İnsan kaynakları özelinde uzlaşmanın bedeli yüksek

İnsan kaynakları özelinde uzlaşmanın bedeli yüksek.

Sony Imageworks, Blue Sky, Dreamworks Animation ve Walt Disney bünyesinde 2004 ve 2010 yılları arasında çalışan yaklaşık 10.000 kişiyi ilgilendiren dava sonuçlandı. Bu firmalarda çalışan animasyon ve görsel efekt sanatçıları, 2014 yılının Aralık ayında davalı şirketlerin bilgi değişimi yoluyla azami maaş miktarı belirlediği ve işgücü rekabetini engelleyen anlaşmalar (“poaching agreement” ve “cold call agreement”) akdettiği iddiası ile dava açmışlardı. Sırasıyla Sony, Blue Sky ve Dreamworks’den sonra Walt Disney de uzlaşmayı kabul etti. Şirket 100 milyon dolar ile en yüksek uzlaşma miktarına imza attı. Mahkeme kararı veya uzlaşma miktarının %25’ine varabilen avukatlık ücreti ve her çalışan için yaklaşık 10 bin dolar tazminata hükmedilebileceği düşünüldüğünde Walt Disney en iyi kararı vermiş gibi gözüküyor.

Bilindiği üzere, rakipler arası fiyat, üretim miktarı, satış, hedef gibi parametrelere ilişkin bilgi paylaşımı rekabete aykırı olduğu için cezalandırılıyor. Bazı durumlarda ise bu parametrelerden maaş ve benzeri ödemelerle ilgili olarak anlaşma yapmak yerine insan kaynaklarına ilişkin birtakım bilgilerin değişimi tercih ediliyor. Ancak bu tür bir değişimin de, söz konusu bilgilerin ticari hassas bilgiler olması nedeniyle, rekabete aykırı olacağı kuşkusuz.

Haberin içeriğine ışık tutması açısından biraz detaylandırmak gerekirse, insan kaynakları özelinde rekabete aykırılık teşkil eden başlıca iki anlaşma öne çıkmakta. Bunlardan ilki “poaching” anlaşmaları, rakip teşebbüslerin birbirlerinin çalışanlarını deyim yerindeyse ayartıp kendi bünyelerinde çalıştırmalarını engellemeye yönelik. Bu nedenle uygulamada “çalışanları ayartmama yükümlülüğü” olarak da ifade ediliyor. Bir diğeri ise rakip teşebbüslerin rakibin bünyesindeki bir çalışana iş teklif etmeden önce yine rakibe haber vermesini öngören anlaşmalar. Bu anlaşmalar ise “cold call” anlaşmaları olarak anılıyor. Söz konusu anlaşma, mevcut durumda işveren konumundaki şirketin çalışana karşı teklif yapması halinde, teklif yapan rakip şirketin bu teklifini yükseltmemesini de öngörüyor.

Hatırlatalım ki söz konusu dava insan kaynakları özelinde rekabete aykırı bilgi değişiminin incelendiği ilk dava değil. 2010 yılında Adobe, Apple, Google, Intel, Intuit, E-Bay ve Disney’in iştirakleri Pixar ve Lucasfilm hakkında Adalet Bakanlığı tarafından dava açılmıştı. İleri teknoloji alanında faaliyet gösteren bu şirketlerin birbirlerine haber vermeksizin çalışanlarına iş teklif etmeyeceklerine yönelik anlaşmalar (cold call anlaşmaları) akdettiği ileri sürülmekteydi. Bakanlığın iddiası yalnızca bu anlaşmalara yönelik olmasına rağmen şirketler uzlaşırken işgücü rekabetini engelleyen birtakım başka davranışları da kabul etmişti. Ardından 2011 yılında ise eski bir Lucasfilm çalışanı tarafından yaklaşık 64.000 çalışanı ilgilendiren bir grup davası açılmıştı. Duruşmaların başlamasından itibaren davalılar sırasıyla uzlaşma yoluna gitmiş, uzlaşmaların onandığı nihai karar ise 2015 yılında verilmişti. Bu karar ile Adobe, Apple, Google ve Intel’in 415 milyon dolara uzlaştığı açıklanmıştı.

Durum böyle olmakla birlikte, ülkemizde insan kaynakları özelinde bilgi değişimine ilişkin içtihat birliği olmadığını da anımsatmak gerekir. Bu doğrultuda Rekabet Kurulu tarafından verilen kararlara bugüne kadar diğer ülkelerin rekabet otoritelerinin içtihatları yol göstermekte.

Gediz Çınar

Bayi Toplantısı: Yediğiniz İçtiğiniz Sizin Olsun, Lütfen Fiyat Konuşmayın!

Yersu Şahin, İspanya Rekabet Otoritesi’nden haberlerle bizimle.

Şirketlerin, bayilerin gönlü hoş olsun, şirketle bağları kuvvetlensin diye dönem dönem düzenledikleri bayi toplantıları, bayi konseyleri pek şenliklidir, bilirsiniz. Bu toplantılarda bayiler bir yandan sohbet-muhabbet eder, “Çile Bülbülüm Çile” şarkısına eller havada eşlik ederlerken, bir yandan da dertleşir, sorunlarını paylaşır, şikayetlerini birbirlerine ve şirket yetkililerine aktarırlar. Bu anlamda, bayi toplantıları aslında bir tür terapi yerine de geçer.

conference-room-rentalsÖte yandan, bayilerin veya genel itibariyle rakip şirketlerin bir araya geldiği, bir biçimde temas ve bilgi alışverişinde bulunduğu gerçek veya sanal ortamlar, rekabete duyarlı bilgi değişimi riski de barındırdığından, rekabet otoritelerinin pek de hazzetmedikleri, kuşkuyla baktıkları ve sıklıkla rekabet incelemesine konu ettikleri alanlardır.

Rekabet kurumlarının, bu ve benzeri kuşkularında çok da haksız olmadığının bir göstergesi olarak, bayiler arasında yapılan bilgi değişimi yoluyla rekabetin ihlal edildiği tespitinin son örneğini, İspanya’daki Volvo bayilerine ilişkin kararda görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde, İspanya Rekabet Otoritesi Comisión Nacional de los Mercados y la Competencia (CNMC), İspanya’nın on yedi özerk bölgesinden üçü olan Madrid, Kastilya-La Mança ve Kastilya Leon özerk bölgelerinde bulunan dört Volvo bayisinin, fiyat tespiti yapmak, diğer satış ve hizmet koşullarını ortaklaşa belirlemek ve rekabete duyarlı bilgi değişimi yapmak suretiyle kartel oluşturduğu gerekçesiyle, söz konusu teşebbüslere toplam 1.263.838 Avro tutarında ceza verdi. Kendisine adeta bir futbol takımı havasında “Volvo Madrid” adını veren bu kartelin, Şubat-Eylül 2007 tarihleri arasında devam ettiği, bir süre kesintiye uğradıktan sonra, Ekim 2009-Aralık 2011 tarihleri arasında sürdürüldüğü tespiti kararda yer aldı.

