Google vs. Rekabet Kurumları (Video)

Google’ın iş modeli tüm dünyada rekabet kurumlarının saldırısı altında. 6,5 dakikada bilmeniz gereken her şey.

Google’ın iş modeli tüm dünyada rekabet kurumlarının saldırısı altında.

6,5 dakikada bilmeniz gereken her şey yukarıdaki videoda.

AB Komisyonu’yla uzlaşan bir kartel üyesi daha sonra kararın iptalini Genel Mahkeme’den isteyebilir mi?

Fatih Özkan, AB rekabet hukuku kapsamında uzlaşma meselesini tartışıyor.

Uzlaşma, rekabeti sınırlayıcı bir anlaşmaya (özellikle de kartellere) taraf olan teşebbüslerin, ihlalin varlığını kabul etmeleri karşısında kendilerine uygulanacak ceza miktarında belli bir oranda indirim yapılmasını öngören bir prosedürdür. Burada soruşturma konusu teşebbüsler AB Komisyonu ile masaya oturup haklarında ileri sürülen iddiaları kabul ettikleri için, AB Komisyonu bir kez karar verdikten sonra bu karara karşı Genel Mahkeme’ye başvurmak, her ne kadar Uzlaşma Duyurusu (Settlement Notice 2008) tarafından açıkça engellenmiş olmasa da, pek ihtimal dahilinde bir durum değildi. Bu nedenle aslında pek çoğumuzun bu soruya vereceği tepki “Olur mu öyle şey!”, “O zaman uzlaşmanın ne anlamı kalıyor?” veya “Hiç dürüstlük kurallarıyla bağdaşan bir davranış mı bu?” şeklinde olabilir. Ancak Genel Mahkeme’nin şimdi inceleyeceğimiz kararının ardından yazımızın başlığındaki soruya artık olumlu yanıt vermemiz gerekiyor.

Handshake Woman & ManAralık 2014 tarihli kararında AB Komisyonu; İngiltere, Almanya, Fransa, Belçika, Norveç ve Danimarka pazarlarında faaliyet gösteren zarf üreticisi Bong, GPV, Hamelin, Mayer-Kuvert ve Tompla adlı beş teşebbüse, 2003 ila 2008 yılları arasında kartel oluşturarak ABİDA 101. maddeyi ihlal ettikleri gerekçesiyle 1,6 ila 4,9 milyon Euro arasında çeşitli para cezaları vermişti. Fiyat artışlarını birlikte belirleme, müşteri paylaşma, ihalelere danışıklı teklifler verme, birbirlerinin uğradığı zararları telafi edici mekanizmalar oluşturma ve rekabet açısından hassas bilgi paylaşımı iddiaları karşısında söz konusu teşebbüslerin hepsi ihlalinin varlığını kabul ederek uzlaşma yoluna gitmiş, ayrıca bir kısmı Pişmanlık Duyurusu (Leniency Notice 2006) uyarınca ek indirimler de elde etmişti.

AB Komisyonu’nun nihai kararı aslında tipik bir kartel vakası ve tipik bir uzlaşma dosyasından ibaretti. Ancak bu karara karşı, kararın taraflarından olan Tompla Genel Mahkeme’ye itiraz başvurusunda bulundu. Soruşturma kapsamında AB Komisyonu ile uzlaşarak cezada yüzde 10 oranında bir indirim elde eden Tompla, aynı zamanda pişmanlık nedeniyle de yüzde 50 oranında indirimden yararlanarak dosya kapsamında cezası en çok indirilen teşebbüstü. Tompla’nın Genel Mahkeme’ye sunduğu itiraz gerekçeleri arasında AB Komisyonu’nun teşebbüslere farklı oranlarda uyguladığı ceza indirimlerinin gerekçesini açıklamaması ve böylece Ceza Kılavuzu’nun (Fining Guidelines 2006) getirdiği esaslara aykırı davranması yer almaktaydı. Tompla’ya göre tüm teşebbüsler kartele hemen hemen aynı düzeyde katılmış olsa da Komisyon’un pişmanlık ve uzlaşma dışı uyguladığı ceza indirimleri birbirinden farklılık arz etmekteydi.

