İngiltere’nin mobil şebeke sahipleri dörtte kaldı

Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik işlem AB Komisyonu tarafından kabul görmedi. Dilara Yeşilyaprak anlatıyor.

İngiltere’nin mobil telekomünikasyon hizmeti sağlayıcılarından Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik yaklaşık £10.3 milyar değerindeki işlem, Mart 2015’ten beri gündemdeydi.  İşlem ile birlikte, Three UK’in ana şirketi Hutchinson CK’nin İngiltere’de 30 milyon üzeri müşteri ile beraber %40 üzerinde mobil telefon kullanıcısına sahip olması beklenmekteydi. Bununla birlikte, İngiltere’nin dört şebeke sahibi üçe inecek; mobil telekomünikasyon hizmeti sağlayan şirketler arasında Hutchinson, Vodafone ve BT kalacaktı.

Söz konusu işlem, Aralık 2015’te AB Komisyonu tarafından değerlendirilmeye başladı. Bu süreçte, hem İngiltere Rekabet Otoritesi (CMA) hem de İngiltere Telekomünikasyon Düzenleme Kurumu (OFCOM) işleme ilişkin rekabetçi endişelerini dile getirdi.

İşleme izin verilmesi umudundaki Hutchinson CK birçok kez sunduğu taahhütleri gerçekleştirmeye hazır olduğunu dile getirmişti. Zira bir yandan Three UK geçtiğimiz Ocak ayında BT’nin EE’yi devralmasının artçı etkilerini yaşamaya; diğer yandan rakibi EE ve Vodafone ise pazardaki güçlü konumlarını ellerinde tutmaya devam ediyordu. Bu doğrultuda, sunulan taahhütler arasında 5 senelik fiyat sabitlemesi, Sky, Virgin, Tesco gibi işletmeciler ile şebeke paylaşımı yanı sıra pek çok kişi tarafından iddialı olarak değerlendirilen geniş kapsamlı bir yatırım programı da bulunmaktaydı. Ancak, Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik işlem AB Komisyonu tarafından kabul görmedi.

Margrether Vestager işleme yönelik yaptığı açıklamalarda mobil telekomünikasyon sektörünün rekabetçi olmasını istediklerini, rekabetçi bir sektörün uygun fiyatta ve iyi bağlantı kalitesinde inovatif mobil hizmetler sağlanmasını destekleyeceğini dile getirdi. Söz konusu işlemin İngiltere’nin mobil telekomünikasyon sektörü için olumlu sonuçlara yol açmayacağını değerlendiren Vestager, işlem ile beraber mobil şebeke altyapısını etkileyecek bir pazar liderinin doğacağını belirterek, tüketicilerin seçeneklerinin ürün ve fiyat bakımından kısıtlanacaklarını öngördüklerini ifade etti. Vestager açıklamalarında söz konusu işlemin hızlı gelişen sektör olan mobil telekomünikasyon sektörü için pek çok rekabetçi endişe doğurduğunu açıklarken aynı zamanda Hutchinson tarafından sunulan taahhütlerin yeterli bulunmadığını söyledi. Vestager’in Twitter üzerinden yaptığı açıklamalar AB Komisyonu’nun değerlendirmelerini kısa ve net bir şekilde açıklıyor:

AB Komisyonu’nun kararına yönelik Hutchinson CK tarafından yapılan açıklamalarda ise şirketin Komisyon kararını iyice inceleyip tavaf ederek temyize gideceği ve işlemi zorlayacağı yönünde ifadeler yer alıyor. Özellikle de Almanya ve İrlanda’da telekomünikasyon sektöründe izin alan birleşme ve devralma işlemleri sonrasında, Three UK ve O2 işlemine haksız yere izin verilmediğine ilişkin açıklamalar bulunuyor.

Bonus: AB Komisyonu tarafından Hutchinson CK’nin Italya’daki iştirakinin faaliyetleri ile rakibi konumundaki mobil operatör Wind’in birleşmesi işlemi incelenmeye devam ediyor. AB Komisyonu’nun İtalya’daki işleme yönelik son sözünü merakla bekliyoruz.

AFM Mars birleşmesinde en başa dönüldü

Türk rekabet hukukunda son yılların en tartışma yaratan ve yargı süreci bir türlü sona ermeyen birleşme ve devralma işlemi hangisidir sorusuna verdiğimiz yanıt şüphesiz AFM Mars birleşmesiydi. Rekabet Kurulu’nun tam dört yıl önce, Kasım 2011 tarihinde verdiği kararda sinema salonu işletmecileri olan AFM ile Mars’ın birleşmesine koşullu izin verilmişti. Bu karar bir sinemasever tarafından yargıya taşınmış ve Danıştay 13. Dairesi, Kurul kararının önce yürütmesini durdurmuş, daha sonra da kararı iptal etmişti. Bunun üzerine dosya yeniden Kurul’un önüne gelmiş ve söz konusu işlem nihai incelemeye alınmıştı. Diğer taraftan, yürütmeyi durdurma kararına yapılan itiraz sonucu Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 13. Dairenin verdiği yürütmeyi durdurma kararını bozmuştu. Rekabet Kurulu henüz nihai kararını vermeden önce Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu bir kez daha devreye girdi ve 13. Dairenin esas hakkındaki kararını bozdu. Hukukçu olmayanlar için deyim yerindeyse bir yılan hikayesine benzeyen bu süreçte iki yanlış bir doğruya dönüştü ve Kurul’un verdiği ilk karar hukuken tekrar geçerli hale geldi.

UntitledHatırlayalım, biz de burada çok değindik, Türkiye’nin en büyük iki sinema salonu işletmecisi olan AFM ile Mars faaliyetlerini birleştirmek üzere Kasım 2010 tarihinde Rekabet Kurumu’na başvurmuşlardı. Raportörler söz konusu işlemin birleşme ve devralmalarda uygulanan hakim durum testine aykırı olduğu, başka bir deyişle birleşecek teşebbüslerin hakim duruma geleceği ve işlemin ilgili pazarda rekabeti önemli ölçüde azaltacağı yönünde görüş bildirmiş, hatta AFM ve Mars’ın sahip oldukları bazı sinema salonlarını elden çıkarmalarını veya kapatmalarını içeren taahhüt paketinin dahi işlemi yasaklanmaktan kurtaramayacağını belirterek adeta işleme kapıyı kapatmışlardı. Kurul ise tam tersine işlemin hakim durum yaratmayacağı ve tarafların sunduğu taahhüt paketinin de birleşme sonucu rekabetin önemli ölçüde azalmasını engelleyeceği sonucuna vararak Kasım 2011 tarihinde işleme oybirliğiyle izin vermişti. Kurul kararına karşı, karar tarihinde Kurul kararlarına karşı itiraz mercii olan, Danıştay’a başvurulmuştu.