Volvo bayileri karteline ilişkin ilginç bir nokta ise; kartel üyesi bayilerin, alınan kararlara uygun ve aykırı hareket eden kartel üyelerini gözlemlemek adına, A.N.T. Servicalidad isminde üçüncü bir firma ile anlaşmış oluşu. A.N.T., yaptığı “pazar araştırmaları” ile, anlaşmanın kartel üyelerince uygulanıp uygulanmadığını gözlemleyerek, her bir kartel üyesinin, diğer üyelerin davranış ve uygulamalarından haberdar olmasını ve bu anlamda, kartelin devamlılığını sağladı. Kartelin sürdürülmesindeki emek ve katkıları CNMC’nin dikkatinden kaçmayan A.N.T.’ye de 16.571 Avro tutarında bir para cezası verildi.

Ülkemizde de, bayi konseyi gibi, bayilerin katılımlarıyla gerçekleştirilen toplantıların yaygın olduğu düşünüldüğünde, aman dikkat diyoruz; masum bir bayi toplantısı, rekabeti sınırlama vesilesine ve rekabet ihlaline dönüşmesin. Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, ama siz siz olun, aranızda, özellikle geleceğe dönük satış fiyat, miktar veya stratejilerini konuşmayın!

Sigorta sektörüne ilişkin grup muafiyetine elveda sinyali

Biliyorsunuz hem AB rekabet hukukunda hem de bizde sigorta sektörüne ilişkin bir grup muafiyeti düzenlemesi bulunmakta. AB rekabet hukukunda bunun 25 yıla yakın bir geçmişi var; sigorta sektörüne ilişkin ilk grup muafiyeti tüzüğü 1991 yılında çıkarılmıştı. Halen yürürlükte bulunan 267/2010 sayılı ABİDA 101(3). Maddenin Sigorta Sektörüne İlişkin Bazı Anlaşma, Karar ve Uyumlu Eylemlere Uygulanmasına İlişkin Komisyon Tüzüğü 2010 yılında kabul edilmişti. Türkiye’de ise AB’deki düzenleme aynen alınmak suretiyle 2008/3 sayılı Sigorta Sektörüne İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği 2008 yılında yürürlüğe girmişti.

Normalde dikey anlaşmalar ve bazı yatay anlaşma türleri için gerek AB rekabet hukukunda, gerekse Türk rekabet hukukunda grup muafiyetleri bulunmakta. Ayrıca genel grup muafiyeti düzenlemelerine ek olarak sektör spesifik diyebileceğimiz bazı düzenlemeler de bulunmakta, örneğin motorlu taşıtlar sektörüne ilişkin grup muafiyeti. Bu bağlamda sigorta sektörü de sektöre özgü bir grup muafiyetinden yararlanmakta. Aslında sigorta sektörüne ilişkin ayrı bir grup muafiyeti düzenlemesi bulunmasının gerçekten geçerli nedenleri bulunmakta. Zira doğası gereği sigorta sektörü, sigorta şirketlerini işbirliği ve bilgi değişimi yapmaya yönledirmekte.

Örneğin büyük bir Life insurance conceptnükleer santralı bir sigorta şirketinin kendi kaynakları ile tek başına sigortalaması hiç kolay değil. Rizikonun büyüklüğü düşünüldüğünde devasa boyutlara ulaşabilecek zararların ortak hareket eden teşebbüsler arasında paylaşılmasına şayet rekabet kuralları nedeniyle izin verilmeyecek olunursa, büyük riskler için sigorta hizmetinin hiç sunulmaması söz konusu olabilecektir. Benzer biçimde, farklı sigorta şirketlerinden kasko sigortası yaptıran bir sürücüye ilişkin önceki sigorta şirketinin sahip olduğu bilgilerin (aracın kaza geçmişi, hasarsızlık durumu vb.) sonraki sigorta şirketiyle paylaşılması da, “tersine seçim” ve “ahlak rizikosu” kavramları hesaba katıldığında, sigorta sektörüne ilişkin rekabet hukuku uygulamasında itiraz edilmeyen bir durum. Zira bu bilgi değişimi sayesinde hasarsız araç sahipleri için, normalde olması gerekenden daha düşük primler belirlenebilecektir.

Ancak son bir aydır AB’de, sigorta sektörüne ilişkin grup muafiyeti tüzüğünün, yasal olarak öngörülen yürürlükten kalkış tarihi olan 31 Mart 2017’den itibaren bir daha yenilenmemesi tartışılıyor. Çeşitli sigorta şirketleriyle, sigorta şirketlerinin üst birlikleriyle, sigorta aracılarıyla ve sigortalılarla yapılan sayısız görüşme, anket çalışması ve çalıştayın ardından AB Komisyonu, bulgularını geçenlerde kamuoyuyla paylaştı. 17 Mart tarihli duyurusunda AB Komisyonu, sigorta sektörüne ilişkin ayrı bir grup muafiyetine artık gerek kalmadığına ilişkin nihai olmayan bir görüşe vardığını açıkladı. AB Komisyonu’nun nihai kararını ise 2017 yılının başında vereceği tahmin edilmekte.

Peki sigorta sektörüne ilişkin grup muafiyeti tüzüğü neyi düzenlemekte? Söz konusu tüzük uyarınca, diğer koşullar sağlandığı taktirde, sigorta şirketleri arasında (i) ortak hesaplama, tablo ve araştırmalar yapmaya ve (ii) belirli risk çeşitlerine ortak teminat sağlamaya ilişkin anlaşmalara (koasürans) grup muafiyeti tanınmakta. Örneğin sigorta şirketleri hayat sigortalarında kullanılmak üzere beklenen insan yaşamı sürelerini hesaplamaya ilişkin bilgileri aralarında paylaşsa, bu bilgi değişimi ABİDA 101. maddeden muaf sayılacak. Ancak sigorta şirketleri, oluşturdukları nihai tabloları birbirleriyle paylaşır veya tek başlarına belirlemeleri gereken hayat sigortası prim oranlarını birbirlerine aktarırlarsa grup muafiyetinden yararlanamayacaklar.

