THY’ye aşırı fiyat incelemesi

Rekabet Kurulu, Türk Hava Yolları’nın Almanya-Türkiye hattında aşırı fiyat uyguladığı iddiasını incelediği ön araştırma kararını yayınladı. Başvuruda, THY’nin Köln-İstanbul araşı uçuşlarda çok değişken fiyatlandırmalar yaptığı, normal zamanlarda 200-250 Euro arasında değişen fiyatların yaz aylarında 675 Euro seviyelerine çıktığı, her saat başında fiyatların değiştiği ve yüksek fiyat uyguladığı iddiaları yer alıyor.

business-news_01_temp-1332316790-4f698a76-620x348Rekabet Kurulu, konuyu 6. madde kapsamında inceliyor. Bu çerçevede kanun maddesini ihlal eden bir aşırı fiyatlamadan söz edilebilmesi için teşebbüsün ilgili pazarda hakim durumda olması ve uyguladığı fiyatların aşırı fiyat teşkil etmesi gerektiği ifade ediliyor. Ayrıca kararda aşırı fiyatlandırma, “hakim durumdaki bir teşebbüsün fiyatının sürekli bir biçimde ve önemli ölçüde rekabetçi fiyatın üzerinde olması hali” olarak tanımlanıyor.

Kararda, aşırı fiyatın tespitine yönelik olarak fiyat karşılaştırması ve fiyat-maliyet analizinden oluşan ekonomik değer testi uygulanıyor. Söz konusu testin ilk aşamasında incelemeye konu olan ürünün/hizmetin fiyatının aşırı olup olmadığını tespit etmeye yönelik fiyat-maliyet karşılaştırması yapılırken, ikinci aşamada ise ürünün/hizmetin fiyatının kendi içinde ya da rakip ürünlerin/hizmetlerin fiyatlarına kıyasla aşırı olup olmadığını tespit etmeye yönelik fiyat kıyaslaması yapılıyor.

Kurul ilk aşama ile alakalı olarak havayolu ile yolcu taşımacılığı pazarında faaliyet gösteren teşebbüslerin tek fiyat sistemi yerine merdiven diye tabir edilen bir fiyatlama sistemini kullandığını ifade ediyor. Söz konusu sistemde bilet fiyatlarının aynı uçuş için dahi, biletin alınma zamanı, biletin tarih değişikliği ve iadeye elverişli olup olmaması, ilgili fiyat sınıfının kontenjanı, uçağın doluluk oranı, içerisinde bulunulan sezon, yolculuğun yılbaşı, özel günler, fuar zamanları gibi talebin arttığı zamanlarda olup olmaması, biletin kombine olup olmaması, kombine ise gidiş dönüş şehirlerinin aynı olup olmaması, yolcunun kalacağı gün sayısı gibi arz ve talep koşullarını etkileyen pek çok faktöre göre farklılaşabildiği ifade ediliyor.

Merdiven sisteminin bu özelliklerinden ötürü fiyat-maliyet kıyaslamasına konu edilmek üzere THY’nin Köln-İstanbul hattında uyguladığı tek fiyattan bahsedilmesinin mümkün olmadığı da vurgulanıyor. Bu sebeple havayolu ile yolcu taşımacılığı pazarı açısından, pazarın kendine has özelliklerinden dolayı fiyat-maliyet karşılaştırmasının sağlıklı sonuçlar ortaya çıkarmayacağı belirtiliyor.

Ekonomik değer testinin ikinci aşaması olan fiyat kıyaslamasının, teşebbüsün kendi fiyatlarıyla yapılabileceği gibi, diğer teşebbüslerin fiyatlarıyla da yapılabileceği ifade ediliyor. Bu kapsamda kararda havayolu ile yolcu taşımacılığı pazarının özellikleri göz önünde tutularak, THY’nin Köln-İstanbul hattında gelecek dönemlerde gerçekleştireceği uçuşların fiyat düzeyi, rakibinin aynı dönemdeki fiyatlarıyla karşılaştırılıyor. Bu karşılaştırmada THY ile Pegasus teşebbüslerinin fiyatları incelenmiş ve THY fiyatlarının nispeten daha yüksek olduğu gözleniyor. Ancak söz konusu farklılığın Pegasus firmasının İstanbul Atatürk Havalimanı’nı kullanması ve THY’nin yolculuk esnasında sunduğu ek yeme içme hizmetleri göz önüne alındığında makul olduğu değerlendiriliyor.

