Türkiye REACH Yönetmeliği (KKDİK) Yürürlüğe Giriyor

GEDİZ ÇINAR, TÜRKİYE REACH (KKDİK) HAKKINDAKİ GELİŞMELERİ AKTARIYOR

Sizlerin de hatırlayacağı üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (“Bakanlık”) tarafından hazırlanan ve Türkiye’nin REACH Yönetmeliği olarak da anılan Kimyasalların Kaydı, Değerlendirilmesi, İzni ve Kısıtlanması Hakkında Yönetmelik (“KKDİK”) 23 Haziran 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. KKDİK ile getirilen düzenlemelerin yürürlüğe girmesine ilişkin olarak ise, özel tarihlerle belirlenen kademeli bir sistem öngörülmüştü. KKDİK’nin özel yürürlük tarihi belirlenmeyen hükümleri ise 23 Aralık 2017 tarihinde yürürlüğe giriyor. 

Peki KKDİK ne gibi düzenlemeler getiriyor?

Avrupa Komisyonu’nun REACH Tüzüğü’ne benzer olarak KKDİK, Türkiye pazarındaki ürünler için birtakım kısıtlama ve yükümlülükler getiriyor. Bunlardan en önemlisi ise kayıt yükümlülüğü.  Buna göre, 31 Aralık 2013 tarihinden önce, yıllık 1 ton veya daha fazla miktarda imal veya ithal edilen tüm maddelerin 31 Aralık 2023 tarihine kadar kayıt altına alınması gerekiyor. Söz konusu kayıt yükümlülüğü kapsamında imalatçı veya ithalatçıların 31 Aralık 2020 tarihine kadar Bakanlığın internet sayfasında yer alan Kimyasal Kayıt Sistemi aracılığıyla kayıt başvurusunda bulunması bekleniyor. Kayıt süreci ise 31 Aralık 2020 tarihini takiben başlayacak ve 31 Aralık 2013 tarihinde tamamlanacak.

Yürürlüğe giren yönetmelik ile eşyalar için de bildirim ve kayıt yükümlülüğü öngörülüyor. Eşya içindeki ham maddelerden bazıları için bildirim yükümlülüğü getirilirken, yıllık bir tonu geçen kısmı için ise yine kayıt yükümlülüğü bulunuyor.

KKDİK’in yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kalkacak yönetmeliklerden biri olan Zararlı Madde ve Karışımların Kısıtlanması ve Yasaklanması Hakkında Yönetmelik ile düzenlenen kısıtlamaların kapsamı ise oldukça genişletilmiş. Maddelerin kullanılmasını ve/veya piyasaya arzını kısıtlayan, bazı maddeleri ise tamamen yasaklayan kısıtlamaların, kademeli olarak farklı tarihlerde yürürlüğe girmesi öngörülüyor. Özel tarih belirlenmeyenler ise, Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 23 Aralık 2017 tarihi itibariyle uygulanmaya başlayacak.

Belirli kriterleri taşıyan zararlı maddelerin piyasaya arzı veya kullanımı ise, imalatçı, ithalatçı ya da alt-kullanıcılar tarafından belirtilen süreler içinde izin alınmadığı takdirde tamamen yasaklanacak.

Bu doğrultuda, 23 Aralık 2017 tarihini takiben imalatçı ve ithalatçıların, imal veya ithal edilen madde ve eşyaların KKDİK kapsamına girip girmediğini yakından takip etmesi ve gerekli kayıt ve izin işlemlerini gerçekleştirmesi önem taşıyor.

Google’a rekor ceza

Google’a verilen cezayı Gülce Korkmaz anlatıyor.

Avrupa Komisyonu, Google’a, internet arama hizmetleri pazarında hakim durumunu kötüye kullandığı gerekçesiyle, tarihindeki en yüksek cezayı vererek 2 milyar 42 milyon Euro ceza kesti.

Avrupa Komisyonu, Google’ın kendi karşılaştırmalı alışveriş sonuçları servisinin içeriklerini arama sonuçlarında en üstte göstererek, genel internet arama hizmetleri (general internet search) pazarındaki hakim durumunu kötüye kullandığına hükmetti.

Google’ın pazardaki durumu incelendiğinde görülüyor ki, dünyanın en büyük arama motoru, Avrupa ekonomik alanında (bir diğer deyişle 31 Avrupa Birliği üyesi ülkede) internet arama hizmetleri pazarında hakim durumda bulunuyor. Komisyon’un basın açıklamasına göre, söz konusu soruşturmada incelemeye esas olan 2008-2017 yılları arasında, Google, Avrupa ekonomik alanında %90’ı aşan pazar payıyla internet arama hizmetleri pazarında ezici bir güçle lider konumda.

Google, 2004 yılında Avrupa’da (adı sonradan “Google Product Search” ve ardından “Google Shopping” olarak değiştirilen) “Froogle” isimli servisi ile, ürünleri ve fiyatlarını karşılaştırma hizmeti vermeye başladı. Google, karşılaştırma hizmeti pazarına girdiğinde, halihazırda faaliyet gösteren aktörler vardı ve Google’ın pazardaki performansı zayıftı ve pazar payı rakiplerinin gerisindeydi. Komisyon’un soruşturma kapsamında Google’dan elde ettiği 2006 tarihli bir iç yazışma dokümanında da bu durum şöyle ortaya konulmuş: “Açıkça söylemek gerekirse, Froogle işe yaramıyor”. Ardından dev arama motoru, 2008 yılında, arama sonuçlarında kendi karşılaştırma hizmetini öne çıkararak daha fazla tıklama almasını sağlayacak ve benzer biçimde ürün/fiyat karşılaştırma hizmeti veren rakiplerin sonuçlarını geride bırakacak şekilde çalışan bir algoritma kullanmaya başladı.

Algoritmanın sonucu olarak, Google üzerinden yapılan arama sonuçlarında Google’ın kendi karşılaştırma hizmeti, rakiplerinkine göre öne çıkarıldı ve kullanıcılar tarafından daha çok tıklandı. Böylece, Google arama hizmetleri pazarındaki hakim durumunu, karşılaştırma hizmetleri pazarında kötüye kullanarak rakipleri karşısında haksız avantaj elde etti. Bahsi geçen uygulamanın temelinde yer alan algoritma, Komisyon tarafından  1.7 milyar arama sonucunu içeren bir analiz üzerine ortaya çıkarıldı.

Söz konusu rekabet karşıtı uygulama 2008 yılında Almanya ve İngiltere’de başladı. Ardından 2010 yılında Fransa’da, 2011 yılında İtalya, Hollanda, İspanya ve 2013’te Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Belçika, Danimarka, Polonya ve İsveç’te gerçekleştirilmeye başlanan bu rekabet karşıtı uygulama, 13 Avrupa ülkesinde kullanıldı.