AB Komisyonu’na göre ortak hesaplama, tablo ve araştırmalar için sigorta sektöründe artık sektöre özgü ayrı bir grup muafiyetine gerek kalmamış durumda. Bunun nedeni olarak 2010 yılında çıkarılan Yatay İşbirliği Anlaşmalarına İlişkin Kılavuz’un, bu türden işbirlikleri için halihazırda açıklayıcı bilgiler içermesi gösterilmiş. Koasürans anlaşmaları hakkında ise yürürlükteki grup muafiyeti tüzüğünün artık beklenen faydayı sağlamadığı, bu bağlamda tüzükten sınırlı sayıda sigorta şirketinin yararlandığı ve genel olarak sigorta havuzlarından yararlanmak yerine, yeni ve daha esnek yöntemlerle ortaklaşa sigorta hizmeti verme uygulamasının sektörde yerleşmeye başladığı tespitlerinde bulunulmuş. Dolayısıyla AB Komisyonu’nun eğiliminin, grup muafiyeti tüzüğünü yenilememe yönünde olduğu anlaşılmakta.

Grup muafiyetinin kaldırılması durumunda sigorta sektöründe faaliyet gösteren teşebbüsler arası işbirliği ve bilgi değişimine ilişkin anlaşmalar için ABİDA 101(3). maddesi uyarınca bireysel muafiyet yoluna gidilmek durumunda kalınacak. Grup muafiyetinin sağladığı “güvenli limanın” yerini, sigorta şirketlerinin kendilerinin yapacağı rekabete uygunluk değerlendirmesi sonucu bireysel muafiyete başvurma ya da başvurmamaya yönelik belirsizliğe bırakacağı bir gerçek. Bu noktada Yatay İşbirliği Anlaşmalarına İlişkin Kılavuz uygulamada daha da önem kazanacak. AB Komisyonu, grup muafiyeti tüzüğünün kaldırılması sonucu oluşabilecek boşluğu doldurabilmek açısından gerekirse birtakım ek düzenlemeler yapabileceğini de hatırlatıyor.

Ancak grup muafiyeti tüzüğünün kaldırılmasından elde edilecek yararın gerçekçi bir biçimde ortaya koyulması önemli. Zira sigorta sektörüne girmek isteyen teşebbüslerin, yerleşik teşebbüslerde bulunan birtakım istatistiki bilgilere sahip olmaksızın faaliyet göstermesi zor. Örneğin bir ülkede yeni faaliyete başlayan bir sigorta şirketinin, o ülkede yaşanan trafik kazası oranları hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmadan kasko sigortaları için isteyeceği prim miktarlarını şekillendirmesi kolay değil. Halbuki bu bilgiler diğer sigorta şirketlerinden temin edilebilirse daha düşük prim oranları belirlenebilir ve tüketicilere daha ucuza hizmet verilebilir. Bu nedenle bazı bilgilerin birbirlerine rakip sigorta şirketleri arasında paylaşılması, sigorta sektöründe rekabetin kısıtlanması bir yana rekabetin artmasını bile sağlayabilir.

Tabi sigorta sektörüne ilişkin grup muafiyeti kaldırılsa da bu durum bizleri sektöre ilişkin rekabet hukuku uygulamasının önemini kaybetmiş olduğu veya tam tersine sektörde artık daha mücadeleci bir tavır sergileneceği gibi düşüncelere sevketmemeli. Nihayetinde grup muafiyetinin amacı rekabet otoritelerini iş yükünden kurtarmak. Grup muafiyetinin olmadığı bir durumda bireysel muafiyet başvuruları rekabet otoritelerini “meşgul etmeyecek” düzeyde seyrederse, grup muafiyeti de varoluş amacını kaybedecektir. Tekrar hatırlamakta fayda var, grup muafiyetinin olmaması, ilgili sektördeki anlaşmaları kendiliğinden rekabete aykırı hale getiren bir durum değil. Ancak her sektörün kendisini diğer sektörlerden farklı gördüğünü dikkate alırsak, bu gelişmenin sigorta sektörüne “prestij” kaybettireceği söylenebilir.

Kurul’dan bilgi paylaşımına menfi tespit

Rekabet Kurulu, Lastik Sanayicileri ve İthalatçıları Derneği (LASİD) tarafından yürütülecek pazar araştırması sonuçlarının kamu ile paylaşılması uygulamasına ilişkin başvuruyu karara bağladı.

lasid-den-yaz-lastigine-gecin-uyarisi-7128453_x_oMenfi tespit değerlendirilmesinin yapıldığı bölümde özellikle LASİD tarafından paylaşılacak verilerin rekabet hukuku açısından önem teşkil eden özelliklerine vurgu yapılıyor. Verilerin sektör dışından bağımsız bir araştırma şirketi tarafından toplanacağı ve bunların LASİD tarafından yayınlanacağı ifade ediliyor. Ayrıca bilgi paylaşımının gelecek ve güncel döneme ait veri içermeyip konsolide bir biçimde sektör toplamını göstereceği belirtiliyor. Paylaşımın rakiplere ve kamuya açık bir şekilde gerçekleştirilmesi de LASİD tarafından paylaşılacak verilerin bir diğer özelliği.

Kurul değerlendirmesinde, LASİD üyesi teşebbüslerin lastik sektöründe birbirlerinin rakibi konumunda olmaları nedeniyle gerçekleştirilecek araştırmanın koordinasyon doğurucu olup olmadığının incelenmesi gerektiğini ifade ediyor. Bu çerçevede rekabete duyarlı bilgilerin -teşebbüsler arasında rekabeti ortadan kaldırmak suretiyle- piyasalarda istenmeyen birtakım sonuçlar doğurabildiği vurgulanıyor. Rekabete duyarlı bilgilere örnek olarak ise fiyat, maliyet, satış stratejisi, stok bilgisi örnek gösteriliyor. Ancak Kurul, somut olayda bildirim konusu anlaşmada bilgi değişimi yönünden sınırlı bir değişimin öngörüldüğünü, yukarıda bahsedilen şekilde rekabet hukuku açısından riskli bilgilerin değişiminin söz konusu olmadığını ve teşebbüsler arasında koordinasyon doğurucu bir etkinin ortaya çıkmayacağını belirtiyor.

