Hipster antitröst dedikleri ne ola ki?

Yeni Brandeiscılar dijital tekellere karşı sesini yükselterek ABD’nin hukuk ekabirini ürküttü. Kim bunlar ve ne istiyorlar?

Artık okuma gözlüğü ile okuyup yazan biri olarak birçok yeni kavramı genç arkadaşlarıma sorup öğreniyorum: Birine yükselmek ne demek? Yan çar ne anlama geliyor? İnsan tanımadığı birine niye nude atar? Bunların yanıtlarını, sonuncusu hariç öğrendim. Ancak hipsterlık nedir? Hipster kime denir? Yanıtını öğrenemeden hipsterlık bitti – gitti.

Hipsterlık bitti belki ama ABD’li kodamanların hipster antitröst diye isim taktıkları bir hareketin başlattığı tartışma pek kısa sürede biteceğe benzemiyor. Zaten mekanın eski sahipleri yeni bir akıma aşağılayıcı isim takıyorsa, taşınma vakti yaklaşıyor demektir.

Kendilerini Yeni Brandeiscılar olarak adlandıran bu akımın temsilcileri, Şikago Okulu’nun antitröst, yani rekabet politikası üzerindeki 50 yıllık egemenliğinin, ABD ekonomisini ve toplumunu az sayıdaki tekelci dijital şirketin eline bıraktığını öne sürüyor. Hareketin mensuplarından Tim Wu, The Curse of Bigness‘ın girişinde şöyle diyor: “19. yüzyıldan tek bir şey öğreneceksek o da, ekonomi politikası toplumun genelinin faydasına sonuçlar üretmiyorsa faşizm ve diktatörlüğe giden yola taş döşer”. Yarım yüzyıldır sır olup yüreklerde mühürlenmiş bir olguyu hatırlatıyor Prof. Wu: Sherman Antitröst Yasasının fiyatları düşürmek, teknolojik ilerlemeyi desteklemek için değil, etkinliği artırmak için hiç değil ama toplum düzenini korumak için çıkarılmış olduğunu.

Yaldızlı Çağ olarak da adlandırılan 19.yüzyılın sonu -20. yüzyılın başına denk gelen dönemde ABD’de şirketler, yeni teknolojiler ve bir kıta büyüklüğündeki doğal kaynaklar eşliğinde büyümüş, kölelikten yeni kurtulan ve Avrupa’dan sökün edip gelen ucuz emekle palazlanmıştı. Bunun sonucunda, namuslu ve çalışkan bireylerin mutlu bir yaşam süreceğine dair Amerikan Rüyası sonlanıp Kurumsal Kapitalizm de denilen şirket egemenliği çağına girilmişti. Çiftçiler tröstlerin makinalı tarım ile düşürdüğü fiyatlarla rekabet edemeyip arazilerini bankalara ipotek ettirdi. Zanaatkarlar ise her kasabaya giren ve her ürünü bulabileceğiniz departman mağazaları karşısında çaresiz kaldı. Devlet yönetimin arsızca yolsuzlaştığı, bankalar başta olmak üzere şirketlerin kendilerini dizginleyen regülasyonları kaldırtarak istedikleri şekilde faaliyet gösterdikleri bu dönemin sonucunda 1929 Ekonomik Buhranı yaşanmış ve Avrupa’yı faşizme, Dünyayı savaşa sürükleyen süreç başlamıştı.

Gezegenin gidişini bu döneme benzettiklerinden olsa gerek, Yeni Brandeiscılar seslerini yükseltiyor ve bu ses de dinleyici buluyor. Biz de Pazarlardan Haberler’de size Lina Khan ve Tim Wu’nun yazdıklarından yola çıkarak dertlerinin ne olduğunu aktaracağız. Bunu yaparken de meselenin merkezine koydukları Şikago Okulu’nun rekabet politikası yaklaşımının ne olduğunu derli toplu bir şekilde anlatmaya çalışacağız.

Hepi topu 15 kişiyi ilgilendirecek konularda yazmaya devam ediyoruz. Sonumuz hayrolsun.

Gelecek Yazı: Harekete ismini veren Louis Brandeis kimdir?

Kablo TV lobisi galip geldi!

