Kurul, Doğa Koleji’ne “soruşturma açılmasına gerek yok” dedi

Daha önce Rekabet Kurulu’nun son dönemlerde yayınladığı bazı kararlarda neredeyse hiçbir gerekçeye yer vermediğini, zira gerekçeli kararların çoğu zaman bir sayfayı bile aşmadığını ironik bir şekilde izah etmeye çalışmıştık.

Şimdi yine gerekçesini anlamakta zorluk çektiğimiz! bir Kurul kararıyla karşı karşıyayız.

İddia özetle Doğa Koleji’nin anlaşmalı olduğu servis hizmetleri veren firmanın, Servisçiler Azami Tarifesi üzerinde taşıma ücreti aldığına dayanıyor. Karardan anladığımız kadarıyla Doğa Koleji, Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği’ne aykırı şekilde servis kiralama, denetim, fesih gibi işlemlerinin tamamını İlkem Turizm’e devretmiş durumda. İlgili Yönetmelik’e göre aslında okul servis araçlarının kiralanması işi, her yıl okul-aile birliği ve okul yönetim kurulunca ortaklaşa oluşturulacak bir komisyon tarafından yapılmalı. Dolayısıyla Doğa Koleji’nin bu konu özelindeki yetkiyi tamamen İlkem Turizm’e devretmiş olması sonucunda servis firmalarının okul aile birlikleri veya okul yönetimleri ile görüşme ve anlaşma imkânının ortadan kalktığı söylenebilir – ki Kurul da böyle demiş.

Doğa Koleji ile İlkem Turizm arasında 2010 yılında imzalanan Okul Servisi Sözleşmesi Ek Protokol uyarınca Doğa Koleji’ne ait İstanbul dışındaki tüm illerde servis hizmetleri İlkem Turizm’e bırakılıyor. Ancak İlker Turizm servis hizmetlerini kendi yerine getirmeyip farklı yüklenici firmalar ile anlaşıyor. Bu yüklenici firmalardan biri olan Ayder Turizm ile imzalanan anlaşmalarda ise, son dönem hariç, açıkça fiyat tespiti yapıldığı görülüyor. Kurul, İlkem Turizm ile Ayder Turizm arasındaki taşeronluk benzeri anlaşmanın plaka tahdidi uygulamasıyla sektörün yapısı gereği oluştuğunu, Doğa Koleji tarafından belirlenen kriterler sebebiyle servis fiyatlarının ATO tarafından belirlenen Servisçiler Azami Fiyat Tarifesi’nin üzerinde olduğunun düşünüldüğünü, söz konusu fiyatların okul aile birlikleri veya ATO tarafından izlenmesi gerektiği kanaatine varıyor ve sonuçta soruşturma açılmamasına karar veriyor.

3793963800_0ddcdccefb_zKararda iki ayrı Raportör görüşü bulunduğunu da söyleyelim. İlk görüş İlkem Turizm’in anlaşmalı olduğu servis hizmetleri veren firmaların taşıma ücretlerini belirlemesi sebebiyle Kanun’un 4. maddesini ihlal ettiği yönünde ciddi şüphelerin bulunduğunu ve soruşturma açılması, öğrenci servis taşımacılığı yapacak firma seçiminin ilgili Yönetmelik’e uygun şekilde gerçekleştirilebilmesi için de Doğa Koleji’ne görüş bildirilmesi gerektiğini ifade ediyor. Diğer Raportör ise bu aşamada soruşturma açılmasına gerek olmadığına ama muhtemel sorunların bertaraf edilebilmesi için servis hizmetleri pazarındaki rekabetin sağlanabilmesi adına ilgili Bakanlıklara, Doğa Koleji ve İlkem Turizm arasındaki sözleşmelerin ve protokolün yeniden düzenlenmesi gerektiğine yönelik Doğa Koleji’ne görüş gönderilmesi, İlkem Turizm’in ise fiyat tespiti uygulamasını sonlandırmasına yönelik uyarılması gerektiğini ifade ediyor.

Bu noktada benim aklıma aşağıdaki sorular geliyor:

  1. Kurul, gerekçeli kararında açıkça İlkem Turizm ile Ayder Turizm arasında imzalanan sözleşmelerde fiyat tespiti yapıldığını belirtiyor. Danıştay 13. Dairesi’nin “en ufak bir şüphenin varlığında dahi soruşturma açman gerekli” içtihadı ile bozduğu sayısız önaraştırma kararı varken şüpheyi bile geçip rekabet ihlalinin var olduğunun tespit edildiği bir dosyada niçin Raportör görüşü göz önüne alınarak soruşturma açılmıyor? Yarın birgün bu dosya Ankara İdare Mahkemesi’nden geri gelirse ne olacak?
  1. Madem soruşturma açılmasına gerek görülmüyor, o zaman ihlalin devam ediyorsa durdurulması, devam etmiyorsa tekrarlanmaması için bu sefer diğer raportörün görüşü dikkate alınarak niçin Rekabet Kanunu’nun 9/3. maddesi uyarınca uyarı yazısı gönderilmesi tercih edilmiyor? – Gerçi ihlalin varlığı tespit edildikten sonra uyarı yazısını göndermek de yetmiyor ya , yine soruşturma açmak lazım –
  1. Dosyada Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği’ne yani ilgili mevzuata aykırı bir uygulama tespit ediliyor. Hatta ilgili mevzuata aykırı söz konusu uygulamanın sektör genelinde yaygın olduğu da dolaylı olarak ifade ediliyor. Bu derece bariz bir mevzuat ihlali söz konusu iken niçin raportör görüşlerinde de ifade edildiği üzere ilgili firmalara veya ilgili Bakanlıklara görüş gönderilmiyor?

Anlayan varsa beri gelsin.

İspat et!

Şüpheden sanık yararlanır ilkesini elbet duymuşsunuzdur. Temeli ceza hukuku yargılamasına dayanan oldukça basit bir ispat kuralı. Eğer bir kişinin suç işlediğini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat edemiyorsanız, o halde o kişiyi suçsuz kabul etmek zorundasınız. Mantığı ise bir suçlunun cezasız kalmasının, bir suçsuzun mahkum olmasına tercih edilmesine dayanıyor.

presumption-of-innocence-Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 6. maddesinde düzenlenen “adil yargılanma hakkı” ise temelinde “masumiyet karinesi” ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkelerini barındırıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”), rekabet hukukundan doğan yaptırımları AİHS çerçevesinde cezai alanda yöneltilen suçlamalar olarak kabul ediyor. Bu durum karşısında Rekabet Otoritelerinin ve dolayısıyla Rekabet Kurumu’nun bir ihlalin gerçekleştiğine hükmedebilmesi için makul her türlü şüpheyi, hukuka uygun olarak elde edilmiş delil araçları ile ortadan kaldırması gerektiği sonucuna ulaşıyoruz.