Kararda, gidiş-dönüşlü biletlerin ayrıca şikayet edilmesi nedeniyle bu biletlere yönelik detaylı bir incelemeye de yer veriliyor. Ancak gidiş-dönüşlü biletler üzerine yapılan tespitlerde de aşırı fiyat uygulandığını gösteren herhangi bir bulguya rastlanmadığı ifade ediliyor.

AB Komisyonu, Gazprom’a karşı: Titanların savaşında gelişme var

Hatırlarsanız daha önce AB Komisyonu’nun Rus enerji devi Gazprom hakkında 2012 yılında açtığı soruşturmayı “yüzyılın rekabet soruşturması” olarak nitelendirmiştik. Aradan geçen süre içerisinde adeta bir “titanların savaşı”na dönüşen yüzyılın soruşturmasında geçen hafta yeni bir gelişme yaşandı. 22 Nisan’da AB Komisyonu Gazprom’a, eski Doğu Bloku ülkelerini içeren Orta ve Doğu Avrupa doğal gaz piyasalarında hakim durumunu kötüye kullandığı iddialarını içeren bir soruşturma raporu gönderdi. Gazprom’a yöneltilen iddialar arasında aşırı fiyatlama, yeniden satış ve ihracat yasakları suretiyle AB doğal gaz piyasasını bölümlere ayırma ve sınır ötesi ticareti sınırlama, doğal gaz fiyatlarını petrol fiyatına endeksleme ve gaz akışını Gazprom’un bazı yatırımlarına katılmaya bağlama bulunuyor.

aİddialara baktığımızda aylardır düşüş gösteren petrol fiyatlarına paralel olarak aşırı fiyatlamanın önemini kaybettiğini söyleyemesek de, soruşturmanın açıldığı 2012 yılındaki fiyatlar göz önüne alındığında öneminin azaldığını söyleyebiliriz. Yeniden satış ve ihracat yasakları ise önemini korumakta. Orta ve Doğu Avrupa’daki ülkelere satılan gazın başka ülkelere ihracatının önlenmesi suretiyle Gazprom fiyatları kontrolü altına alabilmekte. Satılan gazın yalnızca belli bir coğrafi pazarda tüketilmesi sonucunu doğuran bu kısıtlamalar ayrıca ortak pazarı bölümlere ayırmakta, sınır ötesi ticarete sekte vurmakta ve AB’de izlenilen tek pazar entegrasyonu amacıyla bağdaşmamakta. Doğal gaz fiyatlarının petrol fiyatlarına endekslenmesinin aşırı fiyatlama dışında nasıl bir rekabet zararı doğurduğu ise belki de soruşturmanın en merak edilen noktası.

Tartışmalara baktığımızda soruşturmanın hukuki boyutundan çok siyasi boyutunun öne çıkmış olduğunu görüyoruz. Soruşturma açılmasından beri yaptığı kamuoyu açıklamalarında Gazprom, soruşturmayı siyasi olmakla suçlamakta ama daha da önemlisi AB Komisyonu’nun yargı yetkisi dışında olduğunu vurgulamakta. Soruşturmanın açılmasının ardından Putin stratejik önem taşıyan Rus şirketlerinin, Rus hükümetinin izni olmadan yabancı makamlara ticari sırlarını açıklayamayacaklarına veya bu makamlarla Rusya’nın ekonomik çıkarlarına aykırı anlaşmalar yapamayacaklarına ilişkin bir de yasa çıkardı. Esasen Putin’in 1997 tarihli doktora tezindeki argümanlarından birisi de “doğal kaynak sahibi ülkelerin fiyat oluşumunu piyasaya bırakamayacağı” olunca, Putin’in doğal gazı bir siyasi manevra aracı olarak kullanmak isteyebileceğini daha iyi anlıyoruz.