Avrupa Komisyonu rekabet politikasından sorumlu Komisyon üyesi Vestager’in basın açıklamasına göre, Google’ın, hakim durumdaki arama motoru olarak, bir başka Google ürününe arama sonuçları penceresinde en üstte yer vermesi, AB rekabet hukuku kurallarına aykırılık teşkil ediyor. Vestager, “Google, hayatımızda fark yaratan pek çok yenilikçi ürün ve hizmet sundu. Bu harika bir şey. Ancak Google’ın alışveriş hizmetlerini ilişkilendirirken gözettiği stratejisi sadece kendi ürünlerini rakiplerinkinden daha iyi hâle getirmek değil. Bunun yerine, Google kendi hizmetlerini arama sonuçlarında öne çıkararak pazar hâkimiyetini açıkça kötüye kullanmış ve rakiplerini alt sıralara indirmiştir.” açıklamasında bulundu.

Google’ın bu rekabet karşıtı uygulaması, Komisyon tarafından, tarihinde bir şirkete verilen en yüksek ceza ile karşılandı. Buna ek olarak, Google’ın söz konusu eylemlerini 90 gün içinde sonlandırması gerekiyor. Aksi takdirde, ihlalin sürdürüldüğü gün başına (ana şirket Alphabet’in) dünya cirosunun %5’ine tekabül eden miktar olan 10 milyon 600 bin Euro ceza ödenmesi söz konusu olacak.

Google tarafından ise, “Bu karara saygı duymakla birlikte katılmadığımızı ifade ediyoruz. Komisyon’un kararını temyiz sürecinde detaylı olarak değerlendireceğiz” şeklinde bir açıklama yapıldı.

Başsavcı Wahl’ın Intel Görüşü Yahut “Özde Değil, Sözde İhlal” Meselesi

Yersu Şahin, Başsavcı’nın dikkat çeken Intel görüşünü anlatıyor.

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Başsavcısı (Advocate General) Wahl’ın 20 Ekim tarihli görüşü, nispeten sakin giden rekabet hukuku gündemimize bomba gibi, fişek gibi düştü.

Hatırlayacağınız üzere Komisyon, 13 Mayıs 2009 tarihli kararında, Intel’in indirimler ve diğer açık kısıtlamalar yoluyla pazarı rakiplere kapatmak suretiyle hakim durumunu kötüye kullandığını değerlendirmiş ve teşebbüse, zamanında rekor düzeyde sayılan 1,06 milyar Avro’luk bir para cezası vermişti. Intel’in itirazı üzerine konu Genel Mahkeme’nin önüne gitmiş ve Mahkeme, 12 Haziran 2014 tarihli kararıyla Komisyon kararını onamıştı.

O gün bugündür, ABAD’ın, Intel kararında yer alan hususlardan özellikle “münhasırlık” ve “sadakat indirimleri” yönünden nasıl bir değerlendirme yapacağı, başta hakim durumdaki şirketler olmak üzere rekabet hukukuyla uzaktan yakından ilgili herkes için merak konusuydu. Görünen o ki, ABAD’ın Başsavcı Wahl’ın görüşü doğrultusunda bir karar alması halinde, münhasırlık ve sadakat indirimleri konusundaki hukuki belirsizliğin ortadan kalkması ve hakim durumdaki şirketlerin derin bir “oh” çekmesi mümkün olabilecek.

lawzmagazine-law-300x192Münhasırlık ve sadakat indirimleri konusunda Başsavcı Wahl’ın dikkat çektiği noktaları kısaca şöyle bir özetleyelim:

Öncelikle Wahl, indirimlere ilişkin olarak Genel Mahkeme’nin yaptığı üçlü kategorizasyonu eleştiriyor. Genel Mahkeme’nin sınıflandırmasına göre, indirimlerin; miktar indirimleri, münhasırlık indirimleri ve sadakat yaratıcı indirimler olarak üç kategoriye ayrılması; miktar indirimlerinin hukuka uygunluk varsayımı, münhasırlık indirimleri ile sadakat yaratıcı indirimlerin ise hukuka aykırılık varsayımı altında değerlendirilmesi söz konusu. Genel Mahkeme ayrıca, üçüncü kategoride yer alan ve doğrudan münhasırlığa bağlı olmayan sadakat indirimlerini, münhasırlık indirimlerinden ayrı tutuyor ve bunların rekabeti sınırlama kabiliyetinin olup olmadığının değerlendirilmesi için, olaydaki “tüm koşulların” dikkate alınması gerektiğini kabul ediyor. İkinci kategoride sınıflandırdığı münhasırlık indirimlerini ise, “bir müşterinin, ihtiyaçlarının tamamını veya büyük bir bölümünü hakim durumdaki teşebbüsten tedarik etmesi koşuluna bağlı olan indirimler” şeklinde tanımlıyor ve bunların rekabeti sınırlama kabiliyetinin olup olmadığına ilişkin olay bazlı bir inceleme yapmayı gereksiz buluyor.

Wahl, hakim durumun kötüye kullanılmasına yönelik içtihat hukukuna göre, hukuka aykırılığı varsayılan ve açıkça dışlayıcı gibi görünen uygulamalara ilişkin olarak dahi, olaydaki hukuki ve iktisadi bağlamın tutarlı biçimde incelenmesinin ve “tüm koşulların” değerlendirilmesinin zorunlu olduğunu ortaya koyuyor. Aksi halde, sırf şekle bakılarak, esasında rekabeti kısıtlama kabiliyeti bulunmayan, hatta rekabeti artırıcı nitelikte olabilecek davranışların cezalandırılması riski ortaya çıkıyor. Nitekim, münhasırlık indirimleri rekabet yanlısı olabildiği gibi; indirimler dışında, açıkça münhasırlığa bağlı olmaksızın sadakat yaratan farklı uygulamalar da söz konusu olabiliyor. Bu çerçevede Wahl, Genel Mahkeme’nin, Intel’in uyguladığı indirimlerin ve yaptığı ödemelerin, tüm koşullar dikkate alınarak yapılan bir analiz kapsamında, her türlü ihtimal dahilinde rekabeti kısıtlayıcı bir pazar kapama etkisi doğuracağını ortaya koyamadığını değerlendiriyor.

Başsavcı, bu hususlarla alakalı diğer bazı noktalara da görüşünde dikkat çekmiş durumda: Genel Mahkeme’nin, 101. madde analizinden devşirerek apayrı bir bağlama oturtmaya çalıştığı “devam eden tek bir ihlal” yaklaşımını kullanması nedeniyle, tek başına belki de rekabetçi olarak değerlendirilebilecek olan inceleme konusu indirim ve ödemelerin tamamı için ihlal değerlendirmesi var. Yine, Genel Mahkeme tarafından ayrı bir kategori altında sınıflandırılan münhasırlık indirimlerine ilişkin analizde, müşteri ihtiyaçlarının ne kadarlık kısmının indirimlerle bağlandığı hesaplanırken, ilgili ürünle alakalı ihtiyaçların tamamının değil de bir bölümünün dikkate alınması nedeniyle, pazar kapama etkisi doğurmayabilecek nitelikteki indirimler için ihlal değerlendirmesi söz konusu.

