Wirecard ve devlet aklı

Gazetecilik olmasaydı Wirecard yolsuzluğu ortaya çıkar mıydı? Yargının ve düzenleyici kurumun şirketlerin önüne yattığı Almanya’dan bir hikaye.

GERMANY-FINANCE-ECONOMY-TECHNOLOGY-WIRECARD
Wirecard CEO’su Markus Braun

Wirecard, Alman elitinin gerçekten de gurur duyduğu bir şirketti. 1999 yılında kurulan Fintech (finansal teknoloji) girişimi, Eylül 2018’de otuz şirketten oluşan başat Alman borsa endeksi DAX’a, ülkenin ikinci büyük bankası Commerzbank’ı dışarıda bırakarak girmişti. Ekim 2016’da 42 Avro olan hisse senedi, bu olayın gerçekleşmesi ile sadece üç yıl içinde 192 Avro ile tepe noktasını görmüştü.

Wirecard, Deutsche Bank ve Commerzbank’ın piyasa değerleri

Ocak 2019 itibariyle Wirecard’ın piyasa değeri, sadece Commerzbank’ı değil, ülkenin en büyük bankası Deutsche Bank’ı da geçmişti.

“Parayı bugünlerde nereye yatırıyorsun başkan?” konulu 40 yaş üstü erkek sohbetlerinde Bitcoin’den boşalan yeri Wirecard doldurmuştu.

Aperolspritz var içersen

Adını cümle içinde kullananların çok azı Wirecard’ın tam olarak ne iş yaptığını biliyordu ama geleceği olan, pek mühim bir fintech şirketi olduğuna çoğunluk hemfikirdi.

Wirecard, sağlığında kendisini bir teknoloji şirketi olarak tanımlıyordu. Temassız ve nakit kullanmadan ödeme yapılabilmesine ilişkin hizmetler sağlayan Wirecard, özellikle hızla büyüyen e-ticaret şirketlerine satış yapıyordu. Bunun yanında, elektronik ödemelerde sahtecilik taraması yapmak, satış sonrası çözümler için call center işletmek gibi alanlarda da faaliyet gösteriyordu.

Basında borsa yatırımcılarının göz bebeği olarak yer alan Wirecard, Ocak 2019’da bambaşka bir haberle gündeme geldi. Bombanın pimini Financial Times (FT) çekmişti: Gazeteye haber uçuran bir şirket çalışanı, Wirecard’ın Singapur iştirakinin muhasebesinden sorumlu Edo Kurniawan’ın kara para akladığını ve hesaplarda oynama yaptığını öne sürüyordu. Haber uçuran kişi, böylesine önde gelen bir şirkette, yolsuzluğun yaklaşık bir yıldır bilinip raporlanmasına rağmen hiçbir şey yapılmamış olmasına tepki olarak gazeteye ulaştığını bildiriyordu.

Wirecard bu tip suçlamalarla ilk defa karşı karşıya kalmıyordu. Başından sonuna tüm öyküyü ve burada yer veremediğim birçok şapka uçurtan detayı FT’nin zaman çizelgesinden okuyabilirsiniz.

Hissedarlarının yaratıcılık görmek istedikleri son yer herhalde şirketin muhasebesidir.

şahsım

Şirketin yaratıcı muhasebe teknikleri kullandığı ve yolsuzluğa karıştığına ilişkin bu haberi takiben, Singapur ofisi polis tarafından basıldı. Hisseler düşmüş, piyasa değerinden 10 milyar Avro silinmişti. Wirecard gazeteye ve haberin muhabirlerine dava açmakta gecikmedi.

Hikayemiz asıl şimdi başlıyor, çayları koyun

Bizdeki iki bin yıllık devlet aklının yanına yaklaşması mümkün olmasa da, Almanların da Aksaçlılar Meclisi, kritik anlarda devlete yön veren Germenbeyleri, derin abileri, ablaları, burada devlet yönetiyoruz beylercileri, hepsinden bolca var. Bu sayededir ki, finanskapitalin yıkılmaz kalesi Londra’nın tetikçisi Financial Times’ın haberindeki ‘büyük oyunu’ hemen gördüler!

Bir soruşturma olursa ben senin önüne yatarım Wirecard!

Bundesanstalt für 
Finanzdienstleistungsaufsicht

Federal Finansal Düzenleme Otoritesi BaFin (bizdeki BDDK + SPK), hisselerin daha da düşmesini engelleyecek bir önlem alarak alelacele Wirecard hisselerine iki aylık açığa satış yasağı getirdi. Bu karar, tarihte ilk defa tekil bir hisse için uygulanıyordu. Yine BaFin’in şikayetiyle Münih Savcılığı gazete ve muhabirleri hakkında piyasa manipülasyonu soruşturması başlattı.

Arkasına devletini alan Wirecard, bu güvenle FT’a her türlü davayı sıralıyor, özel dedektifler tutarak operasyonlar yürütüyordu. Gaddafi zamanında Libya istihbarat teşkilatını yönetmiş bir kişinin yürüttüğü bir operasyonla, Londralı bir açığa satışçının, FT’dan önceden haber aldığı açıklaması gizlice kayda alınarak, Almanya’nın önde gelen ekonomi-finans habercisi Handelsblatt’ta beş sütuna manşetten yayımlatılıyordu. FT da konuyu takip etmeyi bırakmadan, bir hukuk firmasını göreve çağırarak, kendi süreçlerinin hukuka uygunluğunu denetletmeyi ihmal etmedi.

Bu süreçte, yeni ekonomi şirketlerine yatırımlarıyla tanınan Japonya menşeli Softbank, Wirecard’a, FT’da haberin çıkmasından iki ay sonra cesur bir hamleyle %5,6 hisse karşılığında 900 milyon Avro yatırım yaptı. Wirecard hisselerinin haber öncesi fiyat düzeylerine gelmesini sağlayan bu hamle, hisse yatırımcılarının bir yıl daha şekerleme yapmasını sağladı. Moody’s Eylül 2019’da Wirecard’ın ihraç ettiği 500 milyon Avroluk tahvilleri yatırım yapılabilir seviyede olduğunu tescil etti.

