2015’de Neler Oldu?

Tabi neler olduğunu yalnızca “rekabet kuralları” bakımından yazmak istiyorum. Eskisi gibi. Gerçeğine kalem dayanmaz.

O halde başlayalım 2015 Rekabet Almanağına…

2015’in ‘en’leri kıvamında Top (5) Listesi:

  • En pahalı bilet: Danıştay Rekabet Kurulu’nun AFM-Mars birleşme işlemine iznini iptal etti derken, bu karar da bozuldu ve izin kararı yine yürütülebilir duruma geldi.
  • En taraflı pazar: Rekabet Kurumu, çift taraflı pazarlardan bazılarına daha el attı ve geçmişte en çok kayrılan müşteri şartına ilişkin olarak almış olduğu tek kararına yenilerini ekleyeceğini gösterdi.
  • En çoğalan soruşturma: Tüketici elektroniği ve bilgisayar/konsol alanında faaliyet gösteren teşebbüslere yenileri eklenerek soruşturma açıldı. Video oyun severlerden birinin soruşturma hakkındaki görüşlerini buradan izlemenizi öneririm.
  • En üzücü hat trick: Passolig ismiyle yürütülen e-bilet uygulamasına soruşturma açılmadı. Mevcut haliyle üç sezon boyunca bireysel muafiyet kapsamında değerlendirilmesine karar verildi. Anayasa Mahkemesi ise ilgili Kanun ve uygulamanın kamu yararına vurgu yaptı. Belit iki senedir maçlara gidemedi.
  • En ilk RUP: Lesaffre tarafından Dosu Maya’nın devralınmasına ilişkin başvuruda, Kurum tarihinde ilk defa, Rekabet Uyum Programı yürütülmesi taahhüt olarak kabul edildi.

Rekabet Kurumu bu sene 200’e yakın birleşme işlemine baktı ve 40’a yakın muafiyet başvurusunu ele aldı. Kurum ayrıca 20 civarı soruşturma açtı ve 10 soruşturmayı sonlandırdı.

Peki bunlar dışında neler oldu?

  • Rekabet Kurulu’na Başkan, İkinci Başkan ve Üye atamaları tamamlandı ve telaş içerisinde beklenen kararlar alınabildi.
  • Anadolu Endüstri Holding’in Migros üzerindeki kontrolüne dair başvuru, taahhütler kapsamında onaylandı.
  • Koç Holding iştiraki Setur tarafından Beta Marina ve Pendik Turizm hisselerinin devralınması işlemine geçit verilmedi.
  • Aygaz’ın bayilerinin yeniden satış fiyatını belirlediği iddiası yeniden Kurul’a intikal etti ve Aygaz’a soruşturma açıldı.
  • Türk Hava Yolları  dışlayıcı eylem iddiasıyla yine gündemdeydi, ancak Rekabet Kurulu teşebbüsün hakim durumunu kötüye kullanmadığına karar verdi.
  • Özelleştirmeler tam gaz ilerledi.
  • Ceza Yönetmeliği’nin uygunluğu konusunda İdare Mahkemesi-Danıştay çatışması sürdü.
  • Rekabet Kurumu, BTK’dan sonra EPDK ile de el sıkıştı.
  • Rekabet incelemelerinde dijital delillerin kullanılmasına yönelik tartışmalar hız kesmedi.
  • Motorlu taşıtlara yönelik grup muafiyeti kurallarının değiştirilmesine yönelik adımlar atılmaya devam etti. Onun yerine akaryakıt ve LPG sektörü ile AR-GE anlaşmalarına ilişkin tebliğlerle tanışıldı.
  • AB İlerleme Raporu’ndaki değerlendirmeler kendini tekrarladı.
  • Kurul kararları kısalmaya devam etti.
  • Rekabet Kanunu Tasarısı ise uzaktan el sallamaya ve bizi bekletmeye devam etti (BEKLEYEMEDİ).

Seneye güzel başlangıçlarla görüşmek üzere.

Telekomda tek pazar için büyük adım

AB yetkilileri, 2017 yılının Haziran ayında mevcut telekomünikasyon düzenlemelerinde önemli bir değişikliğe imza atılacağını ve GSM işletmecileri tarafından, AB üye ülkeleri arasında, uluslararası roaming ücreti talep edilmesinin kesin olarak sonlandırılacağını açıkladı. Böylece diğer AB üye ülkelerine ziyarete giden AB vatandaşları (ve tabi sıklıkla Brüksel’e gitmek durumunda kalan AB yetkilileri), mobil ses, SMS ve data hizmetlerinden kendi ülkelerindeki fiyatlarla yararlanabilecek.

Cloud Computing And Wireless Communications

Roaming konusuna ilişkin düzenleme tüketici organizasyonları tarafından büyük sevinçle karşılanırken, büyük GSM işletmecileri ve GSM İşletmecileri Birliği (GSMA) düzenlemeye tepki gösterdi. Vodafone ve Deutsche Telekom gibi önemli pazar gücüne sahip olan işletmeciler, roaming için ek ücret alınmasının yasaklanmasının beklenmeyen etkilere yol açacağını ileri sürüyor. Buna göre, işletmeciler roaming’den elde edilen gelirleri genellikle altyapı yatırımlarında kullanıyor ve bu gelirin ortadan kalkması halinde altyapı yatırımlarının sekteye uğraması riski bulunuyor. Yatırımların aksamaması için ise, roaming’de yaşanan değer kaybının diğer hizmetlerden çıkarılması gerekebilir ki bu durumda tüketicinin daha çok önemsediği bazı hizmetlerde fiyat artışları da kaçınılmaz olabilir (waterbed effect).

Aslında mevcut durumda GSM işletmecileri iktisat literatüründe “Ramsey fiyatlaması” adı verilen bir uygulamadan faydalanıyorlardı. Bu uygulama, sunulan hizmetin birden çok parçaya ayrılarak ücretlendirilmesinin mümkün olduğu durumlarda, talep esnekliği yüksek olan hizmette düşük fiyat, talep esnekliği düşük olan hizmette ise yüksek fiyat alınmasını öneriyor. Bu sayede, talep tarafında önemli bir sorun yaşamadan karlılığın artırılması da mümkün olabiliyor. AB Konseyi ve Parlamentosu, Komisyon’un bulguları ışığında bir müdahalede bulunana kadar, roaming hizmetleri de bunun iyi bir örneğini teşkil ediyordu. Abonelerin kendi ülkelerindeki hizmetler bakımından oldukça yüksek olan talep esnekliği, çeşitli nedenlerle roaming hizmetlerinde ciddi derecede düştüğünden, işletmeciler de bu hizmetlere ilişkin fiyatları karlı olarak maliyetlerin çok üzerine çıkarabiliyordu. Ancak Haziran 2017’den itibaren, ulusal ve uluslararası ücretlerin eşitlenmesi zorunlu hale geleceğinden bu ihtimal de ortadan kalkmış olacak.

Acaba Türkiye’de durum nedir?

Ülkemizde GSM işletmecileri yukarıda izah edilen uygulamaya aynen devam ediyor ve roaming hizmetleri için talep edilen fiyatlar maliyetlerin çok çok üzerinde yer alıyor. Sorunu giderebilecek AB benzeri bir uluslarüstü otorite olmaması da çok büyük sorun yaratıyor. Mevcut durumda, bir ülkede faaliyet gösteren işletmecinin abonelerinin diğer ülkede roaming hizmeti alabilmesi için, bu işletmecinin diğer ülkedeki bir işletmeci ile anlaşması gerekiyor. Yani ses, SMS ve data hizmetleri öncelikle abonenin kendi ülkesindeki işletmeci tarafından (toptan seviyede) diğer işletmeciden satın alınıyor ve sonra (perakende seviyede) aboneye yeniden satılıyor. Dolayısıyla pazara yönelik müdahalelerin farklı ülkelerdeki işletmecilerin toptan pazarda uyguladığı fiyata da müdahale edebilmesi gerekiyor.

