Dr. Eroğlu: Uyum, mevzuat uyumu ile sınırlı kalıyor. Skandalların devamı gelir

Kocaeli üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Muzaffer Eroğlu ile Wirecard Skandalından yola çıkarak kurumsal yönetim, uyum kültürü ve şirketlerin ve sistemin sürdürülebilirliği üzerine bir söyleşi yaptık.

Kocaeli üniversitesi Öğretim Üyesi, Şirketler Hukuku ve Kurumsal Yönetim alanlarında akademisyen Dr. Muzaffer Eroğlu ile Wirecard Skandalından yola çıkarak kurumsal yönetim, uyum kültürü ve şirketlerin ve sistemin sürdürülebilirliği üzerine bir söyleşi yaptık.  Dr. Muzaffer Eroğlu doktorasını University Of London-Queen Mary And Westfield College’da yaptı. Kendisi, Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu üyesi ve Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği Akademik Kurul Koordinatörü. Bugün konuşacağımız konular hakkında birçok yayını var.

Dr. Muzaffer Eroğlu

Ali: Muzaffer Hocam, geçen hafta, Türkiye’de de faaliyet gösteren Alman fintech şirketi Wirecard’ın iflasla sonuçlanan çöküş sürecini takip ettik. Linkedin’e bu skandalla ilgili ilk görüşlerini yazdın. Ben bunları biraz açmak, bu vesileyle kafamı kurcalayan bazı meseleleri konunun uzmanı olman nedeniyle sana yöneltmek istiyorum. 

Wirecard, Almanya’nın başat borsa endeksi DAX’ın bir üyesi, yani en büyük 30 şirketinden biri, bütün gözlerin üzerinde olduğu bir kurum. Buna rağmen 2 milyar Avroyu hesaplarda bulamadılar. Konuya kurumsal yönetim gözlüğüyle bakarsan, sence ne ters gitti de böyle oldu? Sistem, şirketin çöküşünü önleyebilir miydi? 

Muzaffer: Merhaba Ali. Öncelikle detayları yeni ortaya çıktığı için bunun ilk değerlendirmeler olması gerektiğini söyleyebilirim. 

Kurumsal yönetim açısından baktığımızda iki açıdan değerlendirme yapmamız yerinde olacaktır. İlk önce şirketin içerisinde gerekli kurumsal yapının oluşturulması, ikincisi ise dışardan bağımsız denetim ve gözetim desteğinin sağlanması gerekir. Bunların da uyum içerisinde çalışarak birbirini desteklemesi gerekir. Aslında biliyorsun, Alman hukuk sistemi ile Türk hukuk sisteminin birbirine benzerdir. Bir de şirketin halka açık ve payları borsada işlem gören bir şirket olduğu düşünülünce uyması gereken mevzuat açısından oldukça geniş bir yükümlülük altında olduğunu söyleyebilirim. Sistem, şirketin çöküşünü rahatlıkla önleyebilirdi. Aslında şöyle demek daha doğru olur: Şirketler hukuku ve kurumsal yönetim mevzuatı tek başına şirketlerin ekonomik başarısını sağlamaz. Ama başarısız olacaksa da bu şekilde büyük bir enkaz bırakmadan başarısız olmasının yolunu açar. Yani şirketler batarken bile kurumsal yönetim esaslarına uygun davranmalıdır. 

© Reuters.

Ali: Bir blogda şöyle bir iddia okudum: Şirketin yönetim kurulunda sadece üç kişi yer alıyordu ve bunlardan sadece biri 70 yaşın altındaydı. Dolayısıyla diğer ikisinin finansal teknolojiler geliştiren bu şirketin ne iş yaptığını bilmediğini varsayabiliriz. Halbuki Kurumsal Yönetim İlkelerini kabul etmiş bir şirkette yönetim kuruluna önemli sorumluluklar yüklendiğini biliyoruz. Sorum şu, kurumsal yönetim anlayışının gönüllülük esasına dayalı olduğunu anlıyorum. Acaba bunun denetiminin yapılması ne derece mümkün? Şirketleri daha fazla zorlayarak kötüye kullanımların önüne geçilebilir mi? 