Wahl’ın Genel Mahkeme kararına yönelik itirazları bunlarla da sınırlı değil. Şuradan ulaşabileceğiniz görüş metni adeta bir yüksek lisans dersi niteliğinde.

Dediğimiz gibi, ABAD’ın, Başsavcı Wahl’ın görüşleriyle uyumlu bir karar alarak dosyayı Genel Mahkeme’ye geri göndermesi halinde, şekli itibariyle ilk bakışta ihlal gibi duran, ancak özünde belki de rekabeti artırıcı olan indirimlerin cezalandırılmasının ve böylelikle caydırılmasının önüne geçilmesi ve her halükarda, hakim durumdaki teşebbüslerin uyguladığı indirimlerle ilgili olarak nihayet hukuki belirlilik sağlayacak bir içtihadın oluşması pek yakın görünüyor. Eminiz ki bu durum, hakim durumdaki teşebbüsler için olduğu kadar, özellikle son yıllarda etki temelli analizi iyiden iyiye ön plana çıkaran Komisyon açısından da, genel yaklaşım ve uygulamasına tutarlılık getirebilmek bakımından sevindirici olacak.

Paramount’a “Geo-blocking” Freni

Komisyon’un Paramount kararını Can Yıldız anlatıyor.

ABD’li film stüdyolarının Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren Pay TV platform işletmecileri ile yaptıkları lisans sözleşmelerine koydukları çeşitli hükümler, bir süredir mercek altındaydı. AB Komisyonu, Temmuz 2015’te 6 büyük stüdyoya (Paramount, Disney, Warner Bros, 20th Century Fox, NBCUniversal ve Sony) yolladığı rapor ile mevcut lisans sözleşmelerindeki bazı hükümlerin ortadan kaldırılmasını istemiş, aksi halde cezalandırılacaklarını vurgulamıştı. Rapor sonrası uygulamalarını gözden geçiren stüdyolar arasından ilk taahhütler, Paramount’dan geldi.

photoParamount, Birleşik Krallık ve İrlanda’nın Digitürk’ü konumunda bir Pay TV platform işletmecisi olan Sky UK ile yaptığı lisans sözleşmesine, temel olarak iki sakıncalı hüküm getirmişti. Bunlardan ilki, yani literatürde ”geo-blocking” olarak geçen uygulama dolayısıyla Sky UK, Paramount’tan aldığı filmlerin her türlü erişimini Birleşik Krallık ve İrlanda dışı AB izleyicilerine kapatacak, yani diğer AB ülkelerinde yer alan tüketiciler Paramount ürünü filmleri Sky UK üzerinden izleyemeyecekti. İkinci hüküm ise Paramount’un diğer AB ülkelerinde faaliyet gösteren Pay TV’lerin Birleşik Krallık ve İrlanda’da faaliyet göstermemelerini sağlayacağına ilişkindi. Komisyon, bu uygulamaların AB rekabet hukukunu ihlal ettiğini belirtmişti.

Sözleşmeleri gözden geçiren Paramount, bu yılın Nisan ayında Komisyon’a birtakım taahhütler sundu. Bu taahhütler, geçtiğimiz hafta Komisyon tarafından kabul edildi. Bu taahhütlere göre Paramount, filmlerle ilgili yapacağı yeni lisans sözleşmelerinde platform işletmecilerinin AB tüketicilerinin erişimini sınırlamasına yol açacak hükümler getirmeyecek, halihazırdaki lisans sözleşmelerindeki bu hükümleri de hiçbir şekilde icra etmeyecek.

Paramount’un bu taahhütler ile Pay TV platform işletmecileriyle ülke bazında münhasırlık yaratmaya yönelik uygulamalardan vaz geçiyor, fakat ceza almaktan da şimdilik yırtmış gibi görünüyor.

Komisyon, diğer stüdyolardan da benzer taahhütler bekliyor.

İngiltere’nin mobil şebeke sahipleri dörtte kaldı

Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik işlem AB Komisyonu tarafından kabul görmedi. Dilara Yeşilyaprak anlatıyor.

İngiltere’nin mobil telekomünikasyon hizmeti sağlayıcılarından Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik yaklaşık £10.3 milyar değerindeki işlem, Mart 2015’ten beri gündemdeydi.  İşlem ile birlikte, Three UK’in ana şirketi Hutchinson CK’nin İngiltere’de 30 milyon üzeri müşteri ile beraber %40 üzerinde mobil telefon kullanıcısına sahip olması beklenmekteydi. Bununla birlikte, İngiltere’nin dört şebeke sahibi üçe inecek; mobil telekomünikasyon hizmeti sağlayan şirketler arasında Hutchinson, Vodafone ve BT kalacaktı.

Söz konusu işlem, Aralık 2015’te AB Komisyonu tarafından değerlendirilmeye başladı. Bu süreçte, hem İngiltere Rekabet Otoritesi (CMA) hem de İngiltere Telekomünikasyon Düzenleme Kurumu (OFCOM) işleme ilişkin rekabetçi endişelerini dile getirdi.

İşleme izin verilmesi umudundaki Hutchinson CK birçok kez sunduğu taahhütleri gerçekleştirmeye hazır olduğunu dile getirmişti. Zira bir yandan Three UK geçtiğimiz Ocak ayında BT’nin EE’yi devralmasının artçı etkilerini yaşamaya; diğer yandan rakibi EE ve Vodafone ise pazardaki güçlü konumlarını ellerinde tutmaya devam ediyordu. Bu doğrultuda, sunulan taahhütler arasında 5 senelik fiyat sabitlemesi, Sky, Virgin, Tesco gibi işletmeciler ile şebeke paylaşımı yanı sıra pek çok kişi tarafından iddialı olarak değerlendirilen geniş kapsamlı bir yatırım programı da bulunmaktaydı. Ancak, Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik işlem AB Komisyonu tarafından kabul görmedi.

Margrether Vestager işleme yönelik yaptığı açıklamalarda mobil telekomünikasyon sektörünün rekabetçi olmasını istediklerini, rekabetçi bir sektörün uygun fiyatta ve iyi bağlantı kalitesinde inovatif mobil hizmetler sağlanmasını destekleyeceğini dile getirdi. Söz konusu işlemin İngiltere’nin mobil telekomünikasyon sektörü için olumlu sonuçlara yol açmayacağını değerlendiren Vestager, işlem ile beraber mobil şebeke altyapısını etkileyecek bir pazar liderinin doğacağını belirterek, tüketicilerin seçeneklerinin ürün ve fiyat bakımından kısıtlanacaklarını öngördüklerini ifade etti. Vestager açıklamalarında söz konusu işlemin hızlı gelişen sektör olan mobil telekomünikasyon sektörü için pek çok rekabetçi endişe doğurduğunu açıklarken aynı zamanda Hutchinson tarafından sunulan taahhütlerin yeterli bulunmadığını söyledi. Vestager’in Twitter üzerinden yaptığı açıklamalar AB Komisyonu’nun değerlendirmelerini kısa ve net bir şekilde açıklıyor:

AB Komisyonu’nun kararına yönelik Hutchinson CK tarafından yapılan açıklamalarda ise şirketin Komisyon kararını iyice inceleyip tavaf ederek temyize gideceği ve işlemi zorlayacağı yönünde ifadeler yer alıyor. Özellikle de Almanya ve İrlanda’da telekomünikasyon sektöründe izin alan birleşme ve devralma işlemleri sonrasında, Three UK ve O2 işlemine haksız yere izin verilmediğine ilişkin açıklamalar bulunuyor.

