EURIBOR kartelinin acı sonu

EURIBOR kararını Can Yıldız aktarıyor.

Bundan üç yıl önce açılan soruşturma ile AB Komisyonu, Avrupa’nın önde gelen bankalarının -tıpkı LIBOR vakasında olduğu gibi- EURIBOR’u manipüle etmek amacıyla kartel kurduğu iddialarını incelemeye almıştı. Geçtiğimiz hafta son karar çıktı; üç bankaya 485 milyon euro ceza verildi.

Hatırlanacağı üzere, yedi dev bankanın; ABD’den JPMorgan Chase, İngiltere’den Barclays ve HSBC, Almanya’dan Deutsche Bank, İskoçya’dan Royal Bank of Scotland ve Fransa’dan Credit Agricole ile Societe Generale, 2005-2008 yılları arasında kafa kafaya verip iletişim içinde olarak euro faiz oranı türevlerini belirledikleri iddia ediliyordu.

İddiaları kabul eden bankalar, %10 indirimi kapmış ve iki yıl evvel 820 milyon euroluk toplam cezayı ödemişlerdi. Credit Agricole, HSBC ve JPMorgan Chase hakkındaki incelemeler ise sürüyordu. AB Komisyonu’ndan sert bir açıklama beraberinde bu bankalara da ceza çıktı.

Bankaların kartel faaliyetlerinden göze çarpan bir örnek, 19 Mart 2007 Pazartesi günü yapılan büyük vurgun sonrasındaki konuşmalar. EURIBOR’daki ufak oynamalar bile uluslararası ticari işlemlerde çok büyük sonuçlara yol açabilecekken, bankalar bu günü EURIBOR’u önemli ölçüde aşağı çekmek için gözlerine kestirmişler, bu etkiyi yaratacak şekilde gereken her şeyi de planlı olarak gerçekleştirmişlerdi. Hemen ardından çeşitli çalışanların birbirlerine tebrik ve teşekkürlerini ilettikleri mesajlar mevcuttu. Bu ölçüde bir “bilgi paylaşımı” söz konusu olunca, ihlal kararı da kaçınılmaz oldu.

Elbette bu durum, sadece bankaları ilgilendirmiyor. Zira Komisyon Üyesi Vestager’in de dediği gibi bankalar, trilyon dolarlık bir piyasayı manipüle ederek kredi ve çeşitli yatırım araçları kullanan şirketleri ve hatta tüketicileri zarara uğratmış olarak kabul edilmekte. Durum yalnızca bu milyar euro’luk ceza ile kalmıyor. Avrupa ortak pazarında yer alan ve kartelden zarar görmüş bulunan bütün şirket ve tüketiciler, üye devlet mahkemelerinde dava açarak zararlarının tazminini isteyebilecekler. Bu ayın son günlerinde yürürlüğe girecek ve rekabet meselelerinden doğan özel hukuk tazminatı ile ilgili süreçleri yeknesaklaştıracak AB direktifi ile birlikte, her zarar gören üye devletin mahkemesine başvurabilecek. Dolayısıyla ilerleyen aylarda bankaları milyarlarca dolarlık tazminat davaları bekliyor olacak.

Üstelik AB Komisyonu’nun açıklaması, finans sektöründeki işlerinin henüz bitmediği, rekabet karşıtı unsurları ortadan kaldırmak adına gereken her şeyi yapacakları yönünde olmuş.

Ülkemizde de son zamanların popüler konularından biri olan kartel tazminatları konusunda AB’de bankaların nelerle karşı karşıya kalacağını görmeyi heyecanla bekliyoruz.

İngiltere’nin mobil şebeke sahipleri dörtte kaldı

Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik işlem AB Komisyonu tarafından kabul görmedi. Dilara Yeşilyaprak anlatıyor.

İngiltere’nin mobil telekomünikasyon hizmeti sağlayıcılarından Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik yaklaşık £10.3 milyar değerindeki işlem, Mart 2015’ten beri gündemdeydi.  İşlem ile birlikte, Three UK’in ana şirketi Hutchinson CK’nin İngiltere’de 30 milyon üzeri müşteri ile beraber %40 üzerinde mobil telefon kullanıcısına sahip olması beklenmekteydi. Bununla birlikte, İngiltere’nin dört şebeke sahibi üçe inecek; mobil telekomünikasyon hizmeti sağlayan şirketler arasında Hutchinson, Vodafone ve BT kalacaktı.

Söz konusu işlem, Aralık 2015’te AB Komisyonu tarafından değerlendirilmeye başladı. Bu süreçte, hem İngiltere Rekabet Otoritesi (CMA) hem de İngiltere Telekomünikasyon Düzenleme Kurumu (OFCOM) işleme ilişkin rekabetçi endişelerini dile getirdi.

İşleme izin verilmesi umudundaki Hutchinson CK birçok kez sunduğu taahhütleri gerçekleştirmeye hazır olduğunu dile getirmişti. Zira bir yandan Three UK geçtiğimiz Ocak ayında BT’nin EE’yi devralmasının artçı etkilerini yaşamaya; diğer yandan rakibi EE ve Vodafone ise pazardaki güçlü konumlarını ellerinde tutmaya devam ediyordu. Bu doğrultuda, sunulan taahhütler arasında 5 senelik fiyat sabitlemesi, Sky, Virgin, Tesco gibi işletmeciler ile şebeke paylaşımı yanı sıra pek çok kişi tarafından iddialı olarak değerlendirilen geniş kapsamlı bir yatırım programı da bulunmaktaydı. Ancak, Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik işlem AB Komisyonu tarafından kabul görmedi.