Kurul’un kararı, hakim durum testini hatalı uyguladığı gerekçesiyle ve taahhüt paketinde satılması veya kapatılması öngörülen sinema salonlarının, yeni açılan AVM’lerin etkisiyle halihazırda popülerliğini kaybeden ya da fazla kâr edemediklerinden dolayı zaten yakında kapanma ihtimali bulunan sinema salonları olmalarından dolayı eleştirilmişti. Danıştay 13. Dairesi’nin verdiği iptal kararı da bir bakıma bu eleştirileri doğrulamış oldu. Danıştay işlemin hakim durum yaratabileceğini, zira piyasaya girişlerin Kurul’un öngördüğünün aksine sınırlı olacağını ve Kurul’un ilgili pazardaki yatırım projeksiyonlarını incelemeden karar verdiğini ifade etmişti. Yine Kurul’un kararında hiç değinmediği bir husus olarak Danıştay, sinema filmi gösterimi pazarıyla bağlantılı olan diğer pazarlarda, örneğin salon reklam yeri sağlama pazarı, birleşen şirketlerin alıcı gücünün artıp artmayacağının da incelenmesi gerektiğine hükmetmişti. Son olarak Danıştay tarafların taahhüt paketine de itiraz etmiş ve oyçokluğuyla söz konusu paketin rekabetçi endişeleri gidermediği sonucuna varmıştı. Zaten Danıştay’ın Ekim 2012 tarihinde verdiği yürütmeyi durdurma kararı da iptal kararının gelişinin habercisiydi.

Yürütmenin durdurulması kararının ardından taraflar birleşme işlemini askıya almışlardı. Ancak süreç içerisinde ilginç bir gelişme yaşandı ve davacı Aralık 2012 tarihinde davasından feragat etti. Yürütmeyi durdurma kararına karşı yapılan itiraz sürecinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, davadan feragat edildiği gerekçesiyle Danıştay’ın 13. Dairesi’nin yürütmeyi durdurma kararını Nisan 2013 tarihinde kaldırdı. Dolayısıyla Kurul’un birleşmeye izin verme kararı tekrar yürütülebilir duruma geldi. Danıştay’ın Haziran 2014 tarihinde verdiği iptal kararının ardından Kurul’un, Danıştay’ın bozma gerekçeleri ışığında birleşme işlemini Ağustos 2014 tarihinde nihai incelemeye aldığını son dakika gelişmesi olarak duyurmuştuk. Adeta yılan hikayesine dönüşen bu süreçte Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Şubat 2015 tarihinde verdiği kararıyla son sözü söyledi ve Danıştay’ın 13. Dairesi’nin iptal kararını bozdu. Böylece Rekabet Kurulu’nun verdiği birleşmeye izin kararı ipso jure geçerli hale gelmiş oldu. Kurul Temmuz 2015 tarihinde verdiği bir kararında bu durumu açıklığa kavuşturarak, AFM ve Mars hakkında devam eden nihai incelemeyi sona erdirme kararı aldı.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun kararına baktığımızda 13. Daire kararının maddi hukuka aykırılık yerine usul hukukuna aykırılıktan dolayı, davacının davasından feragat etmesi sonucu davanın esasının incelenmesi olanağının kalmaması, verildiği anlaşılmakta. Danıştay 13. Dairesi, feragatte kamu yararı görmeyerek esas hakkında karar vermişse de bu durum Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından kabul görmedi. 13. Dairenin verdiği iptal kararı belki de Danıştay tarafından son zamanlarda verilen, maddi hukuk yönünden içeriği en zengin ve gerekçesi en doyurucu kararlarından biriydi (Danıştay kararlarında genellikle hep usul hukuku yönünden bir inceleme yapıldığı, esasa nadiren girildiği eleştirileri dikkate alındığında). Diğer taraftan karar, milyonlarca doların söz konusu olduğu bir birleşmenin en sonunda kesinlik kazanması nedeniyle AFM ve Mars açısından memnuniyetle karşılanmış olmalıdır. Karardan asıl etkileneceklerin ise sinemaseverler, yani tüketiciler olduğu açık. Türkiye’nin en büyük iki sinema işletmecilerinin birleşmesinin, tüketiciler için düşük fiyatlara mı yoksa yüksek fiyatlara mı yol açacağını önümüzdeki günlerde hep beraber göreceğiz.

Birleşme-Devralma Görünüm Raporu

2014 yılında Rekabet Kurumu’na bildirilen birleşme ve devralma işlemlerine ait veriler çerçevesinde hazırlanan Görünüm Raporu, Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yayınlandı.

Antitrust2013Rapora göre 2014 yılında Rekabet Kurumu’na toplam 215 birleşme ve devralma işlemi bildirilmiş. Bildirilen bu 215 işlemden 122’sinde hedef şirket veya oluşturulan ortak girişim, Türkiye yasalarına göre kurulmuş şirketlerden oluşmakta. Aynı dönemde değerlendirmeye alınan özelleştirme sayısı ise 18.

Hedef şirket veya oluşturulan ortak girişimin Türkiye kökenli olduğu özelleştirme haricindeki işlemlerde, bildirilen toplam işlem bedeli 22 milyar 90 milyon TL olarak belirtiliyor. Aynı dönemde Kurum’a bildirilen özelleştirmelerin toplam değeri ise 9 milyar 193 milyon TL. Ayrıca tüm tarafları Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre kurulmuş şirketlerin gerçekleştirdikleri birleşme ve devralmaların değeri de 6 milyar 186 milyon TL olarak gösteriliyor. Yabancıların yaptıkları yatırımlara ilişkin bilgiler de raporda detaylı olarak yer alıyor. Buna göre 2014 yılında yabancı yatırımcılar 56 işlemde Türk şirketlerine yatırımda bulunmuş ve ilk sırada Lüksemburg bulunuyor. Son olarak Türk şirketlerinin devir konusu olduğu işlemlerde yabancı yatırımcılar yaklaşık 10 milyar TL’lik yatırımda bulunmuş.

İşlemler sonucu etkilenen pazarlar bakımından ise hedef şirketin veya oluşturulan ortak girişimin Türkiye kökenli olduğu işlemlerde ilk sırayı 3 milyar 295 milyon TL ile kendine ait veya kiralanan gayrimenkulün kiralama verilmesi veya işletilmesi alanı alıyor.

Son olarak, bildirilen işlemlerin nihai karara bağlanma süresi ise 16 gün olarak belirtiliyor.

Söz konusu Rapor’a buradan ulaşabilirsiniz.