Adil yargılanma hakkını ele aldığımızda, Rekabet Kurulu kararlarındaki ispat standardı farklılığını tartışmak adeta bir zorunluluk halini alıyor. Zira bana göre Kurul kararlarında giderek artan bir ispat standardı çelişkisi var. Örneğin adı çıkmış dokuza inmez sekize dediğimiz çimentoculara karşı yürütülen soruşturmaların çoğunda gerçekten bir teşebbüsün kartele katılıp katılmadığı, hangi dönemlerde katıldığı, katılımın ne boyutta kaldığı gibi birçok nokta es geçiliyor. Bir iki e-posta yazışması, aynı tarihli ajanda notları veya fiyatların bir dönem aynı seyretmesi ihlalin varlığına kanaat getirilmesi için yeterli sayılabiliyor. Ancak diğer bazı dosyalara baktığımızda taraflar arasında bir kartel anlaşması olduğunu gösterebilmek için uzmanların adeta dedektif gibi çalıştığını da görebiliyoruz.

Mesleğimiz gereği bizlerin objektifliği de sorgulamaya açık. Bu yüzden işe bir de raportörler gözünden bakmaya çalışalım dersek, gerek rekabet uyum programları gerekse de ağır cezai yaptırımlar karşısında giderek bilinçlenen teşebbüslerin olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Artık kartel toplantısı olduğunu kabak gibi gösteren ajanda notları neredeyse hiç tutulmuyor veya e-posta yazışmaları yapılmıyor. O zaman da tek başına pek bir şey ifade etmeyen toplantı veya ajanda notları, başı sonu belli olmayan e-posta yazışmaları elde edilen tek delil olabiliyor. Yine de, delil bulunamıyor diye masumiyet karinesini ezip geçmek veya ispat standardını eleştirel bir düzeye indirgemek doğru değil.

Yalnız söz konusu ispat standardını yalnızca ihlalin varlığını kanıtlama bakımından düşünmemek lazım. Sonucunda ihlalin varlığına hükmetmeseniz dahi, bunu da temelleri, delilleri, argümanları sağlam bir şekilde yine belli bir ispat standardına bağlıyor olmak lazım.

İşte bu bakımdan geçen aylarda yayınlanan Turkcell – Kule A.Ş. kararına haklı bir eleştiride bulunabileceğimizi düşünüyorum. Şikayetçi taraf olarak dosyanın içeriğine hakim olduğumuzu varsayarken gerekçeli karardaki karşı oyu okuduğumuz zaman hakkında inceleme yapılan Turkcell ve Kule A.Ş.’de yerinde inceleme yapılmadığını öğreniyoruz.

Elbette her önaraştırma ve soruşturmada yerinde inceleme yapılacaktır gibi bir kaide yok. Ancak memleketimin adı sanı duyulmamış ilçelerindeki sürücü kurslarına, fırıncılara, kuyumculara karşı açılan önaraştırmalarda üşenmeyip yerinde inceleme yapılıyorsa, şimdiye dek onlarca rekabet ihlaline imza atmış bir teşebbüse karşı, üstelik Danıştay’dan dönen bir dosya bakımından yürütülen soruşturmada yerinde inceleme yapılmaması hayret verici. Üstelik soruşturma dönemi ekstra iki ay daha uzatılan ve karşı oyların birçoğunda “yeterli derecede inceleme ve araştırma yürütülmediğinin” ifade edildiği bir dosya.

Rekabet Kanunu tarafından verilen bir yetkiyi kullanmayarak en büyük delil elde etme şansını kendi elinle bertaraf ettiğin bir dosyada, “yeterli derecede inceleme ve araştırma yürütülmediğine” yönelik yapılan itirazlara karşı nasıl bir savunma yapmak gerekir?

Herkes gider Mersin’e AB Komisyonu gider tersine!

Amacınız o yönde olmasa da bir anlaşmanın rekabeti kısıtladığı sonucuna ulaşılırsa ne olur? Ceren Üstünel AB’den yeni bir haberi paylaşıyor.

Rekabet hukukunda ekonomik analizin yerinin gün geçtikçe arttığı bir gerçek. Özellikle kartel soruşturmalarında yalnızca bazı iddialar ve savunmalar uygun düştüğü ölçüde hala geçerliliklerini koruyor ve özellikle Soruşturma Heyeti’nin bolca e-mail yazışmasını delil olarak kullandığı vakalarda işe yarıyorlar. Ancak işin azımsanmayacak bir diğer diğer boyutu var ki o da ekonomik veya ekonometrik analiz. Soruşturma Heyeti’nin iddialarına yalnızca niyet, amaç, yazışmalar gözünden bakmayıp olaya farklı bir açıdan yaklaşabilen “bakın o dönem maliyet artışı fiyatlara şu şekilde yansıyor, fiyat-maliyet arasındaki korelasyon bu, fiyatı ve talebi etkileyen parametreler üzerinde oluşturduğumuz ekonomik modeller tam aksini kanıtlıyor” gibi iddia konusu anlaşma veya uyumlu eylemin etkilerini ölçmeye yönelik, çürütülmesi zor, esaslı dayanağı olan savunmalar, ki bizler de bu analizleri sıklıkla gerçekleştiriyoruz. 

keep-calm-im-not-importantBundan bahsetmemin sebebi ise AB Komisyonu tarafından yayınlanan De-Minimis Bildirisi. Bilmeyenler için açıklayalım. AB üyesi ülkeler arasındaki ticareti etkileyen, rekabete aykırı bir amaç veya etkisi olan ve fakat pazardaki rekabeti kayda değer kısıtlamadığı varsayılan belirli tip anlaşma, uyumlu eylem ve kararlar; rekabet kurallarından muaf tutuluyor. Bir diğer anlatımla De-minimis, aslında rekabeti kısıtlayıcı bir anlaşmaya belirli parametreler altında izin verilmesi anlamına geliyor. Mevcut durumda halen geçerli olan kurala göre temel parametreyi anlaşma taraflarının pazar payları oluşturuyor. İnceleme konusu yatay bir anlaşma ise tarafların toplam pazar paylarının %10’u, dikey bir anlaşma içinse %15’i aşmaması gerekiyor. Bu korumadan tarafların pazar payı veya anlaşmanın etkisi ne olursa olsun fiyat sabitleme, yeniden satış fiyatının tespiti, pazar paylaşımı gibi “hard-core” ihlaller yararlanamıyor.