Muzaffer: Açıkçası bana bu iddia pek doğru değilmiş gibi geldi. Şirketin yönetim kurulundan neyin kastedildiği de önemli. Almanya da ikili yönetim sistemi vardır. Gözetim kurulu ve yönetim kurulu, gözetim kurulunun daha kalabalık olması gerekir mevzuat gereği de böyledir. Ben de baktım daha kalabalık bir gözetim kurulu var. Bunun altında yönetim kurulu vardır. Onlarda daha özgür bir yapı olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle de üç kişi olan yönetim kuruludur. Bunlar icra ile görevlidir.  Bunların daha dinamik olması lazım tabii ki.  

Bunlar aslında iyi bir yönetim yapısı olduğu anlamına da gelmiyor. Burada şunu açıklığa kavuşturalım ki aslında mevzuatın belirli sayı ve nitelik olarak gözetim kuruluna müdahalesi söz konusu olabilir. Bu nedenle kurumsal yönetim sisteminin oldukça yoğun bir kısmına uyulması da zorunludur. Ama kağıt üzerinde uymak ile özünde uymak çok farklı şeyler. Örneğin bağımsız üye bulundurulması zorunluluğunu yerine getirirken senin de bahsettiğin gibi 70 yaş üstü şirketin faaliyet alanı ile ilgili tecrübesi olmayan kişileri icardan sorumlu olacak yönetim kurulu üyesi olarak atamak ne kadar faydalı olacaktır? Yine bildiğim kadarı ile Almanya’da kadın gözetim kurulu üyesi atanmasına ilişkin düzenlemeler de mevcut. Sadece kadın olduğu için atanması da yeterli değil, aynı zamanda sorgulayacak, farklı düşünceleri sunacak, kendi fikirlerini beyan edecek. Yani karar aşmasında farklı bakış açılarının da yer alması gerekir. 

Maalesef birçok pay sahibi hisseyi finansal bir araç olarak görmektedir. Aslında hisse sizi şirket ortağı yapar bu nedenle de iyi yönetim talebini organize bir şekilde yerine getirmelidirler. 

Ali: Orada bahsedilen, senin gözetim kurulu diye bahsettiğin, Aufsichtrat üyeleri. Ben de şimdi baktım, mevcut durumda 5 gözetim kurulu, 3 yönetim kurulu (Vorstand) üyesi var. Her iki kurulda da birer kadın var.

Wirecard Vorstand

Muzaffer: Şirketi zorlayacaklardan birisi ise pay sahipleridir. Mevzuata uyum konusunda düzenleyici otoriteler teknik denetim yapabilir ama işin özüne ilişkin pay sahipleri daha iyi organize olmalı ve şirketten gerek anlamda kurumsal bir yönetim yapısı oluşturmasını talep etmelidir. Maalesef birçok pay sahibi hisseyi finansal bir araç olarak görmektedir. Aslında hisse sizi şirket ortağı yapar bu nedenle de iyi yönetim talebini organize bir şekilde yerine getirmelidirler. 

Ali: Financial Times’dan öğrendiğimiz kadarıyla Wirecard’ın bilinen ilk sıkıntılı eylemi 2005 yılına kadar geri gidiyor. Halka açılmayı kolaylaştırmak ve o sırada bazı finansal raporlama sıkıntılarının etrafından dolanmak için, halihazırda halka açılmış bir call center  firmasını satın alıp onunla birleşmişler. İlk iddiaların gündeme gelmesi ise 2008 yılını buluyor. Wirecard, açığa satışçı denilen bu aktivist yatırımcıların iddialarının yatırımcı tabanına yayılmasını engelleyebilmek için hemen Ernst & Young (EY) firmasına özel bir denetim yaptırıyor. Rapor, “sıkıntı yok” şeklinde çıkınca, ertesi yıl bağımsız denetçisini değiştirip EY ile çalışmaya başlıyor ve bu durum günümüze kadar sürüyor. EY, şu anda “karmaşık bir yolsuzluk şeması” ile karşı karşıya olduklarını iddia ederek en son 2018 yılında onayladığı finansal raporlara ilişkin sorumluluğundan kurtulmaya çalışıyor.