Can Yıldız, FCC’den kablo tv hakkındaki haberleri iletiyor.

ABD telekomünikasyon otoritesi FCC, birkaç gün evvel verdiği kararıyla kablo tv şirketlerinin yüzünü bir hayli gülümsetti.

Kararın konusunu aktarmadan önce kısaca bilgi verelim: Kablo tv yayın hizmeti alan kullanıcılara bu yayını izlemelerini sağlayan bir kutu veriliyor. Set-top box adı verilen bu kutu, gelen sinyalin görüntüye çevrilip tv’ye yansıtılabilmesi için gerekli teknik bir parça. ABD’de (ve aslında dünyanın çeşitli yerlerinde pek çok ülkede) kablo tv yayını ile bunun kullanılabilmesi için gereken kutu, hizmet sağlayan teşebbüs tarafından birbirlerine bağlanarak sağlanıyor. Bu demek oluyor ki bir kullanıcı, yalnızca hizmet aldığı X firmasından kendisine sağlanan (çoğunlukla “lease” edilen) kutu ile bu yayını izleyebiliyor; kendisi gidip başka bir marka alternatif bir kutu alarak kablo tv yayınından faydalanamıyor.

la-ol-fcc-cable-boxes-rules-google-panic-20160218Bu durum, ABD’de FCC tarafından değiştirilmek isteniyordu. Buna göre, hangi firmadan kablo tv yayın hizmeti alırsa alsın bir kullanıcı, kendi seçtiği ve aldığı istediği set-top box aracılığı ile yayını görüntüleyebilir hale gelecekti. Yani örneğin Comcast’den yayın hizmeti alan biri Apple TV kullanarak dahi tv izleyebilecekti.

Söz konusu değişiklik teklifi, ilk olarak Ocak ayında gündeme gelmiş, fakat yayını hangi kutu aracılığıyla sağlayacağını kontrol altında tutmak isteyen kablo tv şirketleri ciddi bir direnç göstermişlerdi. İtirazlar üzerine, değişiklik ertelenmişti. Eylül ayı başında teklif, çehresi değişmiş ve yeni uygulamalar barındıran bir biçimle FCC tarafından yeniden gündeme getirilmişti.

Düzenlemenin planlanan ilk haline göre, örneğin Apple, kendisi bir kablo tv hizmeti vermeksizin son kullanıcılara söz konusu hizmeti tamamen kendi tasarladığı arayüzü kullanan kendi kutuları aracılığıyla sağlayabiliyor olacakken, yeni haliyle bu mümkün değildi. Hizmet sağlayıcıların tek yapması gereken bütün işletim sistemleri ile uyumlu kendi App’lerini hazırlamak ve yayına bu app aracılığıyla erişim sağlamaktı. Taslak düzenlemenin son hali kablo tv hizmet sağlayıcıları için kısıtlayıcı neredeyse hiçbir yükümlülük içermiyordu.

Buna karşın, FCC tarafından üç gün önce yapılan son erteleme açıklaması ise, ‘teknik ve altyapısal meseleler‘ ile ilgilenilip teklifin ilerleyen bir tarihte tekrar gündeme geleceği yönünde oldu. Fakat tüketicilerin yorumları, birilerinin rüşvet aldığı, bu gelişmenin arkasında kablo tv lobisinin olduğu şeklinde. Böylelikle uygulama  şimdilik rafa kalkmış gibi duruyor. Kurdukları baskı ile önce değişiklik taslağını yumuşatıp kendileri lehine çeviren, ancak bununla da yetinmeyen kablo tv şirketleri, mücadeleden galip ayrılmış gibi görünüyor.

ABD’de tüketiciler, kablo tv’den fazlaca memnuniyetsizler ve Netflix’e doğru yönelimler devam ediyor.

Son olarak, bir tüketici forumunda bu karar üzerine yapılmış bir yorumu paylaşarak noktayı koyayım:

They won this battle but the war against traditional cable tv is not over. Cable companies are going to lose!”

ABD’den kartel üyesine serzeniş: Geri dön!

Haberlerden, gazetelerden, ceza hukuku derslerinden az çok bildiğimiz “suçluların iadesi” meselesi, rekabet hukuku bakımından uygulanabilir mi? ABD’deki davayı Belit Polat anlatıyor.

