Duyduk duymadık demeyin: Rekabet Kurulu basketbol yayın hakları hakkında karar vermiş

Konu: İhale Davet Metni’ne muafiyet tanınması talebi.

İhale Davet Metni’nde ihalenin sonuçlandırılması planlanan tarih: 21.11.2014

Muafiyet talebi başvurusunun Rekabet Kurumu’nun kayıtlarına girdiği tarih: 09.12.2014

Rekabet Kurumu’na yapılan başvurudan yaklaşık iki hafta sonra medyada Türkiye Baketbol Ligi’nin yayın haklarının 2015-2016 sezonundan itibaren üç yıl boyunca NTV Spor ve Digitürk’e devri husunda Türkiye Basketbol Federasyonu ile anlaşma sağlandığı yönünde haberler görülüyor.

Medyada çıkan bu haberler üzerine, Rekabet Kurumu TBF ile iletişime geçip, ihale sürecinin tamamlandığı ve Digitürk ile ön sözleşme imzalandığı hususunu teyit ediyor.

Bu teyit sonrasında Rekabet Kurumu, herhangi bir karar tesisine yer olmadığına karar verip, konuyu kapatıyor.

Maç Yayın Haklarında Son Viraj

Uzatma dakikalarının sonlarındayız. Peki maç yayın haklarının son durumu ne? Konunun geçmişi ve geleceğine yönelik yorumlarıyla, Barış Yüksel tüm sorularınıza cevap veriyor.

İlk kez şike krizi ile gündeme gelen ve Digitürk ile TFF’nin ısrarları neticesinde adeta bir yılan hikayesi halini alan maç yayın haklarının münhasıran Digitürk’e ait olacağı sürenin uzatılmasına ilişkin süreçte artık son viraja gelindi.

Mevcut durumu anlatmadan önce buraya nasıl gelindiğini kısaca hatırlatalım.

BOS006229Konunun ilk kez Rekabet Kurulu gündemine gelmesi, Digitürk ve TFF’nin Süper Lig maç yayın haklarının süresinin 3 sezon için ihalesiz olarak uzatılmasına dair anlaşmayı Rekabet Kurulu’nun onayına sunması ile başlamıştı. Uzatmanın gerekçesi olarak, Digitürk’ün şike süreci nedeniyle uğradığı zarar gösterilmişti. İddiaya göre ihalesiz süre uzatımı olmaksızın Digitürk bu krizi atlatamayacak ve Türk futbolu zarar görecekti. Kurul yaptığı inceleme sonucunda ilk olarak bu anlaşmaya izin verildiği takdirde ödemeli platform hizmetleri pazarındaki rekabetin büyük ölçüde ortadan kalkacağına işaret etmişti. Ayrıca karar metninde Digitürk’ün iddia edilen zararları ispat edemediğinin de altı çizilmişti. Ancak karardaki belki de en önemli unsur Kurul’un diğer çözüm yöntemlerine ilişkin tespitiydi. Zira Kurul, maç yayın haklarının alt lisanslama suretiyle diğer platformlara da satılabileceğini, ayrıca alternatif teknolojiler (özellikle internet) üzerinden canlı yayın haklarının da pazarlanabileceğini dile getirmişti. Ayrıca Kurul her halükarda 3 sezonun çok uzun bir süre olduğunu da açıkça ortaya koymuştu.

Esasen Kurul’un bu kararı rekabet hukuku ile biraz olsun ilgili olan kişiler için son derece olağan bir karardı. Nitekim AB ülkelerinde zaten maç yayın haklarının münhasır olarak devrine toplamda maksimum 3 yıl için ve eşit içerikte paketlere bölünmesi koşuluyla izin verilirken, ülkemizde zaten 5 yıllığına ve bütün halinde Digitürk’e devredilmiş olan hakların, hem de bu sefer ihaleye dahi ihtiyaç duymaksızın, 3 sezon daha uzatılmasının her ne gerekçeye dayanırsa dayansın meşru olamayacağı aşikardı.

Bu kararın yayınlanmasının hemen ardından bu iki teşebbüs (ki rekabet hukuku çerçevesinde TFF’nin de bir teşebbüs sayıldığı Kurul kararında belirtilmektedir) arasında bu sefer süre iki sezon olarak değiştirilmek üzere aynı anlaşma yeniden imzalanmış. Kamuoyunda pek yer almayan bu anlaşma Türk spor basını tarafından (Fanatik ve AMK gazeteleri) ortaya çıkarılınca, Kurul da haliyle yeniden sürece müdahil olmak zorunda kalmış ve söz konusu anlaşmanın meşruiyetini değerlendirmek için soruşturma başlatmıştı.