Son yıllarda E.ON, RWE, GdF, ENI ve CEZ gibi AB enerji devleri hakkında verdiği çok sayıda taahhüt kararları ile AB Komisyonu; bu şirketlerden bazılarının üretim varlıklarının elden çıkartılmasını, iletim sisteminin ayrıştırılmasını, iletim sistemindeki gaz iletim oranlarının rakipleri lehine düşürülmesini vb. sağlamıştı. Başka bir enerji devi olan Gazprom’un ise deyim yerindeyse kolay lokma olmadığı ortaya çıkmış durumda. Gazprom’un gücü bizzat şirketin unvanından bile anlaşılıyor: Gazprom’un açılımı olan “Gazovaya Promyshlennost”, Rusça’da “gaz endüstrisi” demek. Yani Gazprom sadece bir şirket değil, piyasanın ta kendisi. Yine de soruşturmanın hem AB Komisyonu’nun hem de Gazprom’un çıkarlarını gözetecek biçimde bir taahhüt kararıyla sonuçlanma ihtimali ağır basıyor.

Olası bir ihlal kararı ve ceza durumunda ise öncelikle Gazprom’un, AB ile olan doğal gaz ticaretini devam ettirebilmek için kararın gereğini yerine getirmek zorunda olduğu açık. Ama AB pazarına doğal gaz satamamanın Gazprom’un ticari çıkarlarına mı yoksa AB’de doğal gaz arz güvenliğine mi daha fazla zarar vereceği sorusunun yanıtı hiç de kolay değil. Dolayısıyla “titanların savaşı”nda her iki tarafın da kaybedeceği çok şey var. AB Komisyonu Gazprom’a soruşturma raporu göndererek bu savaşta geri adım atmaya niyetinin olmadığını göstermiş oldu. Aslında soruşturmanın siyasi boyutunun hiç olmadığını söylemek pek mümkün gibi görünmüyor. Bu bağlamda soruşturma raporunun soğuk geçen kış aylarının sona ermesinin ardından Nisan ayında gönderilmesi bile manidar. Anlaşılan bir süre daha soruşturma sürecini merakla beklemeye devam edeceğiz.

Elektrik Sektör İncelemesi Raporu

Rekabet Kurumu tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan elektrik sektörü inceleme raporu özellikle toptan ve perakende satış piyasalarının gelişimi ve mevcut durumu hakkında son derece kapsamlı bilgiler içeriyor. Ayrıca raporda bu piyasalardaki rekabetçi sorunlar karşılaştırmalı bir bakış açısıyla izah ediliyor sorunlara yönelik çözüm önerileri paylaşılıyor. Bütüncül ve objektif bir yaklaşımla hazırlanan bu rapor, sektör ile ilgilenen herkes için oldukça faydalı bir kaynak niteliğinde.

Raporda, tedarik piyasalarındaki yapısal ve davranışsal sorunlar bir bir ortaya konuyor. Bu tespitler yapılırken, üretim, iletim ve dağıtım piyasalarının tedarik piyasaları üzerindeki etkileri de göz önünde bulunduruluyor. Yapılan tespitler çerçevesinde, yapısal ve davranışsal sorunların giderilmesi noktasında Türkiye için en uygun kurumsal yapının nasıl tesis edilebileceği sorusu, “en iyi” yabancı ülke örneklerinin Türkiye’deki piyasaların kendine özgü farklılıkları ile harmanlanması suretiyle cevaplanıyor. Bu kapsamda Türkiye’de mevcut kurumlar arası yetki dağılımı ve işbirliğinin nasıl şekillenmesi gerektiğine ve kurulması önerilen yeni kurumların nasıl konumlandırılabileceğine ilişkin öneriler sunuluyor.

Electric-Large1Raporla ilgili bir diğer önemli nokta da, raporda yer verilen normatif değerlendirmelerin çok önemli bir bölümünün, ampirik verilerle ve teorik açıklamalarla desteklenmesi. Rapor hazırlanırken bu şekilde bir yöntemin benimsenmiş olması, rapor kapsamındaki tespit ve önerilerin güvenilirliğini ciddi derecede artırıyor.