Bağımsız denetim ve finansal raporlama zorunlulukları halka açık şirketlerin kurumsal yönetim ilkelerine uymalarını sağlamak için önemli araçlar. Üzerine muazzam detaylı düzenlemeler olan bağımsız denetim kurumunun hala böyle skandalların parçası olması seni umutsuzluğa sürüklüyor mu? Düzenlemeleri artırmak çare değil gibi, ne dersin?

Muzaffer: Buraya iki açıdan bakmak gerekir. Ortada hile veya denetçinin kusuru varsa zaten söyleyecek lafımız yok ama ortada sistemden kaynaklı bir sorun varsa sebeplerini tartışmak lazım. Aslında bağımsız denetime verilen ehemmiyet beni hep şaşırtmıştır. Bağımsız denetim bir muhasebe denetimidir, belgelerin denetimidir; özün denetimi değil. Yani bağımsız denetim şirketinin yetkisi sınırlıdır. Bu demek değildir ki EY işini iyi yaptı. O, sanırım savcılık soruşturmasında ortaya çıkacak. Ama bağımsız denetim bence çok da ilaç değildir. Şöyle diyelim, yönetim 100 Avro edecek bir hizmeti 1000 Avroya faturalandırarak aldıysa bu işlem bağımsız denetimden sorunsuz geçer. Ama büyük bir hile de vardır. İşte burada her şey şirketin içerisindeki iç gözetim ve denetim sisteminin iyi kurulmasına bağlıdır. Yani yönetim kurulunun icracıları gözetlemesi ve denetlemesi, ayrıca içerde etkin bir iç denetim mekanizmasının oluşması ve bunların hepsi ile birlikte pay sahiplerinin etkin bilgiye erişmesi ve yönetim üzerinde gözetim ödevlerini yapması gerekir. 

Bunların hepsi yapılsa bile diğer bir büyük sorun, global piyasa yapısıdır. Biliyorsun her bir şirket kendi ülkesinde kurulmuş ve kişilik sahibi olmuştur. Bu şirket başka ülkede %100 sahip olduğu yavru şirketler kursa bile bu şirket hukuken tamamen ayrı kişidir ve kurulduğu ülke hukukunun kurallarına tabidir. Yani Wirecard, Türkiye’de Wirecard Türkiye kurunca, tamamen ayrı iki şirketten bahsetmeliyiz. Bu da aynı grup içerisinde farklı onlarca sistem doğurmaktadır ve gözetimi denetimi neredeyse imkansız hale getirmektedir. 

hiçbir şey tesadüf değildir

Ali: Wirecard CFO’su Kasım 2019’da, şirketin 5500 çalışanından 230’unun uyum departmanında çalıştığını açıklayarak, güven mesajı vermeye çalışıyordu. Şirketlerin kurallara uyum çabasını nasıl karşılıyorsun? Cinsel ayrımcılıktan iş güvenliğine, rekabet hukukunda yolsuzluğun önlenmesine kadar birçok konu uyum sorumlusu olarak adlandırılan yeni iş pozisyonunun görev tanımını oluşturdu. Bütün bu çaba, şirketin tüzel kişiliğinin, “Bakın, ben elimden geleni yapıyorum. Eğer hala sorun çıkıyorsa, bu benim suçum değil, bireylerin sorunu” diyerek işin içinden çıkması için mi? 

Muzaffer: Bu soruna iki açıdan bakmak istiyorum. İlki şirket gerçekten iyi niyetli uyum departmanları oluşturabilir. Fakat yine de başarısız olabilir. Bunun bence sebebi uyumun yanlış anlaşılmasıdır. Uyum konusuna aşırı şekilsel yaklaşıldığını düşünüyorum. Bu yaklaşım uyumun özünü kaçırmakta ve mevzuat uyumuna dönüştürmektedir. Bir de buna şirket içinde menfaat çatışmaları eklenince aslında ortaya daha da kaotik bir durum çıkıyor. Ama senin de dediğin gibi sorun çıkarsa uyum sorumlusu günah keçisi ilan ediliyor. 