Kararda son olarak LASİD üyesi olan teşebbüsler tarafından araştırma şirketine sunulacak bilgilerin, LASİD veya LASİD üyesi teşebbüsler tarafından öğrenilmesinin de rekabeti engelleyici bir risk barındırdığına değiniliyor. Ancak bu noktada araştırma şirketi ile LASİD ve yine araştırma şirketi ile araştırmaya katılacak firmalar arasında gizlilik sözleşmeleri imzalanmasının planlandığı ve bu durumun  araştırma şirketine sunulacak verilerin sunulacak verilerin rakip teşebbüslerin eline geçme riskini azaltacağı ifade ediliyor.

Sonuç olarak Kurul paylaşılacak bilgilerin büyük ölçüde kamuya açık nitelikte olması, bilgilerin bağımsız bir kuruluş tarafından toplanacağının taahhüt edilmesi ve bu kuruluş ile teşebbüsler arasında gizlilik sözleşmelerinin imzalanacak olması, bilgilerin toplanması neticesinde elde edilecek istatistiki verilerin rekabet hukuku bakımından bir risk taşımaması hususlarını göz önüne alarak bildirime konu uygulama kapsamında gerçekleştirilecek bilgi değişiminin 4. madde kapsamında rekabeti kısıtlayıcı amacı veya etkisinin olmadığı sonucuna varıyor. 

Meksika’dan haberler

Rekabet hukuku, ülkelerde dinamizmini muhafaza etmiş bir disiplin olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yönüyle dinamik etkinliği hedefleyen rekabet hukukunun bu hedefi gerçekleştirmek adına sürekli bir değişim içinde olduğu söylenebilir. Yakın dönemde Meksika’da rekabet hukuku alanında yaşanan gelişmeler de bu durumun somut bir göstergesidir.

7 Temmuz’da Meksika’da yürürlüğe giren yeni Rekabet Kanunu, birçok radikal değişikliği beraberinde getirmiştir. Bu değişikliklerden bahsetmeden önce yeni bir kanun hazırlanmasına ön ayak olan 2013 anayasa değişikliklerine de kısaca değinmek faydalı olabilir.

©LauraManske.Mexico.Sombreros1acMeksika’nın yeni Rekabet Kanunu (NFECL) dayanağını telekomünikasyon ve rekabet konuları üzerine yapılan 2013 Anayasa değişikliğinden almıştır. Anayasada yapılan değişikliklerle; eski rekabet otoritesi yerini anayasal özerkliği bulunan COFECE’ye bırakmış ve telekomünikasyon alanında da yeni bir otorite oluşturulmuştur. Ayrıca, bu kurumlar kapsamlı düzenlemeler yapma yetkileriyle donatılmış; söz konusu organik değişikliklerin yanında kurum üyelerinin hepsi yeniden seçilmek suretiyle değiştirilmiştir.

Ayrıca kurum üyelerinden bağımsız bir statüde olan “Rekabet Savcılığı”nın oluşturulması da anayasa değişikliğiyle getirilen bir yeniliktir. Yargı teşkilatı bakımından rekabet ve telekomünikasyon konularında görevli özel federal mahkemelerin yapılandırılması yoluyla bir yenilik de getirilmiştir.  Telekomünikasyon ve rekabet alanında yetkilendirilen otoritelere anayasa değişikliğiyle bazı yeni yetkiler verilmiştir (rekabet engellerini kaldırmayı amaçlayan önlemler alma, zorunlu unsura erişimi düzenleme vb. )

Kanun maddi hukuk bakımından da önemli değişikliklere sebep olmuştur. Bu konuda, rakipler arasındaki ufak bir bilgi değişiminin bile cezalandırılabilir olmasını düzenleyen hüküm önem arz etmektedir. Ayrıca rakipler arasındaki bilgi değişimine yönelik verilecek cezaların süreleri de ceza kanunundaki değişikliğe paralel olarak artmış ve 5 yıldan 10 yıla kadar olarak değişmiştir.

Hakim durumun kötüye kullanılması özelinde bir değerlendirmede bulunulursa; ülke hukukunda hakim durumun tek başına yasaklanmadığı ancak bu konuda bir strateji kataloğu metodu ile hakim durumun kötüye kullanılması incelemesinde bulunulduğu görülmektedir. Eski kanundaki listeye ek olarak yeni kanun zorunlu unsur doktrini ile bağlantılı iki durum daha eklemiştir. Ayrıca zorunlu unsur konsepti yeni kanunda detaylı olarak ele alınmıştır.

Birleşme devralma işlemlerine yönelik olarak bildirime tabi tüm birleşme devralma işlemlerinin otoritenin nihai kararını vermesinden önce sonlandırılamayacağı şeklindeki hüküm yeni kanun ile getirilmiştir. Ayrıca kanunda rekabetçi endişeleri azaltıcı çözüm önerilerine tabi bir birleşme devralma işlemine izin verilebileceği öngörülmektedir. Ancak bu noktada çözüm önerileri ile alternatiflerin müzakere edilmesine ve sunulmasına yönelik şeffaf bir usul kuralının bulunmadığı yeni kanuna getirilen eleştirilerdendir.

Son olarak kartel ve hakim durumun kötüye kullanılmasına ilişkin soruşturmaların tabi olduğu usul kuralları incelenirse; yeni kanunun yeni otoritelerin tek başlarına veya ilgili bir kimsenin talebi üzerine başlatılacağını düzenlediği görülmektedir. İlgili kanuna göre soruşturma, yargılama ile alakalı birçok yetkiye sahip rekabet savcılığı tarafından yürütülecektir. Ayrıca yeni kanun soruşturma esnasında delillerin ortadan kaldırılmasını bir federal suç olarak düzenlemiştir.

Son olarak usul hukuku ile bağlantılı, yargılama esnasında kanunun uygulanması ve yorumlanması bakımından zor bir durum ile karşılaşıldığında otoritelerden görüş istenmesi şeklindeki hüküm getirilmiştir.

Özetle, tüm dünya ülkelerinde, dinamizmini korumuş bir disiplin olan rekabet hukukuna yönelik detaylı yasama faaliyetleri yürütülmektedir. Ülkelerin global güçlerini doğrudan etkileyebilecek bir yansıması olan rekabet hukuku disiplinin dayanağını teşkil eden mevzuatların da dinamik nitelikte olduğu ve bu durumun en somut örneklerinden birisinin Meksika’daki rekabet reformu olduğu söylenebilir.