Bonus: AB Komisyonu tarafından Hutchinson CK’nin Italya’daki iştirakinin faaliyetleri ile rakibi konumundaki mobil operatör Wind’in birleşmesi işlemi incelenmeye devam ediyor. AB Komisyonu’nun İtalya’daki işleme yönelik son sözünü merakla bekliyoruz.

“Büyük Veri”nin derdi büyük olur!

Rekabet hukuku dünyasında “büyük veri” meselesi ne anlama geliyor? Yersu Şahin anlattı.

Dünyaca ünlü “Panama Belgeleri”nin kamuoyuna sızdırılması sonrası, paralarını vergi cennetlerine kaçıran politikacıların falan ayyuka çıktığı şu günlerde, “Big Data” (Büyük Veri) kavramını artık iyice sıklıkla duyar olduk. Anladık, tamam, büyük veriye sahip olmak iyi-güzel de, büyük verinin derdi de çok büyük olabiliyor!

Son dönemdeki gelişmelere bakınca anlaşılan o ki, rekabet hukuku dünyasında da “büyük veri” meselesini mercek altına alacağımız günler kapıda. 2015 yılı sonlarına doğru, Fransız ve Alman rekabet otoritelerinin “büyük veri” konusunda ortak bir çalışma başlatarak, şirketlerin, müşterilerinin kişisel verilerini büyük yığınlar halinde depolamak suretiyle pazar gücü kazanmaları konusunu incelemeye başlayacaklarını duymuştuk. Bu rekabet otoriteleri, çeşitli hizmetlerden ücretsiz olarak faydalanabilmek için belli başlı internet şirketlerine gönüllü olarak kişisel bilgilerimizi verirken, aslında pazar gücü ve rekabet avantajı da verip vermediğimizi incelemeye çoktan başladılar.

Fransız-Alman ortak yapımı çalışmanın sonuçlarının açıklanmasına kalmadan, Fransız Rekabet Kurumu Başkanı, geçtiğimiz haftalarda, rekabet hukuku ile “büyük veri” konusunun çakıştığı alanları incelemek üzere bir sektör araştırması başlatacaklarını duyurdu. Dahası, söz konusu sektör araştırması sonucunda, data sektöründeki bazı şirketler hakkında soruşturma başlatabileceğinin sinyallerini de en baştan verdi. Öte yandan, şu ana kadar saptanmış herhangi bir sorun olmadığını; salt “büyük veri”yi kontrol ediyor olmaktan ötürü bir teşebbüsün etkin pazar gücüne sahip olduğu sonucuna doğrudan ulaşılamayacağını; “büyük veri”nin, tüketicilerin maliyetlerini düşürmek suretiyle tüketici yararına kullanılmasının da mümkün olduğunu belirterek, “büyük veri” sahiplerinin yüreklerine biraz su serpti.

Başta söyleyeceğimizi sonda söylemiş olalım: “Büyük veri” ve rekabet hukuku ilişkisinde en önemli gelişme, Mart ayı başında, Alman Rekabet Otoritesi Bundeskartellamt’ın Facebook’a soruşturma açması oldu. Bundeskartellamt, veri koruma kuralları konusunda yeterince şeffaf olmayan Facebook hizmet koşullarının, veri koruma kurallarının ihlali ve bunun da, Facebook’un pazar gücünü kötüye kullanması anlamına gelebileceğini değerlendirdi. Alman Otorite’nin, veri koruma kurallarının ihlalinin, kullanıcılara haksız koşullar getirmek suretiyle sosyal medya ağlarında hakim durumun kötüye kullanılması kapsamında bir rekabet ihlali teşkil edebileceği değerlendirmesi, rekabet çevrelerinde büyük yankılar doğurdu ve beraberinde eleştiriler getirdi. Bundeskartellamt, veri koruma kurallarının ihlali ve hakim durum arasında bir bağlantı olması durumunda, bunun hakim durumun kötüye kullanılması olarak kabul edilebileceğini ifade ediyor. Bununla birlikte, soruşturma kararına gelen eleştirilerde, “Bundeskartellamt”ın sözünü ettiği “nedenselliği” ve veri koruma kurallarının ihlalinin, diğer sosyal ağlar karşısında Facebook’a verdiği “haksız” rekabetçi avantajı ölçmenin çok zor olduğu iddia ediliyor.

AB üyesi ülkelerin rekabet otoriteleri “büyük veri” konusunda hareketlenirken, Komisyon’un Rekabetten Sorumlu Üyesi Margrethe Vestager’in de çeşitli mecralarda yaptığı konuşmalarda, “büyük veri”yi toplama, “büyük veri”ye erişim ve “büyük veri”yi işleme konularının artık hemen her sektör için çok önemli bir hale geldiği üzerinde durduğunu görüyoruz. Bu durumda, yakın zamanda “büyük veri” bağlantılı Komisyon inceleme ve soruşturmalarının da gelebileceğini tahmin etmek zor olmuyor. Rekabet hukukunda “büyük veri” konusunda heyecanlı günler bizi bekler.

AB Komisyonu’nun bilgi edinme usulüne ayar

Güniz Çiçek, Komisyon’un bilgi edinme usulüne dair Adalet Divanı kararını anlatıyor.

AB Adalet Divanı 10 Mart 2016 tarihinde verdiği bir kararla, 8 çimento üreticine karşı başlatılan kartel soruşturması çerçevesinde AB Komisyonu tarafından verilen çimento üreticilerinden bilgi alınmasına ilişkin kararı, yeteri derecede açık olmadığı ve yeterli ölçüde gerekçelendirilmediği düşüncesiyle hukuka aykırı buldu.

cartelAB Komisyonu, bundan 6 sene önce çimento sektöründeki 8 üreticiye birçok kez baskın düzenlemiş ve 2010 yılında ilgili firmalar hakkında çimento ve benzer ürünlere ilişkin piyasa paylaşımı, fiyat tespiti ve ithalat kısıtlaması getirme şeklinde anlaşma yaptıkları şüphesine binaen kartel soruşturması başlatmıştı. 2011 yılında Komisyon, soruşturma kapsamında her bir firmaya yönelik karar alarak firmalara yürürlükteki mevzuat uyarınca doldurmaları için 78-94 sayfadan oluşan soru formu göndermişti. Ancak ilgili çimento firmaları söz konusu Komisyon kararına karşı dava açmışlar ve davada temel olarak Komisyon’un kendilerinden bilgi alınmasına yönelik kararda yeterli düzeyde ve açıklıkla gerekçe gösterilmemiş olduğunu iddia etmişlerdi. Ancak açılan dava 2014’te ilk derece mahkemesi tarafından reddedilmiş, bunun üzerinde çimento üreticileri kararı Adalet Divanı’nda temyiz etmişlerdi.