AB Konseyi ve Parlamentosu’nun düzenlemeleri tüm üye ülkelerdeki işletmecileri bağladığından, AB’de toptan seviyedeki fiyatlar düzenlenebiliyor. Bir diğer deyişle, herhangi AB üye ülkesindeki Parlamento’nun işletmecinin, diğer ülkedeki işletmeciden roaming hizmetleri için talep edebileceği azami ücret Komisyon ve kontrolü altında. Toptan pazardaki maliyet kontrol edildiğinde, işletmecilerin perakende seviyede kendi abonelerinden talep edebileceği ücrete de bu maliyete dayalı bir tavan getirilebiliyor ve dolayısıyla doğrudan fiyata yönelik düzenlemeler yoluyla roaming ücretlerinin oldukça düşük seviyelerde kalması sağlanabiliyor.

Oysa ülkemizde BTK’nın diğer ülkelerdeki işletmecilerin Türkiye’deki işletmecilerden alacağı fiyata müdahale etmesi söz konusu değil. BTK toptan seviyeye müdahale edemediğinden, perakende seviyeye yönelik bir adım atmaktan da haklı olarak kaçınıyor. Bu sebepten ötürü, Türkiye’deki roaming ücretlerinin düzenleyici kurum müdahalesiyle çözülmesi de mümkün görünmüyor.

AB’deki çözüm Türkiye için geçerli olmadığından, ülkemizde sorunun ortadan kalkması ya da biraz olsun hafifletilebilmesi için akla gelen tek alternatif rekabet hukuku kurallarının 02f2ba6uygulanmasıdır. Mevcut durumda roaming hizmetlerindeki rekabetin sınırlı seviyede kalmasında, işletmecilerin pazar gücüne sahip olması da rol oynuyor. Türkiye pazarında önemli pazar payına sahip olan ve dolayısıyla yurt dışına çok sayıda abone gönderen işletmeciler, yurt dışında roaming hizmeti alacağı işletmeciyi seçerken, işletmecinin kendisine sunduğu fiyatı değil, karşılık olarak Türkiye’ye gönderebileceği abone sayısını dikkate alıyor. Hal böyle olunca, farklı ülkelerde yüksek pazar gücüne sahip işletmeciler karşılıklılık prensibine dayalı sözleşmeler imzalıyor ve küçük işletmeciler ne kadar rekabetçi teklifler sunarsa sunsun, pazardan pay elde edemiyor. Toptan pazarın önemli bir bölümünün küçük işletmecileri kapanması dolayısıyla, bu işletmecilerin perakende seviyede de rekabetçi teklifler sunması zorlaşıyor.

Esasen 2013 yılında Rekabet Kurumu roaming pazarındaki bu uygulamaların Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddelerine aykırı olduğu yönünde bir şikayeti inceledi. Ancak Kurul yaptığı incelemeler neticesinde söz konusu anlaşmaların Kanun’un 4. veya 6. maddelerini ihlal ettiğine dair yeterli delil olmadığı gerekçesiyle soruşturma açılmasını reddetti. Karara gerekçe olarak Türkiye’de faaliyet gösteren işletmecilerin roaming pazarındaki paylarının ulusal pazardaki payları ile paralel olması ve bunun pazar kapama olmadığına işaret etmesi gösterildi. Oysa esasen roaming pazarı ile ulusal pazar arasında bir bağlantı olması gerekmiyor. Hatta Kurul’un bahsettiği bağlantının, şikayete konu karşılıklılık anlaşmaları dolayısıyla ortaya çıktığı dahi söylenebilir. İlgili Kurul kararına ilişkin idari yargı süreci şu an için devam ettiğinden karar kesinleşmiş değil. Ancak yine de yakın zamanda Türkiye’deki durumun değişmesi de kolay görünmüyor.

Rekabet Hukuku Sempozyumu’na ilişkin çalışma yayınlandı

Rekabet Kurumu ile Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen ve “Rekabet Hukuku ile İlgili Kurul ve Yargı Kararları Sempozyumu” kapsamında sunulan bildiri ve tartışmaları içeren çalışma yayınlandı.

conflict nurse manager 1 400.jpgÇalışmada, Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı Ortaklarından eski Rekabet Kurumu uzmanı Av. Şahin Ardıyok ile Av. Barış Yüksel’in “Mevzuat ve Danıştay Kararları Işığında Bilgi Teknolojileri İletişim Kurumu ile Rekabet Kurumu Arasındaki Yetki Çatışmaları” başlıklı makalesi de yer alıyor.

Söz konusu makale kapsamında, ilk olarak, kalıcı ve geçici piyasa aksaklıkları inceleniyor ve bu aksaklıkların giderilmesinde kullanılan öncül ve ardıl müdahale yöntemleri izah ediliyor. Takip eden bölümde ise, elektronik haberleşme piyasalarına özgü kalıcı ve geçici piyasa aksaklıkları irdeleniyor. Kalıcı piyasa aksaklıkları kapsamında doğal tekeller, şebeke dışsallıkları ve bilgi asimetrisi ele alınarak bu piyasa aksaklıklarının oluşmasının öncül regülasyonlarla nasıl engellendiği ve hangi aşamada ardıl müdahalelere ihtiyaç duyulabileceği açıklanıyor. Geçici piyasa aksaklıkları incelenirken özellikle fiyata dayalı kötüye kullanma halleri dikkate alınarak bu sorunların çözümünde kullanılan ardıl müdahale yöntemleri üzerinde duruluyor.

Çalışmanın üçüncü bölümünde ise, geçmişte BTK ve RK arasında oluşan yetki çatışmaları, kurumlar arasında imzalanmış olan protokol ve bu protokolün etkileri dikkate alınarak yetki dağılımına ilişkin yasal çerçeve çizilmeye çalışılıyor. Dördüncü bölümde ise, iki Kurum arasında oluşan yetki çatışmalarına ilişkin olarak Danıştay’ın vermiş olduğu başlıca kararlar üzerine yoğunlaşarak iki Kurum açısından Danıştay’ın yargısal denetim yapısı inceleme konusu yapılıyor. Makalenin son bölümünde ise fiyat sıkıştırmalarına değinilerek BTK ile RK tarafından ardıl yöntemlerle fiyat sıkıştırmalarına hangi yollarla müdahale edildiği değerlendiriliyor.

 

 

Telekom piyasasında AB rüzgarları – Fiyat sıkıştırmasına ilişkin usul ve esaslar

Fiyat sıkıştırması incelemelerine yönelik düzenleme belki de bir dönüm noktası teşkil ediyor. Bizim de dahil olduğumuz projenin detay ve sonuçlarını Barış Yüksel anlatıyor.

Fiyat Sıkıştırmasının Tespitine, Önlenmesine ve Giderilmesine İlişkin Usul ve Esaslar 01.07.2014 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yürürlüğe girdi. Söz konusu düzenlemenin yürürlüğe girmesi ile ülkemizde elektronik haberleşme piyasalarının regülasyonu bakımından adeta bir basamak atlandığını söylemek abartı olmayacaktır.

İlk olarak şunu belirtelim ki, bahsi geçen düzenleme Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı ortak avukatlarından Şahin ARDIYOK’un hukuk alanında kilit uzman olarak görev yaptığı “Elektronik Haberleşme Sektöründe Rekabet Karşıtı Davranışların Önlenmesine İlişkin Teknik Yardım Projesi’nde” yer alan danışmanlar (WIK ve Deloitte) ve BTK uzmanlarının titiz çalışmalarının ve güçlü işbirliğinin sonucunda hazırlandı.