Margrether Vestager işleme yönelik yaptığı açıklamalarda mobil telekomünikasyon sektörünün rekabetçi olmasını istediklerini, rekabetçi bir sektörün uygun fiyatta ve iyi bağlantı kalitesinde inovatif mobil hizmetler sağlanmasını destekleyeceğini dile getirdi. Söz konusu işlemin İngiltere’nin mobil telekomünikasyon sektörü için olumlu sonuçlara yol açmayacağını değerlendiren Vestager, işlem ile beraber mobil şebeke altyapısını etkileyecek bir pazar liderinin doğacağını belirterek, tüketicilerin seçeneklerinin ürün ve fiyat bakımından kısıtlanacaklarını öngördüklerini ifade etti. Vestager açıklamalarında söz konusu işlemin hızlı gelişen sektör olan mobil telekomünikasyon sektörü için pek çok rekabetçi endişe doğurduğunu açıklarken aynı zamanda Hutchinson tarafından sunulan taahhütlerin yeterli bulunmadığını söyledi. Vestager’in Twitter üzerinden yaptığı açıklamalar AB Komisyonu’nun değerlendirmelerini kısa ve net bir şekilde açıklıyor:

AB Komisyonu’nun kararına yönelik Hutchinson CK tarafından yapılan açıklamalarda ise şirketin Komisyon kararını iyice inceleyip tavaf ederek temyize gideceği ve işlemi zorlayacağı yönünde ifadeler yer alıyor. Özellikle de Almanya ve İrlanda’da telekomünikasyon sektöründe izin alan birleşme ve devralma işlemleri sonrasında, Three UK ve O2 işlemine haksız yere izin verilmediğine ilişkin açıklamalar bulunuyor.

Bonus: AB Komisyonu tarafından Hutchinson CK’nin Italya’daki iştirakinin faaliyetleri ile rakibi konumundaki mobil operatör Wind’in birleşmesi işlemi incelenmeye devam ediyor. AB Komisyonu’nun İtalya’daki işleme yönelik son sözünü merakla bekliyoruz.

Nesnelerin internetine genel bir bakış

BEREC raporunun detaylarını Hakan Demirkan yazdı.

“Nesnelerin interneti”, Internet of Things (IoT) ya da Machine-to-Machine Communication (M2M) son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz kavramlar. Söz konusu kavramlar en geniş haliyle cihazların internet vasıtasıyla birbirleri ile etkileşim içerisine girmesini ve gerçekleştirdikleri bilgi paylaşımı ile bir veri ağı oluşturmalarını ifade ediyor. Bu çerçevede IoT ile birlikte internete bağlanmak noktasında geleneksel cihazlar olan tablet, cep telefonu vb. ile sınırlı kalınmayacak ve günlük hayatta kullandığımız hemen her eşyanın birbirleri ile haberleşmeleri ve veri paylaşmalarının yolu açılacak.

Bu konu üzerine hazırlanan çalışmalara bakıldığında IoT pazarının önümüzdeki yıllarda hızlı bir şekilde büyüyeceği öngörülüyor. Hatta AB Komisyonu tarafından yayınlanan bir rapora göre AB’de IoT’a ilişkin pazar gelirlerinde 2013-2020 yılları arasında yaklaşık 900 milyar dolarlık bir büyüme bekleniyor.

Sektörde beklenen bu büyümeyi dikkate alan Avrupa Elektronik Haberleşme Düzenleyicileri Grubu (BEREC) de IoT pazarına ilişkin taslak raporunu yayınlamıştı.

Söz konusu Rapor ile ilk olarak IoT hizmetlerinin karakteristiği ortaya konulması amaçlanıyor.  Bu kapsamda söz konusu hizmetlerin düzenleyici çerçeve içerisinde farklı bir uygulamaya tabi tutulup-tutulmamasına ilişkin tartışmalar da Rapor’a konu ediliyor. Yine Rapor’da IoT hizmetlerinin çok çeşitlilik göstermesi nedeniyle genel geçer bir tanımının olmadığı, bu nedenle hangi hizmetlerin veya cihazların IoT kapsamında değerlendirilmesi gerektiği konusunda ortak bir anlayış bulunmadığı vurgulanıyor. IoT hizmetlerinin başlıca özellikleri, diğer cihazlarla ile otomatik veri alışverişi yapılması, görece kullanımı daha basit olan cihazlardan yararlanılması, hizmetin kullanımının düşük hacimli trafik gerçekleştirmesi ve söz konusu cihazların genellikle uzun süreli kullanım için tasarlanması ve yine birçoğunun uzun kullanım ömrüne sahip ekipman veya altyapı ile kurulması nedeniyle değiştirme maliyetlerinin görece yüksek olabileceği şeklinde sıralanıyor.

Son olarak bu hizmetlerin etkin bir biçimde tüketicilere sunulması için birtakım adımların atılması gerektiği belirtiliyor. Bu kapsamda söz konusu hizmetler için gereken kaynağın (spektrum, IP adresi vb.) verimli bir biçimde tesis edilmesi, IoT hizmetlerini de içine alan telekom hizmetlerine ilişkin çerçeve bir düzenlemenin getirilmesi ve tüketicilerin IoT hizmetlerine ilişkin kişisel verilerin korunması, şeffaflık gibi konulardaki olası endişelerinin giderilmesinin çok önemli olduğu vurgulanıyor.