Tüm bunlara rağmen, raporda devletin nasıl konumlandırıldığı noktasında, özellikle liberal ekonomi bakış açısını benimseyen kişilerin kafasında bazı soru işaretleri oluşması kuvvetle muhtemel. Esasen bu soru işaretlerine ilişkin verilebilecek birkaç örnek var ancak bloğumuzun sınırlarını zorlamamak adına tek bir örnekle yetinmek daha doğru olacak.

Bölgesel ve zamansal pazar gücüne ilişkin bölümlerde, raporun genelinde hakim olan ve objektif ve tarafsız biçimde “rekabetçi süreci” ön plana koyan tutum, “tüketiciyi koruma” refleksi ile biraz zedeleniyor. Bu noktada rekabetçi olması sağlanan piyasalarda dahi, yapısal sıkıntılar dolayısıyla zaman zaman tüketicinin zarar görmesinin kaçınılmaz olduğu ve buna yönelik müdahalelerin aynı zamanda rekabetçi piyasa mekanizmasının işleyişine de zarar verebileceği sanki göz ardı ediliyor.

Raporda, iletimdeki aksaklıklar dolayısıyla, belli zamanlarda, esasen herhangi pazar gücü bulunmayan teşebbüslerin, bölgesel pazar gücüne sahip olabileceği ve bu durumlarda aşırı fiyatlamaya gidebileceği ortaya konuyor. Bunun ise “belli hallerde” sömürücü bir kötüye kullanma olabileceği belirtiliyor. Oysa söz konusu “aşırı fiyatların” aynı zamanda son derece önemli bir yatırım sinyali olduğu ve bunların serbest piyasa ekonomisi için çok önemli olduğu gözden kaçmamalı. Ana amacı kar etmek olan teşebbüslerin fırsatçı davranışlarını “hakim durumun kötüye kullanılması” olarak değerlendirmek, rekabet hukukunun müdahaleciliğini gereğinden fazla artırabilecek bir uygulama gibi görünüyor.

Burada raporu kaleme alanların da hakkını yememek lazım. Zira bölgesel ve zamansal pazar gücüne yönelik müdahalelerin pazar gücünün “kalıcı” olduğu istisnai durumlarla sınırlı olması gerektiği raporda dile getirilmiş. Ancak bu istisnaların ne zaman söz konusu olacağına ilişkin bir belirlilik olmadığı gibi zamansal pazar gücünün kalıcılığının nasıl söz konusu olabileceği de tam olarak anlaşılmıyor. Belki bu konuda piyasa mekanizmasına biraz daha güvenmek ve kısa vadede tüketicinin zarar görmesine göz yummak, uzun vadede hem arz güvenliğinin sağlandığı hem de daha rekabetçi bir piyasa ile karşılaşmamızı sağlayabilir.

Öte yandan, söz konusu bölgesel ve zamansal pazar gücünün iletimdeki sıkıntılardan kaynaklanacağı dikkate alındığında, iletimdeki sorunu kara dönüştüren yatırımcıların cezalandırılmasından ziyade iletim hattını yeterince iyi işletemeyen kurumların daha etkin olmak noktasında teşvik edilmesi daha uygun bir çözüm olabilir. Şu an için iletim hattının devlet tekelinde olduğu düşünüldüğünde, en uygun teşvik mekanizmasının, iletim hattındaki aksaklıklar nedeniyle yüksek ücretlere katlanmak zorunda kalan tüketicilerin sorunun sebebi hakkında bilgilendirilmesi ve bu durumu oy verme kararlarına yansıtmalarının sağlanması olduğu söylenebilir.

Yüzyılın rekabet soruşturmasında finale yaklaşılıyor

Gazprom geri adım atmazken, AB’den yeni bir hamle geldi. Pek karşılaşılmayan “aşırı fiyat” ihlali, bu kez çok ses getirecek kararlardan birine konu olabilir.

