ABD’de Demokratların Büyük Rekabet Planı

Erdem Topçu, ABD’de Demokratların yeni rekabet politikası planlarını aktarıyor.

ABD’de 2018 yılında gerçekleştirilecek ara seçimlerde, Demokratlar, yasama organında çoğunluğu tekrar ele geçirmek için çalışmalara başladı. Bu kapsamda, A Better Deal (“Daha İyi Bir Anlaşma”) adını verdikleri, daha popülist bir içeriğe sahip ve tekelleri direkt olarak hedef alan yeni rekabet politikası planlarını açıkladılar. 2016 başkanlık seçimi yarışının kaybedilmesinden beri partinin ilerici kanadının baskısı altında kalan Demokrat Parti liderleri, açıkladıkları bu planla ve tekellere odaklanarak partinin bu kanadından bir destek aldı. İsmin A Better Deal şeklinde seçilmesinin de, 2016 başkanlık seçiminden sonra Temsilciler Meclisi Sözcüsü Cumhuriyetçi Paul Ryan tarafından açıklanan A Better Way (“Daha İyi Bir Yol”) adındaki muhafazakar plana bir gönderme olduğu düşünülüyor.

Yayınladıkları dökümanda, Demokratlar, bu planın üç amaca hizmet edeceğini beliriyorlar. Birincisi; büyük birleşmelerin tüketicilere, işçilere ve piyasa rekabetine zarar vermesinin önlenmesi; ikincisi, düzenleyicilere büyük birleşmelerin sonrasında şirketlerin rekabeti teşvik etmeye devam ettiğini teftiş etme zorunluluğu getirilmesi ve son olarak rekabete zarar veren şirket hareketlerinin ve pazardaki hakim durumun istismarını engelleyecek bir Trust Buster (tekellerle mücadele eden federal görevli) pozisyonunun yaratılması.

Demokratların Temsilciler Meclisi ve Senato’daki liderleri Nancy Pelosi ve Chuck Schumer tarafından açıklanan plana göre, büyük bir birleşme hazırlığı içerisinde olan şirketler, anlaşmalarının içeriğini şirketleri daha iyi kurumsal vatandaşlar (“better corporate citizens”) olmayı amaçlayacak biçimde  düzenlemeli. Senato Azınlık Lideri Demokrat Chuck Schumer, The New York Times’a yazdığı yazıda, şirket birleşmelerinin tüketiciler için fiyatları yükselttiğini ve onlar için seçenekleri düşürdüğünü, bunun sonucunda da zenginliğin sadece küçük bir grubun elinde kaldığını ve eşitsizliğin boyutunun daha da derinleştiğini belirtti.

Geçmişte şirket birleşmeleri konusunda işçilere ve tüketicilere daha yakın politikalar izleyen Demokratlar, günümüzde, iş dünyası ile dostluklarını ilerletmiş ve özellikle tekellere karşı mücadelede işçilerin ve tüketicilerin güvenini kaybetmişti. Bu plan ise şirket tekelleşmelerinin ve ekonomik ve politik gücün kötüye kullanımı üzerinde sıkı bir tedbir olarak nitelendiriliyor. Bu da partinin ilerici kanadının kullandığı dile bir benzerlik gösteriyor. Demokrat Parti’nin şirket birleşmeleriyle alakalı bu yeni yaklaşımının, Donald Trump döneminde yeniden ayağa kalkma politikalarının da bir parçası olduğu düşünülebilir.

Bu plan, Bernie Sanders ve Elizabeth Warren gibi partinin ilerici kanadını temsil edenler için bir başarı olarak nitelendirilebilir. Warren, geçen yıl yaptığı bir konuşmada, şirket birleşmelerini “pazarlar, ekonomi ve demokrasi için bir tehdit” olarak nitelendirmişti. Bu plan her ne kadar tam anlamıyla Bernie Sanders tarzı bir yaklaşımı teşkil etmese de, yaklaşık 20 yıl önce Bill Clinton döneminde Exxon ve Mobil’in birleşmesiyle Exxon Mobil gibi bir devin kurulmasına izin veren Demokratların 20 yıl sonra rekabete olan bakışlarının ne kadar değiştiğini gösteriyor.

Sonuç olarak, her ne kadar bu öneriler şirketlerin birleşmelerinin zorlaştırılmasına ve pazara, tüketiciye ve rekabete zarar veren gelişmelerin önlenmesine destek olabilecekse de, ABD’nin yasama ve yürütme organlarını Cumhuriyetçiler ellerinde tutuyorken bu planın Kongre’den geçip kanunlaştırılması zor gözüküyor. Zaten halihazırda bu planın bir kanun taslağına dönüştürülmediğini eklemekte fayda var.

Meraklısına Planın Detayları

Bu planın içeriğine göre, gücün sadece birkaç şirketin çevresinde toplanması işçi maaşlarında ve istihdam büyümesinde düşüş ve küçük işletmelerin pazarlardan uzaklaşması ile sonuçlanıyor. Demokratların önerdiği yeni standartlara göre, büyük birleşmeler, birleşmenin tarafları bu birleşmeden ortaya çıkacak menfaatleri açıklayana dek rekabete aykırı olarak varsayılacak.

Plan, ayrıca, rekabet düzenleyicilerinin, birleşmelerin işçi maaşları ve istihdamı nasıl etkileyeceğini gözden geçirmesini zorunlu kılacak yeni birleşme standartlarının oluşturulması için çağrı yapıyor. Planlarını açıkladıkları dökümanda, Demokratlar, düzenleyicilerin birleşmelerin rekabete zarar verdiğini kanıtlamalarını kolaylaştıracak yeni standartları da gündeme getireceklerini belirtiyorlar. Gündeme getirilmesi planlanan bu standartlar arasında, maaşların düşmesi, istihdamın azalması, ürün kalitesinin düşmesi, hizmete ulaşımın kısıtlanması, küçük işletmelerin önüne engeller konulması ve girişimcilerin rekabete dahil olmasının engellenmesi gibi başlıklar geçiyor. Bu değerlendirme sadece birleşmenin rekabete zarar verip vermeyeceği üzerinden yapılmayacak; birleşmenin Amerikalıların hayatlarında pozitif bir etkisi olup olmayacağı da değerlendirmeye alınacak.  An itibariyle, rekabet düzenleyicileri birleşme yapan şirketlerin kendilerine onay karşılığında verdikleri sözleri tutup tutmadıklarını denetleme konusunda sınırlı yetkilere ve kaynaklara sahip. Bu noktada, düzenleyicilerin, tekelleşme belirtilerini buldukları zamanlarda düzeltici önlemleri almak için yetkilendirilmesi ve hatta almak zorunda bırakılması planlanıyor.