2_fullsizeDüzenleme ile toptan pazarda etkin piyasa gücüne sahip olan ve bu gücü özellikle perakende pazar rekabetini kendisi veya iştirakleri lehine bozan işletmecilerin bu davranışlarının engellenmesi amaçlanıyor. Düzenlemede yer alan dikey bütünleşik işletmeci tanımı, rekabet hukukundaki “teşebbüs” kavramının BTK tarafından da belli ölçüde benimsendiğini gösteriyor ve fiyat sıkıştırmasının engellenmesi noktasında BTK’nın etkinliğini arttırıyor. Öncül müdahaleler bakımından ise AB üyesi ülkelerdeki uygulamalara paralel olarak sadece piyasada en fazla etki doğurması beklenen “en önemli tarifelere” yoğunlaşılıyor. Böylece bir yandan BTK’nın iş yükünün aşırı derecede artması engellenirken, diğer yandan piyasadaki rekabeti bozma ihtimali üst seviyede olan uygulamaların baştan itibaren kontrol altına alınması sağlanıyor. BTK’nın öncül teste tabii tutmadığı, ancak buna rağmen piyasada olumsuz etkiler yaratan tarifeler bakımından ise yine kısa zaman içinde ardıl testler uygulanmasına olanak tanınıyor.

Bu güne kadar elektronik haberleşme sektöründe fiyat sıkıştırması iddiaları büyük ölçüde Rekabet Kurumu’nun gündemini meşgul ediyor ve uzun süren soruşturma süreçleri sonucunda Kurul’un tek seferlik müdahaleleri söz konusu oluyordu. AB uygulamasına paralel bir şekilde BTK tarafından uygulanacak fiyat sıkıştırması testi ile BTK’nın bu alandaki inisiyatifinin artması pek çok avantajı beraberinde getiriyor. Öncelikle BTK uzmanları doğrudan elektronik haberleşme piyasaları üzerinde uzmanlaştıklarından piyasanın yapısı hakkında doğal olarak daha fazla bilgiye sahipler ve işletmeci davranışlarını çok iyi tanıyorlar. Bunun yanı sıra piyasa BTK tarafından sürekli olarak gözetim altında tutuluyor ve müdahale için çok daha hızlı ve etkin yöntemlere sahip. Ayrıda işletmeciler açısından da çerçevesi mümkün olan en açık biçimde çizilen usul ve esasların varlığı hukuki belirliliği sağlıyor. Ancak BTK ve Rekabet Kurumu arasındaki belki de en önemli fark fiyat sıkıştırmasının giderilmesinde kullanılacak yöntemler noktasında ortaya çıkıyor. Fiyat sıkıştırmasının Rekabet Kurulu tarafından yürütülen bir soruşturma sonucunda tespit edilmesi halinde Kurul işletmecileri idari para cezasına çarptırsa da toptan pazar fiyatlarına müdahale edemiyordu ve fiyat sıkıştırması ancak perakende pazar fiyatının artırılması ile mümkün oluyordu. Oysa BTK gerekli gördüğü durumlarda perakende pazar fiyatının artırılması yerine toptan pazar fiyatının düşürülmesini de sağlayabilecek ve böylece tüketiciler açısından da çok daha lehe bir durum ortaya çıkacak.

Son olarak, düzenlemenin ekinde, uygulanacak fiyat sıkıştırması testine ilişkin detaylı açıklamalara yer veriliyor ve hem korunmak istenen alternatif işletimciler hem de yükümlülüğün muhatabı konumundaki yerleşik işletmeciler için hukuki belirlilik en üst düzeye çıkarılmaya çalışılıyor. Düzenlemenin eki incelendiğinde, BTK tarafından uygulanacak fiyat sıkıştırması testinin AB Komisyonu tarafından ortaya koyulan prensiplere uygun olduğu ve makul derecede etkin sayılabilecek alternatif işletmecileri de koruyarak uzun vadede piyasayı daha rekabetçi hale getirmeyi amaçladığı görülüyor.

Sonuç olarak; dünyanın farklı ülkelerinde çalışan ve her biri alanlarında uzman olan hukukçu, mühendis ve iktisatçıların bir araya geldiği bir proje takımı ve BTK uzmanlarının yaklaşık bir yıl süren sıkı çalışmalarının en önemli meyvelerinden olan bu düzenleme, ülkemiz elektronik haberleşme pazarlarının özellikle de perakende seviyesini çok daha rekabetçi kılma potansiyeli taşıyor.

Bi ara bi özerk kurullar vardı hakkaten…

Ben bu özerk kurullara olan inancımı uzman yardımcısı olarak işe başladığımın ikinci ayında maaşın bir ay tek bir ay çift olmadığını anladığımda kaybetmiştim zaten. AKP yine iyi dayandı.

Memleketin mide bulandıracak kadar baş döndürücü gündeminden dolayı bir sene gecikmiş bir yazı bu. 

Akademik kaynaklarda bağımsız idari otorite olarak geçen kurullar, basında daha çok özerk kurul olarak anılırdı. ‘80lerin vatkalı gömleği, ’90ların yeni dünya düzeni neyse, 2000’lerin özerk kurul’lu, Jean Monnet burslu bürokrasisi de oydu.

Siyasal, hukuk ve işletme fakültelerinin mezunlarının hayalini süsleyen kurumların maaşları ve diğer olanakları iyi elemanları tutmaktan çok bürokrasinin diğer kesimleri ile kıskançlık gibi görünen bir nefret ilişkisi içine girmelerine yol açmıştı. Özerk kurumların yeni oluşan bürokrasisi de maaşlarını, harcırahlarını, lojmanlarını, yurtdışı yüksek lisans olanaklarını sınırlayan bakanlık memurlarına karşı boş değildi. Bu karşılıklı ilişki, koalisyon hükümetleri devrinin bitip de tek partiye geçildiğinin ilk yıllarında özerk kurulların hükümet nezdinde hamisiz kalmasına yol açmıştı.

komite
“O eski kurullar kaldı mı artık?”

Sonuç olarak özerk kurullar, aynı kaderlerinin bağlandığı Avrupa Birliği sevdası gibi 2000’lerde sıkışıp kaldı. 17 Aralık 2013’den beri her ay yeni bir kurumda bahar temizliği yapan hükümet, İMKB, SPK, BDDK gibi birçok yerde orta kademe yöneticilerinin görevden alınmasını sağladı. Bu durum çoğumuz için sürpriz olmadı, zira 2010’dan beri bir çok kurumun yasasında idari yetkilerin kurullardan alınıp başkana verildiğini, kurul üyeliklerinin atama yetkisinin tamamen hükümete verildiğinin haberlerini vermiştik.

Bir zamanlar mali ve idari özerkliği sayesinde gündelik siyasetten bağımsız ve “teknik” kararlar alacağı varsayılarak kurulan özerk kurullara artık yeni bir ad bulmak gerekiyor.

Pazarlardan Haberler’in yakından takip ettiği Rekabet Kurumu, Bilgi Teknoloji ve İletişim Kurumu ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ile birlikte BDDK, SPK, TAPDK ve kısmen RTÜK’ün de oluşturduğu ekonomiyi düzenlemekle görevli bu kurulların yasaları yapılırken bir meslek büyüğümün geçenlerde bir sohbette dediği gibi, aynı partinin üst üste iki defa genel seçim kazanacağı hesap edilmemişti. Ve fakat özerk kurulların özerkliğini, bağımsız idari otoritelerin otoritelerini kaybetmelerinin başka nedenleri de var.

Geçtiğimiz onbeş yılda özerk kurulların ne kadar amaçları ile bağdaşır biçimde hareket ettikleri, gelinen noktanın belirleyicisi oldu. Bağımsız olarak kalmalarını gerektirecek hangi cesur karara imza atabildiler ki, şimdi eyvah edelim?

"Özerksen özerkliğini bil!"
“Kim özerkmiş?”