İşte bu soruşturmaya yönelik kısa karar geçtiğimiz hafta içinde yayınlandı. İlk bakışta, kararda taraflar arasındaki anlaşmaya onay verildiği görülüyor. Bu durum okuyucuyu oldukça şaşırtabilir. Gerçekten de kısa karara bakınca akla gelen ilk soru “nasıl oldu da sürenin bir sene azalmasıyla önceki kararda şiddetle karşı çıkılan ve rekabeti büyük ölçüde ortadan kaldıracağı açıkça ortaya koyulan sözleşme bir anda hukuka uygun hale geldi?” oluyor.

Ancak zaten birkaç paragraftan oluşan karara bir kez daha göz gezdirince bir ibare ön plana çıkıyor:

İş bu kararın gerekçe bölümünde belirtilen koşulların sağlanması kaydıyla

Yani aslında Kurul henüz kesin kararını açıklamış değil. Belli ki yukarıda değindiğimiz tutarsızlık Kurul’un da dikkatini çekmiş ve Kurul ilk kararda belirttiği olumsuz sonuçların giderilmesi için bir takım önlemler almayı uygun görmüş. Gerekçeli karar yayınlanıncaya kadar bu önlemelerin ne olacağını kesin olarak bilebilmek tabi ki mümkün değil. Ancak dünyadaki uygulamalara ve Kurul’un önceki karardaki tespitlerine bakıp bunlar üzerine biraz da düşününce olası koşullar hakkında fikir yürütmek mümkün olabiliyor.

Öncelikle, söz konusu koşulların ihalesiz süre uzatımının Kurulca da tespit edilen ciddi pazar kapatma etkisini ortadan kaldırması gerektiği şüphesiz. fft104mm1995354Bunun için ise izlenecek yöntem zaten ilk Kurul kararında yer alıyor: “Altlisanslama”. Ama esas sorun bu altlisanslamanın nasıl olacağı. İşte bu noktada da dünya uygulamaları yardımımıza koşuyor. Ödemeli televizyon pazarında, maç yayın haklarına sahip olmayan işletmecilerin yok olmanın eşiğine gelmesi problemi İngiltere’de de ortaya çıkmış. İngiltere’de bu duruma müdahale etme yetkisine sahip olan OFCOM ise hakların sahibi olan BSkyB’ye bu hakları “retail minus” adı verilen yöntemle diğer işletmecilere pazarlamasını zorunlu tutmuş.

Düzenleyici otoritelere mahsus yetkilere sahip olan OFCOM’un aksine Rekabet Kurulu’nun böyle bir zorlama yetkisi olmasa da, Kurul’un aynı uygulamayı ihalesiz süre uzatımına izin verilmesinin bir koşulu olarak kabul etmesi Türk hukukunda da mümkün. Ayrıca ülkemizdeki duruma bakıldığında böyle bir koşulun ödemeli platform hizmetleri pazarındaki rekabeti önemli derecede koruyabileceği de bir gerçek. Dolayısıyla gerekçeli karar açıklandığında böyle bir şartla karşılaşmak hiç de sürpriz olmayacaktır.

Bu yazıyı futbola ilişkin bir analoji ile noktalamak gerekirse, “son düdük çalmadan maç bitmez” ve bu düdüğe kadar en bilgili kişinin öngörüsü bile bir tahminden ileri gidemez. Umalım da son düdük çaldığında tahminlerimize paralel bir sonuç ortaya çıksın ve Türk futbolu için en hayırlısı olsun.

Maçları Paylaşmaya Devam

Mahkeme kararını verdi ve Sky’ın itirazlarını haksız bularak kararı onadı.

Devamı Barış Yüksel’in yazısında.

Bundan yaklaşık iki sene önce İngiltere Telekomünikasyon Sektörü’nün düzenleyici otoritesi konumundaki OFCOM, İngiltere Premier Lig maçlarının yayın haklarının tamamını elinde bulunduran SKY’ın bu maçların yayınlandığı Sky Sports 1 ve Sky Sports 2 kanallarını rakiplerine de satmak zorunda olduğuna hükmetmişti.