Diğer taraftan uyumu bu kadar önemsemek kısa dönemli kar beklentisi önünde hep engel olarak görülür. Şirketlerde, özellikle de halka açık şirketlerde, pay sahiplerinin kısa dönemli kar beklentisi kaynaklı baskılar ile finansallar hep temel gösterge oluyor. Bu nedenle yönetim kuralları uyum konularını esnetmeye başlıyor. Bir kere esneme başlarsa da bunun sonu yoktur. Onun için yaklaşımın uzun dönemde sürdürülebilir bir sistem kurma çabası üzerine kurulması gerekir. 

-Bu skandal “Düzenleyici kurum iyidir” algısının sonunu getirir mi?

-Getirmez 😊

Ali: Wirecard hem halka açık bir şirketti hem de banka sahibi bir ödeme sistemi kuruluşuydu. Dolayısıyla fazladan birçok düzenlemeye tabiydi. Ve fakat öte yandan, kendisini düzenleyen kurumun (BaFin) gurur duyduğu, göz bebeği muamelesi gördüğü çok belli olan, yüzü aşkın ülkede faaliyet gösteren bir teknoloji şirketiydi. Bir şirketin düzenleyici kurumu ile böyle bir romantik yakınlaşma içine girmesi herkes için kötü sonuçlar doğurdu. Sadece sisteme güvenen kreditörler, hisse yatırımcıları zarar görmedi; BaFin ve genel olarak Alman iş dünyası için de utanç verici bir durum ortaya çıktı. “Düzenleyici kurum iyidir, uzmandır, etkindir, tekniktir, candır” algısının sonunu getirir mi bu?

Muzaffer: Getirmez 😊 Çünkü bu sistem herkesin işine geliyor. Düzenleyici kurum aslında bir illüzyon yaratıyor. Bu, herkesin işi başkasına attığı ama kimsenin görevini yapmadığı bir ortam yaratıyor. Ne demek istiyorum, pay sahipleri bağımsız denetçiye, denetçi düzenleyici kuruma, kurum iç denetim sistemine güveniyor. Zaten kimse de işini yapmayınca sorumlu olmuyor. Bu ortamda çok düzenleme, tarafların sorumluluğu sulandırmaktadır. Bu arada Almanya’daki kaçıncı büyük skandal oldu bu son yılardaki?

Ali: 1990 lardan sayarsak: Siemens, VW, Wirecard… Daimler’in Türkiye’de otobüs ihalesinde rüşvet vermesi de var.

Muzaffer: Bence her şeyin bu kadar komplike olduğu bir dünyada öze dönülmelidir. Temelinde ekonomik anlamda şirket bir sözleşmeler bütünüdür. Yani pay sahipleri kendi aralarında, pay sahipleri ile yönetim arasında ve şirket ile üçüncü kişiler arasında sözleşmeler vardır.  Bu durumda şirketin işleyişinde bu sözleşme ilişkilerinin temele alınması esasına dönülmelidir. Yani pay sahibi gerçekten pay sahibi, yönetici gerçekten yönetici olmalıdır. Ben olsam hisse piyasasında bırak açığa satış yapmayı, hisse alanın en az 6 ay elinde tutması kuralı bile getiririm. Nitekim devlet, şirketin temelinde olan sınırlı sorumluluk ve ayrı tüzel kişilik ilkesini bu şekilde organize olmaları için getirmedi. Herkesin canı yanacaksa o zaman farklı hareket edecektir.

Skandaldan büyük yara alan düzenleyici kurum BaFin

Sistemin aşırı kazuistik olması gerçeği saklamak için muhteşem bir ortam yaratır.

Ali: Almanya deyince eskiden futbol takımı ve otomobil markaları gelirdi. Ancak artık büyük şirket yolsuzluğunda dünya markası oldu diyebilirim. Önümdeki resme bakınca iki ayrı çıkarım yapmam mümkün: 1) Sistem çalışıyor ki, bu yolsuzluklar ortaya çıkıyor. 2) Almanların aşırı düzenlemeci, kazuistik yaklaşımları kamu yararına bir sonuç doğurmuyor. Belki de süreçleri karmaşıklaştırarak olan biteni gizlemeyi kolaylaştırıyordur. VW’nin dizel skandalının ABD kurumları, Wirecard’ın da İngiliz FT tarafından ortaya çıkarıldığını hatırlarsak sanki ilk çıkarım duvara tosluyor. Sen ne dersin? Ülkeye özgü bir neden aramak doğru olur mu? Yoksa tesadüf deyip geçelim mi?