Biraz hızlanalım ve hikayeyi bağlayalım: Ekim 2019’da FT, Dubai ve Dublin şubelerindeki kârların hileli bir şekilde yüksek gösterildiği ve denetçi EY’a (eski adıyla Ernst & Young) verilen müşteri listelerinin gerçek olmadığı iddiasını yayımladı. Bunun üzerine, yatırımcıların baskısına boyun eğen Wirecard özel bir denetim için KPMG’yi görevlendirdi. Mart 2020’de KPMG bu denetimin raporunu yayımlayabilmek için hala açıklığa kavuşturulması gereken meseleler olduğunu kamuoyuna duyurdu. Şirketin bağımsız denetçisi EY ise benzer bir gerekçeyle 2019 yılı mali raporlarını onaylayıp yayımlamayı bir ay ertelediğini bildirdi. Nisan sonunda KPMG özetle, hesapları doğrulayamadığını ve şirketin hesaplarında olması gereken bir milyar Avroluk bir nakdi bulamadığını açıkladı. 18 Haziran’a gelindiğinde şirket geçen yılın mali raporlarını yayınlamak yerine kayıp nakit miktarının 1,9 milyar Avro olduğunu açıklıyordu. 23 Haziran’da CEO Braun tutuklandı, 25 Haziran da ise Wirecard iflasını istedi.

Sıkıntı yok, aynen devam

Skandal, finansal kapitalizmin iki önemli kurumunu -yine yeniden- tartışmaya açıp güven aşınmasına uğramalarına neden oldu: Kamunun piyasaları düzenlemesi ve bağımsız denetim.

İlki, kamunun ulusal kökeni, sektörü ve büyüklüğüne göre şirketler ve yatırımcıları arasında taraf tutmadan yapması beklenen düzenleyici ve denetleyici rolü. Küresel finansal sistemin sürtünmesiz bir biçimde işlemesi için, sermayenin sınır aştığı durumlarda -ki günümüzde saniyede milyar kere gerçekleşiyor bu durum- kendisini ev sahibi ülkenin düzenleyici otoritesinin kollarına huzur içinde teslim edebilmesi gerekir.

Bir bakanlık yerine “düzenleyici otorite”nin yetkilendirilmiş olmasının nedeni de, sistemin esasını koruyan bu rolün, iktidara gelip giden farklı siyasal eğilimler tarafından kesintiye uğramasının önüne geçmek için teknik bir bürokrasinin eline emanet edilme isteğidir. (Bu ekonomi tekniği lafından da ikrah ettim arkadaş.) Bir nevi vesayet sistemi yani! (Vesayet lafından ikrah edenler?)

Zarar görmelere doyamayan ikinci kurum ise bağımsız denetim.

You had one job!

EY, Wirecard’ın 2009’dan beri bağımsız denetçiliğini yapıyordu. Bu süreçte, şirketin olmayan nakit hesapları onaylandı ve şişirildiği ortaya çıkan kârları raporlaştırıldı. Bağımsız denetçilik görevini yerine getirirken uyması gereken ilkelere uymadığı, bunu da uzun bir süre boyunca yaptığı ortada. Bağımsız denetime duyulan güven yok olduğunda finansal kapitalizmin sürdürülebilir olamayacağı herhalde çok açıktır. Yatırımcıların tek tek stok sayması, banka hesaplarında ne kadar para olduğunun vs. takibini yapması mümkün olmadığına göre, zaten kalan hepi topu 4 küresel denetim şirketinin bu işi soru işareti doğurmadan yapması gerekir(di). “EY’nin denetimini yaptığı başta Apple olmak üzere diğer şirketlerde de benzer şeyler görecek miyiz?” sorusu mazallah arşı yıkar.

İlerleyen günlerde şu soruların yanıtlarını bulacağız:

Ben yazıyı yetiştirene kadar bir kısmının yanıtı geldi, altlarına ekledim.

1. Avrupa Birliği projesi, Alman şovenizminin bu golünü de sineye çekerek yoluna aynen devam edecek mi?

Biz neler gördük, bu ne ki?! Avrupa Birliği Komisyonu, Birliğin ilgili kurumu olan ESMA’dan, BaFin hakkında soruşturma başlatmasını yazılı olarak istedi.

2. Wirecard’ın 10 yıl denetçiliğini yapmış olan Ernst & Young’ın konuyla ilgili sorumluluğu ne şekilde gündeme gelecek?

Softbank’ın, EY’a dava açma hazırlığı içinde olduğu medyaya yansıdı. Başka bir hamle de Alman Hisse Yatırımcıları Birliği SdK’dan geldi. Ancak bu sefer tazminat değil, EY ve ilgili denetçilerinin görevlerini yapmamaları nedeniyle ceza kovuşturması başlatılması talep ediliyor.

3. Enron Skandalı sonucunda zamanın en prestijli denetim firmalarından olan Arthur Andersen’ın, 2002 yılında yeminli mali müşavirlik ruhsatını iade ettiğini ve dev zincirin bir anda dağıldığını hatırlayan var mı?

Allah bu mübarek kapitalizme bir daha Sarbanes Oxley Yasası yazdırmasın.

4. Financial Times olmasaydı, bu skandal ortaya çıkar mıydı?

Gerçek haberciliğin olmadığı yerde, yargı da, düzenleyici – denetleyici kurumlar da, bağımsız denetim, uyum çalışması vs. adı altında tatlılıklar da, işinsanlarının aç gözlülüğüne dur demiyor. Biz biliyoruz ki, gerçeğin peşine düşmekten korkmayan habercilerin içeri atıldığı ülkede, müteahhitler milletin…

Bu vesileyle, işlerini yaptıkları için öldürülen, hapse atılan, şiddete uğrayan tüm gazetecilere buradan teşekkürler ve kucak dolusu selamlar.

Ha, unutmadan: Wirecard ve BaFin’in, FT’ın açığa satışçılarla birlikte manipülasyon yaptığı iddiaları asılsız çıktı.

Google’a rekor ceza

Google’a verilen cezayı Gülce Korkmaz anlatıyor.

Avrupa Komisyonu, Google’a, internet arama hizmetleri pazarında hakim durumunu kötüye kullandığı gerekçesiyle, tarihindeki en yüksek cezayı vererek 2 milyar 42 milyon Euro ceza kesti.

Avrupa Komisyonu, Google’ın kendi karşılaştırmalı alışveriş sonuçları servisinin içeriklerini arama sonuçlarında en üstte göstererek, genel internet arama hizmetleri (general internet search) pazarındaki hakim durumunu kötüye kullandığına hükmetti.

Google’ın pazardaki durumu incelendiğinde görülüyor ki, dünyanın en büyük arama motoru, Avrupa ekonomik alanında (bir diğer deyişle 31 Avrupa Birliği üyesi ülkede) internet arama hizmetleri pazarında hakim durumda bulunuyor. Komisyon’un basın açıklamasına göre, söz konusu soruşturmada incelemeye esas olan 2008-2017 yılları arasında, Google, Avrupa ekonomik alanında %90’ı aşan pazar payıyla internet arama hizmetleri pazarında ezici bir güçle lider konumda.