AB Komisyonu De-minimis Bildirisi ile yukarıda özetlediğimiz kurala esaslı bir değişiklik getirdi. Aslında bu değişikliğin sinyalini Avrupa Adalet Divanı’nın 2012 yılında aldığı Expedia kararı ile de görmüştük. Kararda Adalet Divanı, rekabeti engelleme, bozma veya kısıtlama amacı taşıyan herhangi bir anlaşma, uyumlu eylem veya kararın başka herhangi bir parametre değerlendirilmeksizin rekabet üzerinde kayda değer bir kısıtlama yaratacağını belirtti. Yani:

  • Amacı rekabeti kısıtlamak olmayan; ancak etkisi rekabeti kısıtlayan bir anlaşma yukarıda saydığımız parametrelerin yerine getirilmesi halinde De-minimis kuralından yararlanabilir.
  • Amacı rekabeti kısıtlamak olan; ancak etkisi çok minimal olan bir anlaşma başka hiçbir parametreye dayanmaksızın (pazarın yapısı, tarafların pazar payı gibi) De-minimis’ten yararlanamaz.

AB Komisyonu yayınladığı yeni Bildiri ile Avrupa Adalet Divanı’nın yukarıda özetlediğimiz bu yaklaşımını benimsediğini açıkladı. Bundan böyle yalnızca “hard-core” ihlaller değil amacı rekabeti kısıtlamak olan her tür anlaşma, etkisine bakılmaksızın De-minimis’in sağladığı korumadan yararlanamayacak. Buna karşılık amacı rekabeti kısıtlamak olmayan ve fakat doğurduğu etki sebebiyle aslında rekabeti kısıtlayan anlaşmalar, söz konusu şartları yerine getirmeleri halinde De-minimis’ten yararlanmaya devam edecekler.

Bu demek oluyor ki Komisyon, kendi ispat yükünü hafifletmeye çalışırken şirketler için rekabet uyum programlarının önemi ise giderek artıyor.

Motorlu taşıtlara yönelik kurallarda yeni dönem

Gözden geçirilmesi planlanan Motorlu Taşıtlar kuralları, oldukça faydalı bir Çalıştay’da masaya yatırıldı. Ceren Üstünel de, ele alınan konuları ve öngörülerini bizimle paylaştı.

“Hayır, bütün arabalar kırmızı olmuyor!” (adını vermek istemeyen bir uzman)

AB’de motorlu taşıt endüstrisine yönelik yeni Tüzük’ün kabul edilmesi ile başlayan süreç, Türkiye’de de Rekabet Kurumu tarafından motorlu taşıtlar sektör araştırmasının tamamlanması ve akabinde yeni dönemde nasıl bir tebliğ değişikliğine gidilmesi gerektiğinin tartışıldığı çalıştaylarla devam ediyor. Biz de geçen haftalarda İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen “Motorlu Taşıtlar Tebliği’nde Yeni Dönem: Nasıl Bir Grup Muafiyeti Tebliği?” konulu çalıştaya katıldık, izlenimlerimizi de sizlerle paylaşmak istedik.

1395156142361Aşağıda konu hakkındaki detaylı yazımızı görebilirsiniz.

“2006 yılında yürürlüğe giren 2005/4 sayılı Motorlu Taşıtlar Sektöründeki Dikey Anlaşmalar ve Uyumlu Eylemlere İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği’nin (“2005/4 sayılı Tebliğ”) pazardaki etkileri ve belirlenen hedeflere uyumu hakkındaki tespitlere yer vermek amacıyla Rekabet Kurumu tarafından Motorlu Taşıtlar Sektör Araştırması Raporu hazırlanmış ve 07.05.2014 tarihinde kamuoyu ile paylaşılmıştır.

Gerek hazırlanan Rapor kapsamında yapılan tespitleri ve ulaşılan sonuçları tartışmak gerekse de mevcut 2005/4 sayılı Tebliğ’de değişiklik ihtiyacı olup olmadığı ve böyle bir ihtiyaç varsa söz konusu değişikliğin nasıl olması gerektiği ortaya koymak amacıyla 24.06.2014 tarihinde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde “Motorlu Taşıtlar Tebliği’nde Yeni Dönem: Nasıl Bir Grup Muafiyeti Tebliği?” başlıklı Çalıştay düzenlenmiştir. Söz konusu Çalıştay’a Rekabet Kurumu’nu temsilen Daire Başkanı ve uzmanlar katılmıştır.

Çalıştay’ın sabah gerçekleşen ilk oturumunda “Neden Tebliğ Değişikliği? Sorunun Ortaya Konulması ve Olasılıklar” konulu panel düzenlenmiştir. Bu panel kapsamında Rekabet Kurumu uzmanları tarafından “Motorlu Taşıtlar Sektöründe Nereden Nereye? Sektör Raporu, AB Hukukundaki Gelişmeler ve Tebliğ Taslağı Hakkındaki Düşünceler” ve Yrd. Doç. Dr. Kerem Cem Sanlı tarafından “Motorlu Taşıtlar Sektör Araştırması Raporu’na Dışarıdan Bir Bakış” başlıklı sunumlar yapılmıştır.

Öğleden sonra Rekabet Kurumu Daire Başkanı ve uzmanların moderatörlüğü, sektör temsilcileri ve avukatların katılımıyla üç ayrı oturum eşzamanlı olarak düzenlenmiştir. Söz konusu oturumlar “2005/4 sayılı Tebliğ’deki Hukuki Çıkmazlar ve Çözüm Önerileri”, “Satış Pazarındaki Mevcut Rekabet Sorunları ve Yeni Dönemdeki Çözüm Arayışları” ile “Satış Sonrası Hizmetlerde Mevcut Rekabet Sorunları ve Yeni Dönemdeki Çözüm Arayışları” konuları üzerine gerçekleşmiştir.