Muzaffer: Büyük laf ederek başlayalım: hiçbir şey tesadüf değildir. Bence sorunun cevabını yukarıda arayabiliriz. Sistemin aşırı kazuistik olması gerçeği saklamak için muhteşem bir ortam yaratır. Bir de biliyorsun Almanya’da pay sahipliği genelde holding şirketlerinin elindedir. Ayrıca kamu da hem pay sahibi olarak hem de piyasaya müdahaleleri ile önemli oyuncudur. Bak Lufthansa’nın bile %20 payı devlete geçti. Bir sonraki skandal geliyor. 

Bu durumda aslında çatışan menfaatler değil uyuşan menfaatler söz konusudur. Düzenleyici, pay sahibi, devlet ve şirket çok iç içe geçmiş oluyor. Bakın bakalım, Alman gözetim kurullarının ne kadarı eski kamu görevlisidir. Sorun buradadır. Almanya’dan daha çok skandal çıkar. 

Ali: Zaman ayırdığın içi çok teşekkürler Muzaffer. Aydınlatıcı bir söyleşi oldu.

Bi ara bi özerk kurullar vardı hakkaten…

Ben bu özerk kurullara olan inancımı uzman yardımcısı olarak işe başladığımın ikinci ayında maaşın bir ay tek bir ay çift olmadığını anladığımda kaybetmiştim zaten. AKP yine iyi dayandı.

Memleketin mide bulandıracak kadar baş döndürücü gündeminden dolayı bir sene gecikmiş bir yazı bu. 

Akademik kaynaklarda bağımsız idari otorite olarak geçen kurullar, basında daha çok özerk kurul olarak anılırdı. ‘80lerin vatkalı gömleği, ’90ların yeni dünya düzeni neyse, 2000’lerin özerk kurul’lu, Jean Monnet burslu bürokrasisi de oydu.

Siyasal, hukuk ve işletme fakültelerinin mezunlarının hayalini süsleyen kurumların maaşları ve diğer olanakları iyi elemanları tutmaktan çok bürokrasinin diğer kesimleri ile kıskançlık gibi görünen bir nefret ilişkisi içine girmelerine yol açmıştı. Özerk kurumların yeni oluşan bürokrasisi de maaşlarını, harcırahlarını, lojmanlarını, yurtdışı yüksek lisans olanaklarını sınırlayan bakanlık memurlarına karşı boş değildi. Bu karşılıklı ilişki, koalisyon hükümetleri devrinin bitip de tek partiye geçildiğinin ilk yıllarında özerk kurulların hükümet nezdinde hamisiz kalmasına yol açmıştı.

komite
“O eski kurullar kaldı mı artık?”

Sonuç olarak özerk kurullar, aynı kaderlerinin bağlandığı Avrupa Birliği sevdası gibi 2000’lerde sıkışıp kaldı. 17 Aralık 2013’den beri her ay yeni bir kurumda bahar temizliği yapan hükümet, İMKB, SPK, BDDK gibi birçok yerde orta kademe yöneticilerinin görevden alınmasını sağladı. Bu durum çoğumuz için sürpriz olmadı, zira 2010’dan beri bir çok kurumun yasasında idari yetkilerin kurullardan alınıp başkana verildiğini, kurul üyeliklerinin atama yetkisinin tamamen hükümete verildiğinin haberlerini vermiştik.

Bir zamanlar mali ve idari özerkliği sayesinde gündelik siyasetten bağımsız ve “teknik” kararlar alacağı varsayılarak kurulan özerk kurullara artık yeni bir ad bulmak gerekiyor.

Pazarlardan Haberler’in yakından takip ettiği Rekabet Kurumu, Bilgi Teknoloji ve İletişim Kurumu ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ile birlikte BDDK, SPK, TAPDK ve kısmen RTÜK’ün de oluşturduğu ekonomiyi düzenlemekle görevli bu kurulların yasaları yapılırken bir meslek büyüğümün geçenlerde bir sohbette dediği gibi, aynı partinin üst üste iki defa genel seçim kazanacağı hesap edilmemişti. Ve fakat özerk kurulların özerkliğini, bağımsız idari otoritelerin otoritelerini kaybetmelerinin başka nedenleri de var.