Aynı, AKP’nin iktidarı devraldığı Ordu ve Yargı gibi, kendilerine atfedilen tarafsızlık, adillik ve kurtarıcılık gibi rolleri yerine getirememiş olmaları özerk kurullar için de aslında en büyük handikap oldu. Yoksa, yaptığı işlerle kendini hem piyasaya hem de kitlelere birer kurum olarak kabul ettirebilmiş olsalardı bugün siyasi baskıya karşı dik durabilirlerdi. Artık bir daha ki sefere inşallah.

Geleceğe dönüş: BTK’dan bir haber daha

BTK’dan Turkcell’e yeni yıl sürprizi… Barış Yüksel anlatıyor.

BTK 21 sayılı karar ile Turkcell’in yalnızca tarifelerde değil, aynı zamanda tüm kampanyalarda şebeke içi konuşma ücretlerini toptan pazarda MVNO’lara sunduğu şebeke içi çağrı ücretlerinin altında belirlemesini zorunlu tuttu.

back-to-the-futur-ii

BTK Turkcell’in mobil şebekelere erişim ve çağrı başlatma pazarında etkin piyasa gücüne sahip olması dolayısıyla ortaya çıkabilecek olumsuzlukları engellemek adına, 2009 yılında 149 sayılı o meşhur kararını almıştı. Bu karar ile Turkcell’in tüm tarifelerinde şebeke içi konuşma fiyatlarını çağrı sonlandırma fiyatlarının üstünde belirlemesi zorunlu tutulmuştu.

Ancak 149 sayılı kararın ardından Turkcell tüm tarifelerinde bu yükümlülüğe harfiyen uysa da, çeşitli kampanyalarla çağrı sonlandırma ücretlerinden çok daha düşük şebeke içi konuşma ücretleri belirlemeye başladı ve 149 sayılı karar fiilen anlamını yitirme riski ile karşı karşıya kaldı. Nihayet BTK duruma müdahale kararı aldı ve bu kararını tüm kampanyaları kapsayacak şekilde genişletti.

Ancak 2013’ün Mart ayında bir de 142 sayılı karar çıktı… Diğer bir blog yazımızın konusunu oluşturan ve “zamanlaması manidar” olan 142 sayılı karar ile Turkcell’in şebeke içi konuşma ücretlerinin yalnızca çağrı sonlandırma ücretlerinin değil, (çağrı başlatma maliyetlerini de içeren) toptan pazarda MVNO’lara sunulan şebeke içi çağrı ücretlerinin de üstünde olması gerektiği kararlaştırıldı.

İşte bu karar alınırken Turkcell’e bir şans verildi ve kararın kapsamı yine sadece tarifeleri kapsayacak şekilde daraltıldı. Ancak bu daraltma da çok kısa sürdü ve 2014’ün başında BTK Turkcell’e çbir yılbaşı sürprizi hazırlayarak yükümlülüğün sınırını bir kez daha tüm kampanyaları kapsayacak şekilde genişletti. Böylece BTK kararlarını takip edenler için de “Geleceğe Dönüş” filminden bir sahne ortaya koyulmuş oldu.

Kılık Değiştirmiş Bir Devlet Müdahalesi

Posta hizmetlerinde BTK’ya önemli görevler verildi. Bu görevleri, zorlukları ve önerileriyle Barış Yüksel ele alıyor.

Türkiye’de posta hizmetlerinin “serbestleştirilmesi” esasen uzun zamandan beri gündemde olan bir konuydu ve nihayetinde 2013 yılı ortalarında çıkan bir Kanun ile konuya ilişkin somut bir adım atıldı: Serbestleşmeye ilişkin kriterleri belirleme ve piyasayı düzenleme görevleri BTK’ya verildi.

mektup-arkadaşlığıHer ne kadar BTK’ya verilen görev görünüşte piyasayı serbestleştirmekse de, aslında ülkemizde zaman içinde pazar “kendi kendini” serbestleştirmişti. Tamamen serbest piyasa koşulları altında faaliyet gösteren ve herhangi bir devlet düzenlemesine tabi olmayan kargo şirketleri pazarı son derece rekabetçi bir hale getirmişlerdi. Yani Türkiye’de posta hizmetleri bakımından var olan yasal tekel fiiliyatta zaten ortadan kalkmıştı.

Hal böyle olunca BTK’ya tam olarak nasıl bir görev yüklendiği sorusu önem kazanıyor. Nitekim çok basitçe ve biraz da safça düşünüldüğünde BTK’dan tek istenenin fiilen zaten rekabete açılmış bulunan bir piyasayı hukuken de serbestleştirmesi ve bu karışıklığa son vermesi olduğu düşünülebiliyor.

Ancak aslında çok daha farklı bir gerçek söz konusu ve BTK’nın işi göründüğünden çok daha zor.

Zira BTK’dan asıl beklenen fiilen rekabete açılan bir piyasayı yeniden düzenlemeye tabi kılması. Çünkü şu anda BTK’nın Kanunda öngörülen parametreler çerçevesinde PTT’nin yasal tekel sahipliğinin çerçevesini çizmesi ve halihazırda serbest olarak faaliyet gösteren kargo şirketlerini de düzenlemeye tabi tutması gerekiyor. Bir diğer deyişle BTK, mevcut durumda rekabetçi olan piyasadaki rekabeti azaltmak (kargo şirketlerinin faaliyet göstereceği alan ve ağırlık sınırlarını belirlemek) ve henüz var olmayan bir takım ilave giriş engelleri (ör: lisans ve izin prosedürleri getirmek) yaratmak zorunda.

Gerek kuruluş amacı, gerek çalışanlarının kafa yapısı dolayısıyla piyasaları mümkün olduğunca rekabetçi kılmayı amaçlayan ve teknolojik gelişme ihtiyaçları izin verdiği ölçüde rekabeti destekleyen bir kuruma bu şekilde bir görev yüklenmesi ise oldukça ironik.

Peki BTK’nın bu düzenlemeleri yaparken en çok zorlanacağı alanlar nedir?

Öncelikle çözülmesi gereken konu evrensel hizmet konusu. PTT’nin sahip olacağı yasal tekelin sınırları çizilirken mutlaka evrensel hizmet için gerekli kaynağın nasıl elde edileceği debelirlenmeli. Bunun için ise iki temel aracın kullanılması gerekiyor. Ağırlık limiti ve saklı tutulan alan. Ağırlık limiti olarak belirlenen limitin altındaki postaların kargo şirketlerince gönderilmesi mümkün olmayacak ve bu şirketler saklı tutulan alanlarda faaliyet gösteremeyecek. Böylece PTT’nin yasal tekelinin çerçevesi belirlenecek. Tabi bu alanlarda PTT’ye yönelik olarak (düzenleme ile fiilen de tekel sahibi olacağı için) bir de fiyat regülasyonu uygulanacak.

Şimdi de evrensel hizmet yükümlülüğünü ve bu yükümlülük ile yakından ilişkili olan ağırlık limiti ve saklı alan kavramlarını biraz açalım. Evrensel hizmet yükümlülüğü kanunda “belirlenmiş ilke ve kurallar çerçevesinde, bir posta hizmetinin coğrafi alan farkı gözetilmeksizin ülke sınırları içerisinde tüm kullanıcılar için karşılanabilir ücretlerle kesintisiz olarak sağlanmasını” ifade edecek şekilde tanımlanmış.

Evrensel hizmet yükümlülüğünün temel amacı hizmet götürmenin ekonomik açıdan karsız olduğu alanlara da posta hizmetinin, üstelik uygun ücretlerle, götürülmesini sağlamak. Bu alanlar ise tahmin edileceği üzere coğrafi açıdan ulaşımın zor olduğu ve nüfusun yoğun olmadığı alanlar olarak ortaya çıkıyor. Ancak tabi ki bu hizmetin gideceği yerlerin ve buralara ne sıklıkta gidileceğinin de bir sınırı olması gerekiyor. Zira örneğin yalnızca 20 kişinin yaşadığı bir köye haftanın her günü bir PTT memurunun posta toplamak ya da iletmek için gitmesi son derece anlamsız olacaktır. Ayrıca buralarda uğranılan zararı da çapraz sübvansiyon yoluyla aslen hizmet götürmenin ucuz olduğu bölgelerde yaşayan kullanıcılar karşılayacaktır.