Suçluların iadesi hakkında bildiklerimizin rekabet hukukuna yansımasıyla karşı karşıyayız. ABD’de görülecek olan dava, antitröst uygulamaları bakımından suçlunun iadesiyle sonuçlanan ilk dava olarak bahsedilmeye değer.

Suçluların iadesi meselesi, ülkeler özelinde farklılık gösterebilmekle birlikte, temel olarak bir kişinin yargılanması ya da hüküm verilebilmesi amacıyla bir ülkeden başka bir ülkeye iade edilmesi anlamına geliyor. ABD’de bu müessesenin uygulanabilmesi için ise bazı koşulların varlığı aranıyor. Bunlardan ilki, ABD ile suçluyu iade edecek olan ülke arasında bu konuda imzalanmış bir anlaşmanın varlığı. Böyle bir anlaşmanın olmaması durumunda iade pek mümkün değil; ABD her ne kadar çoğu ülkeyle bu yönde anlaşmalar imzalamış olsa da, Rusya, Çin gibi istisnalar mevcut. Ek olarak, isnat edilen eylemin her iki ülke bakımından da suç teşkil ediyor olması gerekmekte. Üçüncü olarak ise, yapılan anlaşmanın içeriğine bağlı olarak ortaya çıkan koşulların söz konusu olması.

american-extradition-treatiesGeçtiğimiz hafta DoJ (Department of Justice) tarafından yapılan açıklama, işte bu suçluların iadesi konusunun rekabet yaptırımları çerçevesindeki bir örneğinden bahsediyor. Buna göre, Romano Pisciotti adlı İtalyan, ihaleye fesat karıştırma suçu nedeniyle aranırken, Nijerya’dan İtalya’ya gitmek üzereyken Frankfurt Havaalanında yakalanıyor. Avukatı tarafından Avrupa Hukuku kapsamında Almanya’nın Pisciotti’nin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği ileri sürülse de, Pisciotti gözaltına alınarak iade ediliyor ve böylelikle DoJ’nin antitröst iddialarına dayanan suçlunun iadesi müessesesi de ilk defa uygulamaya geçmiş oluyor

Adalet Bakanlığı’nda Başsavcı Yardımcısı tarafından yapılan açıklamada, fiyatları hile ile belirleyen bir kişinin dünya çapındaki gizli bir anlaşmaya katılma suçuyla yüzleşmesi için yapılan bu iadenin bir ilki gerçekleştirdiği belirtilerek, bunun da ileride atılacak adımların habercisi olduğunun altı çiziliyor. İhlalin ise 1999 yılından 2006’ya kadar sürerek  Pisciotti ile işbirlikçileri tarafından yüzlerce milyon dolarlara varan etkinin ortaya çıktığı görülüyor. Pisciotti, 10 yıla varan hapis cezası ve 1 Milyon dolarlık para cezası gibi yaptırımlar öngören Sherman Kanunu’nu ihlal ettiği gerekçesiyle yargılanıyor. Bu da, DoJ’nin yabancıları yargılayabilme konusundaki gayretini ortaya koyduğu gibi, bu tip ihlalleri suç olarak kabul eden ülkelerin sayısındaki artışla birlikte ve suçluların iadesi sayesinde bu gayretin ileride daha da çok sonuç verebileceğini gösteriyor.

İtirazım Var

İşleme itirazını koyan Adalet Bakanlığı (DoJ), dilekçesini hazırlamış ve işlemin yasaklanması talebiyle mahkemeye başvurdu.

AT&T’nin en yakın rakiplerinden T-Mobile’ı 39 Milyar Dolara alacağını duyurması tepki yaratmıştı.

Empati yapalım. Türkiye’de 3 Büyüklerden birinin en yakın rakiplerinden bir şirketi devralacağını düşünürsek, benzer işlemin ABD’de ne kadar ses getirdiğini anlayabiliriz.

