ayrıca şimdiden gelişen teknolojinin sağladığı imkanlarla bu rekabetçi baskıyı belli ölçüde azaltmanın yollarını aramaya başlamışlar bile.

Yaşanan bu gelişmelerle internet üzerinden akan trafiğe İSS’lerce belirli şekillerde müdahale edilmesi anlamını taşıyan trafik yönetimi de bir anda son derece önemli bir konu haline geliyor. Gerek internetin gelişimi ve gerekse de birçok ilişkili pazardaki rekabet üzerindeki etkileri oldukça fazla tartışılan trafik yönetimi uygulamaları en son olarak Avrupa Düzenleyici Otoriteler Birliği BEREC tarafından mercek altına alındı. BEREC oldukça kapsamlı olarak hazırladığı raporunda trafik yönetimi uygulamalarını her yönüyle ele alarak bunların pazarlarda yaşanan rekabet, işletmecilerin yenilik ve yatırım yapma istekleri ve internetin gelişimi üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini tek tek inceledi. Tabi ki BEREC için en önemli olan konu trafik yönetiminin tüketicilere en çok yarar sağlayacak şekilde nasıl kullanılabileceği konusu idi.

Trafik yönetimi uzun bir zamandır AB’nin, ABD’nin ve hatta BTK’nın da gündeminde olan şebeke tarafsızlığı konusu ile de çok yakın ilişki içerisinde. Zaten, “bir şebekeden geçen her türlü elektronik haberleşmeye eşit şekilde muamele yapılması” olarak açıklanan şebeke tarafsızlığının bu tanımı göz önünde bulundurulduğunda bile iki kavram arasındaki yakın ilişki göze çarpıyor. Nitekim trafik yönetimi uygulamaları sayesinde İSS’ler kendi şebekeleri üzerinden aktarılan veriler üzerinde belli oranda kontrol sahibi oluyorlar ve farklı verilere farklı şekilde muamele yapma olanağı buluyorlar.

Örneğin trafik yönetimi uygulamalarından faydalanan bir İSS’nin şebekesinde çok fazla trafik oluşumuna sebep olan bazı uygulamaların kullandığı veri miktarına sınırlandırma getirmesi veya kesintisiz veri aktarımı gerektiren video konferans gibi bazı uygulamalar tarafından yaratılan trafiğe öncelik tanıması mümkün olabiliyor. Bu durum ise bu güne kadar en iyi çaba hizmeti (best effort service) olarak gelişmiş olan internet hizmetlerinin yapısının değişmesi anlamına geliyor. Zira best effort service altında İSS’ler şebekelerinden akan trafiğe kural olarak herhangi bir müdahalede bulunmuyorlar ve bu sebeple de şebeke tarafsızlığı konusunda bir problem ortaya çıkmıyor.

Ancak trafik yönetimi sonucunda bazı uygulamalara daha fazla, bazılarına da daha az kapasite tahsisi yapılabiliyor ki bu durumda da şebekenin tarafsızlığı ortadan kalkmış oluyor. Ancak bir karışıklık oluşmaması için hemen söylemek gerekir ki şebeke tarafsızlığının ortadan kalkması her zaman için tüketicileri veya rekabeti olumsuz etkileyecektir gibi bir sonuca varılması da mümkün değildir.

BEREC hazırladığı raporda hangi hallerde trafik yönetimi uygulamalarının ulusal düzenleyici kurumlarca müdahale edilmesi gereken olumsuz sonuçlar doğurabileceğini ve bu sonuçların hiç doğmaması için bu kurumların önceden ne gibi tedbirler alabileceğini de detaylı olarak anlatıyor.

BEREC’e göre internetin en önemli özelliklerinden bir tanesi hiçbir giriş engeli bulunmayan herkese açık bir ortam olması ve bu ortamda her türlü fikrin tüketiciler tarafından test edilmesinin mümkün olması. BEREC, İSS’lerin şebekelerinden akan trafik üzerindeki kontrolünün çok fazla artması halinde pazara giriş engellerinin ortaya çıkabileceğinden ve internetin bu açıklık özelliğini yitirebileceğinden çekiniyor. Zira halihazırda best effort service altında içerik ve uygulama sağlayıcılar esas olarak İSS’lerle değil yer ve bağlantı sağlayıcılarla (Hosting and connectivity provider) muhatap olmakta ise de trafik yönetiminin çok yaygın hale gelmesi ve best effort service olarak sunulan hizmetlerin kalitesinin aşırı derecede düşmesi durumunda içerik ve uygulama sağlayıcıları doğrudan İSS’lerle ilişkiye girerek bunlardan kendi trafiklerini önceliklendirme hizmeti satın alması bir gereklilik haline gelecektir. Bu durumda ise garajdaki adamın bir anda bütün dünyaya ulaşması çok zorlaşacaktır.

BEREC’e göre bu sorunun çözümü için en kolay yöntem düzenleyici kurumların İSS’lere bazı asgari kalite yükümlülükleri (Quality of Service) yüklemesi olacaktır. Çünkü bu sayede best effort service olarak sunulan hizmetlerin dahi tüketiciye belli bir kalite standardında ulaşacağı garanti altına alınacaktır.