Geçtiğimiz günlerde (10 Mart 2016 tarihinde) Adalet Divanı söz konusu başvuruyu inceledi ve çimento üreticilerini haklı buldu. Adalet Divanı kararında, Komisyon’un bilgi almak üzere başvuru sahiplerine soru gönderilmesine ilişkin kararı, AB rekabet mevzuatına ilişkin 1/2003 sayılı Yönetmeliğin 18(3) maddesi çerçevesinde yeterli derecede açık ve kabul edilebilir ölçüde gerekçelendirilmemiş olması nedeniyle hukuka aykırı buldu ve bu çerçevede ilk derece mahkemesinin kararını bozdu.

Ancak 6 sene sonra gelen bu karardan önce Komisyon, 2015 Temmuz ayında üreticilerin söz konusu rekabet ihlallerini gerçekleştirdiklerine ilişkin yeterli delil olmadığı gerekçesiyle soruşturmayı kapatmıştı. Sonuç olarak kartel dosyası kapandığı için ilgili karar neticesinde sektöre yönelik herhangi bir ceza tahakkuk ettirilmedi. Ancak yine de Adalet Divanının vermiş olduğu bu kararın, rekabet ihlallerine yönelik soruşturmalarda delillerin toplanması usulü açısından önemli bir emsal karar olarak kayıtlara geçtiğini söyleyebiliriz.

 

Nesnelerin internetine genel bir bakış

BEREC raporunun detaylarını Hakan Demirkan yazdı.

“Nesnelerin interneti”, Internet of Things (IoT) ya da Machine-to-Machine Communication (M2M) son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz kavramlar. Söz konusu kavramlar en geniş haliyle cihazların internet vasıtasıyla birbirleri ile etkileşim içerisine girmesini ve gerçekleştirdikleri bilgi paylaşımı ile bir veri ağı oluşturmalarını ifade ediyor. Bu çerçevede IoT ile birlikte internete bağlanmak noktasında geleneksel cihazlar olan tablet, cep telefonu vb. ile sınırlı kalınmayacak ve günlük hayatta kullandığımız hemen her eşyanın birbirleri ile haberleşmeleri ve veri paylaşmalarının yolu açılacak.

Bu konu üzerine hazırlanan çalışmalara bakıldığında IoT pazarının önümüzdeki yıllarda hızlı bir şekilde büyüyeceği öngörülüyor. Hatta AB Komisyonu tarafından yayınlanan bir rapora göre AB’de IoT’a ilişkin pazar gelirlerinde 2013-2020 yılları arasında yaklaşık 900 milyar dolarlık bir büyüme bekleniyor.

Sektörde beklenen bu büyümeyi dikkate alan Avrupa Elektronik Haberleşme Düzenleyicileri Grubu (BEREC) de IoT pazarına ilişkin taslak raporunu yayınlamıştı.

Söz konusu Rapor ile ilk olarak IoT hizmetlerinin karakteristiği ortaya konulması amaçlanıyor.  Bu kapsamda söz konusu hizmetlerin düzenleyici çerçeve içerisinde farklı bir uygulamaya tabi tutulup-tutulmamasına ilişkin tartışmalar da Rapor’a konu ediliyor. Yine Rapor’da IoT hizmetlerinin çok çeşitlilik göstermesi nedeniyle genel geçer bir tanımının olmadığı, bu nedenle hangi hizmetlerin veya cihazların IoT kapsamında değerlendirilmesi gerektiği konusunda ortak bir anlayış bulunmadığı vurgulanıyor. IoT hizmetlerinin başlıca özellikleri, diğer cihazlarla ile otomatik veri alışverişi yapılması, görece kullanımı daha basit olan cihazlardan yararlanılması, hizmetin kullanımının düşük hacimli trafik gerçekleştirmesi ve söz konusu cihazların genellikle uzun süreli kullanım için tasarlanması ve yine birçoğunun uzun kullanım ömrüne sahip ekipman veya altyapı ile kurulması nedeniyle değiştirme maliyetlerinin görece yüksek olabileceği şeklinde sıralanıyor.

Son olarak bu hizmetlerin etkin bir biçimde tüketicilere sunulması için birtakım adımların atılması gerektiği belirtiliyor. Bu kapsamda söz konusu hizmetler için gereken kaynağın (spektrum, IP adresi vb.) verimli bir biçimde tesis edilmesi, IoT hizmetlerini de içine alan telekom hizmetlerine ilişkin çerçeve bir düzenlemenin getirilmesi ve tüketicilerin IoT hizmetlerine ilişkin kişisel verilerin korunması, şeffaflık gibi konulardaki olası endişelerinin giderilmesinin çok önemli olduğu vurgulanıyor.

BEREC Raporu’nda da ifade edildiği gibi tüketiciler yeni bir teknoloji olan IoT ile tanışıyor.  Mevcut durumda tüketiciler için  belirsizlik ifade eden IoT teknolojisinin kapsamının belirlenmesi ve özellikle düzenleyici çerçevedeki yerinin tespit edilmesi öncelikli konuları oluşturmakta. Bu aşamalar da geçildikten sonra söz konusu teknolojinin hayatımızda önemli bir yer teşkil edeceğini söyleyebiliriz.

IoT’a ilişkin daha detaylı değerlendirmeler ve ilgililerin görüşlerine açılan hususlar için Rapor’a buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

 

 

Kişisel verilerin korunmasına dair düzenleme

Belit Polat, kişisel verilerin korunmasına dair düzenlemeleri anlatıyor.

Sanal dünya ile gerçekliğin birbirine girdiği değişen dünyada, nerede olursanız olun, artık mevcut hukuk kuralları tarafından çerçevesi çizilen ve sınırları belirlenen bir dünyada yaşamıyoruz. Yani o kurallar artık bizim gerçekliğimizi kapsamadığı gibi, muhtemel yeni düzenlemelerin bu dünyaya ne süre yetebileceği de tartışmalı.

stanford-program-in-law-science-technology-3-e1438393251909-1200x630Dedemin “bizim zamanımızda fabrikada teklif getirip götüren murahhaslar vardı, şimdi sen ne iş yapıyorsan aynısını bilgisayar da yapacak” sözlerini hatırlayıp bu yaşımda daha fazla duygusallığa bağlamadan, esas meseleye geleyim.