İşte bu yüzden BTK’nın hem bu hizmetin götürülmesi gereken yerler bakımından nüfusa dayalı bir sınır belirlemesi ve hizmetin asgari olarak hangi sıklıkta götürülmesinin zorunlu tutulacağını tespit etmesi gerekiyor. Tabi bu sınırlar aşağı çekildikçe evrensel hizmetin finanse edilmesi için gereken miktar da artıyor.

İşte evrensel hizmet için gereken finansman ihtiyacının artması da PTT’ye tanınacak yasal tekelin çerçevesinin genişletilmesini zorunlu kılıyor. Gidilmesi gereken alanların nüfus sınırı düştükçe ve bu alanların asgari olarak ziyaret edilmesi gereken sıklık arttıkça saklı alanın genişletilmesi ve ağırlık limitinin arttırılması gerekiyor. Yani kargo şirketlerinin hizmet götürebileceği coğrafi bölgeler daralıyor ve bu şirketlerin taşımasına izin verilmeyen posta miktarı artıyor. Örneğin ağırlık limiti 20 gram ile sınırlı tutulduğunda dahi pazarın yarıya yakının kapanması söz konusu olabiliyor. Böylece özellikle şirket arası yazışmalar bakımından piyasaya giriş ciddi derecede engelleniyor. Dolayısıyla bu parametrelerin belirlenmesi esnasında son derece hassas davranılması gerekiyor.

Evrensel hizmet sorunu çözüldükten sonra bir de yetkilendirme rejimi oluşturması gerekiyor. BTK’nın burada sınırlı kaynak kullanımı ihtiva etmeyen elektronik haberleşme hizmetlerindekine benzer bir yaklaşım izleyerek bildirim esasını benimsemesi ise ne yazık ki mümkün değil. Zira Kanunda verilen yetkinin bir bedel karşılığında verileceği açıkça ortaya koyuluyor. Yani Kanun burada da bir piyasaya giriş engeli yaratılmasını adeta zorunu tutmuş durumda.

Bu yazıyı noktalamadan son olarak şu hususun da altını çizmek gerekir ki serbestleşme adı altında yapılan bu yeniden düzenlemenin altında aslında çok ciddi bir gerekçe yatıyor. PTT’nin sağladığı istihdamın korunabilmesi. Bu yüzden piyasadaki rekabetin mümkün olduğunca ortadan kalkmasını destekleyenlerin sayısı da azımsanamayacak kadar fazla.

BTK bir anda elinde bulduğu bu iki tarafı keskin bıçak ile ne yapsa yüksek ihtimalle ciddi eleştiri oklarına maruz kalacak. Ancak taban tabana zıt çıkarları olan ve her ikisi de oldukça kuvvetli sayılabilecek menfaat gruplarının ikisine de eşit mesafede durabilecek (ve dolayısıyla iki grubu da ciddi derecede kızdıracak) bir düzenleme yapabilirse BTK önemli bir başarı elde edecektir.

Bizimla Deyılsın!

Bilgi, iletişim ve medya denildiğinde 2013 yılına dair akla pek çok konu geliyor elbet. Avrupa Birliği’nin yorumlarını ise Ceren Üstünel ile Barış Yüksel anlatıyor.

Yılan hikayesine dönen Türkiye’nin AB’ye katılma süreci çerçevesinde 2013 yılındaki gelişmelerin ve atılan adımların değerlendirildiği İlerleme Raporu’nu anlatırken,  sıra Bilgi Toplumu ve Medya başlığına geldi.

Rapor’da evrensel hizmet, pazar analizi, geçiş hakkı ve güvenlik politikası konularında gelişme kaydedildiğini söyleyen AB; spektrum yönetimi, evrensel hizmet rejimi, yetki ve öngörülebilirlik ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile BTK arasındaki sorumluluk paylaşımı konusunda ise daha fazla çaba sarf edilmesi gerektiğini söylüyor. Özellikle spektrum yönetimi, sayısal uçurum ve sınır ötesi koordinasyonlar konularının AB mevzuatı ve Posta ve Telekomünikasyon İdareleri Avrupa Konferansı ile uyumlu olarak açıklığa kavuşturulması şart görülüyor.

Failed TestPazar analizi ve etkin piyasa gücüne sahip işletmecilere uygulanacak yükümlülükler konusunda son dönemlerdeki çalışmalarını geliştiren BTK ise takdir ediliyor.

Ancak iki hususun elektronik haberleşme piyasalarındaki rekabetin önünü kestiği dile getiriliyor.

Bunlardan ilki BTK’nın tüm olumlu çabalarına rağmen ülkemizde halen gerçek anlamda bir MVNO kurulamamış olmasının temelinde yatan vergi düzenlemesi. Zira yürürlükteki mevzuat MVNO olarak faaliyet gösteren işletmecileri kendi şebekelerine sahip olan işletmecilere kıyasen çok ağır bir vergi yükü altına sokuyor ve pazara girişin önünü büyük ölçüde kapatıyor. Rapor’da da bu olumsuz durumun altı çizilmiş.

Diğer husus ise doğrudan BTK ile ilgili. BTK yakın zamanda aldığı bir karar ile Türkiye’de faaliyet gösteren işletmecilerin yurt dışından gelen aramalara uygulayacağı çağrı sonlandırma ücretlerine ilişkin tüm düzenlemeleri kaldırmış ve işletmecileri tamamen serbest bırakmıştı. Aslen her bir işletmecinin kendi şebekesinde sonlanan çağrılar bakımından tekel hakkı sahibi olduğu ülkemizde de kabul ediliyor ve dolayısıyla tüm işletmecilerin MTR’ları düzenlemeye tabi tutuluyor. Ancak Türkiye’deki işletmecileri koruma kaygısıyla alınan bu karar AB’nin de gözünden kaçmamış ve BTK’nın bu kararı ile bir piyasa aksaklığı yarattığı dile getirilmiş.

Değerlendirmelere bilgi toplumu hizmetleri ile devam eden Rapor’da, Siber Güvenlik Konseyi’nin kurulması ve temelde siber saldırıları önleme ve müdahale etme konusunda kabul edilen Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve Eylem Planı her ne kadar puanımızı artırsa da, halen Elektronik Ticaretin Düzenlenmesine İlişkin Kanun ile Kişisel Verilerin Korunmasına İlişkin Kanunların tasarı halinde olması bir anlamda bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtiyor.

Frekans planlaması ve sayısal yayıncılığa geçiş sürecinde Türkiye’nin sürekli olarak yaşadığı sıkıntılar ve yıllardır devam eden sürünceme durumu da Rapor’daki yerini almış. Zira halihazırda analog karasal yayıncılık hizmeti sunan televizyon kanallarınca adeta işgal edilmiş durumda bulunan 800 MHz frekansının bir türlü boşaltılarak daha etkin kullanıma tahsis edilememesi ve analog karasal yayıncılığın yerini hala dijital karasal yayıncılığa bırakmaması AB tarafından olumlu karşılanmamış.

AB’ye üyelik sürecinde “kokoreç yasaklanacak mı?“ gibi akıllarda soru işaretleri uyandıran pek çok önemli(!) sorunu inceleyen ve gündeme getiren medya ise bu sene de Gezi Parkı protestoları konusunda sınıfta kalıyor. RTÜK üyelerinin TBMM tarafından ve altı yıl boyunca görev yapmak üzere seçilmeleri Rapor’da RTÜK’ün bağımsızlığını zedeleyen en önemli unsur olarak vurgulanırken, Gezi Parkı protestolarını yayınlayan kanallara ceza verilmesi ve cezaların dayanağının toplumun milli ve manevi değerleri, genel ahlak, ailenin korunması, şiddete teşvik gibi içeriği ve sınırları belirsiz kavramlara dayandırılması da işin tuzu biberi olmuş.