Bu yazımızdaki amacımız, Çalıştay’daki oturumlarda dile getirilen görüş, öneri ve talepler hakkında bilgi vererek 2014 yılı içerisinde kamuoyu görüşüne sunulması hedeflenen yeni Grup Muafiyeti Tebliği’nin ne şekilde düzenleneceği hakkındaki kanaatlerimizi iletmektir.

NEDEN TEBLİĞ DEĞİŞİKLİĞİ? SORUNUN ORTAYA KONULMASI VE OLASILIKLAR

Oturumun açılış konuşmasını gerçekleştiren Rekabet Kurumu Daire Başkanı Orçun Senyücel, Rekabet Kurulu tarafından henüz yeni bir Tebliğ çıkarılması amacıyla herhangi bir görevlendirmenin yapılmadığını, bununla birlikte 2005/4 sayılı Tebliğ’in mutlaka yenileneceğini ve kendilerinin taslak metni kamuoyuna sunmak noktasındaki hedeflerinin 2014 yılı olduğunu belirtti.

Açılış konuşmasının ardından Rekabet Kurumu uzmanlarından Recep Gündüz ve Zeynep Şengören, 2005/4 sayılı Tebliğ’in yapısı ile Avrupa Birliği’nde uygulanan Motorlu Taşıtlar Tüzüğü hakkında genel bilgileri aktardıktan sonra kısaca yeni dönem için alternatif Tebliğ senaryolarından ve her bir senaryonun olumsuz yönlerinden bahsettiler:

1. 2005/4 sayılı Tebliğ’i korumak: İlk alternatif senaryo mevcut Tebliğ’in aynı şekilde korunması yönünde. Ancak bu durumda Tebliğ’in çokça eleştirilen ve aşağıda yer verilen hükümlerine yönelik tartışmaların da devam edeceği belirtildi:

• Katı ve detaylı bir düzenleme
• Muafiyetin genel koşulları (fesih vb. hükümler) rekabet ihlali oluşturur mu?
• Niteliksel kriterler aynı mı kalmalı, sözleşme yapma özgürlüğüne müdahale var mı?
• Satış sonrası pazar tespiti, hakim durum ön kabulü doğru mu?
• Teknik bilgi vs. gibi ifadeler tanımlanmalı mı?

2. Sektörün genel düzenlemeye tabi olması: İkinci alternatif senaryo olarak motorlu taşıtlar sektörüne özel bir Tebliğ çıkarmak yerine sektörün, Kurum’un mevcut diğer genel düzenlemelerine (örneğin 2002/2 sayılı Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği) tabi olması düşünülüyor. Bu senaryo ile devam edilmesi halinde ise ileri sürülebilecek olumsuz hususlar şu şekilde ifade edildi:

• 2005/4 sayılı Tebliğ ile sağlanan çok markalılık/ek satış-servis yeri açma gibi olumlu etkiler kaybedilir mi?
• Yetkili dağıtıcıların bağımsızlığı korunabilir mi?
• Satış sonrası pazarı bakımından eşikler nasıl belirlenecek?
• Yedek parça üreticisi/dağıtıcısı ve bağımsız servisler üzerindeki etkiler ve buradaki sorunlar ne olur? Örneğin marka-logo kullanımı, orijinal parça/eşdeğer parça, teknik bilgi gibi

3. Genel kurallar + sektöre özgü kılavuz: Üçüncü alternatif senaryo sektörün yine genel düzenlemelere tabi olması; ancak kural, yasak ve uygulamaları aktaran sektöre özgü bir kılavuz çıkarılması yönünde. Bu senaryonun olumsuz yönleri ise aşağıdaki şekilde belirtildi:

• Genel kurallardan kaynaklanan sorunların devam etmesi
• Normlar hiyerarşisi kapsamında kılavuzun bağlayıcılığı

4. AB’ye paralel bir düzenleme: Dördüncü alternatif senaryo ise AB’ye paralel bir düzenlemenin aynen Türkiye’de de kabul edilmesi olarak ifade edildi. AB’de motorlu taşıtlar sektörü satış pazarı genel düzenlemelere tabi olup satış sonrası hizmetler pazarı ise sektöre özgü Tüzük kapsamında ele alınmaktadır. Bu senaryoya getirilen eleştiriler şu şekildedir:

• AB pazar yapısı ile Türkiye pazar yapısının farklılık göstermesi
• 2005/4 sayılı Tebliğ ile sağlanan çok markalılık/ek satış-servis yeri açma gibi olumlu etkiler kaybedilir mi?
• AB’de mevcut düzenlemede teknik bilginin korunması Tüzük kapsamı dışına çıkarıldı; ancak farklı düzenlemelerde koruma devam ediyor. Bizde ise teknik bilgiyi koruyan ayrı bir düzenleme bulunmuyor, dolayısıyla Tebliğ kapsamı dışına alınırsa ne olur?
• AB’de yedek parçaya yönelik tescil süreci var ve tanımlar oturmuş, Türkiye’de ise orijinal yedek parça tanımları dahi farklı, eşdeğer yedek parçanın ise tescili bulunmuyor

5. Türkiye’ye özgü bir düzenleme: Türkiye motorlu taşıtlar sektörü dikkate alınarak başlı başına Türkiye’ye özgü bir düzenleme getirilmesi, son alternatif senaryoyu oluşturmaktadır.