Yayınladıkları dökümanda, Demokratlar, havayolları, televizyon ve internet, bira, yemek ve gözlük gibi endüstrilere özellikle dikkat çekiyor. Bununla beraber, Google, Facebook ve Amazon gibi şirketlere ve çalıştıkları sektörlere bu dökümanda yer verilmemesi de dikkat çekti. Bunun sebebi olarak, bu şirketlerin bu mücadelede bir dost ve müttefik olarak gözükmesi ve geleneksel rekabet politikalarının bu alanda çalışma yapmak için yetersiz kalması gösteriliyor. Elizabeth Warren yukarıda bahsedilen geçen yıl yaptığı konuşmada, bu şirketlerin, diğer küçük şirketlerin var olmak için bağımlı olduğu dijital platformları kontrol etmeleri sebebiyle eşsiz bir güce sahip olduklarını belirtmişti.

Son olarak, Demokratlar, pazar durumunu araştıracak, tüketici şikayetlerini alacak ve Federal Ticaret Komisyonu (Federal Trade Commission – FTC) ve Adalet Bakanlığı (Department of Justice – DOJ) tarafından gerçekleştirilecek rekabet soruşturmalarına önayak olacak Trust Buster olarak da adlandırılan bir “rekabet tüketici savunucusu” (“competition consumer advocate”)  pozisyonunun oluşturulmasını teklif ediyor. Bu savunucu, potansiyel rekabet karşıtı davranışları, fiyat belirleme gibi geleneksel alanlardan online platformlara kadar geniş bir çapta değerlendirerek çalışmalar yapacak. Normalde rekabet dairelerinin pek de şeffaf olmayan süreçlerinden farklı olarak, bu savunucunun tavsiyeleri halka açık olacak ve düzenleyiciler bu tavsiyeleri dikkate almadıkları takdirde nedenlerini, aynı şekilde, açıklamak zorunda kalacaklar.

Planın detayları için:

Erdem Topçu

Kablo TV lobisi galip geldi!

Can Yıldız, FCC’den kablo tv hakkındaki haberleri iletiyor.

ABD telekomünikasyon otoritesi FCC, birkaç gün evvel verdiği kararıyla kablo tv şirketlerinin yüzünü bir hayli gülümsetti.

Kararın konusunu aktarmadan önce kısaca bilgi verelim: Kablo tv yayın hizmeti alan kullanıcılara bu yayını izlemelerini sağlayan bir kutu veriliyor. Set-top box adı verilen bu kutu, gelen sinyalin görüntüye çevrilip tv’ye yansıtılabilmesi için gerekli teknik bir parça. ABD’de (ve aslında dünyanın çeşitli yerlerinde pek çok ülkede) kablo tv yayını ile bunun kullanılabilmesi için gereken kutu, hizmet sağlayan teşebbüs tarafından birbirlerine bağlanarak sağlanıyor. Bu demek oluyor ki bir kullanıcı, yalnızca hizmet aldığı X firmasından kendisine sağlanan (çoğunlukla “lease” edilen) kutu ile bu yayını izleyebiliyor; kendisi gidip başka bir marka alternatif bir kutu alarak kablo tv yayınından faydalanamıyor.

la-ol-fcc-cable-boxes-rules-google-panic-20160218Bu durum, ABD’de FCC tarafından değiştirilmek isteniyordu. Buna göre, hangi firmadan kablo tv yayın hizmeti alırsa alsın bir kullanıcı, kendi seçtiği ve aldığı istediği set-top box aracılığı ile yayını görüntüleyebilir hale gelecekti. Yani örneğin Comcast’den yayın hizmeti alan biri Apple TV kullanarak dahi tv izleyebilecekti.

Söz konusu değişiklik teklifi, ilk olarak Ocak ayında gündeme gelmiş, fakat yayını hangi kutu aracılığıyla sağlayacağını kontrol altında tutmak isteyen kablo tv şirketleri ciddi bir direnç göstermişlerdi. İtirazlar üzerine, değişiklik ertelenmişti. Eylül ayı başında teklif, çehresi değişmiş ve yeni uygulamalar barındıran bir biçimle FCC tarafından yeniden gündeme getirilmişti.

Düzenlemenin planlanan ilk haline göre, örneğin Apple, kendisi bir kablo tv hizmeti vermeksizin son kullanıcılara söz konusu hizmeti tamamen kendi tasarladığı arayüzü kullanan kendi kutuları aracılığıyla sağlayabiliyor olacakken, yeni haliyle bu mümkün değildi. Hizmet sağlayıcıların tek yapması gereken bütün işletim sistemleri ile uyumlu kendi App’lerini hazırlamak ve yayına bu app aracılığıyla erişim sağlamaktı. Taslak düzenlemenin son hali kablo tv hizmet sağlayıcıları için kısıtlayıcı neredeyse hiçbir yükümlülük içermiyordu.

Buna karşın, FCC tarafından üç gün önce yapılan son erteleme açıklaması ise, ‘teknik ve altyapısal meseleler‘ ile ilgilenilip teklifin ilerleyen bir tarihte tekrar gündeme geleceği yönünde oldu. Fakat tüketicilerin yorumları, birilerinin rüşvet aldığı, bu gelişmenin arkasında kablo tv lobisinin olduğu şeklinde. Böylelikle uygulama  şimdilik rafa kalkmış gibi duruyor. Kurdukları baskı ile önce değişiklik taslağını yumuşatıp kendileri lehine çeviren, ancak bununla da yetinmeyen kablo tv şirketleri, mücadeleden galip ayrılmış gibi görünüyor.