Google, 2004 yılında Avrupa’da (adı sonradan “Google Product Search” ve ardından “Google Shopping” olarak değiştirilen) “Froogle” isimli servisi ile, ürünleri ve fiyatlarını karşılaştırma hizmeti vermeye başladı. Google, karşılaştırma hizmeti pazarına girdiğinde, halihazırda faaliyet gösteren aktörler vardı ve Google’ın pazardaki performansı zayıftı ve pazar payı rakiplerinin gerisindeydi. Komisyon’un soruşturma kapsamında Google’dan elde ettiği 2006 tarihli bir iç yazışma dokümanında da bu durum şöyle ortaya konulmuş: “Açıkça söylemek gerekirse, Froogle işe yaramıyor”. Ardından dev arama motoru, 2008 yılında, arama sonuçlarında kendi karşılaştırma hizmetini öne çıkararak daha fazla tıklama almasını sağlayacak ve benzer biçimde ürün/fiyat karşılaştırma hizmeti veren rakiplerin sonuçlarını geride bırakacak şekilde çalışan bir algoritma kullanmaya başladı.

Algoritmanın sonucu olarak, Google üzerinden yapılan arama sonuçlarında Google’ın kendi karşılaştırma hizmeti, rakiplerinkine göre öne çıkarıldı ve kullanıcılar tarafından daha çok tıklandı. Böylece, Google arama hizmetleri pazarındaki hakim durumunu, karşılaştırma hizmetleri pazarında kötüye kullanarak rakipleri karşısında haksız avantaj elde etti. Bahsi geçen uygulamanın temelinde yer alan algoritma, Komisyon tarafından  1.7 milyar arama sonucunu içeren bir analiz üzerine ortaya çıkarıldı.

Söz konusu rekabet karşıtı uygulama 2008 yılında Almanya ve İngiltere’de başladı. Ardından 2010 yılında Fransa’da, 2011 yılında İtalya, Hollanda, İspanya ve 2013’te Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Belçika, Danimarka, Polonya ve İsveç’te gerçekleştirilmeye başlanan bu rekabet karşıtı uygulama, 13 Avrupa ülkesinde kullanıldı.

Avrupa Komisyonu rekabet politikasından sorumlu Komisyon üyesi Vestager’in basın açıklamasına göre, Google’ın, hakim durumdaki arama motoru olarak, bir başka Google ürününe arama sonuçları penceresinde en üstte yer vermesi, AB rekabet hukuku kurallarına aykırılık teşkil ediyor. Vestager, “Google, hayatımızda fark yaratan pek çok yenilikçi ürün ve hizmet sundu. Bu harika bir şey. Ancak Google’ın alışveriş hizmetlerini ilişkilendirirken gözettiği stratejisi sadece kendi ürünlerini rakiplerinkinden daha iyi hâle getirmek değil. Bunun yerine, Google kendi hizmetlerini arama sonuçlarında öne çıkararak pazar hâkimiyetini açıkça kötüye kullanmış ve rakiplerini alt sıralara indirmiştir.” açıklamasında bulundu.

Google’ın bu rekabet karşıtı uygulaması, Komisyon tarafından, tarihinde bir şirkete verilen en yüksek ceza ile karşılandı. Buna ek olarak, Google’ın söz konusu eylemlerini 90 gün içinde sonlandırması gerekiyor. Aksi takdirde, ihlalin sürdürüldüğü gün başına (ana şirket Alphabet’in) dünya cirosunun %5’ine tekabül eden miktar olan 10 milyon 600 bin Euro ceza ödenmesi söz konusu olacak.

Google tarafından ise, “Bu karara saygı duymakla birlikte katılmadığımızı ifade ediyoruz. Komisyon’un kararını temyiz sürecinde detaylı olarak değerlendireceğiz” şeklinde bir açıklama yapıldı.

Son dönemin popüler tartışması: Yenilenebilir enerjide yerli ekipman kullanımına bağlanan teşvik mekanizmaları

 

 

Artan nüfusa bağlı olarak enerjiye olan talep de gün geçtikçe artıyor. Kömür, petrol, doğalgaz, nükleer gibi yenilenemez enerji kaynaklarının hem çok ciddi çevre kirliliğine yol açması hem de sınırlı ve özellikle belirli bölgelerde ulaşılabilir olmaları, maalesef artan enerji ihtiyacını tam olarak karşılayabilir nitelikte görülmüyor.

Bu noktada yenilenebilir enerji kaynaklarına olan ilginin artmasına ise şaşmamak gerekiyor. Nitekim güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, hidroelektrik enerjisi, dalga enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynakları doğaya çok daha az zarar verirken çevre kirliliğini de minimum seviyeye indiriyor. Ek olarak söz konusu kaynakların ‘yenilenebilir’ oluşu ise, bu kaynakların hiçbir zaman tükenmemesi sebebiyle sınırsız kullanım vadediyor.

Tüm bu olumlu özelliklerin varlığına rağmen yenilenebilir enerji kaynaklarından ‘yeterli’ derecede yararlanılamadığı da aşikar. Aslında bunun birçok sebebi var. Öncelikle yenilenebilir enerji kaynaklarının çoğu düzensiz ve dolayısıyla elektrik enerjisine dönüşümü nispeten daha zor. Örneğin rüzgar enerjisinden yararlanabilmek için rüzgara, güneş enerjisini kullanabilmek için güneş ışınlarına ihtiyacımız var. Dolayısıyla doğa şartlarının elverişli olmadığı zamanlarda (örneğin rüzgarın olmadığı veya havanın bulutlu olduğu) söz konusu kaynaklardan elektrik enerjisi kullanabilmek mümkün değil. Diğer bir sebep ise yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanabilmek için kurulması gereken tesis ve ekipmanların oldukça maliyetli olması. Kabaca bir hesaplamayla çoğu zaman özellikle fosil yakıtlardan enerji elde edilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarına kıyasen daha kolay ve az maliyetli olabiliyor.

Yine de yenilenebilir enerji kaynaklarının olumlu ve çevre dostu etkilerinin ağır basması, söz konusu enerji kaynaklarına dayalı elektrik enerjisi üretimine ağırlık verilmesi sonucunu doğuruyor. Bu noktada ülkeler, bu kaynaklara dayalı elektrik enerjisi üretimini arttırabilmek amacıyla, çok çeşitli teşvik mekanizmaları uyguluyorlar. Genel olarak bu teşvik mekanizmaları uzun dönemli ve sabit fiyatlı alım garantisi olarak karşımıza çıkıyor.