Önceki haberimizde bu seslerden bahsetmiştik. İşleme itirazını koyan Adalet Bakanlığı (DoJ), dilekçesini hazırlamış ve işlemin yasaklanması talebiyle mahkemeye başvurmuştu. DoJ’un iddialarının çıkış noktası ise, ABD’de ülkenin büyük bölümünü kapsama alanı içine dahil edebilmiş olan sadece 4 işletmecinin (4 Büyükler hatta…) bulunması ve devralma sonrasında bu sayının 3’e inecek olmasıydı. DoJ iddialarını pazara yönelik SSNIP ve HHI testleriyle de destekleyerek, işleme izin verilmemesi gerektiğini belirtti.

Bakalım dilekçede neler var…

  • T-Mobile’ın yapısı ve politikaları rekabet için çok önemli. Pazar payı görece düşük olsa dahi, kalan şirketler üzerinde yarattığı rekabetçi baskı oldukça fazla. (Bu iddia empatimize ne kadar uyuyor…)
  • İşleme izin verildiği takdirde; fiyatlar yükselecek, tüketici tercih imkanları ve yenilik yapma isteği azalacak.
  • Hizmetin kalitesi ve firmaların yatırım yapma isteğinde düşüş görülecek.
  • Kurumsal müşterilere yönelik ihalelerde de T-Mobile’ın agresif fiyatlandırma politikası ortadan kalkarsa, ihalelerde fiyat artışı olacak.
  • Pazara giriş çok zor ve maliyetli, şebeke dışsallıkları dolayısıyla pazarda tutunmak kolay değil.

Bu düşüncelerde, yönetim kadrosunun da payı var…

DoJ ortaya çıkacak olası rekabet kısıtlamalarını tespit ederken esas olarak AT&T ve T-Mobile yönetim kadrosunun açıklamalarından faydalanıyor. T-Mobile yöneticileri verdikleri demeçlerde sürekli olarak ne kadar yenilikçi olduklarına, smartphone pazarında ilklere imza attıklarına, agresif fiyatlandırma politikalarına ve kurumsal kullanıcılara yönelik olarak ileride yapacakları açılımlara değiniyor. T-Mobile’ın piyasadaki en ucuz data planlarını sunduğunu ve bunun diğer işletmecilerin fiyatları üzerinde de bir baskı oluşturduğuna değinen DoJ, T-Mobile’ın piyasadan çıkması halinde bu baskının da ortadan kalkacağını ve kısa vadede fiyatların yükseleceğini belirtiyor.

DoJ ilgili ürün pazarını tanımlarken de yine önemli bir konuya geliyor: GSM ile sabit telefon birbirine ikame midir?

İlk ilgili ürün pazarı ‘mobil telekom hizmetleri’: DoJ’ye göre GSM hizmetinin sabit hizmetlere göre farklılığına ve özellikle tüketici gözünde ikame teşkil edemeyeceklerine SSNIP Test’ten faydalanılmalı. Ancak mobil data ve mobil ses hizmetleri şu an için aynı pazarda sayılmalı.

İkinci ürün pazarı ise: Kurumsal kullanıcılar ve devlet çalışanlarına avantajlı tarifeler uygulanıyor. Şirketlerin bu topluluklara olan farklı yaklaşımları ve ihale yoluyla alım yapmaları gibi sebeplerden dolayı klasik tüketicilere göre ciddi farka sahipler. Bu sebeple ikinci ilgili ürün pazarı da “kurumsal kullanıcılara ve devlet çalışanlarına sağlanan mobil telekomünikasyon hizmetleri pazarı” .

Peki coğrafi pazar? B4 Büyükler ülke çapında rekabet içerisinde olsa da belli bölgelerde hizmet veren yerel işletmeciler de var. Dolayısıyla normal tüketiciler için daha önce tanımlanmış 97 adet ayrı ilgili coğrafi pazar bulunmakta. Ancak kurumsal kullanıcılar ve devlet çalışanlarının gözünden bakıldığında ilgili coğrafi pazar ABD’nin tamamı olarak tanımlanmalı. Dolayısıyla ilk ilgili ürün pazarı için 97 ayrı ilgili coğrafi pazar olarak tanımlanırken, ikinci ilgili ürün pazarına ilişkin olarak ise ilgili coğrafi pazar ABD’nin tamamı olarak tanımlanıyor.

(Şunu da ekleyelim. DoJ’nin davasına dilekçesini sunan Google, gizli-ticari sır niteliğindeki bilgilerinin korunmasına oldukça yüksek özen gösterilmesini talep etti.)