Tıpkı Digitürk gibi, Sky da maç yayın haklarını İngiltere’nin Futbol Federasyonu konumundaki FA’nın düzenlediği bir ihale sonucunda kazanmış ve bu hakları rakiplerinin hiçbirine kullandırmayarak sadece kendi platformu üzerinden yayınlamayı tercih etmişti. Ancak OFCOM’a göre Sky’ın bu tutumu ödemeli televizyonculuk hizmetleri pazarındaki rekabeti ciddi biçimde zedeliyordu. Ayrıca Sky’ın bu tutumunun ekonomik bir gerekçesi de bulunmuyordu. Nitekim Sky maçların rakiplerince de yayınlanmasına izin verdiği takdirde kendi müşterilerinin yanı sıra rakiplerinden de gelir elde edebilecekti.

Madem daha fazla kazanacaktı o zaman neden rakiplere de satmasın ki?

Cevap çok basit. Çünkü bu gibi şirketler, tüketicilere sadece maçları değil, bunun yanında diğer birçok içeriği de satıyor. Bu duruma Türkiye’den de bir örnek vermek mümkün. Maç yayın haklarının sahibi olan Digitürk kullanıcılarına Süper Lig maçlarını tek başına satmıyor, bununla beraber birçok diğer kanalı da satın almayı zorunlu tutuyor. Bu sayede de satılan tüm kanallardan bir gelir elde edilmiş oluyor. İşte OFCOM maç yayın haklarının bu şekilde adeta bir pazar kapatma aracı olarak kullanılmasını bir piyasa aksaklığı olarak değerlendirmiş ve duruma Sky’a bu maçları talep eden diğer ödemeli televizyon işletmecilerine de satmak yönünde bir yükümlülük yüklemişti.

Sky da tahmin edilebileceği üzere bu karardan memnun kalmamış ve bir üst merci olan Temyiz Mahkemesi’ne başvurmuştu. Mahkeme kararını verdi ve Sky’ın itirazlarını haksız bularak kararı onadı. Onama kararında hem kararın yerindeliğine hem de OFCOM’um bu şekilde bir yükümlülük yükleme yetkisi olup olmadığına değinen mahkeme her iki soruya da olumlu cevap verdi.

Bunun üzerine OFCOM resmi sitesinde yayınladığı bir yazı ile Mahkeme’ye adeta teşekkür etti. OFCOM kararın alındığı günden bu yana ülkenin en değerli içeriği olarak addedilen maç yayınlarının eskiye oranla çok daha fazla tüketiciye ulaşmasının mümkün hale geldiğini ve bu karar sayesinde hem tüketici refahının hem de ödemeli televizyon pazarındaki rekabetin ciddi bir biçimde arttığını da belirtti. OFCOM bu yazıda aynı zamanda Sky’a da teşekkür etmeyi unutmadı. Çünkü artık Sky maç yayın haklarını sadece OFCOM’un zorladığı rakipleriyle değil, gönüllü olarak diğer bazı işletmecilerle de paylaşıyor. OFCOM’a göre Sky’ın bu tutumunun devam etmesi durumunda sadece pazardaki rekabet artmakla kalmayacak, aynı zamanda pazar giderek daha da büyüyecek ve bu durumdan Sky da dahil olmak üzere tüm işletmeciler de fayda sağlayacak.

Belki ülkemizde de günün birinde maçların her türlü platform üzerinden izlenebileceği ve tüm tüketicilerin tek bir işletmeciye bağlı olmadan bu içeriğe ulaşabileceği bir gün gelir. Neden olmasın? Bekleyip göreceğiz.

Yeni Yayın Dönemi Başlıyor !

Karasal Yayın ve Sıralama İhalesine İlişkin Yönetmeliği yayınlandı.

RTÜK, geçtiğimiz haftalarda yayınladığı Karasal Yayın ve Sıralama İhalesine İlişkin Yönetmelik ile birlikte uzun zamandır beklenen yeni yayıncılık dönemini de başlatmış oldu. Kademeli bir geçiş dönemi öngören bu düzenleme ile birlikte artık analog yayın sona erecek ve sadece sayısal yayın türü kullanılabilecek.

Kulağa biraz teknik geldiğinin farkındayız ama en basit şekliyle açıklamaya çalışalım. Radyo ve televizyon hizmetleri analog ve sayısal yayın türü olmak üzere kablo, uydu ve karasal yayın ortamı üzerinden yapılabiliyor. Yayının kalitesini hangi yayın ortamı üzerinden aldığınız da etkilemekle birlikte en çok analog veya sayısal olup olmaması belirliyor. Örneğin Digiturk ve D-Smart’ın kötü hava koşullarında yayınlarının kesilmesi, uydu platformu üzerinden yayın yapmaları ile doğrudan bağlantılı. Zira yayın sinyali uydu üzerinden alınıp verildiğinden yayının kalitesi de hava şartlarına bağlı olarak değişkenlik gösterebiliyor.