Son yıllarda yenilenebilir enerjide en çok tartışılan konu ise, yenilenebilir enerji ekipmanlarında yerli üretim malların kullanılması sonucu verilen teşvikler. Yakın zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Kanada – Temyiz Mahkemesi kararı[1] ile birlikte gündeme gelen ve yenilenebilir enerji ekipmanlarında yerli ekipmanların kullanılması şartına bağlanan teşvik mekanizmaları oldukça tartışmalı. Hatırlatmak gerekirse DTÖ’ye şikayette bulunan Japonya ve Avrupa Birliği, Kanada’nın yenilenebilir enerji sektöründe elektrik üreten belirli ekipmanların teşvikten (Feed-in Tariff) yararlanmasına yönelik uygulamanın, Ticaretle Bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşması (TRIMS), Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ile Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler (SCM) hükümlerine aykırı olduğunu belirtmişti. Temyiz Mahkemesi de kararında söz konusu uygulamanın Article III:8’de yer verilen ve devlet alımlarına yönelik tanınan muafiyetten yararlanamayacağını belirterek Panel bulgularını onamıştı.

Şimdi ise benzer bir konu Hindistan’ın Amerika’yı şikayeti üzerine Panel önüne geliyor. Hindistan, Amerika’nın Washington, California, Montana, Massachusetts, Connecticut, Michigan, Delaware ve Minnesota eyaletlerinde uygulamaya koyduğu ve yenilenebilir enerji üretiminde yerli ürün kullanımı zorunluluğu ve buna bağlı teşviklerin, TRIMS, GATT ve SCM hükümlerine aykırılık teşkil ettiğini ifade ederek Panel kurulmasını talep etti. Türkiye’nin de üçüncü taraf olarak katıldığı uyuşmazlık, 21 Mart tarihinde Panel’in kurulmasıyla birlikte devam ediyor[2].

 

[1] https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/412_426abr_e.pdf

[2] https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/cases_e/ds510_e.htmr

Komisyon’dan Sanofi-Boehringer anlaşmasına yeşil ışık

Sanofi-Boehringer Ingelheim anlaşmasını Can Yıldız aktarıyor.

Bu hafta küresel rekabet gündeminin en çarpıcı konularından biri, dünyanın en büyük 10 ilaç firması içinde yer alan Fransız devi Sanofi ile Alman Boehringer Ingelheim’ın 22,8 milyar euroluk varlık değişimi anlaşması ve buna art arda gelen izinler. Geçen yılın Aralık ayında temelleri atılan anlaşma kapsamında, Boehringer’in tüketici sağlığı koluna karşılık Sanofi, hayvan sağlığı ürünleri kolunu (Merial) artı 4,7 milyon euro verecek.

Tüketici sağlığı pazarı, reçetesiz ve kolay erişilebilir, basit ilaçları kapsayan bir pazar. Güncel verilere göre Sanofi, bu pazarda dünyada 3. sırada. Söz konusu anlaşmadan sonra ise Sanofi bu alanda dünyada liderliğe yükselecek. Ayrıca Sanofi’nin Türkiye’nin de en büyük 2. ilaç şirketi olduğunu da vurgulayalım.

Elbette anlaşmanın tamamlanması için rekabet otoritelerinden onay alması da gerekiyor. İşte, bu hususta önemli bir haber AB Komisyonu’ndan geldi.  Taraflar, Haziran ayında Komisyon’a izin başvurusunu tamamlamışlardı. 4 Ağustos günü ise Komisyon, anlaşmayı kabul etmekle beraber, anlaşma sonrasında tarafların önemli bir kısmı Fransa ve İrlanda’da olmak üzere 9 AB üye ülkesinde çeşitli tesis ve ürünleri elden çıkarmalarını istedi. Yapılan açıklamaya göre, anlaşma kapsamına girecek 100’e yakın üründen 5’i özelinde Sanofi ve Boehringer, pazarın neredeyse tümüne hakim ve tüketicilerin zarar görmemesi için bu taahhütler gerekli görülmüş.

Böylelikle anlaşma, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 8 ülke ve AB’de onaylanmış bulunuyor. 10 ülkede ise kabul bekleniyor.

Online satışlara getirilen kısıtlamalar tartışılmaya devam ediyor

Adalet Divanı , dağıtıcıların lüks kategorisindeki ürünleri diğer online kanallar üzerinden satmalarının engellenmesinin ihlal olup olmayacağını inceleyecek. Detayları Hakan Demirkan anlatıyor.

AB Adalet Divanı , dağıtıcıların lüks kategorisindeki ürünleri diğer online kanallar üzerinden satmalarının engellenmesinin ihlal olup olmayacağını inceleyecek.

Süreç Nasıl Başladı?

Süreç, Frankfurt bölge mahkemesinin Adalet Divanı’ndan ön karar istemesi ile başladı. Burada Adalet Divanı’ndan, lüks kozmetik ürünleri üreticisi Coty tarafından Alman dağıtıcı Parfümerie Akzente’ye yönelik getirilen ve Coty ürünlerinin yetkili olmayan online kanallar üzerinden satışını engelleyen yasağın değerlendirilmesi istendi. Bu yasağa göre, Coty ile Parfümerie Akzente arasındaki distribütörlük sözleşmesi ürünlerin internet üzerinden satışına yanlızca dağıtıcının kendi internet sitesi üzerinden olmak kaydıyla izin vermekteydi.

Dağıtıcının Coty ürünlerini Amazon üzerinden online olarak sattığının tespit edilmesi üzerine Coty, aralarındaki sözleşmenin ihlal edildiği gerekçesiyle Frankfurt mahkemelerinde dava açtı.

Yerel Mahkemenin yaklaşımı

tray-of-makeup-and-brushesFrankfurt yerel mahkemesi incelemesi sonucu Coty’nin aleyhine bir değerlendirmede bulunarak somut olayda Adalet Divanı tarafından 2011 yılında alınan Pierre Fabre kararının emsal teşkil edeceğine hükmetti.

Divan’ın Pierre Fabre kararı, online satışların yasaklanması anlamına gelen dağıtım sözleşmelerindeki koşulların “objektif olarak gerekçelendirilmediği sürece” rekabeti kısıtlama amacı taşıdığını ifade ediyor.

Yerel mahkeme kararı üzerine, Coty temyiz başvurusunda bulunarak konuyu bölge mahkemelerinin önüne getirdi. Bölge mahkemesi ise Divan’dan konu hakkından bir ön karar almasını istedi.

Ön kararda Divan’ın özellikle iki konu hakkında değerlendirmesini sunması isteniyor. İlk olarak mahkemeden, lüks ürünlerin marka imajını koruma amacıyla geliştirilen seçici dağıtım sistemlerinin rekabet kuralları ile uyumluluğu hakkında görüş vermesi talep ediliyor. İkinci olarak ise, lüks ürünlerin tedarikçileri tarafından , dağıtıcıların yetkili olmayan online kanallar üzerinden satış yapmasının engellenmesinin rekabet kurallarına aykırı olup olmadığı veya bu durumun dikey anlaşmalara ilişkin grup muafiyeti kapsamında ele alınıp alınamayacağının analizi isteniyor.