AB Komisyonu’nun kararında aslında hangi teşebbüse toplam ne kadar ceza verildiğine, hangi baz ceza oranının esas alındığına, bu cezanın kaç yıl ile çarpıldığına, ağırlaştırıcı veya hafifletici nedenler gerekçesiyle herhangi bir ayarlamanın yapılıp yapılmadığına ve pişmanlık kapsamında cezada ne kadar bir indirim uygulandığına ilişkin yeterince bilgi mevcut. Örneğin karteli 4.5 yıl sürdüren Tompla’nın 2007 yılı cirosu 143 milyon Euro iken, pişmanlık kapsamında yüzde 50 ve uzlaşma kapsamında yüzde 10 indirim uygulanarak kendisine verilen nihai para cezası 4,7 milyon Euro olmuştur. Ancak olayın kendine özgü koşullarını gerekçe gösteren AB Komisyonu, Ceza Kılavuzu’nun 37. maddesinin kendisine verdiği yetkiye dayanarak, somut olayda söz konusu kılavuzdaki esaslardan farklı bir yöntem izlemiştir. Bunun sonucunda örneğin karteli yine 4.5 yıl sürdüren ve 2007 cirosu 125 milyon Euro olan GPV’nin, pişmanlık kapsamında sadece yüzde 10 ve uzlaşma kapsamında bir yüzde 10 daha indirim almasına rağmen nihai para cezası 1.6 milyon Euro, yani Tompla’ya verilen cezanın üçte biri kadar olmuştur.

AB rekabet hukukunda teşebbüslere ceza verilirken ilgili ürün pazarında elde ettikleri ciro esas alınmakta, ancak nihai ceza herhalükarda teşebbüsün bir önceki mali yıldaki toplam cirosunun yüzde 10’unu aşamamaktadır. Özellikle farklı pazarlarda faaliyet gösteren teşebbüsler açısından bu yasal üst sınıra pek ulaşılamamaktadır. Ancak somut olayda ihlale karışan teşebbüslerin çoğu sadece tek pazarda, yani kartele konu olan pazarda faaliyet göstermektedir. Bu nedenle ağırlaştırıcı nedenleri bile uygulayamadan baz para cezasının yasal üst sınır olan yüzde 10’u aşma ihtimali doğmuştur. Bunu dikkate alan AB Komisyonu da cezayı söz konusu oranın altına çekmek üzere teşebbüslerin 2007 yılına ilişkin değil, 2013 yılına ilişkin cirolarını esas almış ve teşebbüslere, pişmanlık ve uzlaşma indirimleri dışında, farklı oranlarda indirimler uygulamıştı. İşte karardaki tek eksiklik (ve itiraz başvurusunun temeli) AB Komisyonu’nun teşebbüslere uyguladığı farklı indirimlerin gerekçelerini kararda belirtmemiş olmasıdır.

Aralık 2016 tarihinde verdiği kararında Genel Mahkeme, Tompla’nın başvurusunun kabulüne ve Komisyon kararının iptaline karar vermiştir. Genel Mahkeme’nin kararında hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik esaslarını vurguladığı anlaşılıyor. Mahkeme AB Komisyonu’nun, teşebbüsler arası eşit işlem yapılması ilkesine aykırı davrandığına hükmetmiştir. AB Komisyonu’nun, nihai karar konuyla ilgili bilgi içermese de müzakereler sırasında Tompla’nın tıpkı diğer teşebbüsler gibi yeterli ölçüde bilgilendirildiğine ve herhalükarda uzlaşma prosedüründe teşebbüslere vermesi gereken bilgi düzeyi açısından özen yükümlülüğünün daha sınırlı olduğuna yönelik savunmaları Genel Mahkemece kabul görmemiştir. Ayrıca kartel üyesi Hamelin’in başka pazarlarda da faaliyet gösterdiği hususu da Genel Mahkeme’ye göre Komisyon’un gözünden kaçmıştır. Dolayısıyla, teşebbüslere vereceği cezaları yüzde 10’luk yasal üst sınırın altına çekebilmek için Ceza Kılavuzu’ndan ayrılan AB Komisyonu’nun bu tutumu, Genel Mahkeme tarafından hukuka uygun bulunmamıştır.