Konunun detayını ve Türkiye’ye etkilerini Barış Yüksel anlatıyor.

Rekabet hukuku kurallarının aşırı yüksek fiyatları cezalandırmak için ne kadar uygun bir araç olduğu yönündeki teorik tartışmalar sürerken ve aşırı fiyatlar yoluyla tüketicinin sömürülmesini cezalandıran rekabet soruşturmalarının sayısı dünyada bir elin parmaklarını geçmeyecek haldeyken, 2012 yılında hiç beklenmedik bir gelişme yaşandı ve belki de tarihin en büyük rekabet soruşturması aşırı fiyatlama gerekçesiyle başlatıldı.

Soruşturmayı başlatan AB Komisyonu, son zamanlarda üye ülkelerdeki farklı düzenleme ve uygulamalar arasındaki harmonizasyonu sağlamak adına özellikle doğu blokundaki ülkelerin enerji piyasalarına sıkça müdahale etmiş ve bu müdahalelerinin neredeyse tamamında soruşturmanın muhatabı şirketlerden işleyiş biçimlerini önemli ölçüde değiştireceklerine ve AB rekabet hukuku kurallarına uyum sağlayacaklarına yönelik taahhütler almayı başarmıştı. Öyle ki, Komisyon’un AB rekabet hukuku kuralları çerçevesinde düzenlenen taahhüt mekanizmasını fiilen bir öncül düzenleme aracına dönüştürdüğü ve enerji piyasalarına yönelik doğrudan müdahale etkisi olmamasından doğan eksiği bu araç ile kapattığı pek çok çevrede dile getirilmeye başlanmıştı.

The Way SignTaahhüt mekanizmasının, özellikle enerji piyasalarında gizli bir öncül düzenleme aracı olarak son derece başarılı bir şekilde kullanılabildiğinin farkına varan Komisyon, 2012 yılında bu uygulamanın sınırlarını denemeye karar verdi ve dünyanın en büyük enerji devlerinden Gazprom’a karşı diğer bazı ihlal iddialarının yanında, AB ülkelerine aşırı yüksek fiyatlarla doğalgaz ihraç ettiği gerekçesiyle bir soruşturma başlattı. Komisyon’un iddiası, Gazprom’un uzun dönemli gaz satım sözleşmelerinde doğal gaz fiyatını ham petrol fiyatına bağlamak suretiyle hakim durumunu kötüye kullandığı yönündeydi.

Ancak Komisyon soruşturmayı başlatır başlatmaz muhatabının AB’ye yeni üye olmuş doğu bloku ülkelerinde görece cüzi cirolarla faaliyet gösteren bir devlet işletmesiyle kıyaslanabilecek bir teşebbüs olmadığını anladı. Zira soruşturma başlatıldığında ceza ile karşı karşıya kalmamak için her türlü adımı atmaya ilk günden hazır olan ve aslında belki de soruşturma neticesinde ortaya çıkacak olası sonuçları fazlasıyla aşan taahhütleri kolayca verebilen teşebbüslerin aksine, Gazprom, uzun bir müddet tamamen uzlaşmacılıktan uzak bir tavır sergilemiş, herhangi bir taahhüt vereceğinin sinyalini dahi vermemiş ve özellikle Rusya Devlet Başkanı Putin ve Başbakan Medvedev aracılığıyla Komisyon’a sürekli olarak sert mesajlar vermişti.

Soruşturmanın kesinlikle politik olduğunu savunan Gazprom’un bu tutumu yalnızca Komisyon tarafından değil, tüm AB ülkeleri tarafından  endişeyle karşılandı. Zira AB ülkelerine yapılan doğalgaz ihracının çok büyük bir bölümünü tek başına gerçekleştiren Gazprom ile ters düşmek, arz güvenliği açısından da ciddi sorunlar yaratabilirdi. Ancak AB ülkeleri ve Gazprom arasındaki ilişkinin tek taraflı bir bağımlılıktan ziyade karşılıklı bir bağımlılık olması Komisyon’un da geri adım atmasını engelledi. Çünkü AB pazarını kaybetmek Gazprom için de tabi ki kolay göze alınabilecek bir hamle değildi.