AB Komisyonu, 2012 yılındaki reformu biraz daha ileri götürerek kişisel verilerin korunmasına ilişkin düzenlemeleri yeniden masaya yatırdı ve genişletti. AB’de üç temel kurumun ortak çalışması sonucunda güncellenen kurallar üzerinde uzlaşıldı ve söz konusu düzenlemelerin iki yıl içinde uygulanabilir hale gelmesine karar verildi. Kuralların bir kısmı şöyle:

  • Kişinin rıza olmaksızın bilgi kullanımının yasaklanması,
  • Herhangi bir kişisel verinin hukuka aykırı yol ile elde edilmesi halinde, kullanıcının gerekli zamanda önlem alabilmesini sağlamak amacıyla bilgilendirme yapma yükümlülüğü,
  • 16 yaşından küçük kişilerin Facebook, Instagram, Snapchat gibi uygulamaları kullanması için ebeveyn rızasının  alınması,
  • Bu kuralların, AB dışında bulunsa dahi AB içerisinde kullanıcıya sahip olan tüm şirketlere uygulanması.
  • İhlal sonucunda şirketlere dünya cirosunun %4’üne varan para cezaları verilebilmesi.

Türkiye’deki duruma gelirsek… “Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tâbi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunmasına İlişkin Sözleşme” 1981 yılında imzalanmış, Sözleşme gereği taraf devletlerin temel ilkelerle aynı doğrultuda iç hukuk düzenlemesi yapması gerekliliğine yer verilmişti. Yakın dönemde ise Anayasa’ya hüküm getirilmiş ve 2014’te “Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı” TBMM’ye sunulmuştu. Tasarı’ya göre, kişisel verilerin ancak kişinin rızası alınarak kullanılabilmesine yönelik düzenlemeler yer almakta. Ancak keyfiyete neden olabilecek muğlak ifadelerle bu kurala bazı istisnalar tanınmasına ve Kişisel Veriler Kurulu’nun da bağımsız olup olmayacağına dair eleştiriler halen mevcut.hdbggqlpmcedjyyue53mxrffwco4pi9bfhw9u4kf65dnpl9yuk8fuarn4rbkcbg5

Teknoloji ve yenilik benim için öyle merak uyandıran bir hal aldı ki, bizler acaba hukuk, ve adalet, yavaş mı işliyor noktasındayken, kuralları ve uygulamayı başa baş götürmeye/uygulatmaya uğraşırken, artık geleceği yakalamaya çalışır duruma geldik. Çünkü artık, yaratıcı iş modelleri, ucu bucağı olmayan gerçek/sanal dünya paylaşımları, tek tuşla hayatını kolaylaştıran ve bu sayede belki de hukukla sınırı çizilen farklı adımları da es geçmeni sağlayan servisler, anılarını-işlerini depoladığın bulut teknolojileri hayatımıza girdi. Öyle “ben anlamıyorum o işlerden mişlerden” demekle de olmuyor.

AB İlerleme Raporu – Tarım ve kırsal kalkınma

AB İlerleme Raporu’nu özetlemeye devam ediyoruz. Sıradaki başlık: Tarım ve kırsal kalkınma

AB Komisyonu, İlerleme Raporu’nun bu bölümünde, tarım ve kırsal kalkınma alanında özellikle ortak tarım politikası ile ilgili uyum çalışmalarında ve genel tarım konularında ilerleme kaydedildiğini ifade ederek, katılım öncesi kırsal kalkınma programı olan IPARD’ın uygulanmasıyla birlikte Türkiye’nin fonları hazmetme kapasitesinin arttığını belirtiyor.

Raporda belirtilen; genel tarım konuları, kırsal kalkınma ve organik tarım ile ilgili olarak atılan adımları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

  • İstatistiki verilerin toplanmasının ve güvenilirliğinin arttırılması amacıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesinde istatistik ve değerlendirme birimi kuruldu.
  • Otomatik veri toplama usullerine dayanan çiftlik muhasebe veri ağı 81 ili kapsayacak şekilde genişletildi. Veri ağından elde edilen veriler, devam eden tarım sayımı, tarımsal arazi parsel veri tabanı ve ilgili diğer veri tabanları ile entegre edilmekte.
  • Çiftçilere verilecek bireysel destek kararlarına ilişkin entegre bir tarımsal veri bilgi sistemi ile ilgili çalışmalar başladı.
  • AB desteğiyle, arazi parsel tanımlama sistemi geliştirilmesine yönelik çalışmalar başladı.
  • IPARD programı ile Türkiye’nin fon hazmetme kapasitesi arttı ve 2014’te yararlanıcılara AB fonundan 250 milyon avro ödendi.
  • Türkiye, 2014-2020 yıllarını kapsayan ve farklı kurumların kırsal kalkınma faaliyetleri arasında eşgüdüm sağlanmasını amaçlayan ikinci ulusal kırsal kalkınma stratejisini kabul etti.
  • Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu, kurumun merkez ve taşra teşkilatındaki 1952 personeli hizmet içi eğitim aldı.
  • Organik tarımın esaslarına ve uygulanmasına ilişkin uygulama mevzuatı hazırlıkları nihai aşamaya geldi.

invest_ag_600Atılan adımların yanı sıra, raporda, tarım sayımı konusundaki hazırlıkları tamamlamak, tarım istatistikleri strateji belgesini kabul etmek, üreticilere verilen doğrudan destekler ile ilgili olarak kendi tarımsal destekleme politikasını ortak tarım politikası ile uyumlaştırmak üzere bir strateji hazırlamak, AB’den canlı sığır, sığır eti ve türev ürünlerin ithalatında gerekçesiz kısıtlamaları kaldırmak konularında daha fazla çaba gösterilmesi gerektiği vurgulanıyor. Ayrıca, IPARD programlarının tanıtımının yapılması ve görünürlüğün arttırılması konusunda çalışmaların sıklaştrılması hususuna değiniliyor.

AB ayrıca, önümüzdeki sene içerisinde, Türkiye’den özellikle canlı sığır ve sığır eti ithalatındaki kısıtlamaları tamamen kaldırmasını ve tarım istatistikleri için bir strateji belgesi hazırlamasını talep ediyor.

Rapor doğrultusunda, Türkiye’nin gelecek yılda da çiftçileri ve kırsal kalkınmayı destekleyen Ortak Tarım Politikası kapsamındaki uyum çalışmalarına, üreticilere verilen doğrudan destekler başta olmak üzere devam etmesi gerekiyor. Bununla birlikte, Türkiye’nin fon hazmetme kapasitesini arttıran IPARD programlarının kamuoyunda daha fazla duyurulması, bilinirliğinin arttırılması yönünde çalışmaların gerçekleştirilmesi önem taşıyor.