AB rekabet hukukunda ilk kez Komisyon’un bir uzlaşma kararı AB mahkemeleri tarafından iptal edildiğinden Genel Mahkeme’nin kararı büyük önem arz etmektedir. Karardan anlaşılacağı üzere ihlal kararları kadar uzlaşma kararları da AB mahkemeleri nezdinde iptal davasına konu olabilir. Aslında usule ilişkin eksikliklerin uzlaşma kapsamında verilen kararlara da etki etmemesi için geçerli bir neden yok. Önemli olan esasa ilişkin meselelerin uzlaşma kararlarının iptaline yol açıp açmayacağı. Örneğin AB Komisyonu’na kartele dahil olduğunu itiraf eden bir teşebbüsün, Genel Mahkeme nezdinde bunun aksini ispat etmeye yönelik argümanlar ileri sürmesinin hukuken mümkün olup olmadığı üzerine düşünmek gerekiyor. Genel Mahkeme’nin bu kararı, uzlaşma kararlarının usule ilişkin olarak her zaman iptal edilebileceğini göstermiştir. Ancak uzlaşma kararlarının esasa ilişkin bir gerekçeyle iptal edilip edilemeyeceği ise hala belirsizliğini koruyor. Kararın uzlaşma prosedürünün yarattığı ivediliği ve kolaylığı ortadan kaldıracağını ileri sürmek çok zorlama bir yorum olsa da, özellikle Komisyon’un Ceza Kılavuzu’ndan ayrılarak verdiği uzlaşma kararlarının bundan sonra Genel Mahkeme’nin önüne daha sık getirilebileceğini söylememiz mümkün.

AB Komisyonu’nun e-ticaret sektör araştırmasına dair ön raporu

Emin Köksal, e-ticaret hakkındaki ön raporda yer alan tespitleri özetliyor.

AB Komisyonu, 6 Mayıs 2015’te Dijital Tek Pazar Stratejisi’nin bir parçası olarak e-ticaret sektör araştırmasını başlatmıştı. 15 Eylül 2016’da da bu sektör araştırmasının başlangıç bulgularına dair Ön Raporu’nu sundu. Raporun açıklandığı gün Komisyon’un Rekabet Temsilcisi Margrethe Vestager, yaptığı açıklamada bir yandan şirketlerin online satış stratejilerini belirleme özgürlüğü olduğunu söylerken, öte yandan da rekabet otoritelerinin bu stratejilerin rekabet hukukuna uygun olup olmadığını kontrol etmesi gerekliliğine işaret etti. Vestager ayrıca, şirketlerin dağıtım anlaşmalarını gözden geçirirken Raporu dikkate almalarını istedi.

european_union_cross_border_sales-680x307Rapor, sektör araştırmasından elde edilen bilgiler ışığında hem pazarlardaki eğilimleri ortaya koyuyor hem de olası rekabet ihlali endişelerine dikkat çekiyor. Komisyon, bu Rapor ile ortaya çıkarılan veriler temelinde paydaşlar ile bir görüş alışverişi ortamını da tetiklemeyi hedefliyor. Hali hazırda, paydaşlara rapordaki bulgulara dair görüşlerini belirtmek üzere iki ay gibi bir süre tanıyor.