Ancak BEREC bu sorunun uzun vadede, trafik yönetiminin bir kural haline gelmesi halinde ortaya çıkabileceğinin üzerinde duruyor ve şimdilik trafik yönetimi ile ilişkili daha önemli sorunlar üzerinde daha fazla yoğunlaşılması gerektiğini vurguluyor.

Raporda pazar rekabeti açısından en ciddi sorunlar mobil işletmecilerin VoIP hizmetlerine veya sabit hat işletmecilerin P2P hizmetlerine zarar verecek şekilde trafik yönetimi araçlarından faydalanması olarak tanımlanıyor. Bu iki uygulamanın ortak yönü, her iki uygulamadaki amacın da İSS’ye ait şebeke üzerinden hizmet sunan uygulama ve içerik sağlayıcılarının İSS tarafından başka hizmetler bakımından potansiyel bir rakip olarak algılanması ve bu sebeple ortadan kaldırılması olmasından kaynaklanıyor.

BEREC’e göre özellikle de dikey bütünleşik yapıda olan ve ilgili pazarlarda etkin piyasa gücüne sahip olan işletmecilerin bu tür faaliyetlerde bulunmaları tüketici refahını ciddi ölçüde azaltma potansiyeline sahip. Raporda, dikey entegrasyonun sadece İSS’lerin doğrudan uygulama ve içerik sağlayıcısı olarak da hizmet verdiği durumları değil aynı zamanda bunların sunduğu servislerle rekabet eden servislerin sağlayıcısı olduğu durumları da ihtiva edecek şekilde algılanması gerektiği belirtiliyor. Bu kapsamda örneğin bir GSM işletmecisi sunduğu ses hizmetleri VoIP ile rekabet eden bir hizmet olduğundan dikey bütünleşik olarak değerlendiriliyor.

BEREC bunların yanında trafik yönetimi uygulamaları ve İSS’lerin yenilik ve yatırım yapma güdüleri arasında da yakın bir ilişki olabileceğini belirtiyor. Zira mevcut durumda İSS’lerin artan talebi karşılayabilmeleri için sürekli olarak kapasite artırımına yönelik yatırımlar yapmaları ve veri akımını etkinleştirecek yöntemler bulmaları gerekiyor. Ancak İSS’lerin trafik yönetimi uygulamalarından sınırsız olarak faydalanmalarına izin verilirse, İSS’ler genişbantı tam bir kıt kaynak olarak fiyatlama şansı bulacak ve kapasite artırımına gitmeden ciddi karlılık artışları yaşayabileceklerdir. Bu durumda ise yenilik ve yatırım yapma güdülerinde ciddi düşüş olacak, internetin büyümesi de bunun sonucunda yavaşlayacaktır.

Ancak raporda trafik yönetiminin tüketici faydasını ciddi ölçüde arttırılabilecek bir şekilde de kullanılabileceği kabul ediliyor. Zira bu uygulamalar sayesinde İSS şebekelerinde oluşan aşırı trafikle baş edilmesinin kolaylaşabileceğinin ve en önemlisi de best effort service altında sağlanan kaliteden çok daha yüksek kaliteye ihtiyaç duyan bazı uygulamaların tüketiciye ulaşmasının sağlanabileceği belirtiliyor.

Sonuç olarak BEREC halihazırda trafik yönetiminin pazar üzerindeki etkilerinin kesin olarak tahmin edilemeyeceğini, ancak internetin gelişimi ve trafik yönetimi arasındaki yakın ilişkinin de inkar edilmemesi gerektiğini belirtiyor. Ayrıca ulusal düzenleyici kurumlara da en temel sorunların çözümü için bazı öneriler sunuyor:

– Gelecekte İSS’lerin trafik kontrolünü bir norm haline getirerek internete giriş engelleri yaratmasını istemiyorsanız best effort service olarak sunulan internet hizmetlerine asgari kalite yükümlülükleri getirin.

Özellikle etkin piyasa gücü sahibi dikey bütünleşik işletmecilerin kendi potansiyel rakibi olabilecek içerik ve uygulama sağlayıcılara ayrımcı uygulama yapmalarını engelleyecek öncül düzenlemeler yapın. Bunun için yeni bir mevzuata gerek yok çünkü zaten elinizin altındaki araçlar etkin piyasa gücü sahibi işletmecilerin bu tip uygulamalarını engellemek için fazlasıyla yeterli.

Buzlar Eriyor (mu?)

Rekabet Kurumu ve BTK Arasında Protokol İmzalandı

Rekabet Kurumu ve BTK Arasında Protokol İmzalandı

Elektronik haberleşme hizmetleri pazarlarındaki rekabete aykırı olarak değerlendirilebilecek teşebbüs faaliyetlerine ilişkin olarak RK ve BTK arasındaki yetki çatışması uzun süredir gerilimlere yol açmaktaydı.