 

Söyleşi: Rakipler arasında bilgi değişimi tek başına ihlal olabilir mi?

Adını sıkça duyduğumuz “bilgi değişimi” ihlali hakkında Şahin Ardıyok ile söyleşi yapıldı. Detaylar ve tam metin Belit Polat’ın yazısında.

Bugün Rekabet Kurulu’nun en ses getiren soruşturmalarına baktığımızda (ki bu ses milyonlarca lira rekabet cezasının gür sesi), bu soruşturmaların en ağır rekabet ihlallerinden sayılan “karteller” nedeniyle açıldığını görüyoruz. Bunun yanında, uluslararası örneklerde olduğu gibi Türkiye’de de son yıllarda sıkça adını duyduğumuz bir ihlal türü daha var: Rakipler Arası Bilgi Değişimi.

Soruşturmaya tabi olan şirketlerin başını en çok yakan soruşturmalardan örneğin toplamda 277 Milyon TL ceza verilen Otomotiv Soruşturması, bilgi değişimi ihlalinin en temel örneği olabilir. Bunun yanında, bu yılın ve Kurum’un tüm geçmişinde verdiği cezalarınsoylesi da rekorunu kıran Bankacılık Soruşturması, 1.1 Milyar TL’lik ceza ile bayrağı almış durumda.

Peki, bilgi değişiminin varlığı, tek başına rekabet ihlali sonucu ceza vermek için yeterli midir? Rakipler arasında hangi tür bilgi değişimleri yasaklanmıştır? Özellikle Otomotiv Soruşturması ile oluşan içtihatla birlikte, Rekabet Kurumu’nun bilgi değişimine yaklaşımı nasıldır? Neden son yıllarda bilgi değişimini sıkça duyar olduk?

Bu sorular, Ortaklarımızdan Rekabet Kurumu eski Uzmanı ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi Şahin Ardıyok’a yöneltildi. Yapılan söyleşide, Rekabet Kurulu eski üyesi Nejdet Karacehennem’in soruları yanıtlandı, ve bu söyleşi de merak edenler için Rekabet Forumu Dergisi’ne dahil edildi.

Söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz.

Karşınızdaaa: Bilgi Değişimi!

Ürettiğimiz akıl fikirleri paylaştığımız alanlardan biri olan Actecon Papers, 6.sayısında bir başka paylaşımı ele alıyor: Rakipler arasında bilgilerin paylaşımı.

Devamı Belit Polat’ın yazısında.

Ürettiğimiz akıl fikirleri paylaştığımız alanlardan biri olan Actecon Papers, 6.sayısında bir başka paylaşımı ele alıyor: Bilgilerin paylaşımı, ancak rakip teşebbüsler arasında.

Daha önce de pek çok kez yazdığımız gibi, şimdiye dek teşebbüslerin başını en çok yakan cezaların kaynağı olan bu ihlal türü, Rekabet Kurumu’nun da bir rekora imza atmasına sebebiyet verdi. Zira bir çalışanın attığı ve içeriğinde yine aynı çalışanın öngörülerinin yer aldığı bir e-posta bile, o şirkete 50 milyon TL, toplamda ise  270 milyon TL ceza verilmesine sebep olabildi. Ama nasıl? ve neden?

Ben de, Ali Ilıcak’ın editörlüğünde, yeni sayımızda Kurum’un rekora imza attığı ve hatta geçen 13 senede verdiği cezaların toplamından bile daha fazla ceza kesmesine sebep olan bu ihlal türüne, sebeplerine, örneklerine ve sonuçlarına yer verdim. İçeriğine de, özellikle şirket avukatlarına yol gösterecek şekilde kılavuz olmasını umduğumuz yol haritalarını ekledim.

Umarız beğenirsiniz:

Untitled

Nam-ı Diğer 9.99 Problemi

Davalı yayıncılar uzlaşmaya vardı.

E-kitap[1] okuma alışkanlığı yeni yeni serpiliyor. “Tek bir tık”, kitaplara da sıçramış durumda. Herşey, e-kitap satışı piyasasında perakende seviyede faaliyet gösteren Amazon’un, 2007’de Kindle’ını piyasaya sürmesi; yeni ve çok satan e-kitapları 9.90’dan satması ve hızla piyasada lider hale gelmesiyle başladı. Bu sefer 2010 başlarında Apple, iPad’i ile e-kitaplara da dokundurmaya başlamıştı bile.

Ve nihayet yayıncıların toplam gelirlerinin %15’ini e-kitap satışlarının oluşturduğu ABD’nde, ABD Hükümetinin, davalılar Apple ve ülkedeki altı büyük yayıncıdan beşinin[2], perakende seviyede faaliyet  gösteren e-kitap satıcıları (Amazon ve diğerleri) ve davalı yayıncılar arasındaki perakende fiyat rekabetini bitirmek için gizli olarak anlaştıklarını iddia eden şikayeti üzerine Federal Bölge Mahkemesi’nde görülen davada, üç davalı yayıncı[3] uzlaşmaya vardı.

Önceleri davalı yayıncılar, e-kitapları Amazon ve diğerlerine toptan fiyata sattıkları toptan satış modelini[4] kullanıyorlardı. Böylece Amazon, yayıncıdan toptan fiyatına aldığı yeni ve çok satan e-kitapları 9.90’dan fiyatlandırıyordu. iPad’in gün yüzüne çıkması ile birlikte Apple ile davalı yayıncılar, Apple’ın iBookstore vasıtasıyla sattığı her e-kitap için %30 komisyon alacağının ve fiyat basamaklarının belirlendiği; yayıncının, Apple’a tedarik ettiği e-kitabın diğer bütün perakendecilerdeki satış fiyatının  iBookstore satış fiyatından daha az  olamayacağına ilişkin taahhüdünü içeren acente sözleşmeleri akdettiler.

Yayıncılar ve Apple, “acente modeli” olarak da bilinen satış modelinde, yayıncıların, sözde kısa zamanda 9.99  fiyat noktasının daha pahalıya sattıkları basılı kitap satışlarını yiyip bitireceğine inanmaları, uzun dönemde ise 9.99’dan e-kitap alan okurların yükseleceği; e-kitap toptan fiyatlarının ucuzlayacağı; basılı kitap fiyatlarının düşeceği; e-kitapların hızlı yükselişinin kendi öncelikli dağıtıcıları olan kitapçı dükkanlarının varlığını tehdit edeceği; perakendecilerin yayıncılık piyasasına girebilecekleri ve kendileriyle rekabet edecekleri; kısaca “9.99 problemi”nden endişe duymaları; Apple’ın ise Amazon ile rekabet etmek istememesi sebebiyle anlaşmışlardı.