Sektör araştırması süresince Komisyon, online tüketici ürünü ve dijital içerik pazarlarında faaliyet gösteren 1.800’den fazla şirket ile temasa geçip, 8.000’den fazla dağıtım sözleşmesini incelemiş. Bulgular e-ticaretin, özellikle yarattığı şeffaflık ile fiyat rekabetini güçlendirdiğini ve tüketicilerin seçeneklerini arttırıp kendileri için en iyi teklifleri bulmalarına yardımcı olduğunu ortaya koyuyor. Beklendiği gibi Rapor, rekabeti kısıtlama potansiyeli olan bazı uygulamaları da dikkat çekiyor.

Tüketici ürünlerinin online satışı konusunda, perakendeciler arasındaki rekabet için fiyatın temel parametre olduğu söylenirken, üreticiler açısından temel parametrelerin ürünün kalitesi ve marka imajı olduğu belirtiliyor. Bu sebeple üreticiler ürünlerinin dağıtımını ve markalarının konumunu kontrol edebilecekleri uygulamaları adapte etmeye çalışıyorlar. Satışların sadece izin verilen satıcılar tarafından satılması prensibine dayanan seçici dağıtım sistemleri ise, Rapor’da önemli bir yer tutuyor. Buna ek olarak, üreticilerin sözleşmeye dayalı diğer başka kısıtlamaları da artan bir şekilde dağıtım anlaşmalarına dahil ettiklerine dikkat çekiliyor. Rapor’daki önemli tespitlerden bir tanesi de, sektör araştırması çerçevesinde ortaya çıkan bulguları dikkate alarak, Komisyon’un dağıtım anlaşmalarındaki online satılışları  kısıtlayan maddeleri daha yakından inceleme ihtiyacı duyacağı yönünde.

Öte yandan Rapor, yeniden satış fiyatının tespiti uygulamasının hem üreticiler hem de perakendeciler açısından artan online fiyat rekabetinden korunmak için uygulanabildiğini ortaya koyuyor. Minimum satış fiyatını gözleyebilen üretici ve perakendeciler fiyat rekabetinin etkisini minimize edebiliyorlar. Böylelikle, üreticiler hem ürünleri için toptan satış fiyatını hem de  perakendecilerin umduğu kar marjını koruyabiliyorlar. Bununla birlikte Rapor, çeşitli yazılımlar yoluyla fiyatlar konusundaki artan şeffaflığa da dikkat çekiyor ve bu durumun teşebbüslerin birlikte fiyat belirlemesini kolaylaştırdığını söylüyor.

Dijital içerik açısından ise, içerik sağlayıcılar için olan hakların ve koşulların bu alandaki rekabetin temel itici gücü olduğu belirtiliyor. Fakat, Rapor’da da dile getirildiği üzere, online içeriğin dağıtımı konusundaki hakların lisanslama yoluyla kullanılabilmesi yönünde henüz kayda değer bir dönüşüm yaşanmış değil. Halihazırdaki fikri mülkiyet haklarına dair lisanslanma anlaşmalarının ise, oldukça karmaşık ve çoğunlukla dışlayıcı olduğu tespiti yapılıyor.

Sözleşmelerdeki  coğrafi kısıtlamalar açısından ise, online dijital içerik sağlayıcıların çoğunluğunun diğer üye ülkelerden erişimi engelleyen “geo-blocking” uygulamalarını kullandıkları belirtiliyor.

Son olarak Rapor’a göre, lisanslamaya dair hangi uygulamaların rekabeti kısıtladığına karar verilmesi Komisyon’un söz konusu ürünlerin özelliklerini dikkate alarak olay bazında yapacağı incelemeler sonucunda netleşebilecek.

Komisyon’un Rapor’un nihai halini 2017’nin ilk çeyreğinde yayınlanması bekleniyor.

Emin Köksal

EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Got Credit]

Münih’de FIBA’ya ihtiyati tedbir

Münih Yerel Mahkemesi, Uluslararası Basketbol Fedarasyonu’nu (The International Basketball Federation – FIBA) Euroleague Basketball katılımcılarına yaptırım uygulamaktan men etti.