Bu çatışma  işletmecilerin bir kısmı için fırsatlar yaratmakta, bazıları için ise belirsizlik doğurmaktaydı. Zira diğerlerini şikayet etmek isteyen işletmeciler şikayetlerini her iki kurum nezdinde de dile getirerek veya sadece kendi lehlerine bir karar alma olasılığı daha yüksek olan kurum nezdinde başvurularda bulunarak bu çatışmadan fayda elde etmeye çalışıyordu. Şikayetçi işletmecilerin izlediği bu forum shopping politikası ise, kurumların birbirinden tamamen farklı kararlar verme potansiyeli sebebiyle şikayet edilen teşebbüsleri zor durumda bırakıyordu.

RK elektronik haberleşme pazarlarının rekabet hukuku mevzuatından muaf tutulmadığı savıyla bu pazarlardaki rekabete ilişkin konularda kendini yetkili görürken, BTK ise kendisinin sektördeki rekabetin tesisi için özel yetkilerle donatıldığını ve RK’nın da kendi düzenlemelerini dikkate alması gerektiğini öne sürmekteydi. BTK ayrıca yaptığı öncül düzenlemelerin RK tarafından mutlaka dikkate alınması gerektiğini de iddia etmekteydi.

Ekonomik regülasyon teorileriyle açıklanabilecek bazı sebepler dolayısıyla BTK’nın RK’ya göre çok daha bağışlayıcı bir tutum sergilemesi de, kurumlar arası çatışmanın sadece iki kurumu ilgilendiren bir yetki çatışmasından çok daha öteye geçmesine ve bu çatışmanın pazar oyuncularının davranışları üzerinde de ciddi etkiler doğurmasına sebep oluyordu.

2008 yılında yürürlüğe giren 5809 sayılı Kanun ile BTK’nın elinin RK karşısında oldukça kuvvetlendirildiği ileri sürülse de, bu iki kurum arasındaki çatışmanın tam olarak ortadan kaldırılamadığı da açıktı.

Ayrıca her ne kadar teoride rekabet hukuku ve regülasyonların farklı amaçlara hizmet ettiği, bu sebeple de aslında bir yetki çatışmasının anlamsız olduğu ileri sürülse de, uygulamadaki sorunlar çözülemiyordu.

2 Kasım 2011 tarihinde yürürlüğe giren protokol ilk bakışta süregelen bu sorunları giderme konusunda çok önemli bir adım gibi görünüyor. Protokolün amaç kapsamlı 3. maddesinde forum shopping’in önlenmesinin gerekliliğine değinilmiş. 7 ve 8. maddelerde ise Kurumların işbirliğinin neleri gerektirdiğine ilişkin düzenlemeler var. Bu düzenlemelerin başlıcaları özetle şöyle:

– RK elektronik haberleşme pazarlarına ilişkin vereceği tüm kararlarda BTK’nın görüşünü alır. Ayrıca BTK’nın karara ilişkin düzenlemeleri varsa kararı verirken bu düzenlemeleri de dikkate alır.

– BTK rekabetin tesisine ilişkin düzenlemeler ve sınırlı kaynak tahsisine ilişkin yetkilendirmeler yaparken RK’nın görüşünü alabilir.

– BTK öncül düzenlemeye tabi olacak yeni pazarları tanımlarken RK’nın görüşünü alır.

– BTK elektronik haberleşme pazarındaki rekabet ihlallerine ilişkin RK’dan görüş isteyebilir.

– BTK ve RK’nın yetki alanlarına girmeyen fakat diğer taraf ile ilişkili olduğunu düşündükleri konuları re’sen ya da şikayet üzerine diğer tarafa iletmeleri gerekir.

– BTK’ya pazar gücünün kötüye kullanılması ile ilgili bir başvuru yapılırsa ve konuyla ilgili öncül düzenleme yoksa ve yakın zamanda da olması beklenmiyorsa konuyu RK’ya iletebilir.

– RK’ya yapılan hakim durumun kötüye kullanılması başvurusunda da eğer konu 5809 sayılı Kanun ile düzenlenen bir konuysa RK konuyu BTK’ya iletebilir.

– RK’ya hakim durumun kötüye kullanılması ile ilgili yapılan başvuruda RK bunu BTK’ya bildirir ve BTK’da konuyla ilgili öncül düzenleme yapacağını söylerse, RK kendi bünyesinde işleyen sürece ara verebilir. Bu durumda BTK makul sürede öncül düzenleme yapmaz ya da yapmayacağını açıkça belirtirse RK süreci işletmeye devam edebilir.

Bu protokolün düzgün bir biçimde işlemesi ve kurumların protokole uygun hareket etmeleri halinde uzun zamandır devam etmekte olan belirsizliklerin büyük bölümünün ortadan kalkabileceği açık. Ama tek bir sorun var. Protokolün kurumlar üzerinden herhangi bir hukuki bağlayıcılığı yok. Yani protokolün etkin bir biçimde işlemesi ve amacına ulaşması tamamen kurumların iyi niyetine kalmış durumda. Bu zamana kadar bu iyi niyeti göstermekte çok da hevesli olmayan kurumların, bu protokol sonrasında yaklaşımlarını değiştirip değiştirmeyeceklerinin bekleyip görülmesi gerekiyor.