BEREC Raporu’nda da ifade edildiği gibi tüketiciler yeni bir teknoloji olan IoT ile tanışıyor.  Mevcut durumda tüketiciler için  belirsizlik ifade eden IoT teknolojisinin kapsamının belirlenmesi ve özellikle düzenleyici çerçevedeki yerinin tespit edilmesi öncelikli konuları oluşturmakta. Bu aşamalar da geçildikten sonra söz konusu teknolojinin hayatımızda önemli bir yer teşkil edeceğini söyleyebiliriz.

IoT’a ilişkin daha detaylı değerlendirmeler ve ilgililerin görüşlerine açılan hususlar için Rapor’a buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

 

 

Hükûmet Programı – Teknolojiye dair

Hukûmet Programı’nda “teknoloji” başlığına dair neler var? Barış Yüksel anlatıyor.

Blogumuzda çeşitli açılardan ele aldığımız 64. Hükûmet Programı’nda teknoloji alanına ilişkin son derece önemli açıklamalar yer alıyor. Öyle ki, söz konusu planların fiilen hayata geçirilmesi durumunda hem sektörel düzeyde hem de ülkenin genel ekonomik yapısında kökten değişiklikler olması kaçınılmaz.
Programda yer alan en önemli ekonomik hedeflerden birisi, Türkiye’nin ileri teknoloji üretebilen bir ülke haline getirilerek, teknoloji geliştirmeye ve AR-GE’ye dayalı bir piyasa modeline geçilmesi ve böylece ülkenin genel gelir düzeyinin artırılması. Bu kapsamda kilit rol, katma değeri yüksek teknolojik ürünler geliştirip bunları üretebilecek yerli işletmelere düşüyor. Program’da bilgi ve teknoloji alanında katma değer üreten işletmelerin oluşturulması için pek çok yöntem ve öneri sunuluyor.
Bu amaca ulaşılabilmesi için tabi ki kamuya hem önemli bir yük düşüyor. Kamunun bu noktadaki en önemli doğrudan katkısının yapılacak altyapı yatırımları olduğu görülüyor. Söz konusu altyapı yatırımlarında özel sektörden de destek alınması ve kamu özel ortaklığı (PPP) modelinden mümkün olduğunca yararlanılması planlar arasında.
financing-solutions-technologyAncak söz konusu dönüşümün yaşanmasında esas payın özel sektöre düşeceği de açık. Peki, ama kamu esasen özel sektöre düşen bu görevin yerine getirilmesinde nasıl bir rol oynayacak? Plan’da bilgi ve teknoloji alanında katma değer üreten işletmelerin oluşturulması için çeşitli araçlara değiniliyor. Bu araçlardan öne çıkanlar ise şu şekilde: kamu alımları, teşvik mekanizmaları, doğrudan destekler ve gerekli yasal düzenlemelerin yapılması.
Kamu alımları bakımından özellikle yerli teknoloji üreten şirketlerden yapılacak alımlara ağırlık verilmesi temel bir strateji olarak benimseniyor. Hatta kamu alımlarının, teknoloji alanında faaliyet gösteren yerli firmaların desteklenmesi için bir kaldıraç olarak kullanılmasının hedeflendiği açıkça dile getiriliyor. Bu amaç doğrultusunda, aralarında telekomünikasyonun da yer aldığı çeşitli sektöreler bakımından özel ihale kanunları çıkarılması öngörülüyor. Ancak kamu alımlarının yerli firmaları desteklemek için kullanılması noktasında gerek AB uyum sürecinde önemli bir eksiklik olan devlet yardımları, gerekse Türkiye’nin WTO’ya taraf olması dolayısıyla sahip olduğu yükümlülükler mutlaka dikkate alınmalı ve bir denge politikası izlenmeli.
Teşvik mekanizmalarında ise temel olarak vergi politikalarına vurgu yapılıyor ve özellikle teknoloji üretimi ve altyapı alanındaki yatırımları daha cazip hale getirilecek vergi düzenlemeleri yapılacağına işaret ediyor. Her ne kadar Program’da özel olarak değinilmese de burada elektronik haberleşme piyasalarındaki ÖİV uygulaması da unutulmamalı. Zira tamamen bütçesel nedenlerle getirilen bu vergi, günümüzde elektronik haberleşme piyasalarındaki gelişime çok büyük zarar veriyor ve yatırım motivasyonunu ciddi derecede düşürüyor. Vergi politikalarının yanı sıra, ileri teknoloji ürünlerine yönelik yatırımları çekmek için serbest bölgeler oluşturulması da diğer bir teşvik mekanizması olarak öngörülüyor.
Doğrudan destekler noktasında ise KOBİ’ler ön plana çıkıyor ve KOBİ’lerin siparişe dayalı AR-GE faaliyetlerinin destekleneceği ifade ediliyor. Ayrıca KOBİ’lerin patent maliyetlerinin de kamu tarafından karşılanması da öngörülüyor.
Son olarak, özellikle sınai haklara ilişkin önemli mevzuat çalışmaları yapılması planlanıyor. Öne çıkan mevzuat çalışmaları arasında Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Tasarısı’nın yasalaştırılması ve Patent Borsası’nın kurulması da yer alıyor.