ABD’de tüketiciler, kablo tv’den fazlaca memnuniyetsizler ve Netflix’e doğru yönelimler devam ediyor.

Son olarak, bir tüketici forumunda bu karar üzerine yapılmış bir yorumu paylaşarak noktayı koyayım:

They won this battle but the war against traditional cable tv is not over. Cable companies are going to lose!”

ABD’de dev birleşme

Amerikan Federal İletişim Komisyonu FCC, telekomünikasyon devi AT&T’nin uydu platform işletmecisi DIRECTV’yi devralması işlemine koşullu olarak izin verdi. İşlem bedelinin yaklaşık 50 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor. Ayrıca devralma işleminin taraflarından gelen açıklamalara göre, DIRECTV’nin borçlarının da üstlenilmesiyle birlikte tutarın  67 milyar doları bulacağı duyuruldu.

mergerGeçtiğimiz günlerde ABD’de telekomünikasyon alanının önde gelen  iki şirketi Comcast ve Time Warner’ın birleşme işlemine yönelik hamleleri kamuoyunda oldukça tartışılmıştı. Henüz bu tartışmanın yankıları sürerken ülkede bu kez de AT&T-DIRECTV birleşmesi gündeme oturdu.

Konu ile alakalı açıklamalarda bulunan AT&T CEO’su Randall Stephenson işlem sonrasında AT&T’nin tamamen farklı bir kimliğe bürüneceğini ifade etti. Ayrıca  işlem sayesinde şirket tarafından abonelere sunulan yüksek hızlı internet hizmetinin daha da geliştirileceği yetkililer tarafından dile getiriliyor.

Bu noktada vurgulanması gereken önemli bir husus da FCC Başkanı Tom Wheeler’ın Comcast-Time Warner birleşme işlemine ilişkin geçtiğimiz günlerdeki açıklamaları. Şöyle ki Wheeler söz konusu işlemle alakalı olarak ülkenin önde gelen iki şirketinin birleşmesinin piyasalardaki rekabeti olumsuz olarak etkileyebileceğini ifade etmişti. Başkanın bu açıklamaları karşısında FCC’nin, AT&T ile DIRECTV arasındaki işleme  izin vermesi kurumun kendi ile çeliştiği şeklinde yorumlanıyor.

FCC’nin işleme izin verdiği şartlara gelecek olursak bu noktada birleşmenin tarafı şirketlerden binaya ve eve kadar fiber hizmetinin (FTTP) yaygınlaştırılmasını istenmekte. Ayrıca bu yaygınlaştırma okullar ve kütüphaneler için gigabit hızında internet hizmeti sunulmasını da kapsıyor. Yine kullanımdan kaynaklı ayrımcı uygulamalardan kaçınılması da FCC tarafından kararlaştırılan bir diğer koşul.

FCC tarafından belirlenen koşullardan belki de en önemlisi düşük gelirli abonelere indirimli geniş bant internet hizmeti sunulmasına ilişkin. Bu çerçevede geliri düşük olan abonelerin makul bir fiyat üzerinden internet hizmetinden yararlanabilmeleri hedeflenmekte.

Sonuç olarak ABD’de telekom sektörü oldukça hareketli günler geçiriyor. Time Warner-Comcast işleminin yankıları sürerken FCC’nin AT&T-DIRECTV işlemine koşullu olarak izin vermesi çok ses getireceğe benziyor.

Enerji Hukuku ve Politikası dersi başlıyor!

Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın Kıdemli Ortağı Av. Şahin Ardıyok ile kendisinin eski öğrencilerinden halihazırda ERRA (Energy Regulators Regional Associations/Enerji Düzenleyicileri Bölgesel Birliği) Başkanı ve EPDK Kurul üyeliği görevini yapan Alparslan Bayraktar tarafından Bilkent Üniversitesi’nde verilecek olan Enerji Hukuku ve Politikası dersi 13 Şubat Cuma günü başlıyor.

Söz konusu ders kapsamında başlıca ele alınacak konular:

  • Elektrik, doğalgaz ve akaryakıt piyasalarının katmanlarında faaliyet gösterenler, devlet ve son kullanıcılar arasında hukuki ilişkilerin incelenmesi,
  • Bu piyasalara özgü rekabet, arz güvenliği, çevre sorunları gibi temel problemlerin ele alınması,
  • Söz konusu piyasalara müdahalelerde bulunan EPDK ve Enerji Bakanlığı’nın yapısı, ilgili mevzuat ve düzenlemelerin değerlendirilmesi,
  • Bu piyasalarda ortaya çıkacak hukuki uyuşmazlıklar için Türkiye, AB ve ABD’deki çözüm mekanizmaları,
  • Küresel ve özellikle bölgesel jeopolitik gelişmelerin enerji piyasalarına etkilerinin incelenmesi

olarak sıralanmakta. Ayrıca dersin işleyişi kapsamında santral ziyareti, milli yük tevzii merkezi ziyareti ve elektrikli/hybrid araç tanıtımı gibi konulara da yer verilmesi planlanıyor.