Ancak dediğimiz gibi yayın kalitesini en çok sayısal olup olmaması belirliyor. Bir 5 – 10 yıl geriye gidersek istisnasız hepimiz televizyon üzerine konan küçük antenleri, yayının sürekli gidip geldiğini, kesik kesik ve buzlu olduğunu, renklerin değiştiğini hatırlayabiliriz. Peki sizce sebep neydi dersiniz?
Teknolojinin giderek artması karşısında tüplü televizyon döneminden LCD, Plazma ve LED ekranlara geçilmesi; yüksek çözünürlüklü (HD) ve üç boyutlu (3D) TV izlenebilmesi karşısında analog yayıncılıkta da sona yaklaşıldı. Çünkü bu yayın türü yeni teknoloji ile uyumlu olamıyor, daha doğrusu tüketicinin giderek artan taleplerini karşılayamıyor.

Dünya’daki trende uyumlu şekilde artık Türkiye’de de analog yayın dönemi kapanacak. Şu anda bir tek uydu ve kablo TV altyapısı üzerinden verilebilen sayısal yayın artık karasal yayıncılık yoluyla yani karasal antenler üzerinden iletim yoluyla da yapılabilecek. İşte yeni RTÜK Yönetmeliği de bu geçiş dönemini, ilgili frekans planlarının uygulanmasını, yayın lisanslarının ve sıralama ihalesinin nasıl yapılacağını düzenliyor.

İhalenin yapılabilmesi için ilk olarak RTÜK Üst Kurulu tarafından onaylanan yayın lisans tipi, türü ve tekniği ilan edilecek. Bu ilan ile birlikte 30 günlük yayın lisans başvuru süresi başlamış olacak. Yayın lisans başvurularında bulunabilmek için mevcut durumda RTÜK Kanunu ile belirlenin şartların yanında asgari belli bir miktar sermayeye ve diğer koşullara da sahip olunması gerekiyor. Bunun yanı sıra başvuruda bulunan kuruluşların en az bir yıl faaliyette bulunmuş olmaları da zorunlu.

Yönetmelik’in bir diğer önemli hükmü ise başvuruda bulunan her bir kuruluşun televizyon ve radyo yayını için ayrı ayrı olmak üzere toplamda karasal ortamdan en fazla iki yayın lisansına sahip olabilmesi.
Açık teklif usulü ile yapılacak ihale sonucunda verilecek yayın lisanslarının süresi 10 yıl olacak. Bu süre boyunca söz konusu lisans hakları devredilemeyeceği gibi seçilen yayın tekniği ve türü de değiştirilemeyecek. Ancak geçiş dönemi süresince Üst Kurul tarafından belirlenen sayıda yayıncıya analog yayınlarına devam etme izni verilecek. Fakat ihalenin yapılmasının ardından tahsise hak kazanamayan kuruluşların karasal yayınları da bir ay içinde Üst Kurulca durdurulacak.

Ayrıca geçiş döneminin tamamlanması şu anda analog karasal yayıncılık için kullanılan 800 MHz frekans bandının da boşa çıkması anlamına gelecek. 800 MHz frekans bandı boşa çıkacak da ne olacak diyebilirsiniz, ancak “altın frekans” olarak adlandırılan ve Almanya, İtalya ve İspanya gibi bazı ülkelerde milyarlarca dolara mobil şebeke işletmecilerine kullandırılan bu bant yeni nesil 4G hizmetlerinin sunulması için çok elverişli. Türkiye’de de yakın zamanda işletmecilerin 4G hizmetleri sunmak için kıran kırana rekabet etmeye başlayacakları düşünüldüğünde, sayısal yayıncılığa geçiş döneminin tamamlanmasının ardından 800 MHz bandının devlet için bir altın madeni kadar kıymetli hale gelmesi oldukça muhtemel gibi görünüyor.

Rekabet Kanunu İki Yıl Aradan Sonra Yine Futbol Arenasında

Simon Kuper’in “Football against the Enemy” adlı kitabının en önemli cümlesidir “Futbol asla sadece futbol değildir” (bu ad altında daha çok satacağı düşünülmüş olsa gerek ki Türkçe çevirisinde de kitabın adı olarak belirtilmiş bu cümle).