AB roaming ücretlerini sıfırlıyor

Geçtiğimiz hafta AB, üye 28 ülkede Haziran 2017 itibariyle roaming ücretlerini sonlandırma kararı aldı. Böylelikle AB ülkelerindeki mobil aboneleri, konuşma, SMS, ve veri kullanımı için AB içerisinde herhangi bir ekstra ücret ödemeyecekler.

roaming-logo1Aslına bakarsanız AB bu ücretleri önümüzdeki yaz (Haziran 2016) itibariyle sonlandırmayı planlıyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Pazarlıklar sonucu bu tarih bir yıl ötelendi.

Roaming ücretlerinin sonlandırılmasına geçiş kademeli bir şekilde devreye girecek. Örneğin, Nisan 2016 itibariyle operatörlerin uygulayabileceği en yüksek ücretler şu şekilde olacak:  SMS başına hali hazırda 6 cent olan roaming ücreti 2 cent’e;  dakika başına 19 cent olan ses roaming ücreti 5 cente; MB başına 20 cent olan veri roaming ücreti de 5 cente düşürülecek.  Böylelikle 2007 yılından bu yana roaming ücretlerinde yaşanan düşüş %90’lara ulaşacak.

AB’yi iletişim teknolojileri anlamında bir bütün haline getirmeyi amaçlayan bu kararlar,  Dijital Tek Pazar yaratmanın da en önemli adımları. Özellikle Amerikan firmalarının hakimiyetinden rahatsızlık duyulmasının, AB’nin bu alandaki düzenlemelere dair faaliyetlerine ağırlık vermesinin bir sebebi olarak görülüyor. Zira geçtiğimiz hafta AB, bir önemli karar daha aldı. Umulmadık bir şekilde, ağ tarafsızlığı konusunda Amerika’da yürürlüğe koyulan düzenlemeden daha esnek bir düzenleme konusunda bir karara imza attı.

Her ne kadar AB’nin roaming ile ilgili kararı operatörler haricinde geniş bir kesimde memnuniyet yaratmış görünse de, ağ tarafsızlığı ile ilgili karar için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Zira şimdiden tartışmalar başladı ve üye ülkelerde ağ tarafsızlığı konusunda farklı yasal düzenlemelerin olması tartışmayı daha da büyüteceğe benziyor.

Avrupa Hava Trafiği Yönetimi projeleri için ortak fon

AB Komisyonu tarafından oluşturulan Yenilik ve Ağları Yürütme Ajansı (INEA), AB programlarından biri olan Avrupa’yı Birbirine Bağlama Projesi (CEF) kapsamında çalışmalar yürütüyor.

Tek Avrupa Seması Hava Trafiği Yönetimi Araştırma Programı (SESAR) ise önümüzdeki 30 yıl içinde dünya çapında hava ulaşımının güvenli ve akıcı olmasını sağlayacak yeni nesil hava trafik idare sistemleri geliştirmeyi amaçlıyor.

Bu kapsamda, SESAR ile AB Komisyonu Aralık 2014’te dönüm noktası olarak kabul edilebilecek bir ortaklık anlaşması imzaladı. Komisyon, bu anlaşmayı imzalarak Avrupa Hava Trafiği Yönetim (ATM) sisteminin modernizasyonunu ve ortak projeleri uygulamaya geçirmeyi amaçlıyor.

CEF’in 2014 yılı Taşıma Çağrısı üzerine Komisyon; imzalamış olduğu ortaklık çerçevesinde ATM projeleri için 329 milyon euro ortak fon sağladı. Burada, ATM’nin modernizasyon çalışmaları kapsamında sektörün, ilk projelerin uygulanabilmesi için toplamda yaklaşık 650 milyon euro kamu özel sektör yatırım teşviğinden faydalandığını belirtmek gerekir.

Bundan sonra SESAR yürüttüğü açılım politikası kapsamında seçilen bütün uygulama projelerini koordine edip, takibini gerçekleştirecek. Komisyon bu teşvik sistemi ile proje kapsamındaki hissedarları uygulayıcı ortak haline getirip SESAR ile imzalamış olduğu ortaklık anlaşmasına dahil edecektir. Bu ortak pilot proje ile amaçlanan yasal mekanizmanın artık Avrupa üye devletlerin düzenlemeleri şeklindeki sınırlarından çıkıp, operasyonel hissedarlarla birlikte imzalanan bağlayıcı sözleşmelere dönüşmesini sağlamaktır.

3 hafta önce SESAR Açılım Programı’nın 1. Versiyonu Komisyon’a ulaştı. Bu versiyon ATM teknolojisinin pilot proje kapsamında nasıl modernize olacağını açıklıyor, 2015 yılındaki INEA CEF Taşıma Çağrısının temellerini şekillendiriyor ve ayrıca 2014 yılı Taşıma Çağrısı’nda belirtilen ATM projelerini içeriyor.

Bu sistemin önemi Avrupa Hava Navigasyon Hizmet Sağlayıcıları, havaalanları, havayolları ve ordu tarafından yapılacak yatırım planlarına yol göstermesidir. Bu sistem ile birlikte, AB’ye, ekonomisinin desteğiyle güvenli ve etkin hava taşımacılığı sistemini ve istihdamı garanti eden bir altyapı çalışması sunuluyor.

İtalya’da maç yayın haklarına soruşturma !

İtalya Rekabet Otoritesi AGCM, Serie A ligi maç yayın haklarının Sky ve Mediaset şirketlerine satışının rekabet hukuku bakımından ihlal teşkil edip etmediğinin tespiti için soruşturma başlattı.