Enerji Hukuku ve Politikası dersi ile ilgili daha detaylı bilgi almak isteyenler ders programına göz atabilir: Bilkent Üniversitesi Enerji Hukuku ve Politikası_Syllabus_2015

AB’de gun jumping cezaları

Daha önce de bahsetmiştik. Genel olarak gun jumping, bir birleşme devralma işleminde tarafların işleme izin verilmeden önce birlikte hareket etmelerini, işbirliği içinde bulunmalarını ifade etmekte. Usuli olarak gun jumping işlem taraflarının bildirim ve izin gerekliliklerini göz önünde bulundurmada başarısız olmaları halinde ortaya çıkarken, diğer taraftan birbirlerinin rakibi olmaları ve işlemin tamamlanmadan önce koordinasyon içerisinde olmaları halinde ise maddi anlamda gun jumping ortaya çıkmakta.

keep_calm_and_focus_on_jumping_the_gun_button-r95fc69e129664d479f38f02e80a07d71_x7j18_8byvr_324Gun jumping denetiminin geçmişi ABD’de Hart-Scott-Rodino mevzuatı bakımından uzun yıllar öncesine dayanmakta iken AB Komisyonu ve üye ülke otoriteleri bu uygulamaya mevzuatlarında yeni yeni yer vermeye başladı. Adalet Divanı ve AB Komisyonu uygulamaları da göz önünde tutulduğunda, gun jumping uygulamalarına yönelik yaptırımları açısından uyumlu oldukları söylenebilir. Adalet Divanı’nın bir davada 20 milyon euro’luk ceza öngörmesinin ardından Komisyon’un başka bir davadaki gun jumping uygulamasında yine aynı miktarda cezaya hükmettiği görülebiliyor. Hatta yaşanan bu gelişmeler sonrasında 20 milyon euro’nun gun jumping davaları için bir benchmark olup olmadığı da epey tartışma konusu yapılıyor. Mevcut durumda teşebbüsler, belirlenen eşikleri aşan ve kontrol değişikliği içeren her işlem için bildirimde bulunmak ve Komisyon’a bildirmek zorunda olduğundan, bu öncelikli kontrol Avrupa Birliği birleşme kontrol sisteminin mihenk taşı olarak görülüyor.

Bahsedilen iki davada ise, azınlık payları kontrol değişikliğine yol açıyor ve dolayısıyla izin gerekliliği ortaya çıkıyor. Bu doğrultuda Komisyon, kalan hisselerin bölünmesi ve Genel Kurul’a katılan paydaşların oranının Electrabel ve Marine Harvest’a tek başına kontrol imkanı verdiğini belirtiyor. Bahse konu davalar, kontrol değişikliği içeren ancak %50’nin altında bir orandaki payların devrini öngören işlemler bakımından Komisyon’a başvurma zorunluluğunun doğabileceğini göstermesi bakımından bize önemli bir ipucu veriyor.

ABD’den kartel üyesine serzeniş: Geri dön!

Haberlerden, gazetelerden, ceza hukuku derslerinden az çok bildiğimiz “suçluların iadesi” meselesi, rekabet hukuku bakımından uygulanabilir mi? ABD’deki davayı Belit Polat anlatıyor.

Suçluların iadesi hakkında bildiklerimizin rekabet hukukuna yansımasıyla karşı karşıyayız. ABD’de görülecek olan dava, antitröst uygulamaları bakımından suçlunun iadesiyle sonuçlanan ilk dava olarak bahsedilmeye değer.

Suçluların iadesi meselesi, ülkeler özelinde farklılık gösterebilmekle birlikte, temel olarak bir kişinin yargılanması ya da hüküm verilebilmesi amacıyla bir ülkeden başka bir ülkeye iade edilmesi anlamına geliyor. ABD’de bu müessesenin uygulanabilmesi için ise bazı koşulların varlığı aranıyor. Bunlardan ilki, ABD ile suçluyu iade edecek olan ülke arasında bu konuda imzalanmış bir anlaşmanın varlığı. Böyle bir anlaşmanın olmaması durumunda iade pek mümkün değil; ABD her ne kadar çoğu ülkeyle bu yönde anlaşmalar imzalamış olsa da, Rusya, Çin gibi istisnalar mevcut. Ek olarak, isnat edilen eylemin her iki ülke bakımından da suç teşkil ediyor olması gerekmekte. Üçüncü olarak ise, yapılan anlaşmanın içeriğine bağlı olarak ortaya çıkan koşulların söz konusu olması.

american-extradition-treatiesGeçtiğimiz hafta DoJ (Department of Justice) tarafından yapılan açıklama, işte bu suçluların iadesi konusunun rekabet yaptırımları çerçevesindeki bir örneğinden bahsediyor. Buna göre, Romano Pisciotti adlı İtalyan, ihaleye fesat karıştırma suçu nedeniyle aranırken, Nijerya’dan İtalya’ya gitmek üzereyken Frankfurt Havaalanında yakalanıyor. Avukatı tarafından Avrupa Hukuku kapsamında Almanya’nın Pisciotti’nin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği ileri sürülse de, Pisciotti gözaltına alınarak iade ediliyor ve böylelikle DoJ’nin antitröst iddialarına dayanan suçlunun iadesi müessesesi de ilk defa uygulamaya geçmiş oluyor

Adalet Bakanlığı’nda Başsavcı Yardımcısı tarafından yapılan açıklamada, fiyatları hile ile belirleyen bir kişinin dünya çapındaki gizli bir anlaşmaya katılma suçuyla yüzleşmesi için yapılan bu iadenin bir ilki gerçekleştirdiği belirtilerek, bunun da ileride atılacak adımların habercisi olduğunun altı çiziliyor. İhlalin ise 1999 yılından 2006’ya kadar sürerek  Pisciotti ile işbirlikçileri tarafından yüzlerce milyon dolarlara varan etkinin ortaya çıktığı görülüyor. Pisciotti, 10 yıla varan hapis cezası ve 1 Milyon dolarlık para cezası gibi yaptırımlar öngören Sherman Kanunu’nu ihlal ettiği gerekçesiyle yargılanıyor. Bu da, DoJ’nin yabancıları yargılayabilme konusundaki gayretini ortaya koyduğu gibi, bu tip ihlalleri suç olarak kabul eden ülkelerin sayısındaki artışla birlikte ve suçluların iadesi sayesinde bu gayretin ileride daha da çok sonuç verebileceğini gösteriyor.

Yeni yılda yeni birleşme

Yeni yılda yeni bir Chrysler. Can İtez birleşmeyi anlatıyor, yeni yıl dileklerini sunuyor.