Elektrik piyasasında AB’nin kapasite mekanizmaları ile sınavı

Elektrik piyasasında kapasite mekanizmaları ile ilgili tartışmalara AB Komisyonu da dâhil oldu ve üye ülkeler tarafından yürürlüğe konulan/konulacak kapasite mekanizmalarının AB hukuku ile uyumunu araştırmak üzere inceleme başlatıldı. İlgi çekici olan husus, kapasite mekanizmalarının devlet yardımları kapsamında değerlendirilmesi ve bunlara ilişkin hukuki rejim çerçevesinde ele alınması. Zira devlet yardımlarına ilişkin AB ölçeğinde çok ciddi düzenlemeler var ve bu yardımların tabi olduğu kurallar bakımından kapasite mekanizmalarının ele alınabilirliği esas itibari ile bakıldığında Komisyon tarafından başlatılan incelemenin de bam telini oluşturmakta.

electricityElektrik piyasalarında kapasite mekanizmaları pek çok ülkede orta ve uzun dönem arz güvenliğinin sağlanması bakımından çeşitli ve birbirinden farklı yöntemler ile uygulanan ve muayyen bir miktar kapasitenin yine muayyen bir zaman diliminde kurulması ve/veya tutulması karşılığında kapasite sahiplerine teşvik edici bir takım avantajların sağlanmasına verilen genel addır. Son yıllarda, yenilenebilir kaynaklara dayalı elektrik üretiminin artması ve bu üretimin dalgalı (intermittent) seyri nedeniyle, yenilenebilir kaynağın yedeği şeklinde de oluşturulan kapasite bu çerçevede değerlendirilmektedir. Diğer bir deyişle, elektrik üreticileri sattıkları elektriğin yanı sıra emreamede (availability) olmaları nedeniyle de gelir sağlamakta. Ülkeler çeşitli yöntemler ile bu mekanizmaları hayata geçirmekte.

Komisyonun konuya yaklaşımı ise kapasite mekanizmalarının kapasite sağlayıcıları arasında rekabet kurallarına aykırı olarak herhangi bir ayırımcı uygulamaya sebep olup olmadığı ve/veya üye ülkeler arasındaki elektrik ticaretine haksız bir takım engeller çıkarıp çıkarmadığı noktasından hareket ediyor.

Sektör incelemesi çerçevesinde, Komisyon tarafından farklı türde kapasite mekanizmaları kategorize edilmiş durumda ve bunlara ilişkin yapılacak incelemelerin neticesinde öncelikle bu mekanizmaların devlet yardımı olup olmadıklarına kanaat getirilecek, sonrasında ise keyfiyet bu şekilde tespit ve tayin olunursa bir devlet yardımı olarak kapasite mekanizmalarının enerji sektöründe rekabeti bozma ve/veya sınırlama etkisi olup olmadığı araştırılacak. Bu çerçevede, TFEU (Treaty on the Functioning of the European Union) madde 107 çerçevesinde bir analiz yapılacağı ortada. Kapasite mekanizmalarının devlet yardımı olarak kabul edilebilmesi için de Komisyon tarafından aşağıdaki hususların ortaya konulması gerekiyor:

  • Kamu kaynakları kullanılarak bir kamu müdahalesinin varlığı,
  • Müdahalenin sübjektif olması ve lehtara avantaj sağlaması,
  • Rekabetin bozulması ya da bozulma ihtimalinin olması,
  • Üye ülkeler arasında ticaretin etkilenebilecek olması.

Bu şartların varlığının Komisyon tarafından ortaya konulabilmesi halinde üye ülkelerdeki spesifik uygulamalar devlet yardımı kapsamında değerlendirilebilecek ve sektör incelemesinin sonunda bazı ülkeler bakımından konu soruşturma sürecine dönüşebilecek.

AB hukuku bakımından kapasite mekanizmalarının devlet yardımı kapsamında değerlendirilmesi ve yukarıda değinilen şartların ortaya konması halinde dahi, üye ülkeler bazı mülahazalar ile uygulamaların AB hukukuna uygun olduğunu ortaya koyabilirler. Bir nevi kurtuluş beyyinesi olarak da değerlendirilebilecek hususlar üye ülkeler tarafından ortaya konulabilirse kapasite mekanizmaları devlet yardımı olarak tespit ve tayin olunsa dahi ülkeler her hangi bir yaptırım ile karşılaşmayabilirler. Üye ülkelerin bu çerçevede, kapasite mekanizması kapsamında hayata geçirilen uygulamaların gerekli (necessary), amaçla sınırlı (appropriate) ve ölçülü (proportional) olduğunu ortaya koymaları ve tek pazar dâhilinde rekabeti olumsuz olarak etkilemeyecek şekilde tasarlandıklarına Komisyonu ikna etmeleri gerekmektedir. Aynı zamanda, alınan önlemlerin belirli üreticileri ya da üretim teknolojilerini kayırmadığı ve üye ülkeler arasında elektrik ticaret akışını zedelemediği gösterilmelidir. Tabiatıyla yapılacak değerlendirmenin sonucu her bir ülke bakımından farklı olacaktır zira her bir ülkede uygulanan yöntemler birbirinden oldukça farklı.

Burada kritik hususlardan biri de kapasite mekanizmalarının Enerji Birliği prensipleri ile ters düşmemesi ve enerjinin sınır-aşan ticaretine bir engel teşkil edecek şekilde ortaya konulmamasıdır. AB Enerji Birliği ve tek pazar hedefleri kapsamında üye ülkeler arasında elektrik ticaretinin geliştirilmesi ve tek pazar çerçevesinde tek fiyat oluşumunun azami ölçüde hayata geçirilmesinin önünde kapasite mekanizmaları zaman zaman engel olarak algılanabilmektedir. Komiser Vestager’in de bir vesileyle belirttiği üzere, “bazı durumlarda yeni üretim kapasitesi inşa etmektense üye ülkeler arasındaki bağlantı kapasitelerinin geliştirilmesi daha etkin bir çözüm olarak ortaya çıkabilmektedir.”* Bu çerçeveden bakıldığında, kapasite mekanizmaları arz güvenliğinin tek ve vazgeçilmez unsuru olarak da görülmemekte.

Komisyon bakımından önümüzdeki süreçte konunun taraflarından gerekli bilgiler toplanacaktır. Konunun tarafları, umumiyetle şirketler, Komisyon’a tam ve doğru bilgi verme sorumluluğu altında olduklarından (aksi takdirde ortaya çıkacak para cezaları oldukça yüksektir). Komisyon’un elinde sürecin sonunda konuyu neticelendirmesi bakımından yeterli bilgi ve belge olacağı varsayılabilir. Bu çerçevede, inceleme sonucunda konu bazı üye ülkeler ve uygulamaları bakımından soruşturma süreci ile devam edebilir. Komisyon tarafından tek pazar kurallarına aykırı bazı uygulamaların tespiti halinde ise fazladan yapılan ödemelerin geriye doğru 10 yılı kapsayacak şekilde talep edilmesi de söz konusu olabilir.

İncelemenin 2016 yılı ortalarında sonuçlandırılması bekleniyor. Buradan çıkacak sonuçların, Enerji Birliği çerçevesinde Komisyon tarafından teklif edilecek düzenlemeler üzerinde de etkili olması beklenebilir. Dolayısıyla, piyasa aktörleri tarafından incelemenin sonucu sabırsızlıkla ve merakla beklenmekte.

* http://europa.eu/rapid/press-release_IP-15-4891_en.htm

Dikey anlaşmalarda serbestleşme sinyali

“Given its limited capacity, ACM must always choose what market problems and consumer problems it will tackle.”