AB’de gun jumping cezaları

Daha önce de bahsetmiştik. Genel olarak gun jumping, bir birleşme devralma işleminde tarafların işleme izin verilmeden önce birlikte hareket etmelerini, işbirliği içinde bulunmalarını ifade etmekte. Usuli olarak gun jumping işlem taraflarının bildirim ve izin gerekliliklerini göz önünde bulundurmada başarısız olmaları halinde ortaya çıkarken, diğer taraftan birbirlerinin rakibi olmaları ve işlemin tamamlanmadan önce koordinasyon içerisinde olmaları halinde ise maddi anlamda gun jumping ortaya çıkmakta.

keep_calm_and_focus_on_jumping_the_gun_button-r95fc69e129664d479f38f02e80a07d71_x7j18_8byvr_324Gun jumping denetiminin geçmişi ABD’de Hart-Scott-Rodino mevzuatı bakımından uzun yıllar öncesine dayanmakta iken AB Komisyonu ve üye ülke otoriteleri bu uygulamaya mevzuatlarında yeni yeni yer vermeye başladı. Adalet Divanı ve AB Komisyonu uygulamaları da göz önünde tutulduğunda, gun jumping uygulamalarına yönelik yaptırımları açısından uyumlu oldukları söylenebilir. Adalet Divanı’nın bir davada 20 milyon euro’luk ceza öngörmesinin ardından Komisyon’un başka bir davadaki gun jumping uygulamasında yine aynı miktarda cezaya hükmettiği görülebiliyor. Hatta yaşanan bu gelişmeler sonrasında 20 milyon euro’nun gun jumping davaları için bir benchmark olup olmadığı da epey tartışma konusu yapılıyor. Mevcut durumda teşebbüsler, belirlenen eşikleri aşan ve kontrol değişikliği içeren her işlem için bildirimde bulunmak ve Komisyon’a bildirmek zorunda olduğundan, bu öncelikli kontrol Avrupa Birliği birleşme kontrol sisteminin mihenk taşı olarak görülüyor.

Bahsedilen iki davada ise, azınlık payları kontrol değişikliğine yol açıyor ve dolayısıyla izin gerekliliği ortaya çıkıyor. Bu doğrultuda Komisyon, kalan hisselerin bölünmesi ve Genel Kurul’a katılan paydaşların oranının Electrabel ve Marine Harvest’a tek başına kontrol imkanı verdiğini belirtiyor. Bahse konu davalar, kontrol değişikliği içeren ancak %50’nin altında bir orandaki payların devrini öngören işlemler bakımından Komisyon’a başvurma zorunluluğunun doğabileceğini göstermesi bakımından bize önemli bir ipucu veriyor.

Meksika’dan haberler

Rekabet hukuku, ülkelerde dinamizmini muhafaza etmiş bir disiplin olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yönüyle dinamik etkinliği hedefleyen rekabet hukukunun bu hedefi gerçekleştirmek adına sürekli bir değişim içinde olduğu söylenebilir. Yakın dönemde Meksika’da rekabet hukuku alanında yaşanan gelişmeler de bu durumun somut bir göstergesidir.

7 Temmuz’da Meksika’da yürürlüğe giren yeni Rekabet Kanunu, birçok radikal değişikliği beraberinde getirmiştir. Bu değişikliklerden bahsetmeden önce yeni bir kanun hazırlanmasına ön ayak olan 2013 anayasa değişikliklerine de kısaca değinmek faydalı olabilir.

©LauraManske.Mexico.Sombreros1acMeksika’nın yeni Rekabet Kanunu (NFECL) dayanağını telekomünikasyon ve rekabet konuları üzerine yapılan 2013 Anayasa değişikliğinden almıştır. Anayasada yapılan değişikliklerle; eski rekabet otoritesi yerini anayasal özerkliği bulunan COFECE’ye bırakmış ve telekomünikasyon alanında da yeni bir otorite oluşturulmuştur. Ayrıca, bu kurumlar kapsamlı düzenlemeler yapma yetkileriyle donatılmış; söz konusu organik değişikliklerin yanında kurum üyelerinin hepsi yeniden seçilmek suretiyle değiştirilmiştir.

Ayrıca kurum üyelerinden bağımsız bir statüde olan “Rekabet Savcılığı”nın oluşturulması da anayasa değişikliğiyle getirilen bir yeniliktir. Yargı teşkilatı bakımından rekabet ve telekomünikasyon konularında görevli özel federal mahkemelerin yapılandırılması yoluyla bir yenilik de getirilmiştir.  Telekomünikasyon ve rekabet alanında yetkilendirilen otoritelere anayasa değişikliğiyle bazı yeni yetkiler verilmiştir (rekabet engellerini kaldırmayı amaçlayan önlemler alma, zorunlu unsura erişimi düzenleme vb. )

Kanun maddi hukuk bakımından da önemli değişikliklere sebep olmuştur. Bu konuda, rakipler arasındaki ufak bir bilgi değişiminin bile cezalandırılabilir olmasını düzenleyen hüküm önem arz etmektedir. Ayrıca rakipler arasındaki bilgi değişimine yönelik verilecek cezaların süreleri de ceza kanunundaki değişikliğe paralel olarak artmış ve 5 yıldan 10 yıla kadar olarak değişmiştir.

Hakim durumun kötüye kullanılması özelinde bir değerlendirmede bulunulursa; ülke hukukunda hakim durumun tek başına yasaklanmadığı ancak bu konuda bir strateji kataloğu metodu ile hakim durumun kötüye kullanılması incelemesinde bulunulduğu görülmektedir. Eski kanundaki listeye ek olarak yeni kanun zorunlu unsur doktrini ile bağlantılı iki durum daha eklemiştir. Ayrıca zorunlu unsur konsepti yeni kanunda detaylı olarak ele alınmıştır.

Birleşme devralma işlemlerine yönelik olarak bildirime tabi tüm birleşme devralma işlemlerinin otoritenin nihai kararını vermesinden önce sonlandırılamayacağı şeklindeki hüküm yeni kanun ile getirilmiştir. Ayrıca kanunda rekabetçi endişeleri azaltıcı çözüm önerilerine tabi bir birleşme devralma işlemine izin verilebileceği öngörülmektedir. Ancak bu noktada çözüm önerileri ile alternatiflerin müzakere edilmesine ve sunulmasına yönelik şeffaf bir usul kuralının bulunmadığı yeni kanuna getirilen eleştirilerdendir.

Son olarak kartel ve hakim durumun kötüye kullanılmasına ilişkin soruşturmaların tabi olduğu usul kuralları incelenirse; yeni kanunun yeni otoritelerin tek başlarına veya ilgili bir kimsenin talebi üzerine başlatılacağını düzenlediği görülmektedir. İlgili kanuna göre soruşturma, yargılama ile alakalı birçok yetkiye sahip rekabet savcılığı tarafından yürütülecektir. Ayrıca yeni kanun soruşturma esnasında delillerin ortadan kaldırılmasını bir federal suç olarak düzenlemiştir.