2005/4 SAYILI TEBLİĞ’DEKİ HUKUKİ ÇIKMAZLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Bu oturumda 2005/4 sayılı Tebliğ’e yönelik muafiyetin genel koşulları değerlendirilmiştir. Bilindiği üzere 2005/4 sayılı Tebliğ’in sağladığı grup muafiyetinden yararlanabilmek için öncelikle Tebliğ’in 4. Maddesinde öngörülen genel muafiyet koşullarını sağlamak gerekmektedir. Söz konusu koşullar aşağıdaki gibidir:

• Dağıtıcının (distribütör/bayi/yetkili servis), anlaşmadan doğan hak ve yükümlülüklerini dağıtım sisteminde bulunan ve kendisi tarafından seçilen başka bir dağıtıcıya veya yetkili servise aktarmasına sağlayıcının rıza göstermesi
• Fesih bildiriminin detaylı objektif gerekçeleri içerecek biçimde yazılı olarak yapılması, (i) anlaşma en az beş yıl süre ile yapılmış ise anlaşmayı yenilememe isteğini anlaşmanın sona ermesinden asgari altı ay önce bildirmeyi her iki tarafın da kabul etmesi veya, (ii) anlaşma belirsiz süreli ise feshi ihbar süresinin her iki taraf için de iki yıl olması
• Tarafların anlaşmadan kaynaklanan anlaşmazlıklara hakeme götürme hakkının bulunması

Katılımcıların yukarıda sıralanan genel muafiyet koşullarına ilişkin ortak görüşleri her üç şartın da kaldırılması gerektiği yönünde oldu. Özellikle hakem şartının uygulamasının hiç görülmediği, fesih bildirimindeki sürelerin ise oldukça uzun olduğu ve Türk Ticaret Kanunu hükümleri ile çelişki içerdiği aktarıldı.

Bu hususlara ek olarak 2005/4 sayılı Tebliğ’de “niteliksel kriter” ifadesinin belirsizlik addettiği, hangi kriterlerin “niteliksel” olarak belirlenip belirlenemeyeceği konusunda net bir görüş birliğine varmanın zor olduğu anlatıldı. Ayrıca her niteliksel kriteri sağlayan bayinin sisteme alınmasını öngören Tebliğ yapısının doğru olmadığı dile getirilerek taraflar arasında süregelen bir davanın veya husumetin olduğu durumlar örnek gösterildi.

SATIŞ PAZARINDAKİ MEVCUT REKABET SORUNLARI VE YENİ DÖNEM ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

Eş zamanlı olarak gerçekleştirilen satış/satış sonrası pazara yönelik oturumlardan satış pazarındaki rekabet sorunlarının tartışıldığı oturuma katılım tercih edilmiştir.

Bu oturumdaki tartışmalar, çok markalılığın kaldırılıp kaldırılmaması gerektiği üzerine yoğunlaşmıştır. Katılımcıların genel görüşleri Motorlu Taşıtlar Sektör Araştırması Raporu’nda çok markalılığın arttığına yönelik tespitlerde kullanılan verilen yanlış olduğu, çok markalılığın tüketicilere beklenen düzeyde faydasının bulunmadığı ve kaldırılması gerektiği yönündedir. Rekabet Kurumu Daire Başkanı Orçun Senyücel karşı görüşlerini dile getirerek son dönemde pazara Çin markalı pek çok aracın girdiğini ve bu durumun bir tüketici yararı sağladığını, söz konusu markaların Türkiye pazarına girişleri ve pazarda yer edinebilmelerinde 2005/4 sayılı Tebliğ ile birlikte öngörülen çok markalılığın büyük payı olduğunu söylemiştir.

YENİ DÖNEME İLİŞKİN ÖNGÖRÜLERİMİZ

Rekabet Kurumu uzmanları ile birlikte sektör temsilcileri ve avukatların katılımıyla gerçekleşen Çalıştay sonrası yeni döneme ilişkin öngörülerimiz ise şöyle:

  1. Yeni Grup Muafiyeti Tebliği’ne yönelik taslağın, 2014 yılı sona ermeden kamuoyu görüşüne sunulması
  2. Taslak metin kamuoyu görüşüne sunulmadan önce, 2005/4 sayılı Tebliğ’in olumlu ve olumsuz yönleri ile birlikte yeni döneme ilişkin nasıl bir Tebliğ çıkarılması gerektiğine yönelik görüş, öneri ve isteklerin kamuoyundan talep edilmesi
  3. Alternatif Tebliğ senaryolarından (i) AB’ye paralel bir düzenleme getirilmesinin seçilmesi; ancak çok markalılık ve ek satış yeri açma hakkına yönelik hükümlerin yeni düzenlemede korunması, genel muafiyet koşullarının ise kaldırılması”

“Ortada buluşalım”ın rekabetçedeki karşılığı: Uzlaşma

Rekabet otoritesiyle uzlaşarak cezadan indirim sağlama imkanını Ceren Üstünel kendi dilinde anlatıyor.

AB Komisyonu tarafından 2008 yılında duyurulan ve Komisyon Tüzüğü ile hayatımıza giren uzlaşma kavramı aslında “bak kardeşim, gel etme eyleme kabul et, bizi de uğraştırma , al sana karşılığında mis gibi ceza indirimi” anlamına geliyor.

shaking-hands-with-a-whaleAB Komisyonu tarafından yalnızca karteller için getirilmiş olan bu uygulama sayesinde hakkında soruşturma başlatılan taraflar, soruşturma bildirimi ile birlikte Komisyon’un elde etmiş olduğu delilleri değerlendirmek suretiyle uzlaşma başvurusunda bulunup bulunmamaya kendileri karar veriyor. Eğer esaslı bir ceza tehdidi ile karşı karşıya olduklarını hissederlerse Komisyon’a yazılı bir başvuruda bulunarak karteli ve kartel sebebiyle doğacak sorumluluğu kabul ediyorlar. Uzlaşmanın pratikte pek çok yararı bulunuyor. Bunların en başında ise soruşturma sürecini hızlandırması ve daha az ceza geliyor.

Ancak dikkat etmek gerek, adı uzlaşma yani “müzakere” değil. Dolayısıyla teşebbüslerin Komisyon’la karşılıklı oturup “5 milyon Avro ceza da çokmuş, o kadar ayağına geldik,  hadi şunu 3 milyona indir” deme şansları yok. Bir nevi “ne çıkarsa bahtıma” aslında.

Bilmeyenler için söyleyelim, yeni Rekabet Kanunu Tasarısı’nda da uzlaşmaya yer veriliyor. Kanun Tasarısı’na göre soruşturma raporunun tebliğine kadar uzlaşma başvurusunda bulunulabilecek ve verilecek idari para cezasında %25’e kadar indirim yapılabilecek. Kanun’da uzlaşmanın hangi ihlal türü için geçerli olduğu belirtilmemiş, ilgili Yönetmelik çıkarınca öğreneceğiz; ancak yalnızca karteller için getirilmesi büyük olasılık.