Shelping-handüreci takip etmiş olanlar aslında başlığı biraz abartılı bulabilirler, ancak Fiat – Chrysler birleşmesi uzun süredir bekleniyor ve hatta küçük adımlarla gerçekleşiyordu. Tabi yine de bu birleşmenin son adımının yeni yılla birlikte atıldığını paylaşmamak olmaz.

Hikayenin başlangıcı olarak 2009 yılında iflas etmiş Chrysler’in Fiat’ın yardım eliyle canlanışını kabul edebiliriz (hisselerin %20’si ile). Bu tarihten itibaren yavaş yavaş devam eden birleşme, ürün geliştirmenin iki şirket arasında ortak hale gelmesi, Dacia’nın Chrysler ürünleri ile Avrupa’da tazelenen varlığı gibi sonuçlar ortaya koymuştu. Chrysler için de Cherokee Jeep’in ABD’de bu sene gösterdiği başarının belki de bu sürecin sonucu olduğu söylenebilir.

Bazı negatif eleştiri ve tahminlerin yanında (iki eksi birleşince bir artı eder mi gibi) yeni yılla birlikte gelen bu haberin Fiat için Amerikan pazarında maziden kalma şöhretini kırdığı (halk arasında Fix It Again Tony – FIAT), Chrysler için ise mali huzursuzluktan uzak güzel bir maceranın başlangıcı olmasını dilerim.

Kartele en uzun hapis cezası!

Rekabet tarihinin en yüksek hapis cezası Can İtez anlatıyor. 90lardan bu yana hapis cezalarına dair ilgi çekici oranları da bizimle paylaşıyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde rekabet tarihinin en uzun hapis cezası verildi. Aralık ayının başında Porto Riko bölge mahkemesi hakimi tarafından Sea Star isimli deniz ticareti şirketinin eski başkanı Frank Peake 25.000 Dolar ve 5 yıl hapse mahkum edildi.

6446-000031Adalet Bakanlığı (Department of Justice) tarafından hala yürütülmekte olan soruşturmanın bir parçası olarak taraflar toplam 46 milyon Dolar cezaya çarptırılmış, cezanın 14,2 milyon Dolarlık kısmı ise 2011 yılında Sea Star tarafından ödenmişti. İhlal Porto Riko ve ABD arasında ticari deniz taşımacılığı yapan en büyük üç şirketin aralarında yaptıkları anlaşma ile fiyat sabitleme, birlikte fiyat artırma ve müşteri paylaşımını içermekteydi. Adalet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, bu ihlal ile Porto Rikolu ve Amerikalı deniz taşımacılığı tüketicilerinin uğradığı zararın açık olduğu ve Rekabet Departmanı’nın bu tür ihlalleri aktif bir şekilde takip ettiğini belirtildi.

Devam eden soruşturmada gelinen aşamada son olarak Frank Peake ile birlikte beş kişi, 7 aydan 5 yıla kadar hapis cezasına çarptırıldı. Hakkında soruşturma açılan başka bir şirket çalışanının davası da Mayıs 2014’te görülecek.

DoJ’un 2013 kriminal programındaki istatistiklere baktığımızda kartel aktivitelerinden yargılanıp suçlu bulunan şahısların %78’inin hapis cezası aldıkları, ortalama hapis cezasının ise neredeyse 2 yıl kadar olduğu görülebiliyor. 2013 yılı için verilen bu oranlar geçmiş yıllara göre artış göstermekte; yani hem hapis cezası verilme oranları hem de hapiste geçirilen süre belirgin bir şekilde artmakta[1]. Peake’a verilen bu ceza ortalamanın oldukça üstünde kalarak istatistikleri daha da artıracak gibi gözüküyor. ABD’nin Hapishane kapasitesinin[2] limitinde ve tutukluluk oranının en yüksek olduğu ülke olmasını[3] bir kenara koyarsak (ya da bir kenara koymasak bile rekabet ihlalleri nedeniyle hapse giren kişilerin toplam tutuklu popülasyondaki payı kabaca %0,002), kartel davranışını caydırma konusunda sorumlulara hapis cezası uygulaması artarak ve sertleşerek devam ediyor.

Not: Soruşturmanın hala devam ediyor olması nedeniyle, Porto Riko-ABD arasında ticari deniz taşımacılığı hakkında konu ile bağlantılı bilgi sahibi olabilecek kişilerin DoJ’un Rekabet Departmanı ile iletişime geçmeleri gerekmektedir.


[1] Hapis cezası verilen kişilerin oranı 1990-1999 yılları ortalamasında %37, 2000-2009 yılları ortalamasında %62 ve 2010-2012 yılları ortalamasında %71. Ceza süreleri ise 1990-1999 ortalamasında 8 ay, 2000-2009 ortalamasında 20 ay ve 2010-2012 ortalamasında 25 ay.

[2] ABD’de Hapishanelerin resmi kapasitesi 2.265.000 (resmi rakam) ve bu hapishanelerin doluluk oranı %99,0 (resmi rakamlara dayanarak!). Daha fazla bilgi için: http://www.prisonstudies.org

[3] Ülkede her 100.000 kişiden 716’sı tutuklu. 2009’da ABD için bu oran her 100.000 kişiden 743’üyle en yüksek oran olarak gerçekleşirken aynı tarihte en yüksek ikinci oran olan her 100.000 kişiden 577 ise Rusya’ya aitti. Daha fazla bilgi için: http://www.prisonstudies.org

Davacıyız Hakim Bey!

Rekabeti ihlal eden şirketlere karşı açılabilen toplu davaların ilginç bir örneğiyle karşı karşıyayız.

Ceren Üstünel detayları anlatıyor.

-Davacıyız Hakim Bey!
-Anlat evladım.
-Valla Hakim Bey, şimdi biz hepimiz bu ALV’nin hisselerini aldık sattık. Ama öğrendik ki ALV rakipleri ile anlaşmış, fiyatları birlikte belirlemişler…

Rekabetin ihlal edilmesinden dolayı zarar görenlerin, bu zararlarının tazmin edilmesini isteyebileceklerini pek çok kez belirtmiş ve henüz Türkiye’de yasal dayanağına ilişkin tartışmalar sürerken AB ve ABD’de de “grup davası” açmanın oldukça yaygın olduğunu anlatmıştık.