Son olarak usul hukuku ile bağlantılı, yargılama esnasında kanunun uygulanması ve yorumlanması bakımından zor bir durum ile karşılaşıldığında otoritelerden görüş istenmesi şeklindeki hüküm getirilmiştir.

Özetle, tüm dünya ülkelerinde, dinamizmini korumuş bir disiplin olan rekabet hukukuna yönelik detaylı yasama faaliyetleri yürütülmektedir. Ülkelerin global güçlerini doğrudan etkileyebilecek bir yansıması olan rekabet hukuku disiplinin dayanağını teşkil eden mevzuatların da dinamik nitelikte olduğu ve bu durumun en somut örneklerinden birisinin Meksika’daki rekabet reformu olduğu söylenebilir.

 

Avrupa Birliği’nden telekom piyasalarına müdahale

Mobil haberleşme piyasalarındaki elden çıkarma dalgasını Barış Yüksel inceliyor. Komisyon’un gözlemleriyle birlikte.

Avrupa’nın birçok ülkesinde mobil haberleşme piyasalarında ciddi bir elden çıkarma ve konsolidasyon dalgası yaşanıyor. Bu dalgaya kapılan pek çok işletmeci ya birleşme ve devralmalar ya da varlık satışları yoluyla zaten oldukça yoğunlaşmış olan piyasaların her geçen gün biraz daha yoğunlaşmasına sebep oluyor.

Piyasalardaki işletmeci sayısının azalması ve böylece yoğunlaşmanın artması ise Avrupa Komisyonu tarafından endişe ile karşılanıyor. Zira piyasadaki işletmeci sayısı düştükçe kalan işletmeciler arasında bilinçli paralelliğin gelişmesi ve böylece rekabetçi yapının zarar görmesi riski artıyor. Üstelik doğrudan piyasa yapısından kaynaklanan bilinçli paralelliğe rekabet hukukunun rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaları yasaklayan kuralları ile sonradan müdahale edilemeyecek olması Komisyon’u daha da düşündürüyor.

6a00d834515bc269e20120a54e80c0970cŞu an için Komisyon’un elindeki en önemli araç bu yoğunlaşma işlemlerine en baştan müdahale ederek piyasadaki olumsuz yapısal değişiklikleri öncül müdahalelerle gidermek. Bunun için ise yoğunlaşma işlemlerini çok titiz bir biçimde analiz etmesi ve işlem sonucunda piyasadaki rekabetin zarar göreceğini ispatlayabilmesi gerekiyor.

Türkiye’nin aksine AB’de yoğunlaşma işlemleri “hakim durum testine” göre değil “etki testine” göre incelendiğinden, Komisyon bu işlemler neticesinde tek başına ya da birlikte hakim durum ortaya çıkacağını ispatlamak zorunda değil. Ancak yine de Komisyon’un sadece oligopol piyasa teorilerine dayanarak ve tamamen varsayımsal tehditleri sebep göstererek işlemlere izin vermemesi de mümkün değil.

Aslında Komisyon’un mobil haberleşme pazarında gerçekleşen yoğunlaşma işlemlerinde etki testini nasıl uygulayacağını gözlemlemek için halihazırda devam etmekte olan Telefonica’nın Almanya’da faaliyet gösteren E-Plus’ı devralma işlemine ilişkin kararı önemli bir fırsat teşkil ediyor. Söz konusu işlem sonucunda Almanya’daki işletmeci sayısı 4’ten 3’e düşecek ve piyasadaki yoğunlaşma oranı ciddi derecede artacak. Söz konusu işlem sonrasında ilgili pazarda tek başına veya birlikte hakim durum meydana gelme ihtimali son derece düşük ancak bilinçli paralellik riski için aynı tespiti yapmak mümkün değil.

Peki Komisyon’un etki testini uygularken hangi kriterleri dikkate alması bekleniyor?

Komisyon’un şu ana kadarki açıklamalarından özellikle devralınacak şirket konumundaki E-Plus’ın önceki faaliyetlerine odaklanacağı anlaşılıyor. Komisyon E-Plus’ın düşük pazar payına rağmen piyasada “maverick” olarak faaliyet gösterip göstermediğini inceleyecek ve rakipler üzerinde rekabetçi baskı yaratarak daha fazla pazar payına sahip rakipler arası koordinasyonu zorlaştırıp zorlaştırmadığı sorusuna cevap arayacak. Bunun yanı sıra önerilen işlem sonrasında piyasada var olan rakiplerin nasıl bir strateji izlemesinin olası olduğu da inceleme konusu yapılacak.

Tüm bu incelemeler sonucunda, Komisyon’un işleme izin verilmesi halinde piyasadaki etkin rekabetin kısıtlanacağına dair bir kanaate varması halinde ne olacağı ise ayrı bir soru işareti. Böyle bir sonuca varılması halinde devralan teşebbüsün endişeleri gidermek için nasıl taahhütler sunabileceği ve Komisyon’un bu taahhütlere sıcak bakıp bakmayacağı ileride ülkemizde de benimsenebilecek etki testinin oligopol piyasalarda gerçekleşen yoğunlaşma işlemleri bakımından uygulanması noktasında hem Rekabet Kurulu’na hem de teşebbüslere yol gösterici olabilir.

Amerikan havayolu devi doğdu

Flaş haber olduğu için Anadolu Ajansından alıp aktarıyoruz. US Airways ile American Airlines birleşmesine Amerikan Adalet Bakanlığının izin vermesi ile dev havayolunun önünde engel kalmadı.

“Bir süredir rekabet kaygılarıyla Adalet Bakanlığınca incelemeye alınan ABD’nin iki büyük havayolu firması US Aırways ve American Airlines’ın birleşmesine, düşük bilet fiyatlı havayollarının faaliyetlerini engellememeleri şartıyla izin verildi.

ABD Adalet Bakanlığı bu yılın ağustos ayında rekabet kaygılarıyla engellediği Amerikan Airlines ve US Airways’in birleşme kararına onay verdi.

Havayolu firmaları, başta Washington’daki Reagan National ve New York’daki La Guardia olmak üzere kendi kontrollerindeki havaalanlarında düşük bilet fiyatıyla yolcu taşıyan havayollarının faalliyetini engelleyip rekabeti zorlaştırıcı tasarrufta bulunmayacakları konusunda güvence verdi. İki havayolu da birleşme sonrasında meydana gelecek yapının, bir süre önce Delta ve United havayollarının oluşturduğu dev firmayla rekabeti arttıracağı görüşünü savunuyor.

Adalet Bakanlığı ile havayolu firmaları arasında sağlanan mutabakat, federal mahkemenin onayına sunulacak. Firmalar birleşmenin aralık içinde tamamlanmasını bekliyor. Birleşme sonrası tarife ve fiyat uyumuna geçilecek. Ancak iki firmanın da filolarını tamamen birleştirip tek bir havayolu kuruluşu olmalarının bir kaç yılı bulması bekleniyor.”