“Sizi bir üst turda görmek isterdik ama bir dahaki sefere artık“

Bak Postacı Geliyor…

Posta Hizmetleri Kanunu ile birlikte posta hizmetlerinin serbestleşmesi sürecini Ceren Üstünel anlatıyor.

Artık neredeyse özelleşmeyen bir kurum ve tabiri caizse “rekabete açılmayan” sektör kalmadı gibi. Mayıs ayında yürürlüğe giren yeni Posta Hizmetleri Kanunu ile birlikte bu sektörlere bir yenisi daha eklenmiş oldu.

BOS001758Posta Hizmetleri Kanunu’nun yayınlanması ile birlikte sektörün serbestleştirilmesinin ilk adımı PTT’nin kuruluşu oldu. Kanun uyarınca PTT özel hukuk hükümlerine tabi bir tüzel kişilik olacak ve ona bağlı diğer iş yerleri ise PTT acenteleri olarak faaliyet gösterecek. Yeni düzenleme ile posta hizmeti vermek veya bu hizmet için gerekli altyapıyı kurup işletmek isteyenlerin ise önce Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) başvurarak yetkilendirme almaları gerekecek.

Sektörün “rekabete açılmasına” gerek var mıydı yok muydu soruları bir yandan kafamızı kurcalarken diğer yandan BTK’ya bu kadar sorumluluk ve dolayısıyla iş yükü yüklemenin de doğru olup olmadığı tartışma konusu. Çünkü geçmişte telekomünikasyon hizmetleri ile posta hizmetlerinin aynı çatı altında yürütülmesinin kapsam ekonomisi yaratmadığından hareketle, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu işler farklı ellerden verilmeye başlanmıştı. Şimdi ise sanki bir eskiye dönüş ile telekomünikasyonu düzenlemekle görevli devlet kuruluşuna posta hizmetlerinin regülasyonu görevini vermek ne ölçüde doğru bir politika tercihi beraber göreceğiz. Telekomünikasyonla posta hizmetlerinin ortak paydası ne kadar az ise, bunların regülasyonu ile ilgili bilgi gereksinimi de o kadar farklı olduğunu biliyoruz.

Kanun ile birlikte BTK’ya posta sektörüne ilişkin geniş çaplı düzenleme, denetleme ve yaptırım uygulama görev ve yetkileri verilmiş durumda. Tarifelerin onaylanması, yetkilendirme verilmesi, kullanıcı şikayetlerinin değerlendirilmesi ve gereken tedbirlerin alınması gibi hususların yanı sıra Kanun ile verilen görev ve yetkilere ilişkin tüm yasal düzenlemeleri de yapmak hem uzmanlık istemekte hem de oldukça vakit alacak gibi görünmekte. Zira Kanun çok genel bir çerçeve çizdiğinden yeni posta sektörünün nasıl olacağını şimdiden kestirmek çok zor görünüyor.

Sektörün nasıl şekilleneceği, gerçekten rekabetin tesis edilip edilemeyeceği, farklılaşmayı sağlayabilecek hizmet sağlayıcılarının ortaya çıkıp çıkmayacağı zamanla belli olacak. Şimdilik bizlere BTK’nın bir an önce gerekli düzenlemeleri yapmasını beklemekten başka yol görünmüyor. #direnpostasektoru

Arabağlantı Ücretleri Düştü – Ama Niye?

Ücretlerdeki düşüş, hem tüketiciler hem de piyasadaki rekabet bakımından olumlu bir gelişme. Ancak zamanlaması biraz manidar.

Nedenini Barış Yüksel anlatıyor.

Mobil şebeke işletmecilerinin, kendi abonelerinin rakip şebeke abonelerini araması durumunda rakip işletmeciye ödediği çağrı sonlandırma ücretini ifade eden ve miktarı BTK tarafından tayin edilen arabağlantı ücretlerinde BTK’nın aldığı karar ile önemli bir düşüş yaşandı. Karar ile Turkcell, Avea ve Vodafone’un arabağlantı ücretleri sırasıyla 2.50, 2.58 ve 2.96 kuruş/dakika olarak belirlendi. Bu ise önceki ücretlere göre yaklaşık %20’lik bir düşüş anlamına geliyor.

Arabağlantı ücretlerinin düşmesi hem tüketiciler, hem de piyasanın rekabetçi yapısı bakımından son derece olumlu bir gelişme.

BU001212Arabağlantı ücretlerinin düşmesi farklı şebeke abonelerinin birbiriyle konuşma maliyetinin düşmesi anlamına geliyor ve maliyetlerdeki bu düşüşün yakın zamanda her yöne tarifelerinin fiyatlarına da yansıması olası. Bir örnek vermek gerekirse, her yöne 500 dakikalık bir paket oluşturmak isteyen işletmeci, özellikle de pazar payı rakiplerine göre daha düşük ise, bu 500 dakikanın önemli bir bölümünün rakip işletmeci abonelerine yöneleceğini düşünerek, paket fiyatını belirlerken rakiplere ödeyeceği arabağlantı ücretlerini de dikkate almak zorunda kalıyor. Bir diğer deyişle arabağlantı ücretleri her yöne paketlerinin en önemli maliyet kalemlerinden bir tanesini oluşturuyor. Dolayısıyla bu ücretlerin düşmesi her yöne paketleri de daha ucuz hale getirmesi beklenebilir.

Ücretlerdeki düşüşün piyasa rekabetine etkisi ise, özellikle pazar gücüne sahip işletmecilerin kendi şebeke içi konuşma fiyatlarını düşük tutup, rakip abonelerin kendi abonelerini aramasının maliyetini yükseltmesini engellemesi şeklinde ortaya çıkıyor. Bu sayede daha fazla aboneye sahip olmanın verdiği avantaj kullanılarak, küçük işletmecilerin zor durumda bırakılması engellenebiliyor.

Bu kararın hem tüketiciler hem de piyasa rekabeti için son derece olumlu olduğu tartışmasız olmakla beraber, kararın zamanlaması biraz manidar. Nitekim BTK’nın birkaç ay önce aldığı 142 sayılı karar ile Turkcell’in şebeke içi çağrı tarifelerini, rakiplerinden aldığı çağrı sonlandırma ücretinin 1.71 katından daha düşük belirleyemeyeceğine hükmedilmişti. Bu kararın alınma sebebi Turkcell’in şebeke içi ücretlerini çok düşük belirleyerek rakiplerine zarar vermesini engellemekti. Kararın yarattığı sonuç ise yüksek arabağlantı ücretlerinin Turkcell’in şebeke içi tarifelerinde de artışa sebebiyet vermesi olmuştu. İşte bu kararın üzerinden kısa bir zaman geçtikten sonra arabağlantı ücretlerinde bu denli önemli bir düşüş yaşanması da akla iki karar arasında bir bağlantı olabileceğini getiriyor. Belki 142 sayılı Karar, yıllardır pazar gücünü kullanmasını zorlaştıracağı için arabağlantı ücretlerinin düşürülmesine mutlak suretle muhalefet eden Turkcell’in bu konudaki katı tavrını biraz olsun yumuşatmıştır ve arabağlantı ücretlerinin düşürülmesinde Turkcell’in bu “zoraki tutum değişikliğinin” de bir katkısı vardır.

Yeni Nesil Şebekeler ve Tesis Paylaşımı

BTK, tesis paylaşımı ve yükümlülüğü konusunda önemli bir karara imza attı.