İşte, iki elin sesi var diyerek yine bir grup davasıyla karşı karşıyayız.

Ocak 2011’de Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı (DOJ) tarafından otomotiv parça sağlayıcılarına karşı başlatılan soruşturma rekor cezalarla sonuçlandı. Firmaların emniyet kemeri, airbag, direksiyon sistemi gibi güvenlik ekipmanları fiyatlarını birlikte belirledikleri tespit edilen soruşturma sonucunda Autoliv (ALV) firması da 14.5 milyon Dolar ceza ödemeyi kabul etmek durumunda kaldı.

ALV hisse senetlerini 26 Ocak 2010 ile 1 Ağustos 2011 tarihleri arasında alan tüketiciler ise, kararın hemen ardından bir grup davası açtı. Tüketiciler söz konusu dönemde ALV’nin hisse değerlerinin gerçeği yansıtmadığını, DOJ tarafından açılan soruşturmanın bilerek açıklanmadığını ve tabiri caizse hisse değerlerinin yine bilerek “şişirildiğini”, dolayısıyla bu dönemde hisse alıp satarak zarara uğradıklarını belirttiler. Zira yaklaşık 1.5 senelik zaman zarfında ALV’nin hisseleri önemli oranda düştü.

Belirlenen tarih aralığında ALV hisselerini satın alan tüketicilerin söz konusu grup davasına katılmak için son tarihin 17 Haziran olduğunu ve halen birçok internet sitesinde davaya katılabilmek adına açılan kampanyaların devam ettiğini hatırlatalım…

Şimdilerde Araba Kiralama Piyasası

Araba kiralama işiyle ilgili güzel bir keşif.

Baran Göka yazıyor.

İki Boston’lunun keşfettiklerine bir bakın. Tatildesiniz ya da iş gezisinde. Arabaya ihtiyacınız var. Sigortasıyla benziniyle de mi uğraşmak istemiyorsunuz? Belki de 25 yaşından küçüksünüz diye kimse size araba kiralamaya yanaşmıyor. Yarım saatlik bir ihtiyaç için bir günlük ücret ödemeyi kim ister ki?

AA027481Şimdi. Bulunduğunuz yerden en fazla on dakikalık uzaklıkta bir araba parkı göreceksiniz. Belki de bir otobüs durağının hemen yanı başında. Parka girin; gözünüze kestirdiğiniz arabanın camına kartınızı okutun. Kapıları birden açılıverecek. Anahtarları da üzerinde hem.

Bu modelle çalışan ve dünya genelinde 12.000 araçlık filosu bulunan Zipcar’ı dört büyük araba kiralama şirketinden Avis satın alıyor. Zipcarlar genel olarak rekabetin görece daha fazla olduğu havalimanlarında değil New York, Londra, Barcelona gibi büyük şehirlerde hizmet veriyor. Yani Zipcar’ın verdiği hizmet, hedef kitlesi ve faaliyet gösterdiği yerler bakımından havalimanlarında görmeye alıştığımız geleneksel araba kiralama hizmetinden biraz daha farklı.

Piyasada yaşanan bir diğer gelişme de dört büyüklerden bir başkası olan Hertz’in, Dollar Thrifty şirketini daha yeni devralmış olması. Federal Ticaret Komisyonu, rakip sayısını azaltan ve Hertz’e araba kira fiyatlarını artırmasına imkan veren bu anlaşmanın rekabeti zedeleyebileceğini söylemişti. Komisyon, Hertz’e elindeki  araba kiralama şirketi Advantage’ı satması ve havalimanlarındaki 30 Dollar Thrifty mahallinin işletme hakkını devretme koşulu getirerek havalimanı araba kiralama piyasasındaki rekabetin korunmasında önemli rol oynamıştı.

Tüketici sayısının aynı kalıp şirket sayısının azalmasıyla yoğunlaşan araba kiralama piyasasında ortalama bir araba için ödenen günlük ücretin 2009‘dan bu yana düşmekte olduğunu da bir kenara not edelim.

Federal Ticaret Komisyonu’nun fiyatları yakın gelecekte dengede tutmaya yönelik müdehaleleri bir tarafa, olur da araba kiralama fiyatları artarsa bu hizmetten yararlananların toplu taşıma kullanmalarının önünde hiçbir engel yok gibi görünüyor. Yürümek de cabası.

Google: Tek Arama, Farklı Sonuçlar

İnternet tarayıcısı pazarında rakiplerine teslim olduğu gözlenen Microsoft, arama motoru pazarı konusunda inatçı bir tutum sergiliyor.

Devamı Fatih Çakmak’ın yazısında.

Microsoft’un baş öncülüğünde olmak üzere Atlantik’in her iki yakasında Google’a karşı çetin bir hukuk savaşı veriliyor. İnternet tarayıcısı pazarında rakiplerine teslim olduğu gözlenen Microsoft, arama motoru pazarı konusunda kesinlikle daha inatçı bir tutum sergiliyor.

Online reklam piyasasında söz sahibi olabilmenin yolu yaygın şekilde kullanılan bir arama motoru sahibi olmaktan geçiyor. İnternetin emekleme döneminde AOL ve Yahoo gibi firmalarla ilk adımlarını atan arama motoru pazarında bugün en çok adı geçen şirket tahmin edersiniz ki Google. Dolayısıyla online reklam pazarında da liderlik koltuğu Yahoo’dan Google’a geçmiş durumda. Online reklam pazarında 2010 verilerine göre, Google %44’lük pazar payıyla ilk sırayı alırken, eski lider Yahoo sadece %8’lik bir payla yetinmek zorunda kalıyor. 2009 yılında Bing arama motorunu piyasaya sürerek atağa geçen Microsoft ise sadece %4’lük bir paya sahip.