AGCM, ülkede ödemeli televizyonculuk hizmeti sunan en büyük iki şirket olan Sky ve Mediaset’in 2015 ile 2018 yılları arasındaki maçların yayın haklarına ilişkin ihale sürecindeki davranışlarını inceleme konusu yapacak. Bilindiği gibi Mediaset grubunun sahibi eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi.

Hatırlanacağı üzere geçen sene gerçekleştirilen ihalede maç yayın hakları beş ayrı paket halinde hazırlanmıştı. Bu çerçevede söz konusu paketler şu şekilde düzenlenmişti:

  1. Ligde öne çıkan sekiz kulübün maçlarının uydu platformu üzerinden münhasıran yayınlanması hakkı (Paket A)
  2. Sayısal karasal yayın yolu ile yukarıdaki kapsama eşdeğer maçları ihtiva eden münhasır yayın hakkı (Paket B)
  3. Maç öncesi ve sonrası röportajlar ile soyunması odası görüntülerinin yayınını içeren münhasır haklar (Paket C)
  4. İlk iki paket dışındaki tüm maçların münhasır olarak yayınlanması hakkı (Paket D)
  5. Bazı maçların internet üzerinden münhasır olarak yayınlanması hakkı (Paket E)

Bu kapsamda gerçekleştirilen ihale sonucunda Paket A ve B için  Sky, Paket D için ise Mediaset’in en yüksek teklifi vermesine karşın, tartışmalı bir şekilde Paket A hakları Sky’a, Paket B ise Mediaset’e verilmişti (Paket B haklarına ilişkin Mediaset’in teklifi Sky’ın verdiği tekliften yaklaşık olarak 150 milyon euro daha düşüktü). Ayrıca aynı ihalede Mediaset grubuna bağlı RTI Paket D haklarını almasına karşın, bir süre sonra bu haklarını Sky’a devretmişti. Kısacası Sky’ın sayısal karasal yayına ilişkin haklarını, Mediaset’e ait  Paket D hakları ile değiştirmesi şeklinde bir tablo ortaya çıkmıştı.

AGCM bu durum karşısında Sky, Mediaset ve ihaleyi gerçekleştiren şirket ile federasyonun ofislerinin de yer aldığı altı ofise maç yayın haklarının paylaşılmasına ilişkin deliller bulmak amacıyla baskın yaptı. Konu ile alakalı olarak AGCM, iddialar kapsamında ileri sürülen hususların,  Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Anlaşmanın rekabeti kısıtlayıcı anlaşmaları yasaklayan 101. maddesi bakımından ihlal teşkil edebileceğini belirtti. ACGM, yapacağı incelemeler çerçevesinde Sky ve Mediaset’in rekabetçi olması gereken ihale sürecinde koordinasyon içine girip girmediğini tespit etmeye çalışacak.

2006 yılında İtalya futbolunda yaşanan şike skandalı gibi maç yayın haklarına ilişkin yürütülen bu soruşturma da çok ses getireceğe benziyor. Ayrıca  iddialar haklı bulunursa Berlusconi bu kez bir başka skandal ile gündeme gelecek.

 

Paket paket rekabet

CapturePiyasalarda artan rekabet ile teşebbüsler gün geçtikçe daha agresif pazarlama ve satış stratejileri benimseyebiliyor. Bu stratejilerin en önemli unsurlarından biri olan ve özet bir tabirle birden fazla mal ya da hizmetin birlikte satılması anlamına gelen “paket satış” uygulamaları, rekabet hukukunun da yakından incelediği alanlardan biri.

Hakim durumdaki teşebbüslerin tek taraflı davranışları ya da rekabete aykırı anlaşmalar kapsamında rekabet ihlali olarak değerlendirilebilen paket satış uygulamaları, Türkiye’de olduğu gibi AB ve ABD’de de gündem konusu. Bu doğrultuda paket satışa konu olan mal ya da hizmetteki indirim miktarı veya teşebbüsün piyasa gücü gibi faktörlerin değerlendirilmesi büyük önem taşıyor.

Can İtez, “Mixed Commodity Bundling” adlı makalesinde paket satış uygulamalarının en yaygın çeşidi olan yönetimi, ilgili rekabet kuralları ve içtihadı ile iktisadi analizler çerçevesinde ele alıyor. Göz gezdirmek isterseniz, buradan buyrun.

AB’ye giremedik ama Gümrük Birliği’ni güncelledik!

Türkiye’nin AB ile olan ilişkileri malum, üyelik yolunda ilerlemeye devam. Ancak AB ile Türkiye arasındaki Gümrük Birliği anlaşması gereği AB, birliğe tam üye olmamasına rağmen Türkiye ile gümrüksüz ticaret yapmaya başlamış ve bu ilişkiden birçok ekonomik fayda elde etmişti. Diğer yandan Türkiye açısından Gümrük Birliğinin sonuçlarından en önemlisi uluslararası ticarette AB’nin politikasını izlemesi gerektiği ve Türkiye’nin AB’nin onayı olmadan AB ile herhangi bir tercihli ticaret düzenlemesi bulunmayan üçüncü bir ülkeyle serbest ticaret anlaşması imzalayamayacak olması.