Uzlaşmanın nasıl uygulandığına ilişkin uzak bir yargı alanından, Avusturya’dan örnek verelim. 2012 yılından beri uygulamada olan uzlaşma, AB Komisyonu’na benzer şekilde yalnızca kartel ihlalleri için geçerli ve idari para cezasında %20’ye kadar indirim yapılabiliyor. Avusturyakuralları uyarınca bağlayıcı bir anlaşma olarak kabul edilmeyen uzlaşma, yine de teşebbüsler ve idari otoriteler arasında fiili bir koordinasyon olarak ele alınıyor. 2012 yılında ilk kez Avusturya’nın önde gelen bira firmalarının bir araya gelerek Cash&Carry noktalarına tedariki boykot ettikleri kartel anlaşmasında uygulanıyor. O tarihten bu yana ise tüm kartel soruşturmaları uzlaşma ile sonlandırılıyor. Uzlaşma sonucu verilen rekor cezalar arasında ise 2013 ve 2014 yıllarında bira ve süt ürünleri üreticilerine verilen 20 milyon Avro ile Philips’e verilen 2.9 milyon Avro yer alıyor.

“Uzlaşma vs. pişmanlık” ise bir sonraki yazımızın konusu olsun =)

Pişmanlıkta da mı kartel?!

Pazardaki beraberlik devlet kapısında da devam ediyor. Gözümüzden kaçmayan hikayeyi Ceren Üstünel anlatıyor.

177_Ekmek_getiren_firinci_soygunu_enGün geçmiyor ki Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yeni bir kartel soruşturması haberiyle daha karşılaşmayalım. Zaten her sene “adı çıkmış dokuza inmez sekize” diyerek tabir ettiğim sektörlere yönelik mutlaka bir soruşturma açılıyordu, bir de onun üzerine küçük esnaf eklendi, tam evlere şenlik bir tablo ortaya çıktı. Otomotiv bayilerinden tutun da fırınlara, sürücü kurslarından yapı denetim firmalarına, kuyumculardan gözlükçülere… İşin komik kısmı nedense kartel deyince Avrupa Komisyonu’nun videolarında olduğu gibi hep sigara dumanı dolu odalar, şifreli telefon konuşmaları, anlaşılması zor e-posta yazışmaları hayal edilirdi hep. Halbuki bizim yan sokaktaki şişman, göbekli Hasan Amcayla tüm gün tavla atan Mehmet Abimiz de işi gücü bırakıp yok çeyreğin fiyatı ne olsun, aman yarım altın da şu fiyatın üzerine verme ha diye konuşabiliyormuş.

Peki, nereden çıktı bu kartel muhabbeti… Yaklaşık iki ay önce yine bir kartel haberi yayınlandı. Aksaray merkezde faaliyet gösteren 45 fırına karşı ekmek satış fiyatlarını birlikte belirledikleri şüphesi ile soruşturma açılmıştı. Kısa karara göre fırınların hepsi Kanun’un 4. Maddesini ihlal ettiklerinden yani kartel kurup fiyatları birlikte belirlediklerinden ceza aldılar.

Buraya kadar her şey normal. Garip olan şu ki soruşturma açılan 45 teşebbüsün tamamı da yani 45’i de pişmanlık başvurusunda bulunuyor. Biri, ikisi, beşi, onu değil hepsi. Gerekçeli kararı görmeden yorum yapmak doğru olmaz tabi ama şimdiye kadar Kurum’a yapılan toplam pişmanlık başvurusu 45’i bulmamıştır yahu, aynı kartel soruşturmasına taraf tüm fırınlar, ne iş demeden de edemiyor insan.

Ceza Yönetmeliği de değişiyor

Teşebbüslere verilecek rekabet cezalarına ilişkin kurallar değişiyor! Ceren Üstünel de bu değişiklikleri ve etkilerini sıralıyor.

Rekabet Kurumu bir süredir önemli gelişme ve haberleri mesai bitiminde yayınlamayı alışkanlık haline getirmiş durumda. Artık günlük iş yoğunluğundan mı, yoksa örneğin bankalara ve Tüpraş’a verilen rekor cezalar günden güne kötüye giden borsaları daha fazla etkilemesin diye mi bilinmez. Cuma akşamı işten eve dönüş yolu ve malum İstanbul trafiğinde sıkışıp kalmış; Twitter, Instagram, Facebook üçlüsünde kim ne yapmış ne etmiş diye bakınırken Tüpraş-Opet soruşturmasının sonuçlandığını ve “Rekabetin Korunması Hakkında Kanunun İhlali Halinde Verilecek İdari Para Cezalarına İlişkin Yönetmelik Taslağı”nın yayınlandığını gördüm. Tüpraş-Opet kararını detaylarıyla yazdık. Ceza Yönetmeliğine de ayrı bir başlık ayırmak gerekiyor elbette.

bos009633

Ceza Yönetmeliği Taslağı köklü değişiklikleri beraberinde getiriyor. Bunlardan bazısı aslında Kurul tarafından fiilen uygulanmakta ve yasal bir dayanağının olmaması sebebiyle eleştirilmekte idi. Diğer değişiklikler ise ağırlıklı olarak verilecek para cezasının ne şekilde hesaplanacağına ilişkin. Eleştirilecek konuların sayısı ise bir hayli fazla. Örneğin temel para cezasının tespitinde Kurul’a tanınan takdir yetkisinin oldukça geniş olması gibi.

Taslağa ilişkin görüş, öneri ve değerlendirmeleri 17 Şubat tarihine kadar duzenleme@rekabet.gov.tr e-posta adresine göndermek mümkün. Metne ise buradan ulaşabilirsiniz.