Sonucunda işletmecilere 1 Temmuz’a kadar süre verilen kararın detaylarını Can İtez anlatıyor.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu, tesis paylaşımı ve yükümlülüğü konusunda verilen karar ile birlikte bu uygulamaların yaygınlaşması ve süreçlerin etkin bir şekilde işletilmesi konusunda önemli bir adım attı.

Bu kararın, teknoloji ve tercihler ışığında artan altyapı yatırımının etkisiyle altyapı rekabetin tesisi şansını da artırmayı hedeflediği yorumunu yapmak yanlış olmayacaktır. Konuyla ilgilenen pek çok kişinin de fark ettiği gibi, karara konu ve hızla artan altyapı tesisi süjelerinden birisi de yeni nesil şebekelerin fiber optik kablo altyapısıdır.

¹|‘Genişbant internet hizmetleri, fiber optik teknolojisinin gelişmesi ve uygulama alanlarının artması ile birlikte bakır kablo (telefon) ve kablo TV hatlarından sonra piyasada rol oynamaya başlayan üçüncü fiziksel kablo şebekesine hızla artan bir kullanırlık oranıyla kavuştu. Türkiye açısından rekabete açık bir pazar olarak internet genişbant hizmetleri pazarında da ilk defa bir altyapı kurulum sürecine şahit olmaktayız.

Bu durumda bizim ilgimizi çeken iki konuyu belirtmekte fayda var:

  1. Piyasa belki de ilk defa tek bir şirkete ait ve kullandırılmak sureti ile işletilen bir altyapı tekeline, her ne kadar düzenlenmekte de olsa, muhtaç olmama şansına sahip.
  2. Kurul verdiği bu kararla aslında her ne kadar iyi niyet ve rekabet söylemi ile yola çıksa da bu durumu güçleştirme ihtimali ile bizleri yüz yüze mi bırakıyor?

İlk konu ile ilgili olarak aslında güncel olarak ülkemizde hakim durumda olan ve olmayan hizmet sağlayıcıların fiber optik altyapı yatırımlarına büyük önem verdikleri ve farklı kollardan bu altyapı kurulumuna başladıkları biliniyor. Rekabet açısından faydalı bu gelişmeyi gölgede bırakma ihtimali olan ikinci konu ise tamamlanmamış altyapıları (veya daha doğru bir tabirle belli kısımlarını) paylaşmak yükümlülüğünün, bu altyapıyı kuran şirket tarafından kurgulanan fiziksel kapsamın azaltılması veya kapsam genişlemesinin yavaşlaması ile fiziksel kapsamının optimal düzeyde olmasını arzulayan biz kullanıcıların bu teknolojiye erişim süresinin uzaması veya hiç olmaması.

Kararın aslında tam da altyapı kurulum hızının arttırılmasını ve yayılımını hedefliyor olması ve AB piyasaları ile düzenlemelerinin referans olarak gösterilmesi, bazı soruları akla düşürüyor. Bu da, Türkiye’de altyapıyı kuracak olan ve tesis paylaşımı yükümlüsü haline gelen potansiyel ve mevcut şirketlerin kısıtlı olmakla birlikte talep yoğunlaşmasının ve hedef kitle bölgelerinin nispeten sınırlı oluşunun uygulamada yaratabileceği sıkıntılar. Neticede tablo, hedef kitlenin talebin yüksek olduğu bölgelerde oluşan rekabet ve talebin düşük olduğu bölgelerde teknolojinin olmayışı şeklinde oluşabilir. Bu muhtemel durum ekonomik etkinlik olarak desteklenebilse de (talebin olduğu yerde yatırımın fazla olması ve talebin oluşmadığı yerde maliyetlerinin geri dönüşünün mümkün olmaması nedeniyle yatırımın sağlanmaması mantık çerçevesinde sayılabilir) bilgi teknolojileri ve iletişim politikaları açısından tutarsızlık olarak algılanabilir (ulusal bir politika olarak internet kullanımının, erişiminin yaygınlaştırılması, kalite kriterleri, ulaşılabilirlik gibi konular belirlenmişse ve ülke çapında bir talep yaratılmak isteniyorsa özellikle bkz. “Bilgi Toplumu Stratejisi”).

Kararın pozitif ve negatif yönleri uzun uzun tartışılabilir, ancak uygulamanın gerçekleşebilmesi için, ciddi ve konuya özel olarak takip, teşvik ve aksi durumda caydırıcılık mekanizmalarının birlikte ve etkin bir şekilde çalıştırılması gerektiği bir gerçektir. Kurum 1 Temmuz tarihine kadar tesis paylaşımı yükümlülüğüne tabi işletmecilerden tesis paylaşımı ücretlerini talep etti, yaşanılacak gelişmeleri ve uygulamanın gidişatını bekleyip göreceğiz.

VOIP İçin Kullanım Hakkı

BTK’nın yakın zamanda Grid Telekom’a yönelik yaldığı karar, VOIP hizmeti sunan işletmeciler bakımından önemli. Skype, Viber ve Whatsapp programlarının akıbeti de belli oluyor.

Devamı Barış Yüksel’in yazısında.

BTK’nın yakın zamanda Grid Telekom’a yönelik yürüttüğü soruşturma ve aldığı karar, VOIP hizmeti sunan veya sunmayı planlayan işletmeciler bakımından önemli sonuçlar doğurabilir. Çünkü BTK bu kararı ile VOIP hizmetlerini kullanım hakkı almadan sunan Grid Telekom’u, yetkilendirme belgesi dışında kalan bir hizmet sunduğu gerekçesiyle cirosunun binde biri oranında cezaya çarptırdı.

BOS004997Konuyu biraz açabilmek için, Türkiye’deki yetkilendirme rejimini çok kısaca açıklamakta fayda olacaktır. Yetkilendirme, BTK’nın işletmecilere elektronik haberleşme sektöründe faaliyet göstermek üzere yetki vermesi anlamına gelmektedir ve bildirim ve kullanım hakkı olmak üzere iki şekilde verilmektedir. Bildirim suretiyle yetkilendirmede, elektronik haberleşme hizmeti sunmak isteyen işletmecinin BTK’yı usulüne uygun bir şekilde bilgilendirmesi yeterlidir. BTK’nın ayrıca izninin alınmasına gerek yoktur. Kullanım hakkı ise işletmecinin sınırlı kaynak (örneğin frekans, numara ve uydu pozisyonu) kullanımını gerektiren bir hizmeti sunması durumunda gündeme gelir. Haliyle, işletmeciye bu sınırlı kaynak üzerinde bir kullanım hakkı tanınması gerekir.

Grid Telekom kararında BTK şu soruya cevap arıyor: VOIP hizmetlerinin sunulması için BTK’dan kullanım hakkı alınması gerekir mi? Bu noktada esasen VOIP hizmetinin sunulması için sınırlı bir kaynağın kullanılmasının gerekli olup olmadığının incelenmesi gerekiyor. Hatta belki bunun da öncesinde, katma değerli hizmet niteliğinde olan VOIP hizmetinin sunulması için herhangi bir yetkilendirmenin gerekli olup olmadığının dahi sorgulanması gerekebilir.

Şunu hatırlatmak isteriz ki, halihazırda herhangi bir yetkilendirme almadan VOIP ve buna benzer katma değerli hizmet sunmakta olan pek çok “ünlü” şirket de piyasada mevcut. Bunların başında Skype, Viber ve Whatsapp geliyor.