Coty temsilcilerinden gelen açıklamalar yerel mahkemenin Pierre Fabre davasını esas almasının isabetsiz olduğu şeklinde. Bu kapsamda Pierre Fabre davasına dayanak teşkil eden bulguların Coty ile Parfümerie Akzente arasındaki uyuşmazlıkta kullanılamayacağı zira Pierre Fabre davasında lüks bir ürünün söz konusu olmadığı ifade ediliyor.

Söz konusu sürecin AB’de olumlu karşılandığı göze çarpıyor. Bu çerçevede ön karar alınması istenilen konuların halihazırda rekabet kurallarının yorumlanması anlamında büyük bir belirsizlik yarattığı ifade ediliyor. Geçmişte bu konu hakkında verilen ve birbirinden farklı etkiler doğuran kararlar da bu durumu destekliyor.

Bakalım Adalet Divanı tarafından verilecek karar lüks ürünlerin dağıtımı bakımından getirilen kısıtlamaların yorumlanmasında yol gösterici olacak mı?

Sürece ilişkin gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz.

Nesnelerin internetine genel bir bakış

BEREC raporunun detaylarını Hakan Demirkan yazdı.

“Nesnelerin interneti”, Internet of Things (IoT) ya da Machine-to-Machine Communication (M2M) son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz kavramlar. Söz konusu kavramlar en geniş haliyle cihazların internet vasıtasıyla birbirleri ile etkileşim içerisine girmesini ve gerçekleştirdikleri bilgi paylaşımı ile bir veri ağı oluşturmalarını ifade ediyor. Bu çerçevede IoT ile birlikte internete bağlanmak noktasında geleneksel cihazlar olan tablet, cep telefonu vb. ile sınırlı kalınmayacak ve günlük hayatta kullandığımız hemen her eşyanın birbirleri ile haberleşmeleri ve veri paylaşmalarının yolu açılacak.

Bu konu üzerine hazırlanan çalışmalara bakıldığında IoT pazarının önümüzdeki yıllarda hızlı bir şekilde büyüyeceği öngörülüyor. Hatta AB Komisyonu tarafından yayınlanan bir rapora göre AB’de IoT’a ilişkin pazar gelirlerinde 2013-2020 yılları arasında yaklaşık 900 milyar dolarlık bir büyüme bekleniyor.

Sektörde beklenen bu büyümeyi dikkate alan Avrupa Elektronik Haberleşme Düzenleyicileri Grubu (BEREC) de IoT pazarına ilişkin taslak raporunu yayınlamıştı.

Söz konusu Rapor ile ilk olarak IoT hizmetlerinin karakteristiği ortaya konulması amaçlanıyor.  Bu kapsamda söz konusu hizmetlerin düzenleyici çerçeve içerisinde farklı bir uygulamaya tabi tutulup-tutulmamasına ilişkin tartışmalar da Rapor’a konu ediliyor. Yine Rapor’da IoT hizmetlerinin çok çeşitlilik göstermesi nedeniyle genel geçer bir tanımının olmadığı, bu nedenle hangi hizmetlerin veya cihazların IoT kapsamında değerlendirilmesi gerektiği konusunda ortak bir anlayış bulunmadığı vurgulanıyor. IoT hizmetlerinin başlıca özellikleri, diğer cihazlarla ile otomatik veri alışverişi yapılması, görece kullanımı daha basit olan cihazlardan yararlanılması, hizmetin kullanımının düşük hacimli trafik gerçekleştirmesi ve söz konusu cihazların genellikle uzun süreli kullanım için tasarlanması ve yine birçoğunun uzun kullanım ömrüne sahip ekipman veya altyapı ile kurulması nedeniyle değiştirme maliyetlerinin görece yüksek olabileceği şeklinde sıralanıyor.

Son olarak bu hizmetlerin etkin bir biçimde tüketicilere sunulması için birtakım adımların atılması gerektiği belirtiliyor. Bu kapsamda söz konusu hizmetler için gereken kaynağın (spektrum, IP adresi vb.) verimli bir biçimde tesis edilmesi, IoT hizmetlerini de içine alan telekom hizmetlerine ilişkin çerçeve bir düzenlemenin getirilmesi ve tüketicilerin IoT hizmetlerine ilişkin kişisel verilerin korunması, şeffaflık gibi konulardaki olası endişelerinin giderilmesinin çok önemli olduğu vurgulanıyor.

BEREC Raporu’nda da ifade edildiği gibi tüketiciler yeni bir teknoloji olan IoT ile tanışıyor.  Mevcut durumda tüketiciler için  belirsizlik ifade eden IoT teknolojisinin kapsamının belirlenmesi ve özellikle düzenleyici çerçevedeki yerinin tespit edilmesi öncelikli konuları oluşturmakta. Bu aşamalar da geçildikten sonra söz konusu teknolojinin hayatımızda önemli bir yer teşkil edeceğini söyleyebiliriz.

IoT’a ilişkin daha detaylı değerlendirmeler ve ilgililerin görüşlerine açılan hususlar için Rapor’a buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

 

 

Dikey Anlaşmalarda da Pişmanlık Mümkün

Bilindiği şekliyle pişmanlık mekanizması, kartel oluşumlarında ceza almayı engellemek üzere kullanılıyor; bunun haricinde rekabet soruşturmalarında, hakim karşısına takım elbise giyip çıkmakla taciz suçundan sıyrılmak gibi bir durum mümkün olmuyor. (Pişmanlık Programları hakkında ofis arkadaşlarım Şebnem ile Ali’nin yazdıkları bültene bakabilirsiniz). Her ne kadar kartel harici pişmanlık ve cezasızlık mümkün olmasa da şirketin soruşturma kapsamında gösterdiği tutumun verilecek ceza miktarını ciddi oranda etkilediğine ilişkin örnek bir karar çıktı.