Hollanda rekabet otoritesi, AB Komisyonu ve üye ülkelerin çoğunluğuna oranla radikal bir kararla, rekabet ihlali içeren dikey anlaşmalara ilişkin soruşturmaları yalnız tüketicinin zarar görme riskinin yüksek olduğu durumlarda açacağını duyurdu. ACM’in internet sitesi üzerinden yayınladığı Kılavuz’da her ne kadar nelere izin verilip verilmediği tam olarak açıklanmamış olsa da genel hatlarıyla çıkış noktasının tüketiciye verilen zarar olduğu anlaşılabiliyor.

Resale-Price-MaintenanceBahsi geçen karara göre, ACM öncelikle anlaşma taraflarının pazar güçlerini saptayacak, üreticinin talebine aykırı olarak yeniden satıcı tarafından uygulanan dikey anlaşmaları inceleyecek ve son olarak da potansiyel etkinlik gelişmelerini dikkate alacak. Bu üç kriteri kılavuzda sayılan örnek senaryolarla da pekiştirmek mümkün. Örneğin Senaryo 2 uyarınca elektrikli aletler üretimi yapan firma bayilerine fiyat önerisinde bulunuyor ve seçici dağıtım sistemi uyguluyor. Üretici tarafından tavsiye edilen fiyatlara uymayan bayilere daha az avantajlı tedarik koşulları uygulanıyor ve nihayetinde sözleşmeleri feshediliyor. Söz konusu üreticinin faaliyette bulunduğu elektrikli aletler pazarındaki pazar payı oldukça düşük, rakip sayısı fazla ve rekabet yoğun.

İşte bu durumda, yani bildiğimiz “yeniden satış fiyatının belirlenmesi” halinde, ACM, elektrikli alet pazarında rekabetin yoğun olduğunu ve bu nedenle üreticinin fiyatı aşırı derecede yükseltemeyeceğini ifade ederek aslında yeniden satış fiyatı belirlemenin tüketici yararına olacağını düşünüyor.

Peki ya Hollanda’nın bu yeni politikasını Türkiye için düşünürsek durum ne olur? Acaba Türkiye Hollanda tarafında mı yoksa bu görüşe oldukça zıt tavır sergileyen AB Komisyonu tarafında mı kendine bir koltuk bulur?

Misal, yukarıda kılavuzdan alıntılanan senaryoya benzer bir yakın tarihli bir Rekabet Kurul kararını ele alalım: 2014 yılında Çilek Mobilya’nın Trabzon ilindeki yetkili satıcılarının yeniden satış fiyatını belirlediği iddiasıyla önaraştırma açılıyor. Dosyada “alternatif pazar tanımları açısından rekabetçi endişe yaratmayan işlemlerde Kurul’un ilgili pazar tanımlamayabileceği” ifade edilerek ilgili ürün ve coğrafi pazar tanımı yapılmıyor. İnceleme sonucunda Çilek Mobilya’ya soruşturma açılmasına gerek olmadığı ve fakat Rekabet Kanunu’nun 9/3. maddesi doğrultusunda görüş bildirilmesi yönünde karar alınıyor. Soruşturma açılmamasının temel sebebi, yapılan yerinde incelemelerde yeniden satış fiyatının belirlendiği yönünde herhangi bir delil bulunamaması iken yetkili satıcılık sözleşmesi hükümlerinin yeniden satış fiyatını belirlemeye olanak vermesi sebebiyle görüş gönderiliyor.

Görece rekabetin yoğun ve fakat pazar gücünün yüksek olduğu, coğrafi anlamda ise sınırlı bir bölgenin ele alındığı karar, aslında Hollanda rekabet otoritesinin yukarıda ele alınan senaryosuna çok benziyor.  Ancak görüldüğü üzere Rekabet Kurulu nezdinde yeniden satış fiyatının tespiti “hard-core” ihlal niteliği taşıyor ve tarafların pazar gücü, etkinlik değerlendirmesi veya tüketici faydası gibi alternatif kriterler dikkate alınmıyor. Dolayısıyla en azından yakın bir zaman içerisinde AB Komisyonu’nun bakış açısından ayrılmak pek de mümkün görünmüyor.

Avrupa Hava Trafiği Yönetimi projeleri için ortak fon

AB Komisyonu tarafından oluşturulan Yenilik ve Ağları Yürütme Ajansı (INEA), AB programlarından biri olan Avrupa’yı Birbirine Bağlama Projesi (CEF) kapsamında çalışmalar yürütüyor.

Tek Avrupa Seması Hava Trafiği Yönetimi Araştırma Programı (SESAR) ise önümüzdeki 30 yıl içinde dünya çapında hava ulaşımının güvenli ve akıcı olmasını sağlayacak yeni nesil hava trafik idare sistemleri geliştirmeyi amaçlıyor.

Bu kapsamda, SESAR ile AB Komisyonu Aralık 2014’te dönüm noktası olarak kabul edilebilecek bir ortaklık anlaşması imzaladı. Komisyon, bu anlaşmayı imzalarak Avrupa Hava Trafiği Yönetim (ATM) sisteminin modernizasyonunu ve ortak projeleri uygulamaya geçirmeyi amaçlıyor.

CEF’in 2014 yılı Taşıma Çağrısı üzerine Komisyon; imzalamış olduğu ortaklık çerçevesinde ATM projeleri için 329 milyon euro ortak fon sağladı. Burada, ATM’nin modernizasyon çalışmaları kapsamında sektörün, ilk projelerin uygulanabilmesi için toplamda yaklaşık 650 milyon euro kamu özel sektör yatırım teşviğinden faydalandığını belirtmek gerekir.

Bundan sonra SESAR yürüttüğü açılım politikası kapsamında seçilen bütün uygulama projelerini koordine edip, takibini gerçekleştirecek. Komisyon bu teşvik sistemi ile proje kapsamındaki hissedarları uygulayıcı ortak haline getirip SESAR ile imzalamış olduğu ortaklık anlaşmasına dahil edecektir. Bu ortak pilot proje ile amaçlanan yasal mekanizmanın artık Avrupa üye devletlerin düzenlemeleri şeklindeki sınırlarından çıkıp, operasyonel hissedarlarla birlikte imzalanan bağlayıcı sözleşmelere dönüşmesini sağlamaktır.

3 hafta önce SESAR Açılım Programı’nın 1. Versiyonu Komisyon’a ulaştı. Bu versiyon ATM teknolojisinin pilot proje kapsamında nasıl modernize olacağını açıklıyor, 2015 yılındaki INEA CEF Taşıma Çağrısının temellerini şekillendiriyor ve ayrıca 2014 yılı Taşıma Çağrısı’nda belirtilen ATM projelerini içeriyor.

Bu sistemin önemi Avrupa Hava Navigasyon Hizmet Sağlayıcıları, havaalanları, havayolları ve ordu tarafından yapılacak yatırım planlarına yol göstermesidir. Bu sistem ile birlikte, AB’ye, ekonomisinin desteğiyle güvenli ve etkin hava taşımacılığı sistemini ve istihdamı garanti eden bir altyapı çalışması sunuluyor.