Anadolu Ajansı

Birleşmeye ilişkin ayrıntılı bilgiyi buradan edinebilirsiniz.

Yatay ve Yatay Olmayan M&A Kılavuzları Yayınlandı

An itibariyle Rekabet Kurumu resmi sitesinde yaptığı bir açıklamayla “Yatay Birleşme ve Devralmaların Değerlendirilmesi Hakkında Kılavuz” ve “Yatay Olmayan Birleşme ve Devralmaların Değerlendirilmesi Hakkında Kılavuz”ları yayınladığını duyurdu.
Hatırlanacağı üzere 5 Aralık 2012 tarihinde yine Rekabet Kurumu’nun resmi sitesinde yapılan bir duyuru ile yatay ve yatay olmayan birleşme ve devralmalar hakkında Rekabet Kurulu tarafından yapılacak değerlendirmelerde dikkate alınacak genel ilkeleri ortaya koymak amacıyla iki ayrı taslak kılavuz hazırlanmış ve kamuoyu görüşüne açılmıştı.
Kamuoyu görüşlerinin alınmasının akabinde çalışmalarını tamamlayan Kurul, bugün itibariyle Kılavuzların son halini yayınladı. AB mevzuatı ile benzerlik taşıyan ve oldukça detaylı olduğu anlaşılan Kılavuzlara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

Yatay Birleşme ve Devralmaların Değerlendirilmesi Hakkında Kılavuz için tıklayınız.

Yatay Olmayan Birleşme ve Devralmaların Değerlendirilmesi Hakkında Kılavuz için tıklayınız.

Havayolları Birleşmesine İtiraz Var!

11 Milyar Dolar değerindeki işleme Adalet Bakanlığı’ndan itiraz geldi.

Detayları ve Türkiye yansımasıyla işlemin etkilerini Can İtez değerlendiriyor.

ABD Adalet Bakanlığı (Department of Justice-DoJ), ülkenin en önemli havayolu şirketlerinden olan US Airways[1] ve AmericanAirlines[2] şirketlerinin 11 milyar Dolar değerindeki birleşme kararına itiraz davası açtı. Geneli itibariyle tüketici refahının olumsuz anlamda etkileneceğine kesin gözüyle bakan DoJ tarafından özellikle tüketiciler açısından birleşmenin yüksek uçuş maliyetleri ve düşük hizmete yol açacağı ve piyasada rekabetin olumsuz etkileneceği ifade edildi. Tüketiciler için uçuş maliyetleri uçak bileti, bagaj fiyatı ve uçuş değişikliklerinde ödenen fiyatlar[3] olarak ortaya çıkarken, itiraz edilen birleşme gerçekleşmeden bile piyasada fiyatların arttığı gözlemlenmekte.

Peki tüketici için yükselen fiyatlar ve azalan hizmetler açısından US Airways ve AmericanAirlines birleşmesinin rolü ne derece öne çıkmaktadır?

BOS001903Bu sorunun cevabı piyasanın yapısı ile kolaylıkla açıklanabilir. Öncelikle bu iki şirket 1.000’den fazla uçuş rotasında (başa baş rekabet ettikleri rotalarda yıllık yaklaşık 2 Milyar Dolarlık bir gelir söz konusu) doğrudan rekabet etmektedirler. Zaten yeterince yoğunlaşmış olan ulusal uçuş rotalarında, bu birleşmenin gerçekleşmesi halinde dünyanın en büyük havayolu şirketi ortaya çıkacağı gibi ABD havayolu taşımacılığı piyasanın %80’den fazlasının dört havayolu şirketi tarafından kontrol edilmesi söz konusu olacaktır.

Bunlara ek olarak şirketler özelinde tüketici refahını arttırıcı olarak nitelenebilecek halihazırda ve ileriye dönük olarak ortaya çıkması beklenen uygulamaların da sona erecek ya da hiç gerçekleşmeyecek olması birleşmeye karşı olunmasındaki gerekçelerden. US Airways halihazırda uyguladığı özel indirimler ile piyasada oldukça önemli bir role sahip. AmericanAirlines’ın içinde bulunduğu durum ise oldukça ilginç. 2011 yılında iflas koruması altına alınan şirket iflas sonrası dönemi olarak nitelendirilebilecek gelecek yıllar için oldukça agresif bir büyüme planına sahip. Şirket piyasa tarihindeki en büyük uçak siparişini yakın zaman önce verdi ve DoJ’un gözünde bu agresif büyüme planı ve diğer şirketlerin buna kendi büyüme planları ile verecekleri cevap, piyasadaki rekabet açısından oldukça önemli ve gelecek vaadeden bir gelişme olarak not edilmekte.

DoJ’un bu birleşmeye karşı açtığı davanın gerekçeleri incelendiğinde; birleşmenin tüketiciler üzerindeki etkileri ve birleşmenin havayolu taşımacılığı pazarı üzerindeki etkileri öne çıkıyor. Ancak hemen belirtmek gerekir ki DoJ’un açıklamaları tüketici refahında yaşanabilecek azalma üzerinde yoğunlaşmakta ve hukuki sürecin devamında da bu eksen üzerinde durulacağı açık. Birleşme ve devralmaların değerlendirilmesinde, tüketici refahının incelenmesi Türkiye’de Rekabet Kurulu kararlarında pek görmediğimiz bir yaklaşım. Rekabet hukukunda tüketici için rekabet ve pazar için rekabet tartışması bir kenara bırakıldığında, tüketicinin doğrudan tehdit altında olduğu bu tür davalarda en azından tüketicinin korunması kaygısını gözlemlemek bir ihtiyaç. Türkiye’de verilen kararlarda alışık olmadığımız bu kaygının ABD’de 11 milyar Dolarlık bir birleşmenin itirazında birincil gerekçe olarak bulunuyor olması bizi düşündürüyor.


[1] US Airways 2012 yılında 50 milyon yolcuyu dünya çapında 200 noktaya uçurarak 13 milyar Dolar’lık gelir elde etti.

[2] AmericanAirlines 2012 yılında 80 milyon yolcuyu dünya çapında 250’den daha fazla noktaya uçurarak 24 milyar Dolar’lık gelir elde etti.

[3] ABD ulusal havayolu şirketleri 2012’de bagaj fiyatı ve uçuş değişikliklerinden toplam 6 milyar Dolar’lık bir gelir elde etmiştir.

Yerli Otomobil Sevdamız

Bu yeni otomobil sevdamız aslında kara sevda mı? Dr. Emin Köksal “Babayiğit” arayışının ne kadar mantıklı olduğunu sorguluyor.