Özellikle de şike soruşturması sayesinde birçok spor programında “futbol otoriteleri!” tarafından defalarca söylendi “futbol asla sadece futbol değildir”. Hatta, yaratıcısı tarafından futbolun güzellikleri dışındaki hususları anlatmak için kaleme alınmış olan bu cümle, Şike Davası’nın gerekçeli kararında da kendine yer buldu doğal olarak. İki ülke arasındaki savaşın nedenlerinden biri dahi olmuşken (bkz. El Salvador – Honduras 14 Temmuz 1969) aksini söylemek de mümkün değil aslında.

Bir “rekabet gönüllüsü” olarak baktığımızda da futbol, yine sadece bir spor olmanın çok uzağında, bol sıfırlı büyüklükte çeşitli ilgili ürün pazarları olarak karşımıza çıkıyor. Bu sıfırları belirleyen unsurların başında da yayın hakları meselesi ve yayın haklarını şekillendiren rekabet kuralları var.

Bununla birlikte, ülkemizde 2010 yılında gerçekleşen son yayın ihalesi öncesinde Rekabet Kurulu, “TFF’nin yetkisi dahilindeki futbol müsabakalarına ilişkin merkezi pazarlama yetkisinin 5894 sayılı TFF Kanunu’nun 13. maddesinin[1] açık hükümlerine dayandığı gerekçesi ile söz konusu hakların satışına yönelik ihale şartnamelerinin Rekabet Kanunu kapsamında değerlendirilemeyeceğine” hükmetti.

Konu, başkanlık görüşü altında değerlendirmeye alındığı için Rekabet Kurulu’nun söz konusu hükmü çok da yankı bulmadı rekabet çevrelerinde. Nitekim ilgili görüşü, ihaleye giren şirketlerin temsilcileri haricinde pek kimse öğrenemedi. Sonrasında ise 2011 – 2012 Süper Lig Play-Off maçlarının Digiturk’e verilmesinin şikayet edildiği vakada “başvuru konusunun 4054 sayılı Kanun kapsamında inceleme olanağının bulunmaması nedeni ile talebin reddine” karar verildi Rekabet Kurulu’nun 11-54/1377-487 sayılı Kararı ile.

Yukarıdaki hükümler -ACTECON’un da katkısı ile- Digiturk’ün yayın haklarının 2015 yılı sonrasında ihalesiz olarak üç yıllığına uzatılmasına muafiyet verilmemesine dair son Rekabet Kurulu kararı ile tamamıyla değişti.

Bilindiği üzere, önceki yıllarda her bir futbol kulübü kendisine ait olan yayın haklarını kendi başına bir televizyon kanalına pazarlardı. Daha sonra ise kulüpler daha yüksek bir gelir modeli yaratmak adına tüm kulüplerin haklarının tek elden satılmasını sağlamak için kendi inisiyatifleri ile “havuz sistemini” kurmuşlardı. Havuz sisteminin getirdiği hukuki tartışmaları, gelirlerin paylaşılması konusundaki büyük anlaşmazlıkları, bazı takımların her sezon başında havuz sisteminden çıkma tehditlerini tüm futbolseverler hatırlayacaktır.

Bizim temel argümanımız, 2010 sonrası iki karara esas teşkil eden 5894 sayılı TFF Kanunu’nun 13. maddesinin; kulüplerin sahibi olduğu hakları havuz sistemi gibi  kendi aralarında yaptıkları (esasen bireysel muafiyet analizine tabi tutulması gereken) bir anlaşma ile tek elden satılmasının rekabet kurallarının denetimi dışına çıkarılmasından ibaret olduğu şeklindeydi. Zira TFF, kendi kanununun 13. maddesi sayesinde havuz sistemi döneminde olmayan, hakların tek elden pazarlanma yetkisine dair kanuni bir tekel hakkı elde etmişti.

5894 sayılı TFF Kanunu’nda yayın haklarının devrine ilişkin işlemlerde Rekabet Kanunu’nun uygulanamayacağına dair doğrudan ya da dolaylı bir hüküm bulunmadığı, görüşlerimizi desteklemek amacıyla üzerinde durduğumuz bir diğer husustu. Nitekim Spor Toto Süper Lig’in (sponsoru unutmayalım! Keşke benim kulübüm İTÜ’ye de iyi bir sponsor bulunsa da yine Beko Basketbol Ligi’nde oynayabilsek) yayın haklarının devrine Rekabet Kanunu ile müdahale edilemeyeceğini belirtmek için -aynı Bankacılık Kanunu’nun 19. maddesinde olduğu gibi- Rekabet Kanunu’nun ilgili maddelerinin uygulanamayacağı yönünde spesifik bir düzenleme olması gerekmekteydi. Rekabet Kurulu da, bu yönde bir düzenlemeye yer verilmemişken TFF’nin hazırladığı şartnamelere Rekabet Kanunu ile müdahale etmenin önünde herhangi bir engel bulunmadığına karar verdi.