Ceza Yönetmeliği Taslağı ile ilk olarak gözüme çarpan değişikler şu şekilde:

  • Temel para cezası teşebbüsün tüm faaliyetlerini içine alan toplam cirosu üzerinden hesaplanıyordu. Değişiklik ile birlikte artık ilgili ürün pazarı cirosu esas alınacak (Hatırlayalım, en yakın örneği bankacılık soruşturmasında tartışmalı olarak zaten ilgili ürün pazarı cirosu esas alınarak ceza tespiti yapılmıştı);
  • Temel para cezası ihlalin ağırlığı, süresi, teşebbüsün piyasa gücü, ihlalin niteliği gibi etmenler göz önünde bulundurularak tespit edilen cironun %30’una kadar belirlenen miktarın ihlalin gerçekleştiği yıl sayısı ile çarpılması yoluyla hesaplanacak (örneğin ilgili ürün pazarı cirosu 10 milyon TL olan ve 3 yıl boyunca ihlali sürdürdüğü tespit edilen teşebbüs için belirlenecek temel para cezası: Kurul’un 10 milyon TL’nin %30’una kadar tespit edeceği miktar × 3 yıl olacak. Oranı %1 alırsak 100.000 × 3 = 300.000TL olurken eğer oranı %30 alırsak 3 milyon TL × 3 = 9 milyon TL temel para cezası oluyor);
  • Kartel gibi ağır ihlallerin varlığı halinde temel para cezası oranının üst hadde yani %30’a yakın tespit edilmesi esas olacak;
  • Ağırlaştırıcı unsurların varlığı halinde temel para cezası her bir ağırlaştırıcı unsur için %50’yi, toplamda ise bir katını aşmamak üzere Kurul tarafından artırılacak;
  • Hafifletici unsurların varlığı halinde ise idari para cezasında her bir unsur için 1/3 oranına kadar indirim uygulanacak;
  • Mevcut durumda da ağırlaştırıcı bir unsur olarak sayılan tekerrür bakımından zamanaşımı 8 yıl ile sınırlı tutulurken ihlallerin aynı nitelikte olması gerekmeyecek. Yani 2 yıl arayla hakim durumun kötüye kullanılması ve dikey nitelikte fiyat tespiti sebebiyle ceza alan bir teşebbüsün cezası bir katına kadar artırılacak.

GTDT Dergisi’nde Tazminat Davalarını Anlatıyoruz

Getting the Deal Through Private Antitrust Litigation 2014 serisinde, tazminat davalarını anlattık. 37 soru cevaptan oluşan seriyi Ceren Üstünel paylaşıyor.

Rekabet ihlallerinin özel hukuk alanındaki en önemli sonucu, ihlalden zarar görenlerin söz konusu zararlarını tazmin hakkı.

Konu ile ilgili pek çok yazımızda, rekabet ihlallerinden doğan tazminat davalarının gerek Türkiye’de gerekse de Avrupa’da istenen seviyeye ulaşamadığını belirtmiştik; fakat birkaç ay önce AB Komisyonu tarafından yayınlanan Taslak Direktif ile pratikte karşılaşılan pek çok zorluğun önüne geçilmesinin amaçlandığını da duyurmuştuk. Taslak Direktif’in yasalaşması ile birlikte Türkiye’de de konu ile ilgili somut adımlar atılacağı ve tazminat davalarının sayısının artacağı ise neredeyse şüphesiz.

Bizler de, Getting the Deal Through Private Antitrust Litigation 2014 serisinde Türkiye’de rekabet ihlallerinden kaynaklanan özel hukuk davalarına ilişkin süreci özet olarak aktarmaya çalıştık.

M. Fevzi Toksoy ve Şahin Ardıyok tarafından kaleme alınan yayını, sırasıyla aşağıdaki bağlantılara tıklayarak okuyabilirsiniz.

1

**

2

**

3

**

4

**

5

Davacıyız Hakim Bey!

Rekabeti ihlal eden şirketlere karşı açılabilen toplu davaların ilginç bir örneğiyle karşı karşıyayız.

Ceren Üstünel detayları anlatıyor.

-Davacıyız Hakim Bey!
-Anlat evladım.
-Valla Hakim Bey, şimdi biz hepimiz bu ALV’nin hisselerini aldık sattık. Ama öğrendik ki ALV rakipleri ile anlaşmış, fiyatları birlikte belirlemişler…

Rekabetin ihlal edilmesinden dolayı zarar görenlerin, bu zararlarının tazmin edilmesini isteyebileceklerini pek çok kez belirtmiş ve henüz Türkiye’de yasal dayanağına ilişkin tartışmalar sürerken AB ve ABD’de de “grup davası” açmanın oldukça yaygın olduğunu anlatmıştık.

İşte, iki elin sesi var diyerek yine bir grup davasıyla karşı karşıyayız.

Ocak 2011’de Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı (DOJ) tarafından otomotiv parça sağlayıcılarına karşı başlatılan soruşturma rekor cezalarla sonuçlandı. Firmaların emniyet kemeri, airbag, direksiyon sistemi gibi güvenlik ekipmanları fiyatlarını birlikte belirledikleri tespit edilen soruşturma sonucunda Autoliv (ALV) firması da 14.5 milyon Dolar ceza ödemeyi kabul etmek durumunda kaldı.

ALV hisse senetlerini 26 Ocak 2010 ile 1 Ağustos 2011 tarihleri arasında alan tüketiciler ise, kararın hemen ardından bir grup davası açtı. Tüketiciler söz konusu dönemde ALV’nin hisse değerlerinin gerçeği yansıtmadığını, DOJ tarafından açılan soruşturmanın bilerek açıklanmadığını ve tabiri caizse hisse değerlerinin yine bilerek “şişirildiğini”, dolayısıyla bu dönemde hisse alıp satarak zarara uğradıklarını belirttiler. Zira yaklaşık 1.5 senelik zaman zarfında ALV’nin hisseleri önemli oranda düştü.

Belirlenen tarih aralığında ALV hisselerini satın alan tüketicilerin söz konusu grup davasına katılmak için son tarihin 17 Haziran olduğunu ve halen birçok internet sitesinde davaya katılabilmek adına açılan kampanyaların devam ettiğini hatırlatalım…

Karasal Sayısal Yayıncılığa Geçiş Süreci

Analog yayından sayısal yayınlara geçiş bakımından süreç yeniden başladı.
Yeni Yönetmeliği ve Anten A.Ş. sürecini ele alarak, konuyu Ceren Üstünel aktarıyor.

Geçtiğimiz yıl Ekim ayında AB İlerleme Raporu’nun Görsel İşitsel Politika başlığını ele almış ve analog yayından sayısal yayınlara geçiş bakımından Türkiye’nin öngördüğü 31 Aralık 2014 tarihinin aslında AB hedeflerinden çok da uzak olmadığını söylemiştik.

Bununla birlikte sayısal yayıncılığa geçişte kilit teşkil eden tek bir verici tesisi kurmak ve işletmek amacıyla kurulan Anten A.Ş.’nin başından geçenlere de değinmiş ve hedefin aslında pek de gerçekçi olmayabileceğini söylemiştik.