Ancak Grid Telekom kararında BTK, VOIP hizmetleri sunmak için yetkilendirmenin gerekli olduğunu ve ayrıca sadece bildirim suretiyle yetkilendirmenin kabul edilemeyeceğini, mutlaka kullanım hakkının da alınması gerektiğini söylüyor. Bu durumda da akla bazı sorular geliyor doğal olarak…

VOIP hizmetleri hangi sınırlı kaynağı kullanıyor? BTK VOIP hizmetlerinin sunulması için numara tahsisi gerektiğini düşünüyor olacak ki, bu kararından sonra Grid Telekom’a bazı numara aralıkları üzerinde kullanma hakkı tanıyor. VOIP hizmetinin teknik boyutu hakkında bilgi sahibi olmadığımız için bu gereklilik konusunda bir yorum yapmak imkânsız. Ama bu durumda bir gariplik olduğu da açık. Madem VOIP hizmetinin sunulması için numara tahsisi gerekiyordu, o zaman bu karara kadar herhangi bir kullanım hakkı olmayan Grid Telekom bu hizmetleri nasıl sunuyordu? Acaba Grid Telekom bu numaraları BTK’dan izinsiz mi kullanıyordu (tabi böyle bir şey mümkünse) yoksa numara tahsisi aslında bir zorunluluk değil mi?

Ancak belki de en önemli soru şu. VOIP hizmetini BTK tarafından yetkilendirmeden sunan Skype ve Viber gibi firmaların akıbeti ne olacak? Bunlar da BTK tarafından cezaya çarptırılacaklar mı? Yoksa bu yetkilendirme gerekliliği sadece Türkiye’de kurulu şirketler bakımından mı söz konusu?

Zaten yeterince karışık bir konuda bu kadar fazla sayıda soru işaretini arka arkaya dizmek zorunda kalmak istemezdik. Ancak ana düşünce olarak şunu söylemekte fayda var ki, Grid Telekom kararı VOIP hizmetleri bakımından oldukça önemli bir karar ve ileride bu hizmetler yaygınlaştıkça daha çok gündeme gelebilir. Ayrıca şunu da belirtmek isteriz ki, bu güne kadar doğası gereği oldukça yoğunlaşmış bir yapıda olan sabit ve mobil iletişim hizmetleri pazarları, VOIP’in yaygınlaşması ile çok daha rekabetçi bir hal alabilir. Dolayısıyla temel görevleri arasında piyasalardaki rekabeti korumak olan kuruluşların da, bu hizmetlerin gelişimine yardımcı olmak konusunda mümkün olduğunca (hukuk kurallarının el verdiği ölçüde) hassas davranması faydalı olacaktır.

Her Şeyin Fazlası Zarar, İndirimin Bile

Fransız Rekabet Otoritesi yakın zamanlarda verdiği bir karar ile Fransa’nın en büyük iki mobil işletmecisi konumundaki Orange ve SFR’ye ceza yağdırdı.

Devamı Barış Yüksel’in yazısında.

Fransız Rekabet Otoritesi yakın zamanlarda verdiği bir karar ile Fransa’nın en büyük iki mobil işletmecisi konumundaki Orange ve SFR’ye ceza yağdırdı. Cezaların sebebi ise ilginç; Orange ve SFR aboneleri kendi içlerinde fazlaca ucuza konuşuyorlar!

Temel amacı tüketici refahını arttırmak olan bir kurumun abonelerini ucuza konuşturdukları gerekçesiyle işletmecilere ceza vermesi ilk başta kulağa biraz ters geliyor olabilir. Ama bir yandan “helal olsun adamlara ne güzel ucuza konuşturuyorlarmış” derken, bir yandan da “ama neden?” sorusunun akılları kurcalamaması da mümkün değil. İşte biraz düşünüp bu sorunun cevabını arandığında, Fransız Rekabet Otoritesi’nin duruma neden müdahale ettiği kolayca görülebiliyor.

BOS005784Öncelikle, Orange ve SFR bu “aşırı” ucuz fiyatları abonelerin yaptığı her arama için uygulamıyor. Fiyatlar sadece şebeke içi aramalar bakımından geçerli. Yani bir abone, ancak kendisiyle aynı şebekeye abone olan bir kimseyi aradığı zaman ucuza konuşma fırsatı yakalıyor. Fakat farklı şebekelere yapılan şebeke dışı aramaların ücretleri oldukça yüksek olarak belirleniyor. Bu stratejinin yarattığı etki ise Orange ve SFR abonelerinin şebekelerine bağlanmaları ve şebeke değiştirmeye sıcak bakmamaları olarak sonuçlanıyor.

Bu uygulamalar sayesinde zaten oldukça fazla sayıda abonesi olan Orange ve SFR abone miktarlarını korurken, piyasanın küçük oyuncusu Bouygues ise her geçen gün kan kaybediyor. Abone sayısının rakiplerine göre çok daha az olması dolayısıyla şebeke içi fiyatlarını düşürerek rakiplerine cevap veremeyen Bouygues çareyi “her yöne” arama fiyatlarını indirmekte buluyor. Ancak burada da Bouygues ciddi bir sorun ile karşılaşıyor.

Bouygues abonelerinin yaptığı şebeke dışı aramalarda, Bouygues’in, aranan abonenin şebekesine (ki bu çoğunlukla Orange ve SFR oluyor) arabağlantı ücreti adı altında belli bir ücret ödemesi gerekiyor. İşte Rekabet Otoritesi’nin iddialarının kilit noktasını da bu arabağlantı ücretlerinin miktarı oluşturuyor. Orange ve SFR, şebeke dışı aramalarda dakika başına talep ettikleri arabağlantı ücretlerini, kendi abonelerine sundukları şebeke içi konuşma ücretlerinden daha yüksek bir tutar olarak belirliyorlar. Böylece Bouygues’in, zarar etmediği müddetçe, rakiplerine yakın fiyatlar sunması da engellenmiş oluyor.

Fransız Rekabet Otoritesi Orange ve SFR’nin bu uygulamalarının piyasadaki rekabete zarar verdiğine ve Bouygues’i iflasın eşiğine sürüklediğine hükmetti. Otorite’ye göre hem Orange, hem de SFR kendi şebekelerinde sonlanan çağrılar bakımından tekel konumundaydı ve Bouygues’ten talep edilen arabağlantı ücretlerinin belirlenmesi aşamasında bu konumlarını kötüye kullanmışlardı.

Görüldüğü üzere Fransız Rekabet Otoritesi asıl olarak düşük fiyat vermeyi değil, düşük fiyatlardan da yararlanılarak oluşturulan yapı içinde piyasayı rakiplere kapatmayı cezalandırmıştır. Bunun sebebi ise böyle bir yapıda rekabetin asla barınamaması ve en nihayetinde durumdan en fazla zarar görenin yine tüketiciler olacak olmasıdır.

Benzer sorunların, piyasada çok güçlü bir işletmecinin yer aldığı ülkemizde de yaşanabileceği düşünülebilir. Ancak düzenleyici otorite konumundaki BTK bu riski önceden fark etmiş ve benzer bir uygulama ile pazardaki rekabetin büyük bölümünü ortadan kaldırabilecek olan Turkcell’in, rakiplerinden aldığı arabağlantı ücretlerinden daha ucuz şebeke içi tarifler belirlemesini engellemiştir. BTK erken davranarak almış olduğu karar ile mobil şebeke işletmecileri arasındaki rekabetin korunması bakımından çok önemli bir adım atmış olsa da, Fransız Rekabet Otoritesi’nin kararındaki durum, işletmecilerin fiyata dayalı uygulamalarla rakiplerine zarar verebileceği durumların tek örneği de değil.

Fransız Rekabet Otoritesi’nin kararı ve buna benzeyen daha bir çok karar gösteriyor ki, işletmecilerin birbirlerinden hizmet aldığı ve bu hizmetlerin maliyetlerini kendi abonelerine yansıtmak zorunda olduğu mobil iletişim pazarında özellikle pazar gücüne sahip olan işletmecilerin fiyatlama stratejilerine her zaman için şüpheci bir gözle bakmak ve sebebi tam olarak anlaşılamayan uygulamaları her zaman için sorgulamak piyasadaki rekabetin korunması için adeta bir zorunluluk. Tabi burada en önemli görev de rekabet otoritelerine ve düzenleyici kurumlara düşüyor.