Birkaç sayı önce The Economist1 dergisi hazırladığı bir rapor ile hem otomotiv sektörünün geleceğine ışık tutmaya çalışmış hem de küresel otomotiv pazarını incelemişti. Raporu okurken tabi ki aklıma 1950’lerden beri bir küllenip bir alevlenen yerli otomobil sevdamız geldi.

Son üç yıldır hükümet yetkilileri tarafından zaman zaman gündeme getirilen yerli otomobil üretimi için yiğit arayışı, geçtiğimiz hafta ekonomi bakanının açıklaması ile yeni bir evreye girdi: yiğit, babayiğit oldu. Sonrasında ise, devletin altın hisse ile desteklemesinden alım garantisine kadar geniş bir yelpazede, yiğit’in nasıl babayiğit olacağına dair iş modelleri ortaya atıldı. Hatta sektörde faaliyet gösteren bir firmanın yiğit olduğunu ve bazı şartlarda da babayiğit olabileceğini duyduk.

anadol robot

Neden yerli otomobil sevdası?

Sevda bu. Mantıklı bir sebep bulmak zor. Ama yine de bazı saptamalar yapmak yerinde olur. Otomobil geçtiğimiz yüzyıldaki toplumsal devinime katkıda bulunmuş önemli bir icattır. Özellikle Henry Ford’un üretimde yeni bir tekniği, bant sistemini kullanması ve bunun yaygınlaşması ile otomobil orta sınıfın sahip olabileceği bir ürün haline geldi. Fakat, farklı modelleri ile otomobil, sahipleri için bir statü sembolü olmayı sürdürdü. Gelişmekte olan ülkelerde ise, özellikle 1960-80 arası uygulanan ithal ikameci politikalarla yerli otomobil üretimi ulusal bir gurur meselesi haline geldi.

Uluslararası rekabetten yalıtılmış bu dönemi iyi değerlendiren G. Kore gibi ülkeler, bugün dünya pazarında Hyundai-Kia gibi markalar ile söz sahibi oldu. Bu dönemde Türkiye de otomotiv sanayi konusunda çok şey öğrendi. Fakat bunu dünya pazarında söz sahibi olacak bir markaya dönüştüremedi. Belki bugün ihracatımızın en büyük kalemlerinden birinin otomotiv olmasını da bu dönemdeki gelişmelere borçluyuz. Fakat bu durum yarattığımız markaları bugün kendi yollarımızda görmeye yetmedi. Üretimine 1966 yılında başlanan Anadol ile olan sevdamız da 1984’te bitti.

Yerli otomobil sevdası bir kara sevda mı?

Bu soruyu bugün soruyorsak cevabı evet! Nedeni basit. Otomobil geçtiğimiz yüzyılın bir ürünüydü. Şartlar geçtiğimiz yüzyılda yeni bir markanın olgunlaşıp gelişmesine elverişli bir ortam sağlayabiliyordu. Bugünün küreselleşmiş ekonomilerinde, sizin otomobil üretimini öğrenmenizi bekleyecek tüketicileri bulmanız çok zor.

Günümüzde gelişmiş ülkelerde her iki kişiden biri otomobil sahibi. Gelişmekte olan ülkelerde ise otomobil sahipliği göreli olarak düşük düzeylerde. Örneğin Türkiye’de her sekiz kişiden birinin2, Çin’de ise her 20 kişiden birinin otomobili var. Otomotiv firmaları hem maliyet avantajları hem de doymamış pazarları sebebiyle üretimlerini bu ülkelerde yoğunlaştırıyorlar.

Otomobil imalatının karlı bir iş olduğu kadar zorlu bir iş olduğunu ise küresel otomotiv piyasasına bakınca anlıyorsunuz. Bu sektördeki bir firmayı ayakta tutan şey araştırma ve geliştirme (ARGE). Yani birkaç yılda bir yeni bir model çıkartmaz ve bu modellerinizi size özgü yenilikler ile donatamazsanız tüketiciler sizi unutuyor. Bu yeniliklerin sürdürülebilir olması ise firmanızın üretim kapasitesi ve ürün çeşitliliği ile yakından ilgili. Bu endüstrilerde üretim miktarınızın artışı ile birim maliyetlerinizin azaldığı ölçek ekonomileri söz konusu. Ayrıca, üretim bandınızın ve yeniliklerin maliyetlerini düşüren ürün çeşitlendirmesine dayalı kapsam ekonomileri var. Bu iki etkinin somut kanıtlarını, küçük ölçekli firmaların zora girmesi ve bazılarının büyük ölçekli firmalar tarafından satın alınması olarak gözlemliyoruz. Böylelikle büyük ölçekli firmalar marka ve model portföylerini zenginleştirip hem ölçek hem de kapsam ekonomilerinin nimetlerinden faydalanıyor.

Yukarıda anlatılanlara bakarak öncelikle Türkiye’nin henüz otomobile doymadığını (yollar yetmese de!) söyleyebiliriz. Peki, yerli bir babayiğit’in doyuracağını söyleyebilir miyiz? Buna evet diyebilmek için, en küçüğü yılda iki milyon otomobil üreten firmalar ile  bu babayiğit’in güreşebiliyor olması gerekir. Oysa Türkiye’de yılda 500 bin yeni otomobil oldukça rekabetçi bir ortamda satılıyor2. Ulusal gurur ve onun yarattığı psikoloji ile bu otomobilleri satın alanların 100 bini yerli otomobil alamaya razı olsa, bir o kadar da ihraç etsek, toplam kapasite ancak 200 binlere erişir. Ölçek ve kapsam ekonomilerinin böylesine etkili olduğu bir endüstride, birkaç model ve 200 bin kapasite ile fiyat ve kalitede rekabet edebilmek açıkçası hoş ama kısa bir rüya olur.

Bu sevdayı nasıl unuturuz?

Tabi ki yeni bir tutku ile. Ya da bir iktisatçı değişiyle, kaynakları daha etkin kullanacağımız bir başka sevda ile. Örneğin incinen gururumuzu birazcık tamir edebilecek, cari açığın düşürülmesine katkıda bulunabilecek yerli ve yenilenebilir enerji üretimi buna aday olabilir. Avrupa’nın en uzun güneşlenme süresine sahip olan Türkiye için güneş enerjisine dayalı bir sanayi daha aydınlık bir sevda olabilir3. Tabi hem politikacılarımız hem de bizler için çatısında güneş kolektörü olan bir ev statü sembolü haline geldiğinde.

1The Economist, 20 Nisan 2013

2TÜİK, Motorlu Kara Taşıtları, Mart 2013

3Deloitte, Yenilenebilir enerjide güneşli günler, Ağustos 2012

Çevremizi sevelim, yeşili koruyalım…

Rekabet Kurulu, başlangıcında etkin rol aldığı atık dönüşüm hareketinin gerisinde kalıyor. Politikasını değiştirmezse çok önemli bir fırsat elden kaçacak.