İddiaya göre bu sözleşmeler her bir yayıncı ile ayrı pazarlıklar sonucu akdedilmemişti ve davalı yayıncıların diğer başlıca perakendecilerle de münhasıran “acente modeli”nde anlaşmaları, perakende seviyesinde etkili olarak rekabeti bitirmiş, daha yüksek perakende satış fiyatları ile sonuçlanmıştı.

İlerleyen davada, uzlaşmayan Apple ve diğer iki yayıncıya ilişkin süreç, Haziran 2013 tarihindeki duruşmayla devam edecek.  Şimdilik, uzlaşan diğer üç yayıncı, Apple ile akdettikleri acente sözleşmelerini feshettiler. Uzlaşan yayımcılarımız, perakendecilerle imzaladıkları ve perakendecilerin herhangi bir e-kitabın yeniden satış belirleme yeteneğini kısıtlayan şözleşmeleri sona erdirmekle yükümlüler.

Bununla birlikte karar, uzlaşan yayımcılarımızın rekabet hukukuna uymaları ile görevli bir de memur tayin etmelerini gerektiriyor. Anlaşılan görev yine üstadlara düşüyor.

[1] E-kitaplar elektronik biçimde satılan ve ancak elektronik iPad, Kindle gibi bir cihazda okunabilen kitaplardır.

[2] Hachette, HarperCollins, Simon&Shuster, MacMillan, Penguin

[3] Hachette, HarperCollins, Simon&Shuster

[4] Toptan satış modelinde perakendeciler, yayıncıdan toptan fiyata aldıkları e-kitapları kendi belirledikleri perakende fiyattan okura satmakta özgürdürler.

“Acente modeli”nde ise perakendeciler, yayıncıdan hiçbir zaman e-kitap temin etmez; aksine yayıncılar,e-kitapları satılan her e-kitaptan kendilerinin acentesi gibi komisyon alan perakendeci aracılığıyla (iBookstore vasıtasıyla) kendi belirledikleri fiyattan doğrudan okura satar.

Üstün Alman Teknolojisi İçin Zor Zamanlar

Dava, 2007-2010 arasına dair ayrı ayrı beş ihlali içeriyor. Her bir ihlal iki ya da üç tedarikçi ile ilişkili.

Ocak 2010’da Mercedes-Benz ve onun tedarikçilerini soruşturmaya başlamıştı. Haziran’da da The Office of Fair Trading (OFT), Mercedes-Benz ve beş kamyon ve kamyonet tedarikçisinin rekabeti ihlal ettiğini iddia etti. OFT’nin web sitesinde özetlenen iddialar, düzenleyicinin iki yıllık soruşturma sonrası geçici bulgularını içeriyordu.

Dava, 2007-2010 arasına dair ayrı ayrı beş ihlali içeriyor. Her bir ihlal iki ya da üç tedarikçi ile ilişkili. OFT’nin geçici bulgusuna göre Mercedes-Benz de iddia edilen ihlallerin ikisine karışmış durumda.

Kapsam değişse de, iddiaların hepsi değişen seviyelerde en azından bir miktar pazar paylaşımı unsuru, fiyat koordinasyonu ve/veya ticari bakımdan hassas bilgilerin paylaşımını içeriyor. Deliller aynı zamanda iddia edilen iki ihlale ilişkin olarak Mercedes-Benz’in tederikçiler arası anlaşmaları kolaylaştırmaya ya da pekiştirmeye yardım ettiğini ileri sürüyor.

Bunlar geçici bulgular; OFT rekabetin kesin olarak ihlal edildiğine karar vermeden  tüm tarafların savunma hakkı kapsamında cevap verme imkanları bulunuyor.

Görülen o ki OFT’nin otomotiv sektöründeki tetkiki dolayısıyla büyük küçük tüm işletmelerin rekabet hukukunun onlara nasıl uygulandığının bilincine sahip olmaları, bunun yanı sıra mevcut uyum programlarının gözden geçirilmesi İngiltere’deki gibi tüm dünyada; ve otomotiv sektöründe olduğu gibi diğer tüm sektörlerde de çok önemli.

Bankacılık Sektörüne Yakın Markaj

Avustralya’da yapılan yeni düzenlemeler ile ACCC bankacılık sektöründeki rekabet ihlallerine ilişkin daha etkin bir konum kazandırıyor.

Bankacılık sektöründeki faaliyetlerin ana unsurlarından biri “bilgi değişimi”, finans kurumlarının sıkça başını ağrıtan bir konu. Türkiye’de 12 banka mevduat ve kredi faizleri ile kart ücretlerini ortak belirledikleri gerekçesiyle soruşturma altında bulunuyor. Daha önce de bankacılık sektörü yine geniş kapsamlı bir soruşturma geçirmişti ve kayda değer bir cezayla karşılaşılmıştı. Ancak bankacılık sektöründeki bilgi değişimlerine özel bir yasal düzenleme bulunmamakta.

Avustralya’da ise yapılan yeni yasal düzenlemeler ile Avustralya Rekabet ve Tüketici Komisyonu’nun (ACCC) bankacılık sektöründeki rekabet ihlallerine ilişkin daha etkin bir konum kazanması bekleniyor. Bankacılık sektöründeki “price signalling (rakiplerin fiyat değişimlerini bildirmesi)” uygulamalarını ele aldığı yasa yürürlüğe girmiş durumda. Bankacılık sektöründe var olduğu öngörülen yasal boşlukları kapatması beklenen yasa, sektördeki faaliyetleri geniş ölçüde etkileyecek.

Nasıl mı?

Yeni yasayla birlikte lisanslı mevduat kabul eden kuruluşların dikkate alması gereken iki önemli nokta bulunmakta:

  • Rakiplerle fiyat ve fiyatlamayla ilgili (indirimler, faiz hadleri, vs.) bilgi paylaşımları ve
  • Fiyat ve fiyatlamayla ilgili piyasada rekabeti önemli ölçüde azaltabilecek herhangi bir (özel ya da genel) bilgi paylaşımı yapılması.

Sonuç ise malum: Cezai yaptırım. Peki bu cezadan kaçınmak mümkün mü? Evet.