Son dönemde en hızlı artış gösteren pazarlardan olan online reklam piyasası, Zenith Optomedia’nın hazırladığı rapora göre 2012’de 84 milyar USD’lik büyüklüğe ulaşırken, piyasanın 2013 yılında da %15’lik bir büyüme ile genişlemeye devam etmesi bekleniyor. Bu iştah kabartan rakamlar, doğal olarak piyasadaki büyük oyuncuların daha da agresif bir strateji tercih etmesine yol açıyor.

Bu agresif tutumun yansımasını Google’ın hukuk mücadelesinde görebiliyoruz. Microsoft ve Google arasındaki rekabet hukuku davaları temel olarak, Google’ın arama motoru piyasasındaki gücünü online reklam piyasasına yansıtması iddiasına dayanıyor. Microsoft’un iddialarına göre Google, sahip olduğu hizmet ağını kullanarak arama sonuçlarını kendi reklamverenleri lehine manipüle ediyor.

ABD’de Federal Ticaret Komisyonu’nun (FTC) ilgilendiği dava büyük ölçüde Google’ın lehine sonuçlanmış durumda. Dolayısıyla Google’ın ABD’deki hizmetlerinde kayda değer bir farklılığa gitmesi gerekmiyor. Bu durum sonucunda Microsoft’un, Avrupa Komisyon’unda devam eden davaya daha da ağırlık vermeye başladığı gözleniyor. Davanın gidişatına bakılırsa Google arama motoru işleyişinde önemli bir farklılık oluşturmadığı takdirde AB’deki faaliyetleri nedeniyle rekabet ihlali cezalarıyla karşı karşıya kalacak.

Ancak Google’ın sorunu bununla bitmiyor. Komisyon’un taleplerine boyun eğip Avrupa’da ceza almaktan kurtulma yoluna gitmesi, Google’ın ABD ve AB’de yapılan internet aramaları için farklı sonuçlar sunması anlamına geliyor. Farklı kıtalarda farklı arama sonuçlarının verilmesi, Google müdahalesinin çok daha belirgin bir şekilde gün yüzüne çıkmasına neden olacak. Böylelikle ABD’deki davalar için Microsoft’un eline büyük bir koz veriliyor. Google’ın nasıl bir seçim yapacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Robert Bork: Antitröstün Sonu

Rekabet Kurumu’nun topu taca attığı kararlarında sürekli tekrarladığı, “rakibi değil rekabeti koruma” fikri Bork’a aitti. Bork rekabet politikasını radikal bir biçimde değiştirmeyi başardı.

Devamı Ali Ilıcak’ın yazısında.

ImageRekabet hukuku ile uğraşanların çoğu, en azından kitabının adını duymuştur: Antitrust Paradox: A policy at war with itself. Robert Bork, 85 yaşındaki Amerikalı emekli yargıç ve sansasyon insanı, aramızdayken özlediği ebedi huzura dün kavuştu. Her yargıcın ölüm haberi bültenlere konu olmuyor tabi. Amerikan muhafazakarlığının sembol isminin öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü, bugün tartışığımız (önümüzden akıp giderken ağzımız açık seyretiğimiz demek daha doğru) bazı konuları anımsattı bana.

Rekabet Kurumu’nda uzmanlık tezimi yazarken kitabını okuduğum Yargıç Bork, rekabet hukukunun tüketicilerin harcamalarını azaltmaya yönelik olmayan uygulamalarının saçmalıktan ibaret olduğunu söylüyordu. Ona göre devletin kartel dışında bir oluşumla uğraşmaması gerekirdi. Hakim durumu kötüye kullanmak mümkün değildi. Rekabet Kurumu’nun da topu taca attığı kararlarında sürekli tekrarladığı, “rakibi değil rekabeti koruma” misyonu fikri Bork’a aitti. Kitap 1978’de yayımlandığında sadece Avrupa anlayışına göre değil kendi ülkesine göre de oldukça provakatif bulunmuştu. Ancak dönüp geriye bakınca rekabet politikasını radikal bir biçimde değiştirmeyi başardığı ortada.

Image

Ancak beyfendinin Amerikan kamuoyunda biz nerdy rekabetçilerin bilmediği bir ünü varmış; dün gece ardından yazılanları okuyunca biraz da şaşırdım (Biz biliyorduk, sen duymamışsın diyenler mesaj atsın lütfen).

Watergate Skandalı sonrasında Nixon yönetimi ağır yara alınca, Başkan olayı soruşturan savcıyı görevden almak istiyor. Bunun için kendi adalet bakanına (Attorney General) söz geçiremiyor ve Bakan istifa ediyor. Bakan Yardımcısı da savcıyı kovmayı reddedince bu sefer kendisi işten kovuluyor. Bakanlıktaki üçüncü kişi olan Kanun Sözcüsü (Solicitor General) ise sorun çıkarmadan Nixon’ın talebini yerine geitiryor. O kişi tahmin ettiğiniz gibi, adamımız Bork.

Reagan döneminde prestijli bir temyiz mahkemesine atanan Bork, oldukça çalışkan bir profil çiziyor. Gerekçeli kararlarda katıldığı çoğunluk görüşlerini kendi kaleme alıyor ve bir tanesi bile Yüksek Mahkeme tarafından bozulmuyor. Cumhuriyetçi başkanlar tarafından çok “tutulan” Bork 1987’de, kaydı hayat şartıyla vazife ifa edilen Yüksek Mahkeme’ye atanıyor. Heyhat, güçler ayrılığı illeti Reagan’ın da ayağına dolanıyor. Yakışıklı kovboyun yaptığı tüm atamaları mülakattan geçirip veto etme yetkisini sonuna kadar kullanan Senato’da Bork aleyhinde bir kampanya başlatılıyor. “to bork” fiilinin günlük dile girmesine neden olan bu kampanyanın ateşli hatiplerinden biri, Demokrat Senatör Ted Kennedy, komisyonda şöyle bir konuşma yapıyor:

“Bork’un Amerikası kadınların viranhanelerde kürtaj yapmaya zorlandığı, siyahların kendilerine ayrılmış yerlerde yemek yiyebildiği, başıbozuk polislerin geceyarısı kapısını kırarak vatandaşların evine girdiği, okullarda çocuklara evrim teorisinin öğretilmediği, yazarların ve sanatçıların hükümetin keyfine göre sansürlendiği ve Federal mahkemelerinin kapılarının yurttaşların ellerinin üzerine kapatıldığı bir yerdir.”