Hatırlayalım…

BOS0053682007 yılında sayısal yayıncılığa geçmede önemli bir adım olan ortak anten sistemine geçiş amacıyla aralarında TRT’nin de bulunduğu pek çok yayıncı kuruluş tarafından Anten A.Ş. adıyla ortak bir şirket kurulmuştu. Ortak anten sistemine geçişle birlikte tüm radyo ve televizyon yayınları bu tek anten ve verici frekansından yapılacaktı. Yeni kurulacak karasal sayısal yayın şebekeleri sayesinde yayıncılık kalitesinin artması bir yana, meşhur Çamlıca tepesini dört bir yandan çevreleyen anten kirliliği de ortadan kalkmış olacaktı. ACTECON’un danışmanlığını yürüttüğü süreç sonucunda Rekabet Kurulu’ndan gerekli izinler de alınınca, artık Melih Gökçek’in çılgın projeleriyle yarışır şekilde her bir şehre konumlandırılacak tek bir antenin şehrin simgesi dahi olabileceği tartışılmaya başlanmıştı.

Her şey sütliman devam ederken Anten A.Ş. Danıştay engeline takıldı, TRT’nin Anten A.Ş.’deki ortaklığına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürütmesi, tüm medya kuruluşlarının pay sahibi olabileceği bu özel ortak yapıda TRT’nin ayrıcalıklı konumunun dolasıyla özerklik ve tarafsızlığının yeterince korunmadığından bahisle durduruldu. İptal davası sürecinde de Anten A.Ş. resmen tasfiye oldu.

Kasım ayında Karasal Yayın ve Sıralama İhalesine İlişkin Yönetmelik’in, geçtiğimiz günlerde ise Verici Tesis ve İşletim Şirketi ile Multipleks İşletmecileri Hakkında Yönetmelik’in yayınlanmasıyla birlikte karasal sayısal yayıncılığa geçiş süreci yeniden başlamış oldu. Yeni Yönetmelik’te tıpkı Anten A.Ş.’de olduğu gibi tek bir verici tesis ve işletim şirketinin kurulmasına ilişkin esaslar yer alıyor. TRT’nin hissedarlık yapısına, frekans ve multipleks kapasitesine ilişkin özel hükümlere yer verilmesi, kurulacak şirketin tarafsızlık ve hakkaniyet ölçülerinde, makul ve ayrımcılık içermeyecek koşullarda hizmet vereceğine birçok yerde vurgu yapılması aslında önceden yaşanan olumsuzlukların tekrarlanmaması amacıyla bilinçli bir seçim olmuş. Bununla birlikte yeni Yönetmelik’in mevcut hükümlerinin, Danıştay’ın TRT’nin ayrıcalıklı konumunun korunmasına dair endişelerini ne derece giderdiği de ayrı bir merak konusu. Bekleyip göreceğiz…

Orijinalden Şaşmam Abi !

Kasko sigortaları ve poliçelerde yapılan değişikliği sizlere önceden duyurmuştuk. Şimdi de bu konuyla bağlantılı olarak Rekabet Kurulu’nun Mercedes kararını incelemenin zamanı.

Ceren Üstünel anlatıyor.

Özellikle erkek okuyucularımız başlığı görür görmez ne anlatacağımızı az çok kestirmişlerdir diye düşünüyorum. Bayanlara da haksızlık etmeyelim tabi, benim gibi araba meraklıları olabilir aramızda 🙂

Ne zaman bakıma gitsek, veya kaza, çarpma sonucu (çook çoook sevdiğimiz) arabamızın bir parçası değişmesi gerekse, genelde birçoğumuz daha ustanın ne diyeceğini dahi beklemeden “aman orijinal parça olsun“ deyiveririz. Nedeni bence basit. “Biraz daha fazla öderim ama ne kullandığımı da bilirim“ mantığına dayanıyor.

5309322542_ccfc31a0bf_zAslında eşdeğer parçalar da birebir orijinal parçalar gibi gerekli tüm kalite standartlarını sağlıyor ve çok daha ucuza mal edilebiliyor. Ancak nedense çoğu tüketiciye tam anlamıyla güven duygusu vermiyor. Özellikle araba gibi görece pahalı ve lüks bir tutku için adeta üçün beşin hesabı yapılmıyor, orijinal kullanmak yerine eşdeğer kullanalım ucuza mal edelim diye başlayan işin Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak misali geri tepmesinden korkuluyor.

Rekabeti de işin içine katarsak, yedek parça sanayisini geliştirebilmek adına araba üreticilerinin orijinal yedek parça kullanımını zorunlu tutmaları rekabet ihlali teşkil ediyor. Yani yetkili olsun olmasın servislere orijinal yedek parça kullanacaklarını söylemek yasak. Parçanın eşdeğer nitelikte olup olmadığını kanıtlama yükü de eşdeğer parça üreticisine bırakılmış.
Kurul’un çok yakın bir zamanda yayınlanan Mercedes kararı da eşdeğer – orijinal parça kullanımını konu alıyor. Şikayette bulunan firma Şampiyon Filtre, ürettiği filtrelerin eşdeğer nitelikte olduğunu, ancak buna rağmen Mercedes’in, kendi yetkili servisleri tarafından ürünlerinin kullanımının engellendiğini ileri sürmüş. Kurul araştırmaları sonucunda şikayet konusunun aslında eşdeğer parça kullanımına yönelik değil, müşteri tarafından getirilen parçanın kullanılıp kullanılmamasına yönelik olduğunu söylüyor. E bir de Şampiyon Filtre tarafından ürünlerinin gerçekten eşdeğer nitelikte olup olmadığı ispatlanmamış. Ayrıca yapılan yerinde incelemelerde birçok Mercedes yetkili servisinden eşdeğer yedek parçaların kullandığı görülmüş. Bu sebeple Kurul herhangi bir soruşturma açmaya gerek duymadan dosyayı sonlandırmış.

Yeni kasko poliçelerinin geçerli olmasıyla birlikte eşdeğer – orijinal parça kullanımına yönelik uyuşmazlıkların da asgari düzeye ineceğini söylemeden de geçmeyelim.

Yeni kasko poliçesi ne mi? Okumayanlar için tık tık…