Herhangi bir yaptırımla karşılaşmamak için bilgi paylaşımı öncesi ACCC onayı alınması şart koşulmakla birlikte ACCC; kurum ortakları, bilinmeyen rakipler ve kredi hizmetleri dahilinde müşteri ve kurum arasındaki bilgi paylaşımları ile hisse alım/satımına ilişkin bilgi paylaşımları bilgi değişimi kapsamında saymıyor.

Yasa kapsamının belirtilen şekilde yapılmasıyla sektördeki işleyişin zarar görmemesi amaçlanıyor, ancak bu hedefin ulaşılabilirliğine dair şüpheler mevcut. Sektördeki fiyat bildirimi işlemlerinin büyük çoğunluğunun ACCC onayından geçmesi zorunluluğu ve ACCC’nin bu işlemleri değerlendirmek için iki haftalık bir yasal müddete sahip olması, finans dünyasında piyasa işlerliğine sekte vurulacağına dair tedirginlik oluşturuyor. Bankacılık gibi işlem sürelerinin saniyelerle ölçüldüğü, şartların hızlı bir şekilde değişebildiği bir sektörde “iki haftalık onay süresi” kabul edilebilir sınırların dışında olarak algılanıyor. Buna karşın bazı otoriteler, belirlenen onay müddetinin birçok işlem için gerekli olmayacağını, bankacılık sektöründeki işlemlerin benzer doğasından ötürü ACCC’nin konuyla ilgili bilgi birikiminin artmasıyla birlikte onay süreçlerinin oldukça kısalacağını savunuyorlar.

Başka bir görüş de, yasayla birlikte getirilen uygulamaların bankacılık sektörüyle kısıtlı kalmaması yönünde. Özellikle petrol ve petrol ürünleri piyasasında, bilgi paylaşımı çerçevesinde rekabet ihlaline yol açan durumların bankacılık sektörüyle önemli bir paralellik taşıdığına inanılıyor.

Hukuki düzenlemelerin piyasa için bir maliyet oluşturacağı şüphesiz, ancak bu maliyetin karşılığının bankacılık sektörünün gelecekteki muhtemel krizlerden korunmasının sağlanması ile alınacağına inanılıyor. Yeni yasanın uygulamadaki yansımasının sonuçlarını  göreceğiz.

Dünya Devleri “Fiyat Sabitlemekten” Cezalandırıldı!

Güney Afrika Rekabet Otoritesi, Engen ve Shell’e ceza verdi.

Güney Afrika Rekabet Otoritesi, dünyaca ünlü dev petrol şirketleri Engen ve Shell’e ham petrolün yan ürünlerinden biri olan bitümin fiyatını sabitlediği gerekçesiyle ceza verdi.

Ayrıntılara geçmeden hemen belirteyim: Asfalt, zift, katran adlarıyla bilinen “bitüm”, ham petrolün işlenmesiyle elde ediliyor ve genelde belediyeler veya kamu kuruluşları tarafından yolların yapımında kullanılıyor.

İncelemenin geçmişine dönersek, Rekabet Otoritesi 2009 yılının başında Afrika Bitüm Birliği ve yedi adet petrol şirketine – Chevron, Engen, Shell, Total, Masana Petrol, Sasol ve Tosas – bitümin fiyatlarını sabitledikleri iddiasıyla soruşturma başlatmıştı. Nedeni ise Sasol ve iştiraki Tosas’ın “pişmanlık başvurusunda” bulunması.

Otorite, soruşturma sonucunda şirketlerin 2000 yılından 2009’un Aralık ayına kadar olan süreçte fiyat sabitleme anlaşması yaptıklarını ve birbirleri ile koordineli bir şekilde hareket ettiklerini tespit etti. Buna göre, firmalar arasındaki anlaşma çerçevesinde bitüm ve ilgili ürünlerin fiyata ilişkin rekabete hassas bilgilerinin değiştirildiği ve bitümin toptan satış liste fiyatına ilişkin fiyatlama formülü üzerinde uzlaşıldığını belirledi. Ayrıca rekabeti kısıtlayıcı bu uygulamaların şirketler arasındaki doğrudan iletişimler kadar birlik nezdinde gerçekleştirilen toplantılar aracılığıyla da hayata geçirildiğini ifade etti. Rekabet Otoritesi, soruşturma sonucunda elde ettiği tespitler çerçevesinde mahkemeye başvurmuştu.

İşte mahkeme sürecinde Afrika Rekabet Otoritesi ile Shell ve Engen arasında bir uzlaşma anlaşması imzalanarak taraflar arasındaki ihtilaf çözüldü. Uzlaşma anlaşmasına göre Engen 2.7 milyon, Shell ise yaklaşık 2.5 milyon Avro ceza ödeyecek. Yakın bir zamanda mahkemenin bu anlaşmayı onaylaması bekleniyor..

Rekabet Kurumu’nun Et Soruşturması

Etçilere ceza verildi.

Hatırlarsınız et fiyatlarındaki artışlar özellikle geçtiğimiz sene gündemi işgal etmiş ve sonuç olarak da et ithalatının önündeki hukuki engeller kaldırılmıştı. Ayrıca fiyatlardaki artışa ilişkin birçok haber medyada yer almış ve et üreticilerinin et fiyatlarını artırmak yönünde anlaştıkları belirtilmiş ve Rekabet Kurumu göreve davet edilmişti. Hatta 2010 yılının Mayıs ayında Başkan Nurettin KALDIRIMCI’nın, Rekabet Kurumu’nun et fiyatlarındaki artışı araştırdığına ilişkin bir basın toplantısını televizyonlardan canlı olarak izlemiştik.

Bu araştırmaların sonuçları da kendisini göstermeye başlamış ve 2010 yılının Ağustos ayında Ege ve Akdeniz bölgelerinde faaliyet gösteren 7 adet et ve et ürünü üreticisi teşebbüse[1] soruşturma açıldığına ilişkin karar Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yayınlanmıştı.  Bu teşebbüslere yöneltilen iddialar ise; Ege ve Akdeniz bölgelerinde et ve et ürünleri pazarında toplu tüketim kanallarındaki müşterilerine yönelik olarak fiyat tespiti, müşteri paylaşımı ve bilgi değişimi gibi rekabeti kısıtlayıcı eylemleri içermekteydi.