İşte bu politik karışıklıklar ve tüm AB üye ülkeleri nezdinde büyük etkiler yaratabilecek çıkar çatışmaları eşliğinde soruşturma bir süre boyunca adeta Araf’ta kalmıştı. Ancak AB Rekabet Genel Direktörlüğü’nün başında bulunan Almunia yakın zamanda bir taahhütte bulunulmaz ise 2014 başında bir nihai karar alınabileceğine yönelik açıklamalarda bulundu.

En nihayetinde Aralık ayının başlarında Gazprom tarafından da bir açıklama geldi ve Komisyon ile “her iki tarafın da çıkarlarına hizmet edecek” bir anlaşmaya varılmasının istendiği vurgulandı. Şu an için Gazprom’un doğalgaz fiyatları ile ham petrol fiyatlarının birbirine bağlanması uygulamasına son verecek bir taahhüt vermesine neredeyse imkansız gözüyle bakılıyor. Ancak taahhüdün bu konu dışında Komisyon tarafından dile getirilen sorunları çözecek nitelikte olacağına inanılıyor. Taahhüdün içeriği belli olmadan Komisyon’un bunu kabul edip etmeyeceği noktasında bir tahminde bulunmak kolay değil ise de, yakın bir zamanda AB ile Rusya arasında bir gerilim kaynağı haline gelen ve rekabet hukuku araçlarının amaçlarının ciddi biçimde sorgulanmasına yol açan bu soruşturmanın iki tarafın da bazı tavizler vermesi ile sona ermesi muhtemel.

Soruşturmanın neticesi ne olursa olsun, soruşturmanın tamamlanmasıyla beraber sömürücü ihlallerin rekabet hukukundaki yerine ve bu ihlallere nasıl müdahale edilmesi gerektiğine ilişkin tartışmaların da oldukça alevlenmesi kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca soruşturma sonucunda Komisyon’un vereceği kararın Türkiye bakımından da son derece önemli olduğunu hatırlatmak gerekir. Bakalım Komisyon’un Gazprom’un uygulamalarını rekabet hukukuna aykırı bulması durumunda doğalgazın çok önemli bir bölümünü Gazprom’dan alan Türkiye’de de Gazprom’a yönelik benzer bir soruşturma başlatılacak mı?

Her Şeyin Fazlası Zarar, İndirimin Bile

Fransız Rekabet Otoritesi yakın zamanlarda verdiği bir karar ile Fransa’nın en büyük iki mobil işletmecisi konumundaki Orange ve SFR’ye ceza yağdırdı.

Devamı Barış Yüksel’in yazısında.

Fransız Rekabet Otoritesi yakın zamanlarda verdiği bir karar ile Fransa’nın en büyük iki mobil işletmecisi konumundaki Orange ve SFR’ye ceza yağdırdı. Cezaların sebebi ise ilginç; Orange ve SFR aboneleri kendi içlerinde fazlaca ucuza konuşuyorlar!

Temel amacı tüketici refahını arttırmak olan bir kurumun abonelerini ucuza konuşturdukları gerekçesiyle işletmecilere ceza vermesi ilk başta kulağa biraz ters geliyor olabilir. Ama bir yandan “helal olsun adamlara ne güzel ucuza konuşturuyorlarmış” derken, bir yandan da “ama neden?” sorusunun akılları kurcalamaması da mümkün değil. İşte biraz düşünüp bu sorunun cevabını arandığında, Fransız Rekabet Otoritesi’nin duruma neden müdahale ettiği kolayca görülebiliyor.

BOS005784Öncelikle, Orange ve SFR bu “aşırı” ucuz fiyatları abonelerin yaptığı her arama için uygulamıyor. Fiyatlar sadece şebeke içi aramalar bakımından geçerli. Yani bir abone, ancak kendisiyle aynı şebekeye abone olan bir kimseyi aradığı zaman ucuza konuşma fırsatı yakalıyor. Fakat farklı şebekelere yapılan şebeke dışı aramaların ücretleri oldukça yüksek olarak belirleniyor. Bu stratejinin yarattığı etki ise Orange ve SFR abonelerinin şebekelerine bağlanmaları ve şebeke değiştirmeye sıcak bakmamaları olarak sonuçlanıyor.