Alman Bundeskartellamt, dikey ilişkide bazı “lider ürünler”in yeniden satış fiyatının belirlendiğinin tespit edildiği soruşturma neticesinde LEGO’yu 130.000 EUR gibi nispeten düşük bir cezaya mahkum etmiş. Şöyle ki Bundeskartellamt’ın 12 Ocak 2016 tarihli kararında tespit edildiği üzere, LEGO’nun satış temsilcileri, kuzey ve doğu Almanya’daki bazı bayilerini 2012 ve 2013 senelerinde bazı ürünlerin mağaza fiyatlarını yükseltmesi konusunda  zorlamış ve hatta ürünlerin istenildiği fiyatlardan aşağıya satılması halinde tedarik etmeyeceklerine dair tehdit etmişler. LEGO basın açıklaması yaparak, söz konusu satış temsilcilerinin davranışlarının, LEGO’nun global uyum programını ihlal ettiğini ve Almanya’da sınırlı bir coğrafi alanda yalnızca 20 farklı LEGO ürününü kapsadığını belirtmiştir. Soruşturmanın yanı sıra LEGO, şirket içi rekabet uyumu denetim başlatarak, bulgularını Bundeskartellamt ile paylaşmış. Soruşturmadan bağımsız olarak yürütülen şirket içi denetim sonucunda ise global uyum programlarının ve çalışanların eğitim programlarının genişletilmesinden, soruşturmaya konu olan davranışlarda bulunan çalışanların işten çıkarılmasına kadar varan kararlar uygulamaya konulmuş. LEGO’nun rekabet kurallarına gösterdiği bağlılık ve soruşturma kapsamında kuruma sağladığı desteğin faydaları, kendisini cezanın miktarında gösterdi.

Yukarıdaki incelemede LEGO’nun tutumunu şirketler için “iyi örnek” olarak sunarsak Volkswagen emisyon oranları hakkında yürütülen incelemeler kapsamında Volkswagen nasıl bir tutum sergilenmemesi gerektiğine ilişkin iyi bir örnek oluşturabilir.

LEGO kararında iki dikkat çekici nokta bulunuyor. İlk olarak Avrupa Birliği sektör incelemelerine paralel olarak Bundeskartellamt’ın oyuncak üreticilerini markaja alması, rekabet kurumları arasındaki yakın ilişkiye işaret ediyor. İkinci dikkat çekici nokta ise kural olarak pişmanlık mekanizmasının dikey anlaşmalara uygulanmaması dolayısıyla aslında cezadan muafiyet veya indirim uygulanmamasına rağmen soruşturma esnasında kurum ile sağlanan işbirliği, ceza miktarının belirlenmesinde etkili olabiliyor. Bu noktada kurum ile işbirliği yapabilmesi adına şirketlerin rekabet uyumu denetim hizmeti almaları, çalışanların şirket yönetiminden habersiz olarak gerçekleştireceği rekabet ihlallerinin tespit edilmesi açısından önemli gözüküyor.

AB roaming ücretlerini sıfırlıyor

Geçtiğimiz hafta AB, üye 28 ülkede Haziran 2017 itibariyle roaming ücretlerini sonlandırma kararı aldı. Böylelikle AB ülkelerindeki mobil aboneleri, konuşma, SMS, ve veri kullanımı için AB içerisinde herhangi bir ekstra ücret ödemeyecekler.

roaming-logo1Aslına bakarsanız AB bu ücretleri önümüzdeki yaz (Haziran 2016) itibariyle sonlandırmayı planlıyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Pazarlıklar sonucu bu tarih bir yıl ötelendi.

Roaming ücretlerinin sonlandırılmasına geçiş kademeli bir şekilde devreye girecek. Örneğin, Nisan 2016 itibariyle operatörlerin uygulayabileceği en yüksek ücretler şu şekilde olacak:  SMS başına hali hazırda 6 cent olan roaming ücreti 2 cent’e;  dakika başına 19 cent olan ses roaming ücreti 5 cente; MB başına 20 cent olan veri roaming ücreti de 5 cente düşürülecek.  Böylelikle 2007 yılından bu yana roaming ücretlerinde yaşanan düşüş %90’lara ulaşacak.

AB’yi iletişim teknolojileri anlamında bir bütün haline getirmeyi amaçlayan bu kararlar,  Dijital Tek Pazar yaratmanın da en önemli adımları. Özellikle Amerikan firmalarının hakimiyetinden rahatsızlık duyulmasının, AB’nin bu alandaki düzenlemelere dair faaliyetlerine ağırlık vermesinin bir sebebi olarak görülüyor. Zira geçtiğimiz hafta AB, bir önemli karar daha aldı. Umulmadık bir şekilde, ağ tarafsızlığı konusunda Amerika’da yürürlüğe koyulan düzenlemeden daha esnek bir düzenleme konusunda bir karara imza attı.

Her ne kadar AB’nin roaming ile ilgili kararı operatörler haricinde geniş bir kesimde memnuniyet yaratmış görünse de, ağ tarafsızlığı ile ilgili karar için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Zira şimdiden tartışmalar başladı ve üye ülkelerde ağ tarafsızlığı konusunda farklı yasal düzenlemelerin olması tartışmayı daha da büyüteceğe benziyor.

Paket paket rekabet

CapturePiyasalarda artan rekabet ile teşebbüsler gün geçtikçe daha agresif pazarlama ve satış stratejileri benimseyebiliyor. Bu stratejilerin en önemli unsurlarından biri olan ve özet bir tabirle birden fazla mal ya da hizmetin birlikte satılması anlamına gelen “paket satış” uygulamaları, rekabet hukukunun da yakından incelediği alanlardan biri.

Hakim durumdaki teşebbüslerin tek taraflı davranışları ya da rekabete aykırı anlaşmalar kapsamında rekabet ihlali olarak değerlendirilebilen paket satış uygulamaları, Türkiye’de olduğu gibi AB ve ABD’de de gündem konusu. Bu doğrultuda paket satışa konu olan mal ya da hizmetteki indirim miktarı veya teşebbüsün piyasa gücü gibi faktörlerin değerlendirilmesi büyük önem taşıyor.

Can İtez, “Mixed Commodity Bundling” adlı makalesinde paket satış uygulamalarının en yaygın çeşidi olan yönetimi, ilgili rekabet kuralları ve içtihadı ile iktisadi analizler çerçevesinde ele alıyor. Göz gezdirmek isterseniz, buradan buyrun.

Yeni hedef: e-ticaret sektörü

Mayıs başında AB Komisyonu’nun rekabet politikasından sorumlu delegesi Margrethe Vestager, e-ticaret sektörüne yönelik inceleme başlattıklarını duyurdu. Açıklamasında AB vatandaşlarının e-ticaret yoluyla mal ve hizmet erişimlerinde önemli engellerle karşılaştığını belirten Vestager, sektör araştırması sonucunda e-ticaret önündeki engelleri ve bunların rekabet ile tüketiciler nezdindeki etkilerini tespit etmeyi amaçladıklarını da söyledi.