Geçtiğimiz onbeş yılda özerk kurulların ne kadar amaçları ile bağdaşır biçimde hareket ettikleri, gelinen noktanın belirleyicisi oldu. Bağımsız olarak kalmalarını gerektirecek hangi cesur karara imza atabildiler ki, şimdi eyvah edelim?

"Özerksen özerkliğini bil!"
“Kim özerkmiş?”

Aynı, AKP’nin iktidarı devraldığı Ordu ve Yargı gibi, kendilerine atfedilen tarafsızlık, adillik ve kurtarıcılık gibi rolleri yerine getirememiş olmaları özerk kurullar için de aslında en büyük handikap oldu. Yoksa, yaptığı işlerle kendini hem piyasaya hem de kitlelere birer kurum olarak kabul ettirebilmiş olsalardı bugün siyasi baskıya karşı dik durabilirlerdi. Artık bir daha ki sefere inşallah.

RK Kararlarına İtiraz Mekanizmasında Reform

Rekabet Kurulu kararlarının iptaline yönelik açılacak davalarda göreve ilişkin önemli değişiklik getiriliyor.

Adalet Bakanlığı, Kanun Tasarısını* Başbakanlığa gönderdi. Tasarı, nam_ı diğer ‘3. reform paketi’,e-ticaret kuralları, basın davaları, delillerin sunulması gibi konuların yanında, Rekabet Kurulu kararlarının iptaline yönelik açılacak davalarda göreve ilişkin önemli değişiklik getiriyor.

Bildiğiniz gibi Rekabet Kurulu’nun yapmış olduğu işlemler ve almış olduğu kararlar Anayasa’nın 125. maddesi gereğince yargısal denetime tabi. Rekabet Kanunu da, Kurul kararlarına karşı ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’ı görevlendirmekte. Sebebi ise, maddenin gerekçesinde Kurul kararlarının esas itibariyle ekonomik niteliği ağır bastığından, bünyesinde hukuk fakültesi mezunları dışında üye de bulundurabilen Danıştay’ın Kurul kararlarını daha iyi değerlendirebilecek bir teşkilat yapısına sahip olması.

Ancak idari yargı düzeninde üst mahkeme olarak görev yapan Danıştay, Yargıtay gibi çok ağır bir iş yükü altına olarak görülüyor, yıllardır süregelen tartışmalar, farklı önerileri beraberinde getiriyordu:

  1. Danıştay’ın İlk Derece Mahkemesi işlevini sonlandırma: Danıştay’ın yüksek mahkeme olarak içtihat yaratma işlevini daha rahat bir biçimde yerine getirebilmesi için, kendisine ilk derece mahkemesi olarak verilmiş görevlerden arındırılması gerektiği ileri sürüldü. Buna göre, adli yargıdaki sisteme paralel olarak iki dereceli denetim usulünün idari yargıda da kabul edilmesiyle Danıştay’ın asli fonksiyonuna kavuşturulması gerekiyor ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görev yapmasına son verilmesi öneriliyordu.
  2. Uzman Mahkemelerin kurulması: Öte yandan, idari ve adli yargı yanında “ekonomik yargı” dan da söz edilerek, idari yargı içinde ekonomik konularda uzman mahkemeler kurulmasını önerenler vardı. Örneğin Danıştay’da bir Rekabet Hukuku Dairesi kurulmasının son derece yararlı olacağı söylendi.

2004 yılında kabul edilen ve Danıştay Kanunu’nda değişiklik yapılan kanun, 2.yaklaşıma daha yakındı. Kanuna göre, bağımsız idari otorite kararlarının (RK, EPDK, BTK, RTÜK kararları gibi) yargısal denetimi ile ilgili olarak Danıştay 13. Dairesi kuruldu ve böylece Rekabet Kurulu kararlarının yargısal denetimi de bu konuda uzmanlaşacak 13. Daire’ye bırakıldı.