BayraklarBunun gibi zamanla Gümrük Birliği’nin Türkiye ekonomisini olumsuz yönde etkilediği, özellikle rekabet gücü, istihdam, dış ticaret dengesinin bozulması gibi Türk ekonomisinde birtakım olumsuzluklara neden olmaya başladığı görüldü. Özellikle Türkiye’nin rekabete açık olmayan sektörlerini olumsuz yönde etkilediği hususu birçok uzmanın çalışmasında inceleme konusu olarak yer aldı. Diğer yandan Türkiye, anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte AB’nin üçüncü ülkelere tanıdığı tavizleri tanımak zorunda olduğu için gümrük geliri kayıplarına uğradığı gibi çoğu zamana da daha önce taviz verdiği ülkelere AB’nin onay vermemesi ya da ikili anlaşma ile AB’nin taviz kapsamına girmemesi halinde söz konusu ülkelerin misillemelerine maruz kaldı.

Yakın zamana kadar Türkiye yaşanan bu olumsuzlukları birçok platformda AB’ye duyurmuş ve anlaşmanın revize edilmesine yönelik müzakerelere başlamıştı. Öte yandan, Gümrük Birliği anlaşmasının mevcut haliyle hizmetleri, kamu alımlarını, bazı tarım ürünlerini ve yatırımları kapsamıyor olması karşısında Türkiye’nin bu güncelleme girişimi AB açısından bir fırsat olarak değerlendirildi ve sonunda Gümrük Birliği’nin getirdiği dezavantajları ortadan kaldırmak adına taraflar ilk adımı dün Brüksel’de attı (12 Mayıs 2015). Yaklaşık bir buçuk yıldır devam eden güncelleme görüşmeleri sonucunda Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesine başlanmak üzere mutabakat zaptı imzalandı.

Güncelleme ile hedeflenen değişiklikler arasında öncelikle AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı ve imzalayacağı Serbest Ticaret Anlaşmalarına Türkiye’nin de otomatik olarak taraf olmasının ve bu sayede kota avantajları elde etmesinin sağlanması, Türkiye’nin karar alma mekanizmalarında yer almasının sağlanması (AB’ye üye olmadığı için mevcut düzende Türkiye karar alma mekanizmasında yer almıyor), Türk mallarının taşınmasıyla ilgili tam bir serbestinin sağlanması ve bu amaçla karayolu taşımacılığındaki kotaların ortadan kaldırılması geliyor.

Öte yandan Gümrük Birliği anlaşmasındaki bu güncelleme çalışmalarının AB ve ABD arasındaki Transatlantik Serbest Ticaret Anlaşması’na (TTIP) taraf olma sürecine katkısı olacağı ve bu konuda AB’nin desteğinin alınması da bekleniyor. Nitekim, mevcut haliyle TTIP anlaşmasının hayata geçmesi halinde Türkiye’ye normal şartlarda gümrükle giren ABD mallarının AB’nin TTIP’yi imzalanmasıyla gümrüksüz şekilde Türkiye’ye girmesi söz konusu olacak ve bu da Türkiye için ciddi boyutta bir gelir kaybı anlamına gelecek. Bu nedenle TTIP’ye taraf olunması Türkiye açısından çok önemli bir ve Türkiye de bu konuda çok ısrarcı. Öyle ki, TTIP anlaşması uygulamaya geçtiğinde Türkiye’nin bu anlaşmaya taraf olmaması halinde Gümrük Birliği anlaşmasının feshedilmesi ihtimalinin çok yüksek olduğu Türkiye Ekonomi Bakanı tarafından birçok konuşmada dile getirilmişti.

Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesine yönelik çalışmaların 2016 yılının Ocak ayında başlaması hedefleniyor…

İspat et!

Şüpheden sanık yararlanır ilkesini elbet duymuşsunuzdur. Temeli ceza hukuku yargılamasına dayanan oldukça basit bir ispat kuralı. Eğer bir kişinin suç işlediğini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat edemiyorsanız, o halde o kişiyi suçsuz kabul etmek zorundasınız. Mantığı ise bir suçlunun cezasız kalmasının, bir suçsuzun mahkum olmasına tercih edilmesine dayanıyor.

presumption-of-innocence-Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 6. maddesinde düzenlenen “adil yargılanma hakkı” ise temelinde “masumiyet karinesi” ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkelerini barındırıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”), rekabet hukukundan doğan yaptırımları AİHS çerçevesinde cezai alanda yöneltilen suçlamalar olarak kabul ediyor. Bu durum karşısında Rekabet Otoritelerinin ve dolayısıyla Rekabet Kurumu’nun bir ihlalin gerçekleştiğine hükmedebilmesi için makul her türlü şüpheyi, hukuka uygun olarak elde edilmiş delil araçları ile ortadan kaldırması gerektiği sonucuna ulaşıyoruz.

Adil yargılanma hakkını ele aldığımızda, Rekabet Kurulu kararlarındaki ispat standardı farklılığını tartışmak adeta bir zorunluluk halini alıyor. Zira bana göre Kurul kararlarında giderek artan bir ispat standardı çelişkisi var. Örneğin adı çıkmış dokuza inmez sekize dediğimiz çimentoculara karşı yürütülen soruşturmaların çoğunda gerçekten bir teşebbüsün kartele katılıp katılmadığı, hangi dönemlerde katıldığı, katılımın ne boyutta kaldığı gibi birçok nokta es geçiliyor. Bir iki e-posta yazışması, aynı tarihli ajanda notları veya fiyatların bir dönem aynı seyretmesi ihlalin varlığına kanaat getirilmesi için yeterli sayılabiliyor. Ancak diğer bazı dosyalara baktığımızda taraflar arasında bir kartel anlaşması olduğunu gösterebilmek için uzmanların adeta dedektif gibi çalıştığını da görebiliyoruz.