Ayrıca, Rekabet Kurulu’nun önceki yorumu paralelinde, yayın hakları şartnamelerinin düzenlenmesi yetkilerinin münhasıran TFF’ye verilmiş olması, söz konusu şartnameleri rekabet kurallarının denetiminden muaf tutuyorsa aynı muafiyetin diğer tüm kanunların uygulanmasını da kapsadığı kabul edilmeliydi. Nitekim yukarıda da belirttiğim gibi 5894 sayılı TFF Kanunu, Rekabet Kanunu uygulamalarından muafiyet ile ilgili bir düzenleme içermiyor.

Bu noktada eğer TFF’nin şartnameler üzerindeki münhasır yetkisi, TFF’nin yayın hakları ile ilgili uygulamalarına bir başka kanun ile müdahale edilmesini engelliyorsa, TFF’nin şartnameler üzerindeki takdir yetkisi de sınırsız bir hal alıyordu. Rekabet Kurulu’nun önceki bu yorumu dahilinde, TFF, örneğin;

–        yayın hakları şartnamelerinde ancak belli spor adamlarına kadrolarında yer veren yayıncılara hakları vermeyi öngörebilecek,

–        yayıncının RTÜK Kanunu’na uymamasını talep edebilecek,

–        yayın haklarını 100 yıllığına bir yayıncıya devredebilecekti.

Ve oluşacak bu hukuksuzlukların çözümü de mümkün olmayacaktı. Rekabet Kurulu, 5894 sayılı TFF Kanunu’nun 13. maddesi çerçevesinde kanun koyucunun TFF’ye sınırsız bir takdir yetkisi vermesinin mümkün olmadığını ve söz konusu maddenin, kulüplere ait hakların bir bütün olarak tek elden TFF tarafından pazarlama yetkisi ile sınırlı olduğuna hükmetti.

Rekabet Kurulu yukarıda yer alan gerekçeler kapsamında iki yıllık uygulamasından döndü ve yayın haklarının devrine ilişkin TFF ve yayıncı kuruluşlar arasındaki uygulamaların Rekabet Kanunu’nun denetimine tabi olduğu sonucuna ulaştı.

Kararın hukuki açıdan bence en önemli kısmı şüphesiz Kurul’un önceki uygulamasından dönmüş olması. Bir de ekonomik açıdan önem teşkil eden bölümü var ki, o da Digiturk’ün haklarının 2015 sonrası üç yıl daha ihalesiz olarak uzatılmasına muafiyet verilmemiş olması.

Artık futbolu takip eden, etmeyen herkesin bildiği üzere; yayın hakları TFF tarafından sözleşme süresi boyunca tek bir yayıncıya devrediliyor. İhalenin gerçekleştiği dönem, pazara giriş için yayıncılar için tek fırsat niteliğinde. Dolayısıyla yayın sözleşmesinin ihalesiz uzatımı Spor Toto Süper Lig’in yayın hakları pazarına yeni giriş imkanını bütünüyle ortadan kaldıran bir durum. Bu da muafiyet değerlendirmesi bakımından ilgili piyasanın önemli bir bölümünde rekabetin ortadan kalkmaması şartının karşılanamadığı anlamına gelmekte.

Ayrıca Digiturk, 2010 yılında TFF ile imzaladığı sözleşme uyarınca, karasal vericiler, kablo, uydu, IP/Web TV ve 3G mobil şebekelerin tamamı üzerinden yayın haklarının tek sahibi durumunda. Dolayısıyla ihalesiz uzatım Digiturk’ün mevcut yayın teknolojilerini sürdürmesine ve premium içerik sahibi olmadıkça IPTV gibi alternatif teknolojilerin gelişiminin de yavaşlamasına neden olacak bir durum. Nitekim Rekabet Kurulu da ihalesiz uzatımın, pazar kapama etkisinin yanında hem tüketici refahını olumsuz yönde etkileyeceği hem de müsabakaların alternatif teknolojiler üzerinden yayınlanması pazarlarındaki rekabeti kısıtlayacağı sonucuna ulaştı.