Ancak Bu Görev Danıştay’dan alınıyor

Şimdi ise, Danıştay’ın ilk derece mahkemesi işlevi kaldırılıyor. Başbakanlığa gönderilen 3. Reform Paketi’ne göre, bağımsız idari otoritelerin kararlarına itiraz yolu artık Danıştay’dan geçmiyor. Buna göre, kurullar tarafından tesis edilen işlemlere karşı açılan davalar idare mahkemelerinde görülecek.

Tasarı’nın bu haliyle kesinleşip kesinleşmeyeceğini bilemiyoruz, ancak fikrim, genellikle Rekabet Kurulu kararındaki usul eksiklikleri bakımından inceleme yapan Danıştay’ın işin esasına yavaş yavaş da olsa girmeye başlamasının ardından İdare Mahkemeleri’nin benzer yaklaşımı sergilemesinin zaman alacağı yönünde. Ayrıca bu değişiklik karşısında, konuyla ilgili düzenleme içermeyen Rekabet Kanunu Tasarısı’nda da değişiklik yapılması gerekebilir.

*Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun Tasarısı

Ankara’dan haberler

Kurul’un aldığı kararlar ve mevzuat dışında da habere konu edecek olayları olmuyor mu, oluyor. Bakalım bu ay neler olmuş?

Ankara'nın yeni sembolü Misket
Ankara’nın yeni sembolü Misket

Pazarlarda olup bitenler hakkında burada yazıp çiziyoruz: kim kime dava açmış, kim kiminle kartel yaparken uygunsuz biçimde yakalanmış vs. Arada kendimizden haber veriyoruz: uzakta sandığımızı yanı başımızda buluyoruz, öğreniyoruz, büyüyoruz, evleniyoruz, çocuğun eli kulağında. Ha, o sırada Ankara’daki eski dostlar ne yapıyor diye de arada bakıyoruz. Kurul’un aldığı kararlar ve mevzuat dışında da habere konu edecek olayları olmuyor mu, oluyor. Bakalım bu ay neler olmuş?

Rekabet.gov.tr ye ‘Şikayetim Var’ sayfası konuldu. Bu sayfa gelecek şikayetleri azaltmak için mi yoksa artırmak için mi konulmuş, orası çok belli değil. Önce sorununuzun Kurum’un ilgi alanına girip girmediğini anlamak, yoksa interneti başka amaçlarla kullanmanızı sağlamak için çeşitli örnek sorulara göz atmaya davet ediliyorsunuz. Çin’den gelen mallarla rekabet edememekten tutun da, kamu ihalelerindeki usulsüzlüklerle ilgili sorunların ilgili mercilerine ilişkin mini bir danışmanlık paketinin ücretsiz sunulduğu sayfa yanlış şikayeti kaynağında yok ediyor. Gayet faydalı. Bu sayfa işinizi görmediyse yola ufak bir arama ile devam ediyorsunuz: bakalım benzer bir şikayeti daha atik biri sizden önce yapmış mı? Bu aramayı test etme olanağımız olmadı. Hem kimlik numarası gibi hala ezberleyemediğim bilgileri vermek gerekiyor, hem de şakadan da olsa haksız bir şikayette bulunmayı etik bulmadık.

Burada da herhalde, benzer bir şikayet zaten kayda girdi, biraz yaratıcı olun, gibi bir uyarıyla karşılaşabiliyorsunuz. Yok, hakikaten son derece özgün bir meseleyle devlet kapısındaysanız, tekrar kimlik bilgilerinizi girip detaylı şikayetinizi yapabilirsiniz. Hayırlı olsun.

Başka bir haber de yeni hükümetin göreve başlamasıyla birlikte özerk kurumlar olarak kamuoyunda anılan kurumların ilgili bakan denetimine tabi kılan KHK’nın yürürlüğe girmesi. RK’nın ilgili Bakanlığı’nın Gümrük ve Ticaret Bakanlığı olarak belirlenmesi gibi (daha önce Sanayi ve Ticaret Bakanlığı idi), bu haber de kendi web sitesinde konu edilmeye değer görülmedi. Gerçekten de o kadar önemsiz değişiklikler olup olmadıklarını doğrusu ben de merak ediyorum.