Mesleğimiz gereği bizlerin objektifliği de sorgulamaya açık. Bu yüzden işe bir de raportörler gözünden bakmaya çalışalım dersek, gerek rekabet uyum programları gerekse de ağır cezai yaptırımlar karşısında giderek bilinçlenen teşebbüslerin olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Artık kartel toplantısı olduğunu kabak gibi gösteren ajanda notları neredeyse hiç tutulmuyor veya e-posta yazışmaları yapılmıyor. O zaman da tek başına pek bir şey ifade etmeyen toplantı veya ajanda notları, başı sonu belli olmayan e-posta yazışmaları elde edilen tek delil olabiliyor. Yine de, delil bulunamıyor diye masumiyet karinesini ezip geçmek veya ispat standardını eleştirel bir düzeye indirgemek doğru değil.

Yalnız söz konusu ispat standardını yalnızca ihlalin varlığını kanıtlama bakımından düşünmemek lazım. Sonucunda ihlalin varlığına hükmetmeseniz dahi, bunu da temelleri, delilleri, argümanları sağlam bir şekilde yine belli bir ispat standardına bağlıyor olmak lazım.

İşte bu bakımdan geçen aylarda yayınlanan Turkcell – Kule A.Ş. kararına haklı bir eleştiride bulunabileceğimizi düşünüyorum. Şikayetçi taraf olarak dosyanın içeriğine hakim olduğumuzu varsayarken gerekçeli karardaki karşı oyu okuduğumuz zaman hakkında inceleme yapılan Turkcell ve Kule A.Ş.’de yerinde inceleme yapılmadığını öğreniyoruz.

Elbette her önaraştırma ve soruşturmada yerinde inceleme yapılacaktır gibi bir kaide yok. Ancak memleketimin adı sanı duyulmamış ilçelerindeki sürücü kurslarına, fırıncılara, kuyumculara karşı açılan önaraştırmalarda üşenmeyip yerinde inceleme yapılıyorsa, şimdiye dek onlarca rekabet ihlaline imza atmış bir teşebbüse karşı, üstelik Danıştay’dan dönen bir dosya bakımından yürütülen soruşturmada yerinde inceleme yapılmaması hayret verici. Üstelik soruşturma dönemi ekstra iki ay daha uzatılan ve karşı oyların birçoğunda “yeterli derecede inceleme ve araştırma yürütülmediğinin” ifade edildiği bir dosya.

Rekabet Kanunu tarafından verilen bir yetkiyi kullanmayarak en büyük delil elde etme şansını kendi elinle bertaraf ettiğin bir dosyada, “yeterli derecede inceleme ve araştırma yürütülmediğine” yönelik yapılan itirazlara karşı nasıl bir savunma yapmak gerekir?

AB Komisyonu uygulamasında “fair play” nasıl sağlanıyor?

Son zamanlarda hasret kaldığımız, tarafsızlık, adil yargılama ilkelerini düşünürken Avrupa ülkelerine zaman zaman neden mi bu kadar imreniyoruz?  Büyük bir ihtimalle Avrupa genelinde insan haklarını benimserken ve işlerken farklı altyapılarda “fair play” olarak da nitelendirebileceğimiz olgunun, farklı seviyelerde uygulamaya koyulması sebebiyle.

ChamberGavel_5Örneğin; 1982 yılından bu yana AB Komisyonu’nda rekabet soruşturma süreçlerinden sorumlu olan sözlü savunma/duruşma görevlileri pozisyonu – “Hearing officer” olarak adlandırılan bu kişiler, soruşturma açılan tarafların savunma haklarını adil ve etkin bir şekilde kullanmasını sağlamakta. Avrupa İnsan Hakları’na bağlı kalarak bağımsız ve tarafsız olarak hareket eden ve Komisyon’un karar verme yetkisini kısıtlayabilecek figürlerden biri olarak nitelendirilebilen bu kişiler birincil olarak savunma sürecinin izlenmesi, sözlü savunmaların organize edilmesi, ikincil olarak ise taahhüt ve kartel davalarının uzlaşma süreçlerinin denetlenmesinde rol oynamakta.

Bu bağlamda, ticari sır nitelikli bilgilerin gizliliği, avukat- müvekkil iletişimlerinin gizliliği, aleyhine tanıklık yapma hakkından dosyaya erişim, bilgi taleplerine cevap ve teşebbüslerin konumu hakkında bilgilendirilme sürecine kadar etkili bir rol oynayan bu kişiler, her dava hakkında söz konusu unsurları ele alan iki rapor hazırlamakta.  Savunma sonrasında sözlü savunmayı özetleyen ara rapor, duruşma görevlilerinin bu sürece kadar usule yönelik izlenimlerini ele almakta. Bu dönemde duruşma görevlileri ilgili ara rapordan bağımsız olarak soruşturmanın genişletilmesi, itirazların kullanımı ve formüle edilmesi gibi maddi konular üzerine de gözlemleyen bir ek bir yazı da sunabilmekte. Yani iki belge de Komisyon’a tarafsız bir bakış açısından yaklaşım sunulmasını sağlıyor.