Rekabet Kurulu’nun soruşturma ile ilgili kısa kararı geçtiğimiz ay taraflara tefhim edildi. Buna göre, hakkında soruşturma yürütülen 3 teşebbüse ilişkin ceza kararı çıkmazken, Pınar Et ve Yaşar A.Ş.’den oluşan ekonomik bütünlük ile Namet ve Kayarlar Et’ten oluşan bütünlük hakkında, Ege ve Akdeniz bölgelerinde et ve et ürünleri toplu tüketim pazarında bilgi ve ileri tarihli fiyat listelerini değiştirdikleri tespit edilerek, idari para cezasına hükmedildi. Buna göre;

– Pınar Entegre Et ile Yaşar A.Ş.’ye  müteselsilen 511.770,94 TL

– Kayarlar Et ile Namet’e müteselsilen 782.489,39 TL

olmak üzere 2010 yılı cirolarının %0,6’sı oranında para cezasına hükmedildi.

Kısa karardan, rekabet ihlalinin yukarıda isimleri verilen teşebbüslerin geleceğe ilişkin fiyatları birbirleri ile paylaşmaları nedeniyle ortaya çıktığı anlaşılmakta. Rekabet aykırı bilgi değişimleri son yıllarda Rekabet Kurulu kararlarında sık sık gördüğümüz bir ihlal türü. Bunun en çarpıcı örneği 2011 yılının Haziran ayında yayınlanan ve 15 otomotiv üreticisi ve dağıtıcısı teşebbüse verilen 277 milyona ulaşan ceza oldu. Rekabet  hukuku teşebbüslerin fiyatlama kararlarını sadece kendileri tarafından  serbestçe yapılmasını zorunlu kılmakta. Rakiplerle ortada bir fiyat anlaşması olmasa da; geleceğe ilişkin fiyat, stok, strateji bilgilerinin değişiminin de fiyat anlaşması ile aynı kapıya çıkmakta ve teşebbüslerin serbest karar alma imkanlarını kısıtlamakta. Ancak birçok teşebbüs bu tür bilgi paylaşımlarını yaparken kanunu ihlal ettiğinin de farkında olmuyor.Biz sadece fiyatlar kaç olur diye konuştuk; bir anlaşmaya varmadık” sözlerini sık sık duymaktayız. Bu durum, bazı endüstrilerde işin yapılış şekli haline bile gelebiliyor. Bu tür yanlış bilgilerin şirketler açısından risk oluşturmasını önleyebilmek için, şirketlerde rekabet hukukuna uyum kültürünün geliştirilmesi şart.


[1] Bu teşebbüsler: Altın Et Entegre Tic. ve San. A.Ş, Aytaç Gıda Yatırım ve San. Tic. A.Ş., Aytaç Gıda Pazarlama Tic. ve San. A.Ş., Namet Gıda San. ve Tic. A.Ş., Kayarlar Et San. ve Tic. A.Ş., Pınar Entegre Et ve Un San. A.Ş. ve Yaşar Birleşik Paz. Dağ. Tur. ve Tic A.Ş.

Çikita Muz, Biz Kartelde Yokuz!

Komisyon soruşturması tamamlandı.

Avrupa Birliği Komisyonu Chiquita ve Pacific Fruit isimli şirketlerin aralarında anlaşarak muz fiyatlarını belirledikleri iddiasına ilişkin yürütmekte olduğu soruşturmayı tamamladı. Soruşturma sonucunda pişmanlık başvurusunda bulunan Chiquita hiç ceza almazken, Pacific Fruits isimli teşebbüse 9 milyon €’ya yakın bir ceza verildi. 

Yaklaşık bir yıl boyunca devam ettiği ortaya çıkarılan rekabeti kısıtlayıcı anlaşmanın konusunun, İtalya, Yunanistan ve Portekiz’de satılan muz fiyatlarını tüketiciler aleyhine artırılması olduğu AB Komisyonu’nun basın açıklamasında yer aldı. AB Komisyonu 2008 yılında da yine Chiquita’nın yapmış olduğu pişmanlık başvurusu sonucunda da Almanya başta olmak üzere 7 AB ülkesinde muz pazarında devam eden kartel ortaya çıkarılmış ve 60 milyon €’yu aşan bir para cezasına hükmedilmişti. Chiquita 2008 yılında da AB Komisyonu’na pişmanlık başvurusunda bulunduğu için hiç ceza almadan paçayı kurtarmıştı.

AB Komisyonu kararında, muz kartelinin 2004 Temmuz ve 2005 Nisan ayları arasında 9 aylık bir dönemi kapsadığı ve bu dönemde İtalya, Yunanistan ve Portekiz’de gerçekleşen muz satışının yarım milyar €’yu geçtiğini belirtiliyor. Kartel anlaşmasına taraf olan teşebbüslerin  haftalık satış fiyatlarını belirledikleri ve fiyat bilgilerini kendi aralarında değiştikleri AB Komisyonu tarafından ortaya çıkartılmış.

Kartel ile ilgili olara AB Komisyonu’nun rekabet politikasından sorumlu Başkan Yardımcısı Joacquin Almunia; “Şirketler, anti-kartel uygulamasının Komisyon tarafından çok ciddi olarak ele alındığı konusunun farkında olmalı. Cezayı engellemek için iki yol var: bir kartele taraf olmaktan kaçınmak ya da hemen  pişmanlık başvurusunda bulunarak Komisyon’a bilgi sunmak.” şeklinde açıklamada bulundu.

AB Komisyonu’nun konu ile ilgili yapmış olduğu duyurusunda ayrıca, ihlalden zarar gördğünü kanıtlayan kişi veya kuruluşların bu zararlarının miktarını ispat ederek ihlale taraf olan teşebbüslerden tazminat talebinde bulunabilecekleri beliritiliyor. Türk rekabet hukukunda da düzenlenmiş olan özel hukuk tazminatı, verilen idari para cezasından bağımsız olarak, ihlalden zarar gören kişilerin bu zararlarının karşılanması amacını gütmekte. İhlale taraf olan şirketler tarafından ödenen bu cezalar, yukarıda belirtilen 9 milyon € tutarındaki cezadan da düşülmüyor.

Son yıllarda AB Komisyonu tarafından rekabet aykırı anlaşmalara ilişkin olarak verilen cezaların çoğunda pişmanlık başvuruları büyük bir rol oynamakta. Türkiye’de de medikal gaz soruşturması ilk defa pişmanlık başvurusu sonucunda ceza verilen soruşturma olmuştu. Yüksek özel hukuk tazminatlarının gündeme gelmesi ile birlikte ilerleyen günlerde pişmanlık başvurularında da artış yaşanacağı söylenebilir.