Devamı Fevzi Toksoy’un yazısında.

2 Ocak sabahı güne büro olarak artık gelenekselleşen yeni yıl kahvaltımızı yaparak başladık (Aralık sonundaki çoluklu çocuklu eşli nişanlılı şirket yemeğimiz, tatile denk gelen yılbaşı akşamı ve şirket kahvaltımız mükemmel bir üçleme sundu bu sene…). Gelenekselleşen dedim ya; boşuna değil. Anasına muhammara ve humus yaptıran kazık kadar adamdan, anneannesiyle birlikte tiramisu yapan genç adama, nutellasını esnaf böreğini kapıp gelenine kadar herkes katkıda bulunuyor… Neyse. Konu bu değil. Baştan söyleyeyim konu sofrada da tartıştığımız yeni birleşme ve devralmalar eşiği de değil (Meraklısına görüşüm: en azından bir nebze daha kolay belirlenebilir eşiklere yaklaştık millet olarak. Malum, daha önce çeşitli vesilelerle ifade ettim, BD eşiği dediğin şeyi iş sahibi okuyunca anlamalı, muhasebecisine talimatla olayı 15 dakikada çözebilmeli… Etkilenen Pazar dediğin şey ise iş adamı için yağmurun kötü etkilediği bir pazar günü olmalı… en fazla… mesela… Ötesi başka bir iş… Hele Türkiye gibi özellikle B&D işlemlerinde hukuk yaratmayan, yaratılmış hukuku uygulayan ekonomiler için böyle deli dolu icatlarla uğraşmamak gerek. ICN, OECD, moECD filan ne diyorsa sıkı sıkı tutunmak lazım… Ucundan o yola girdik diyelim… Etkilenen pazar kriterinin ortadan kalkması iyi oldu. Şu anda sorun, belirlenen ciro rakamlarının RK’nın ana odağı olan iş yükünü azaltma hedefine uygun olup olmadığı. Bence değil… Hatta işlem sayısının artacağını düşünüyorum… Bence asıl sorun, gerçekten bu amaca uygun olursa ortaya çıkacak olan enerjinin nereye ne şekilde kullanılacağının muğlaklığında. Allah muhafaza bir de ‘de minimis’ çıkarsa ve SS taşıma kooperatifleri kapsam dışına çıkarsa ortaya çıkacak enerji fazlasını tahayyül edebiliyor musunuz?).

Neyse efendim kahvaltıdan sonra Göka’nın enerji gelişmeleri mailine bakarken ilk sırada ne göreyim?… ‘[Bir akü firması] rekabet ihlali suçlamasından aklandı’ diye bir haber. Tıkladım ve bir haber sitesinde kısa bir paragraf çıktı karşıma. ‘Allah Allah acaba akü kararında yargıda bir gelişme mi oldu?’ dedim… Kararı RK sitesinde buldum ve bir çırpıda okudum (fazla vaktimi almadı zira karar kısacıktı…). Ayrı bir ihlal iddiası ve bu iddiaya ilişkin yapılan önaraştırma sonucunda soruşturma açılmasına yer olmadığına ilişkin bir karar. Burada bir sorun yok. Karar’da anılan firmayla pozitif/negatif, doğrudan/dolaylı herhangi bir ilişkim de yok. İlk akü kararından bildiğim kadarıyla kağıt üzerinden, jenerikleşen markasıyla da hayatın içinden tanırım… Sorun ihlal iddiasının yersizliğine karar verilmesinin gerekçesi. ÇEVKO kararından beri geri dönüşüm ekonomileri ile yoğun bir şekilde ilgileniyorum. Fiilen de temsilci olarak bir geri dönüşüm/rekabet hukuku ilişkisi üzerine yoğun mesai harcıyorum. Görüşlerim de (bu karara kadar) RK’nın sahip olduğu bilgi birikimi ve kaleme aldığı politikalarla birebir örtüşüyor(du). Bunlar da zaten AB ve OECD politikalarının kabul edilmiş genel doğrularından ibaretti. Özetle ‘çevre amaçlı geri dönüşüm düzenlemeleri rekabet hukukundan ari düşünülemez’ genel kuralına dayanan yaklaşımın aksine, Karar’da konunun hiçbir derinliğine girmeden adeta kestirip atılarak ‘Çevre ve Şehircilik bakanlığının düzenlemeleri orada duruyorken bize laf söylemek düşmez’ sonucuna ulaşılmış. Keşke ihlal iddiası geri dönüşüme yönelik rekabet kuralları çerçevesinde ele alınsaydı, ve yine soruşturmaya yer olmadığına ilişkin karar ilk akü kararında olduğu gibi adeta referans değeri olan bir metin olarak kaleme alınsaydı. Keşke Türkiye bu yeni alandaki gelişmeleri takip edebilseydi ve rekabet hukuku zenginleşseydi. Keşke Karar Türkiye’nin sektörel olarak en kapsamlı geri dönüşüm hareketi olan ‘atık elektrikli ve elektronik eşyaların (AEEE) kontrolü’ne ilişkin düzenlemelere de ışık tutmayı akıl etseydi. Ki, anılan düzenleme özellikle 4054 sayılı Kanun’a gönderme yapmakta…

Şu anda gerek evsel AEEE gerekse de ticari amaçlı AEEE üreticisi firmalar rekabet kurallarına uyumlu sistemler kurmak için harıl harıl çalışıyorken işin felsefesinin DNA’sıyla oynayan bu kararın yaratacağı soru işaretleriyle uğraşmak da yine RK’ya düşecek. Bunun için de ekstra enerjiye ihtiyaç var… İşte sahip olacağın o enerji eşiklerindeki sihirli rakamlarda mevcut…

Diye düşünüyorum…

Toksoy

ABD’de Dev Enerji Birleşmesi

ABD’nin en büyük elektrik şirketlerinden Duke Energy, Progress Energy’yi satın alarak ABD’nin elektrik hizmeti sunan en büyük şirketi haline geldi.

ABD’nin en büyük elektrik şirketlerinden Duke Energy, Progress Energy’yi satın alarak ABD’nin elektrik hizmeti sunan en büyük şirketi haline geldi. Birleşme işleminin tamamlandığı, Güney Carolina’nın onayından hemen sonra Duke Energy tarafından duyuruldu. İki teşebbüsün birleşmesi, 6 eyalette 7.1 milyon aboneye hizmet veren yeni bir şirket yarattı.

Yapılan açıklamaya göre, iki şirketin birleşmesiyle üretim sistemlerinin entegrasyonu sağlanarak önemli bir tasarruf sağlanmış olacak. Duke Energy’nin pik saatlerde üretim yapmak üzere depolama yapabilen pompaj depolamalı bir hidro elektrik santrali bulunuyor, ancak bu her zaman kullanılmıyor. Duke birleşme sonrası bu santralin etkinliğini artırmayı planlıyor.