Bu uygulamalar sayesinde zaten oldukça fazla sayıda abonesi olan Orange ve SFR abone miktarlarını korurken, piyasanın küçük oyuncusu Bouygues ise her geçen gün kan kaybediyor. Abone sayısının rakiplerine göre çok daha az olması dolayısıyla şebeke içi fiyatlarını düşürerek rakiplerine cevap veremeyen Bouygues çareyi “her yöne” arama fiyatlarını indirmekte buluyor. Ancak burada da Bouygues ciddi bir sorun ile karşılaşıyor.

Bouygues abonelerinin yaptığı şebeke dışı aramalarda, Bouygues’in, aranan abonenin şebekesine (ki bu çoğunlukla Orange ve SFR oluyor) arabağlantı ücreti adı altında belli bir ücret ödemesi gerekiyor. İşte Rekabet Otoritesi’nin iddialarının kilit noktasını da bu arabağlantı ücretlerinin miktarı oluşturuyor. Orange ve SFR, şebeke dışı aramalarda dakika başına talep ettikleri arabağlantı ücretlerini, kendi abonelerine sundukları şebeke içi konuşma ücretlerinden daha yüksek bir tutar olarak belirliyorlar. Böylece Bouygues’in, zarar etmediği müddetçe, rakiplerine yakın fiyatlar sunması da engellenmiş oluyor.

Fransız Rekabet Otoritesi Orange ve SFR’nin bu uygulamalarının piyasadaki rekabete zarar verdiğine ve Bouygues’i iflasın eşiğine sürüklediğine hükmetti. Otorite’ye göre hem Orange, hem de SFR kendi şebekelerinde sonlanan çağrılar bakımından tekel konumundaydı ve Bouygues’ten talep edilen arabağlantı ücretlerinin belirlenmesi aşamasında bu konumlarını kötüye kullanmışlardı.

Görüldüğü üzere Fransız Rekabet Otoritesi asıl olarak düşük fiyat vermeyi değil, düşük fiyatlardan da yararlanılarak oluşturulan yapı içinde piyasayı rakiplere kapatmayı cezalandırmıştır. Bunun sebebi ise böyle bir yapıda rekabetin asla barınamaması ve en nihayetinde durumdan en fazla zarar görenin yine tüketiciler olacak olmasıdır.

Benzer sorunların, piyasada çok güçlü bir işletmecinin yer aldığı ülkemizde de yaşanabileceği düşünülebilir. Ancak düzenleyici otorite konumundaki BTK bu riski önceden fark etmiş ve benzer bir uygulama ile pazardaki rekabetin büyük bölümünü ortadan kaldırabilecek olan Turkcell’in, rakiplerinden aldığı arabağlantı ücretlerinden daha ucuz şebeke içi tarifler belirlemesini engellemiştir. BTK erken davranarak almış olduğu karar ile mobil şebeke işletmecileri arasındaki rekabetin korunması bakımından çok önemli bir adım atmış olsa da, Fransız Rekabet Otoritesi’nin kararındaki durum, işletmecilerin fiyata dayalı uygulamalarla rakiplerine zarar verebileceği durumların tek örneği de değil.

Fransız Rekabet Otoritesi’nin kararı ve buna benzeyen daha bir çok karar gösteriyor ki, işletmecilerin birbirlerinden hizmet aldığı ve bu hizmetlerin maliyetlerini kendi abonelerine yansıtmak zorunda olduğu mobil iletişim pazarında özellikle pazar gücüne sahip olan işletmecilerin fiyatlama stratejilerine her zaman için şüpheci bir gözle bakmak ve sebebi tam olarak anlaşılamayan uygulamaları her zaman için sorgulamak piyasadaki rekabetin korunması için adeta bir zorunluluk. Tabi burada en önemli görev de rekabet otoritelerine ve düzenleyici kurumlara düşüyor.