Karar, bundan sonraki ihale dönemlerinin yapısı hakkında da değişim sinyali veriyor (ki bu sinyal kimilerine göre kararın en önemli unsuru). Şimdiye kadar TFF yayın haklarını bir bütün olarak tek bir yayıncıya devrediyordu. Bu yöntemin en önemli dayanağı da maçların bir bütün olarak satılması halinde en yüksek yayın gelirinin elde edileceği görüşüydü. Gerçekleştirilen son ihale de bu düşünceyi destekliyor aslında. Fakat Kurul, hakların maç günü (örneğin Almanya’da olduğu gibi cumartesi maçlarının bir kanala, pazar günü maçlarının bir başka kanala devri) veya teknolojiye göre bölünerek pazarlanması halinde de yayın haklarının daha yüksek bedellere ulaşabileceğini, nitekim Avrupa örneklerinin de bu durumu desteklediğini kararına bir dip not olarak düşmüş durumda. Yeni bir ihale düzenini görme ihtimalimiz olan 2015 çok uzak değil, üç Fenerbahçe şampiyonluğu mesafesinde (biraz hayal gibi, farkındayım).

Son olarak kararın tam metnini merak edenler için söyleyeyim. Gerekçeli Karar bayram öncesi bize tebliğ edildi. pazarlardanhaberler.com takipçileri bu yakınlarda Kurum’un internet sitesinden karara ulaşabilir diye düşünüyorum.


[1] Bu dip not blogun formatına pek uygun olmadı ama 13. madde de bu yazının bir nevi zorunlu unsuru:

MADDE 13 – (1) Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki tüm futbol müsabakalarının televizyon, radyo, internet ve her türlü teknik cihaz ve benzeri araçlarla yayınlanmasına, iletilmesine, yayınların düzenlenmesine ve programlanmasına münhasıran Yönetim Kurulu yetkilidir.

(2) Anılan yetki özellikle TFF’nin yayın haklarının merkezi olarak pazarlanmasını ve elde edilen gelirin yetkili organlar tarafından alınan kararlar uyarınca kulüplere dağıtılmasını kapsar.

Futbol Ekonomisi, Şike ve Rekabet Kurumu

“Futbolumuz dibe oturdu mu?” tartışmaları, kitap olarak yayınlansa baskı rekorları kıracak 400 sayfalık iddianame ile alevlendi.

Temmuz ayında başlayan ve mahkemenin gizlilik kararı üzerine imalarla devam eden “futbolumuz dibe oturdu mu?” tartışmaları, kitap olarak yayınlansa baskı rekorları kıracak 400 sayfalık iddianame ile tekrar alevlendi. Ben de iddianameyi çıkar çıkmaz bir solukta okuyanlar arasındayım. Bir taraftan hukukçu olarak vay be derken, diğer taraftan eski bir rekabet uzmanı olarak, iddia konusu iki ayrı ilişkiler yumağının iktisadi yönünü çözmeye çalışıyorum.

Gençliğimde mahallemizin amatör takımı Düzce Dereli Tütüncü Gençlik’te birkaç kez maça çıkmışlığım var. Ama o dönemler 1 takım formaya piyasadaki en iyi futbolcunun transfer edildiği dönemlerdi. O zamanlar ne iddia, ne Lig TV, ne de hissesi alınabilecek spor kulüpleri vardı. Sonraki yıllarda özel televizyonculuğun önce Avrupa’da ardından Türkiye’de yaygınlaşması ile beraber halkın ilgisini çekecek gözleri ekranlara kilitleyecek spor müsabakaları TV’ler bakımından rakiplerin önüne geçmenin en kolay yöntemi haline geldi. Digital teknolojinin gelişimi ile beraber TV’de maç seyretmek için bilet kuyruğuna girmiyoruz ama TV kumandası üzerinde tek bir tuşa basarak biletçinin kredi kartımıza el uzatmasına izin veriyoruz.

Bugün artık futbol maç yayın hakları, vizyona yeni girmiş filimler ve çok tutan diziler rakiplerin önüne geçmenin anahtarı. Sonuncusu biraz şans biraz kısmet ama diğer ikisi için çok büyük paralar dönmeye başladı. Bu paraların yönetiminde ise bence üretici tüketici (futbol kulübü / futbol seyircisi) dengesi kaymış bir Futbol Federasyonu yer alıyor ve altın yumurtlayan kaz şu anda can çekişiyor. Daha teknik bir bakış açısı ile ortada aksayan ve kendi kendine dengeye gelemeyen bir piyasa var. Buna devlet eliyle müdahale edilmesi gerekli ama biz işin tüm yönlerini Futbol Federasyonu üzerine yıkmış durumdayız.