Nedir bu pompaj depolamalı HES?

Dünyada yaygın olarak kullanılan Pompaj Depolamalı HES’lerde amaç elektrik  talebinin düşük olduğu zamanlarda ortaya çıkan düşük fiyatlı elektrik kullanılarak suyu yüksek bir rezervuarda depolamak ve daha sonra elektrik talebinin yüksek olduğu zamanlarda rezervuarda biriktirilen bu sudan elektrik talebini karşılamaktır. Pompaj depolamalı santralın alt ve üst olmak üzere iki rezervuarı bulunuyor; depolama için inşa edilecek üst rezervuarlar nehir, doğal göl, mevcut baraj rezervuarı veya deniz alt rezervuar olarak kullanılmak süretiyle de planlanabiliyor.

Enerjiyi depolamanın bir yolu olarak değerlendirilen bu sistemde, santraller, normal hidroelektrik santrallerde olduğu gibi nehir akımından etkilenmiyor, aksine, talebin az olduğu ve enerji üretimine gerek olmadığı durumlarda durdurulabiliyor. Bu HES’ler, rezervuarlarının büyüklüğüne ve işletme politikasına  göre günlük-haftalık veya sezonluk biriktirme yapabiliyor.

Ülkemizde bu sistemle çalışan bir HES henüz yok, ancak bu tip santrallerin ülkemize kazandırılması için çalışmalar yapıldığı biliniyor.

Duke Energy’nin hedefi de, sahip olduğu pompajlı HES sistemini bölgeler arasındaki fiyat farklılıklarını kullanarak bir avantaj sağlamak. Bu şekilde Duke Energy, Progress Energy’nin bölgesinden talebin düşük olduğu zamanda gelecek ucuz elektriği suyu bir rezervuara pompalamakta kullanıp, fiyatın yüksek olduğu saatte elektrik üreterek etkinlik artışı sağlayacak.

Birleşme sonrası Duke Energy ismi ile yola devam edilecek olan yeni yapıda, iki şirketin aynı görevi yapan organlarının birleşmesinin de bir tasarruf ve etkinlik artışı sağlaması umuluyor.

Ortaya çıkan bu yeni dev şirket sadece en büyük elektrik hizmet sağlayıcısı değil, aynı zamanda ABD’nin en büyük nükleer reaktör işletmecilerinden biri.

Duke Energy ilk birleşmesini 1992 yılında elektrik endüstrisinde 100 büyük şirket varken yapmış. Bugün ise bu sayının 53 olduğu ifade ediliyor.

Ülkemizde bugüne kadar lisans edinmek için yapılan devirleri gözledik. Ancak  üretim tesisi yatırımlarına ve hızlı büyümeye bakılacak olursa, yakın gelecekte sektörde operasyon halinde olan şirketlerden de irili ufaklı pek çok birleşme göreceğimizi düşünüyoruz.

İDO ÖZELLEŞTİRMESİ ve DEMİRYOLU SERBESTLEŞME MODELLERİNE BAKIŞ

2011 yılında İDO hisselerinin tamamı blok satış yöntemiyle özelleştirilmişti.

Serbestleşme sonrasında tüketicilerin çeşitli teşebbüsler arasından seçim yapması, ürün fiyatlarının rekabet nedeniyle vatandaşın erişebileceği seviyeye gelmesi, ürünün kalitesinin artması beklenir. Kitapta böyle yazıyor en azından.

Hatırlayalım. 2011 yılında İDO hisselerinin tamamı blok satış yöntemiyle özelleştirilmişti. “Özelleştirme” 80’li yıllardan beri önemli bir konu haline geldiği Türkiye’de, serbestleşmenin nasıl gerçekleşeceği sorusu önem kazanmakta.

Birbirine rakip olabilecek hatların ayrı ayrı teşebbüslere verilmesine ilişkin Kurul Görüşü’ne uyulmadı ve İDO blok olarak tek bir teşebbüse devredildi.

Sahi ya ilgili ürün pazarlarında İDO dışında faaliyet gösteren hiçbir teşebbüs yoktu ki devir sonucu yoğunlaşma artışı olsundu! Nihayet Rekabet Kurumu devralma işlemi sonucunda hakim durum yaratılmasının veya mevcut hakim durumun güçlendirilmesinin ve böylece rekabetin önemli ölçüde azaltılmasının söz konusu olmaması nedeniyle işleme izin verilmesinde sakınca olmadığına karar verdi.

Blok satış yöntemi sayesinde hisseler devredilirken yapı parçalanmadan değer kaybetmedi ve rekabetin korunması toplumsal refahın artırılması için bir araç. İkisi de kulağa hoş geliyor değil mi?

Haliyle bilet fiyatları da devralan teşebbüs tarafından serbestçe belirlenmekte. Seçeneklerden biri Godot’yu bekler gibi meşhur simit zincirleri sahibinin “görünmez el”ini belki bir gün bize ucuz bilet, kaliteli hizmet getirir diye bekleyedurmak!

Demiryolu serbestleşme modeline geçmeden blok satış sonrası İDO hakkında yazımıza vesile kamuoyundan; siyasi partilerden, meslek kuruluşundan, barodan, esnaftan gelen tepkilere bakalım.

Demiryolu taşımacılığının mevcut dikey bütünleşik yapısının ayrışacağını herhade öğrenmeyen kalmamıştır.

Demiryolu taşımacılığında blok satış yöntemiyle özelleştirme söz konusu değil. Dermiryolu taşımacılığı – THY’nin özelleştirilmesi bir kenara – sivil havacılıkta uygulanan model gibi özel sektöre açılacak. Üst piyasada, TCDD alt yapı yönetimi faaliyetini sürdürecek. Yolcu ve yük taşımacılığı faaliyetleri olan alt piyasada TCDD’nin yöneteceği altyapıyı hem özel sektör hem de kamu kullanacak. T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı bünyesindeki Demiryolu Rekabetini Düzenleme Makamı, demiryolu altyapısına serbest erişim ve demiryolu altyapısının kullanımında adil rekabet sağlayacak düzenlemeleri yapacak ve uygulamaları denetleyecek.

TCDD’nin blok satış yöntemiyle özelleştirilmeden demiryolunun mevcut dikey bütünleşik yapısının ayrıştırılarak özel sektörden yeni teşebbüslerin demiryolu taşımacılığı olan alt pazara girişini mümkün kılan bu serbestleşme süreci, bakalım 2015 yılı için öngörülen yolcu trafiğine on yıl öncesinden ulaşılan havayolu taşımacılığını yakalayabilecek mi?