Merkel photoAB Komisyonu’nun resmi internet sitesinde yapılan duyuruya göre, internet üzerinden yapılan mal ve hizmet ticareti giderek artarken AB’ye üye devletler arası online satışlarda oldukça yavaş bir büyüme gözlemleniyor. Bu durumun başlıca nedenleri arasında dağıtım anlaşmalarında başka bir AB üyesi ülkeye veya internet üzerinden yapılan satışlara sınırlama getirilmesi ya da farklı bir AB üyesi ülkede e-ticaret yapılabilmesi için yasal düzenlemelerden kaynaklanan ek mali yükümlülüklere katlanılması geliyor.

Komisyon tarafından başlatılan sektör incelemesi, yine aynı gün yayınlanan Dijital Ortak Pazar Stratejisi’ndeki aksiyon planını tamamlayıcı nitelikte. AB tarihinde ilk seçilmiş Komisyon Başkanı olan Jean-Claude Juncker’in en çok önem verdiği konular arasında gelen Dijital Ortak Pazar Stratejisi, temelde AB ülkelerinde aynı e-ticaret kurallarının uygulanmasını, böylece e-ticaret önündeki engelleri aşarak var olan potansiyeli hayata geçirmeyi planlıyor. Bu doğrultuda AB Komisyonu tarafından belirlenen üç farklı öncelikli alan arasında tüketiciler ile işletmelerin AB nezdindeki dijital mal ve hizmetlere etkin erişimlerinin sağlanması, dijital ağ ve hizmetlerin gelişmesi için en uygun ortamı yaratmak ve gelişme potansiyeline sahip Avrupa Dijital Ekonomisi ve topluluğunu oluşturmak yer alıyor[1].

Dijital Ortak Pazar Stratejisi’ni yeniden AB gündemine getirmek, var olan kuralları az çok değiştirmek ve düzenlemek, üstüne bir de sektör incelemesi başlatmak…

Hikâyenin arka planı burada başlıyor.

Öncelikli alanlar arasında yer alan dijital ağ ve hizmetlerin gelişmesi için en uygun ortamı yaratmak. Açıklaması ise daha güçlü bir dijital veri koruması sistemi oluşturabilmek. Peki ama neden?edward snowden

Edward Snowden. Eski CIA ve NSA çalışanı, Amerikalı bilgisayar uzmanı. NSA’nın gizli belgelerini sızdırması üzerine Avrupa’nın internet sunucularının, firmalarının, şirketlerinin hatta devlet başkanlarının dahi izlendiği ve dinlendiği ortaya çıktı. Medyanın da etkisiyle çoğu insan onu muhbir, ispiyoncu veya vatan haini azınlıkta kalan bir grup ise kahraman olarak tanıdı. Bu dönemde AB üyesi pek çok ülkeye yaptığı sığınma talebi reddedildi ve şu anda Rusya’da adresi gizli tutulan bir merkezde sığınmacı olarak hayatını sürdürüyor.

Şimdi geriye dönüp tekrar bakalım.

Tüketiciye daha iyi hizmet getirmek istiyoruz… KOBİ’ler diğer AB ülkelerine satış yapamıyorlar… Önemli bir gelir potansiyelinin önündeki engelleri kaldırıyoruz…

Pek de inandırıcı gelmiyor sanki.

[1] Niçin Dijital Ortak Pazar Stratejisi’ne ihtiyaç duyulduğunu anlatan Komisyon’un kısa broşürüne buradan ulaşabilirsiniz

İspat et!

Şüpheden sanık yararlanır ilkesini elbet duymuşsunuzdur. Temeli ceza hukuku yargılamasına dayanan oldukça basit bir ispat kuralı. Eğer bir kişinin suç işlediğini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat edemiyorsanız, o halde o kişiyi suçsuz kabul etmek zorundasınız. Mantığı ise bir suçlunun cezasız kalmasının, bir suçsuzun mahkum olmasına tercih edilmesine dayanıyor.

presumption-of-innocence-Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 6. maddesinde düzenlenen “adil yargılanma hakkı” ise temelinde “masumiyet karinesi” ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkelerini barındırıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”), rekabet hukukundan doğan yaptırımları AİHS çerçevesinde cezai alanda yöneltilen suçlamalar olarak kabul ediyor. Bu durum karşısında Rekabet Otoritelerinin ve dolayısıyla Rekabet Kurumu’nun bir ihlalin gerçekleştiğine hükmedebilmesi için makul her türlü şüpheyi, hukuka uygun olarak elde edilmiş delil araçları ile ortadan kaldırması gerektiği sonucuna ulaşıyoruz.

Adil yargılanma hakkını ele aldığımızda, Rekabet Kurulu kararlarındaki ispat standardı farklılığını tartışmak adeta bir zorunluluk halini alıyor. Zira bana göre Kurul kararlarında giderek artan bir ispat standardı çelişkisi var. Örneğin adı çıkmış dokuza inmez sekize dediğimiz çimentoculara karşı yürütülen soruşturmaların çoğunda gerçekten bir teşebbüsün kartele katılıp katılmadığı, hangi dönemlerde katıldığı, katılımın ne boyutta kaldığı gibi birçok nokta es geçiliyor. Bir iki e-posta yazışması, aynı tarihli ajanda notları veya fiyatların bir dönem aynı seyretmesi ihlalin varlığına kanaat getirilmesi için yeterli sayılabiliyor. Ancak diğer bazı dosyalara baktığımızda taraflar arasında bir kartel anlaşması olduğunu gösterebilmek için uzmanların adeta dedektif gibi çalıştığını da görebiliyoruz.

Mesleğimiz gereği bizlerin objektifliği de sorgulamaya açık. Bu yüzden işe bir de raportörler gözünden bakmaya çalışalım dersek, gerek rekabet uyum programları gerekse de ağır cezai yaptırımlar karşısında giderek bilinçlenen teşebbüslerin olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Artık kartel toplantısı olduğunu kabak gibi gösteren ajanda notları neredeyse hiç tutulmuyor veya e-posta yazışmaları yapılmıyor. O zaman da tek başına pek bir şey ifade etmeyen toplantı veya ajanda notları, başı sonu belli olmayan e-posta yazışmaları elde edilen tek delil olabiliyor. Yine de, delil bulunamıyor diye masumiyet karinesini ezip geçmek veya ispat standardını eleştirel bir düzeye indirgemek doğru değil.

Yalnız söz konusu ispat standardını yalnızca ihlalin varlığını kanıtlama bakımından düşünmemek lazım. Sonucunda ihlalin varlığına hükmetmeseniz dahi, bunu da temelleri, delilleri, argümanları sağlam bir şekilde yine belli bir ispat standardına bağlıyor olmak lazım.