Kennedy’nin konuşması, o zaman için abartılı bir karikatür olarak karşılanıyor. Ancak muhafazakarlığın önünün alınmadığı durumlarda bir memleketi nerelere taşıyabildiği konusundaki uyarısı Senato çoğunluğunca kabul görüyor ki, Başkan’ın adayının ataması reddediliyor. İç ve dış mihraklar Amerika’nın elini bu şekilde bağlamasa, dünyanın birinci memleketi olurdu herhalde…

Bork’un öyküsü böyle. Başkanlık sistemi, güçler ayrılığı, demokrasi ve muhafazakarlık.. Aynı kavramlar farklı bedenlerde ne fırtınalar yaşamışlar değil mi?

Nam-ı Diğer 9.99 Problemi

Davalı yayıncılar uzlaşmaya vardı.

E-kitap[1] okuma alışkanlığı yeni yeni serpiliyor. “Tek bir tık”, kitaplara da sıçramış durumda. Herşey, e-kitap satışı piyasasında perakende seviyede faaliyet gösteren Amazon’un, 2007’de Kindle’ını piyasaya sürmesi; yeni ve çok satan e-kitapları 9.90’dan satması ve hızla piyasada lider hale gelmesiyle başladı. Bu sefer 2010 başlarında Apple, iPad’i ile e-kitaplara da dokundurmaya başlamıştı bile.

Ve nihayet yayıncıların toplam gelirlerinin %15’ini e-kitap satışlarının oluşturduğu ABD’nde, ABD Hükümetinin, davalılar Apple ve ülkedeki altı büyük yayıncıdan beşinin[2], perakende seviyede faaliyet  gösteren e-kitap satıcıları (Amazon ve diğerleri) ve davalı yayıncılar arasındaki perakende fiyat rekabetini bitirmek için gizli olarak anlaştıklarını iddia eden şikayeti üzerine Federal Bölge Mahkemesi’nde görülen davada, üç davalı yayıncı[3] uzlaşmaya vardı.

Önceleri davalı yayıncılar, e-kitapları Amazon ve diğerlerine toptan fiyata sattıkları toptan satış modelini[4] kullanıyorlardı. Böylece Amazon, yayıncıdan toptan fiyatına aldığı yeni ve çok satan e-kitapları 9.90’dan fiyatlandırıyordu. iPad’in gün yüzüne çıkması ile birlikte Apple ile davalı yayıncılar, Apple’ın iBookstore vasıtasıyla sattığı her e-kitap için %30 komisyon alacağının ve fiyat basamaklarının belirlendiği; yayıncının, Apple’a tedarik ettiği e-kitabın diğer bütün perakendecilerdeki satış fiyatının  iBookstore satış fiyatından daha az  olamayacağına ilişkin taahhüdünü içeren acente sözleşmeleri akdettiler.

Yayıncılar ve Apple, “acente modeli” olarak da bilinen satış modelinde, yayıncıların, sözde kısa zamanda 9.99  fiyat noktasının daha pahalıya sattıkları basılı kitap satışlarını yiyip bitireceğine inanmaları, uzun dönemde ise 9.99’dan e-kitap alan okurların yükseleceği; e-kitap toptan fiyatlarının ucuzlayacağı; basılı kitap fiyatlarının düşeceği; e-kitapların hızlı yükselişinin kendi öncelikli dağıtıcıları olan kitapçı dükkanlarının varlığını tehdit edeceği; perakendecilerin yayıncılık piyasasına girebilecekleri ve kendileriyle rekabet edecekleri; kısaca “9.99 problemi”nden endişe duymaları; Apple’ın ise Amazon ile rekabet etmek istememesi sebebiyle anlaşmışlardı.

İddiaya göre bu sözleşmeler her bir yayıncı ile ayrı pazarlıklar sonucu akdedilmemişti ve davalı yayıncıların diğer başlıca perakendecilerle de münhasıran “acente modeli”nde anlaşmaları, perakende seviyesinde etkili olarak rekabeti bitirmiş, daha yüksek perakende satış fiyatları ile sonuçlanmıştı.

İlerleyen davada, uzlaşmayan Apple ve diğer iki yayıncıya ilişkin süreç, Haziran 2013 tarihindeki duruşmayla devam edecek.  Şimdilik, uzlaşan diğer üç yayıncı, Apple ile akdettikleri acente sözleşmelerini feshettiler. Uzlaşan yayımcılarımız, perakendecilerle imzaladıkları ve perakendecilerin herhangi bir e-kitabın yeniden satış belirleme yeteneğini kısıtlayan şözleşmeleri sona erdirmekle yükümlüler.

Bununla birlikte karar, uzlaşan yayımcılarımızın rekabet hukukuna uymaları ile görevli bir de memur tayin etmelerini gerektiriyor. Anlaşılan görev yine üstadlara düşüyor.

[1] E-kitaplar elektronik biçimde satılan ve ancak elektronik iPad, Kindle gibi bir cihazda okunabilen kitaplardır.

[2] Hachette, HarperCollins, Simon&Shuster, MacMillan, Penguin

[3] Hachette, HarperCollins, Simon&Shuster

[4] Toptan satış modelinde perakendeciler, yayıncıdan toptan fiyata aldıkları e-kitapları kendi belirledikleri perakende fiyattan okura satmakta özgürdürler.

“Acente modeli”nde ise perakendeciler, yayıncıdan hiçbir zaman e-kitap temin etmez; aksine yayıncılar,e-kitapları satılan her e-kitaptan kendilerinin acentesi gibi komisyon alan perakendeci aracılığıyla (iBookstore vasıtasıyla) kendi belirledikleri fiyattan doğrudan okura satar.