Daha sonrasında sunulan nihai rapor ise, soruşturma taraflarının savunmalarının etkin ve adil bir şekilde değerlendirilip değerlendirilmediğini irdelemekte. Nihai kararın alınması sonrasında taraflar yanı sıra AB Resmi Gazetesi’nde (the Official Journal of European Union) de nihai kararın ekinde yayınlanan rapor,  hem İstişari Komite’ye (Advisory Committee) hem de Komisyon Kurulu Üyeleri’ne (College of Commissioners) bağımsız bir değerlendirme sunmakta, kamuya ve soruşturmanın taraflarına dava özelinde tarafsızlık, adil yargılanma gibi konular hakkında bilgi vermekte.

Peki bize ne?

Kamu spotları vs. ile rekabet kuralları bilincinin arttırılmaya çalışıldığı günümüzde, Rekabet Kurumu’nun da böyle bir pozisyonu benimsemesi, hem taraflar hem de kurum ile kamu arasındaki şeffaflık, tarafsızlık ve adil yargılamanın da etkin bir şekilde sürdürülmesinin sağlanmasında etkili olacak bir oluşum olarak değerlendirilebilir.

Enerji Hukuku ve Politikası dersi başlıyor!

Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın Kıdemli Ortağı Av. Şahin Ardıyok ile kendisinin eski öğrencilerinden halihazırda ERRA (Energy Regulators Regional Associations/Enerji Düzenleyicileri Bölgesel Birliği) Başkanı ve EPDK Kurul üyeliği görevini yapan Alparslan Bayraktar tarafından Bilkent Üniversitesi’nde verilecek olan Enerji Hukuku ve Politikası dersi 13 Şubat Cuma günü başlıyor.

Söz konusu ders kapsamında başlıca ele alınacak konular:

  • Elektrik, doğalgaz ve akaryakıt piyasalarının katmanlarında faaliyet gösterenler, devlet ve son kullanıcılar arasında hukuki ilişkilerin incelenmesi,
  • Bu piyasalara özgü rekabet, arz güvenliği, çevre sorunları gibi temel problemlerin ele alınması,
  • Söz konusu piyasalara müdahalelerde bulunan EPDK ve Enerji Bakanlığı’nın yapısı, ilgili mevzuat ve düzenlemelerin değerlendirilmesi,
  • Bu piyasalarda ortaya çıkacak hukuki uyuşmazlıklar için Türkiye, AB ve ABD’deki çözüm mekanizmaları,
  • Küresel ve özellikle bölgesel jeopolitik gelişmelerin enerji piyasalarına etkilerinin incelenmesi

olarak sıralanmakta. Ayrıca dersin işleyişi kapsamında santral ziyareti, milli yük tevzii merkezi ziyareti ve elektrikli/hybrid araç tanıtımı gibi konulara da yer verilmesi planlanıyor.

Enerji Hukuku ve Politikası dersi ile ilgili daha detaylı bilgi almak isteyenler ders programına göz atabilir: Bilkent Üniversitesi Enerji Hukuku ve Politikası_Syllabus_2015

AB’de gun jumping cezaları

Daha önce de bahsetmiştik. Genel olarak gun jumping, bir birleşme devralma işleminde tarafların işleme izin verilmeden önce birlikte hareket etmelerini, işbirliği içinde bulunmalarını ifade etmekte. Usuli olarak gun jumping işlem taraflarının bildirim ve izin gerekliliklerini göz önünde bulundurmada başarısız olmaları halinde ortaya çıkarken, diğer taraftan birbirlerinin rakibi olmaları ve işlemin tamamlanmadan önce koordinasyon içerisinde olmaları halinde ise maddi anlamda gun jumping ortaya çıkmakta.

keep_calm_and_focus_on_jumping_the_gun_button-r95fc69e129664d479f38f02e80a07d71_x7j18_8byvr_324Gun jumping denetiminin geçmişi ABD’de Hart-Scott-Rodino mevzuatı bakımından uzun yıllar öncesine dayanmakta iken AB Komisyonu ve üye ülke otoriteleri bu uygulamaya mevzuatlarında yeni yeni yer vermeye başladı. Adalet Divanı ve AB Komisyonu uygulamaları da göz önünde tutulduğunda, gun jumping uygulamalarına yönelik yaptırımları açısından uyumlu oldukları söylenebilir. Adalet Divanı’nın bir davada 20 milyon euro’luk ceza öngörmesinin ardından Komisyon’un başka bir davadaki gun jumping uygulamasında yine aynı miktarda cezaya hükmettiği görülebiliyor. Hatta yaşanan bu gelişmeler sonrasında 20 milyon euro’nun gun jumping davaları için bir benchmark olup olmadığı da epey tartışma konusu yapılıyor. Mevcut durumda teşebbüsler, belirlenen eşikleri aşan ve kontrol değişikliği içeren her işlem için bildirimde bulunmak ve Komisyon’a bildirmek zorunda olduğundan, bu öncelikli kontrol Avrupa Birliği birleşme kontrol sisteminin mihenk taşı olarak görülüyor.

Bahsedilen iki davada ise, azınlık payları kontrol değişikliğine yol açıyor ve dolayısıyla izin gerekliliği ortaya çıkıyor. Bu doğrultuda Komisyon, kalan hisselerin bölünmesi ve Genel Kurul’a katılan paydaşların oranının Electrabel ve Marine Harvest’a tek başına kontrol imkanı verdiğini belirtiyor. Bahse konu davalar, kontrol değişikliği içeren ancak %50’nin altında bir orandaki payların devrini öngören işlemler bakımından Komisyon’a başvurma zorunluluğunun doğabileceğini göstermesi bakımından bize önemli bir ipucu veriyor.