İşte bu bakımdan geçen aylarda yayınlanan Turkcell – Kule A.Ş. kararına haklı bir eleştiride bulunabileceğimizi düşünüyorum. Şikayetçi taraf olarak dosyanın içeriğine hakim olduğumuzu varsayarken gerekçeli karardaki karşı oyu okuduğumuz zaman hakkında inceleme yapılan Turkcell ve Kule A.Ş.’de yerinde inceleme yapılmadığını öğreniyoruz.

Elbette her önaraştırma ve soruşturmada yerinde inceleme yapılacaktır gibi bir kaide yok. Ancak memleketimin adı sanı duyulmamış ilçelerindeki sürücü kurslarına, fırıncılara, kuyumculara karşı açılan önaraştırmalarda üşenmeyip yerinde inceleme yapılıyorsa, şimdiye dek onlarca rekabet ihlaline imza atmış bir teşebbüse karşı, üstelik Danıştay’dan dönen bir dosya bakımından yürütülen soruşturmada yerinde inceleme yapılmaması hayret verici. Üstelik soruşturma dönemi ekstra iki ay daha uzatılan ve karşı oyların birçoğunda “yeterli derecede inceleme ve araştırma yürütülmediğinin” ifade edildiği bir dosya.

Rekabet Kanunu tarafından verilen bir yetkiyi kullanmayarak en büyük delil elde etme şansını kendi elinle bertaraf ettiğin bir dosyada, “yeterli derecede inceleme ve araştırma yürütülmediğine” yönelik yapılan itirazlara karşı nasıl bir savunma yapmak gerekir?

AB Komisyonu uygulamasında “fair play” nasıl sağlanıyor?

Son zamanlarda hasret kaldığımız, tarafsızlık, adil yargılama ilkelerini düşünürken Avrupa ülkelerine zaman zaman neden mi bu kadar imreniyoruz?  Büyük bir ihtimalle Avrupa genelinde insan haklarını benimserken ve işlerken farklı altyapılarda “fair play” olarak da nitelendirebileceğimiz olgunun, farklı seviyelerde uygulamaya koyulması sebebiyle.

ChamberGavel_5Örneğin; 1982 yılından bu yana AB Komisyonu’nda rekabet soruşturma süreçlerinden sorumlu olan sözlü savunma/duruşma görevlileri pozisyonu – “Hearing officer” olarak adlandırılan bu kişiler, soruşturma açılan tarafların savunma haklarını adil ve etkin bir şekilde kullanmasını sağlamakta. Avrupa İnsan Hakları’na bağlı kalarak bağımsız ve tarafsız olarak hareket eden ve Komisyon’un karar verme yetkisini kısıtlayabilecek figürlerden biri olarak nitelendirilebilen bu kişiler birincil olarak savunma sürecinin izlenmesi, sözlü savunmaların organize edilmesi, ikincil olarak ise taahhüt ve kartel davalarının uzlaşma süreçlerinin denetlenmesinde rol oynamakta.

Bu bağlamda, ticari sır nitelikli bilgilerin gizliliği, avukat- müvekkil iletişimlerinin gizliliği, aleyhine tanıklık yapma hakkından dosyaya erişim, bilgi taleplerine cevap ve teşebbüslerin konumu hakkında bilgilendirilme sürecine kadar etkili bir rol oynayan bu kişiler, her dava hakkında söz konusu unsurları ele alan iki rapor hazırlamakta.  Savunma sonrasında sözlü savunmayı özetleyen ara rapor, duruşma görevlilerinin bu sürece kadar usule yönelik izlenimlerini ele almakta. Bu dönemde duruşma görevlileri ilgili ara rapordan bağımsız olarak soruşturmanın genişletilmesi, itirazların kullanımı ve formüle edilmesi gibi maddi konular üzerine de gözlemleyen bir ek bir yazı da sunabilmekte. Yani iki belge de Komisyon’a tarafsız bir bakış açısından yaklaşım sunulmasını sağlıyor.

Daha sonrasında sunulan nihai rapor ise, soruşturma taraflarının savunmalarının etkin ve adil bir şekilde değerlendirilip değerlendirilmediğini irdelemekte. Nihai kararın alınması sonrasında taraflar yanı sıra AB Resmi Gazetesi’nde (the Official Journal of European Union) de nihai kararın ekinde yayınlanan rapor,  hem İstişari Komite’ye (Advisory Committee) hem de Komisyon Kurulu Üyeleri’ne (College of Commissioners) bağımsız bir değerlendirme sunmakta, kamuya ve soruşturmanın taraflarına dava özelinde tarafsızlık, adil yargılanma gibi konular hakkında bilgi vermekte.

Peki bize ne?

Kamu spotları vs. ile rekabet kuralları bilincinin arttırılmaya çalışıldığı günümüzde, Rekabet Kurumu’nun da böyle bir pozisyonu benimsemesi, hem taraflar hem de kurum ile kamu arasındaki şeffaflık, tarafsızlık ve adil yargılamanın da etkin bir şekilde sürdürülmesinin sağlanmasında etkili olacak bir oluşum olarak değerlendirilebilir.

Zararların tazminine dair AB Direktifi hakkında panel

AB Direktif’i, Belit Polat’ın da konuşmacı olarak yer aldığı panelde tartışıldı.

conferenceAB’de rekabet ihlallerinden doğan tazminat davaları hakkında yayınlanan Direktif, geçtiğimiz günlerde Türk Rekabet Kanunu’na etkileri bakımından tartışılmak üzere masaya yatırıldı. Direktif’in “Zararların Tazminine Dair Avrupa Direktifi, Türk Rekabet Kanunu’nda Neleri Değiştirecek?” başlıklı oturumda tartışıldığı panel, Rekabet Derneği, Rekabet Uzmanları Derneği ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rekabet ve Regülasyon Çalışmaları Merkezi tarafından Ankara’da düzenlendi.

Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı Rekabet Grubu’nun Kıdemli Avukatı olan Belit Polat ile İstanbul Sebahattin Zaim Üniversitesi’nden İlhan Yiğit’in konuşmacı olarak yer aldığı panelde,  özel hukuk yaptırımları hakkında üye devletlere önerilerin sunulduğu Direktif’in Türkiye’nin AB müktesebatına uyum yükümlülüğü kapsamındaki etkileri tartışıldı. Konunun uygulamasındaki eksiklikler ile ileriye yönelik değerlendirmelerin sunulmasının ardından, özel hukuk yaptırımlarının etkinliği ele alınarak yargı içtihatlarından örnekler verildi. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi üyesi olan Ayşe Albayrak Doğan’ın moderatörlüğünü yaptığı panele, Rekabet Kurumu Başkanı, Rekabet Kurulu Üyeleri, akademisyenler ve Rekabet Uzmanları tarafından da katılımda bulunuldu.