Bu anlamda sorun alanlarından birisi de maç yayın hakları. Nitekim son ihaleye kadar maç yayın hakları hep Rekabet Kurulu’nun önüne bir sorun olarak çıktı. Cine5, TeleOn, Digitürk soruşturuldu cezaya çarptırıldı. En son verilen kararda D-Smart, TFF ihale yapmadan Digitürk’ün süresini uzatamaz dedi, Rekabet Kurulu evet uzatamaz ama tek bir istisna yaparak buna izin veriyorum kararını verdi. Son yapılan ihaleye ilişkin ise sessiz kaldı.

Peki bu gelişmeler Türkiye’ye özgü mü? Hayır futbol Avrupa ekseninde tüm dünyada çok hızlı bir şekilde ticarileşmiş durumda. Her parlayan endüstride olduğu gibi hızlı gelişim kayıtlı ve kayıtsız birçok yeni ekonomi yarattı. Kayıtsız kısmına yönelik şikeye sert tavır, bahis skandallarının uluslararası takibi aslında bizim Meclisimizin uluslararası uygulamaları takip ettiğini gösteriyor.

İşin kayıtlı kısmında ise maç yayın haklarının temel girdi olarak kullanıldığı ve buradan kulüplere aktarılan paralarla Arda Turan’a, Mesut Özil’e milyon Euro’ların ödendiği TV yayıncılığı, mobil telefon işletmeciliği, sponsorluk vb. alanlarda rekabet kuralları daha popüler hale geldi.

Maç yayın hakları ile ilgili AB Walrave Kararı ile ilk olarak sporun amatör yönü ile profesyonel yönünü ayırdı. Bosman Kararı işin profesyonel yönüne ilişkin ben rekabet kurallarını uygularım dedi. Screensport EBU, Formula One Racing ve British Interactive Broadcasting Open kararları ile varlığını gösterdi. Şampiyonlar Ligi’nin bugünkü başarısında AB Komisyonu’nun 2003 yılında vermiş olduğu ve rekabetçi çerçeveyi çizen kararı önem taşıyor. AB Komisyonu ardından yönünü üye ülkeler çevirdi ve Almanya’daki maç yayın haklarına ilişkin 2004 yılında DFB Kararını verdi. Ama asıl içtihadını en büyük maç yayın hakkı pazarı olan İngiltere için FA Premier League Kararı ile oluşturdu. İngiltere Federasyonu ile AB Komisyonu arasında sıkı pazarlıklar, restleşmeler, tehditler ile bugünkü yapı vücut buldu.

AB Komisyonu maç yayın hakları ile ilgili temel olarak şunları diyor:

  1. Yayın hakları ile ilgili işlemler AB Rekabet Kurallarına tabidir
  2. Maç yayın hakları ayrı bir pazardır
  3. Toplu satışa muafiyet tanınabilir fakat bunun ihale ile yapılması gerekir
  4. Hakkın süresi 3 yılı aşmamalıdır
  5. Haklar mutlaka ikame paketlere bölünmelidir
  6. Satılmayan haklar kulüplere kalmalıdır

Türkiye de son döneme kadar hep AB Komisyonu’nu takip etti ve işin kayıtlı ekonomi kısmına ben bakarım yaklaşımını benimsedi. Rekabet Kurulu’nun en son kararı AB’nin FA Premier League Kararından önce alınmıştı. Dolayısıyla Rekabet Kurulu’nun AB Komisyonu uygulamasından vazgeçip vazgeçmeyeceği merak konusu idi. Her ne kadar TFF Kanunu bu arada değişmiş olsa da, yayın haklarına ilişkin eski dönemle yeni dönem arasında pek bir fark yoktu. Son yapılan ve Digitürk’ün kazandığı ihaleye baktığımızda Türkiye uygulamasının rekabet kuralları bakımından AB uygulamasından büyük ölçüde ayrıldığını ve önemli bir pazar gücü yaratma riski taşıdığını görüyoruz.

AB hakkın süresi 3 yılı aşmamalıdır derken, biz hakları 4 yıllığına vermişiz ve ilaveten bir yıllık opsiyon tanımışız. Keza haklar mutlaka ikame paketlere bölünmeli denirken biz paketlere bölmüşüz ama bunların ikame olmadığı ihale sonucu paketler için ödenen bedellerden anlaşılıyor.

Bunların üzerinde bir de şike krizi yaşandığında, aklıma son bankacılık krizinde ABD’de büyük bankaların ve otomotiv şirketlerinin kurtarılmasında harcanan ve toplumun üzerine ilave vergiler olarak binen milyarlarca dolar geliyor. Bu kurtarma operasyonunun dayandığı iktisadi temel nedir biliyor musunuz? “TOO BIG TO FAIL!