FIBA ve federasyonun Avrupa ayağı olan FIBA Europe, Euroleague ve Eurocup’a alternatif olarak, Avrupa genelinde bir basketbol ligi düzenlemek istedi. Euroleague ve Eurocup’ı 2000 yılından beri düzenlemekte olan Euroleague Basketball şirketi ile FIBA arasında, bu yeni ligin formatı üzerine görüşmeler sürüyordu; ancak görüşmeler 2015’te anlaşmazlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine, FIBA kendi ligini düzenleme kararı alsa da kimi takımlar Euroleague organizasyonlarına katılmayı tercih edecekleri yönünde bir tutum sergilediler.

7904893878_68017d41ae_oFIBA ise açılışını bu sonbaharda yapmayı planladığı kendi ligi ile bağlantılı olarak, ulusal federasyonların kendilerine bağlı kulüplerin yalnızca FIBA tarafından onaylanan etkinliklere katılmasını sağlamakla yükümlü olduğu yönünde bir kural getirdi. Bunun üzerine Federasyon’un yönetim kurulu, Euroleague’in etkinliklerini destekleyen ulusal federasyonların milli takımlarının FIBA’nın Avrupa organizasyonlarında yer alamayacağına karar verdi ve kendi üyesi bulunan kulüpleri bu konuda uyardı. Belirtelim ki, FIBA’nın düzenlemelerine uymayan ulusal federasyonlara ceza verme yetkisi bulunmakta. Bir diğer deyişle FIBA söz hakkın kendisinde bulunduğu uluslararası etkinlikler bakımından, milli takımları bu etkinliklere katılmaktan men edebilir.

Bu gelişmeler üzerine, Euroleague Şubat ayında FIBA’nın hakim durumunu kötüye kullandığı iddiası ile AB Komisyonu’na şikayette bulundu. Euroleague’in açıklamaları, Federasyon’un basketbol etkinlikleri açısından hakim konumunda bulunduğu ve takımların karar verme özgürlüğünü kısıtlayarak hakim durumunu kötüye kullandığı yönünde. Ayrıca, kulüplerin kollektif olarak Euroleague’in hisselerinin yarısından fazlasına sahip olduğu göz önünde tutularak, profesyonel spor organizasyonlarının düzenlenişi konusunda karar merciinin hissedarlar olması gerektiğini savunuyorlar.

Henüz AB Komisyonu’nun incelemesi sonuçlanmış değil, ancak Münih Yerel Mahkemesi, bir ihtiyati tedbir kararı verdi ve FIBA’yı kulüplere ve ülke federasyonlarına yaptırım uygulamaktan men etti. Rio de Janeiro’da gerçekleşecek yaz olimpiyatlarına katılacak takımların önümüzdeki ay belirleneceği ve ayrıca önümüzdeki yıl da uluslararası basketbol turnuvası Eurobasket’in düzenleneceği göz önüne alındığında, AB Komisyonu’ndan gelecek kararı beklemeden bir ihtiyati tedbir kararı alma yoluna gidilmesi mantıklı gözüküyor.

FIBA’nın merkezi Münih’te bulunduğu için Münih Yerel Mahkemesi’nde açılan davada verilen bu karara, 6 Haziran 2016 tarihinde FIBA tarafından itiraz edildi. Şimdi, Münih Bölge Mahkemesi’nin konu ile ilgili karar vermesi bekleniyor.

– Gülce Korkmaz –

İngiltere’nin mobil şebeke sahipleri dörtte kaldı

Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik işlem AB Komisyonu tarafından kabul görmedi. Dilara Yeşilyaprak anlatıyor.

İngiltere’nin mobil telekomünikasyon hizmeti sağlayıcılarından Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik yaklaşık £10.3 milyar değerindeki işlem, Mart 2015’ten beri gündemdeydi.  İşlem ile birlikte, Three UK’in ana şirketi Hutchinson CK’nin İngiltere’de 30 milyon üzeri müşteri ile beraber %40 üzerinde mobil telefon kullanıcısına sahip olması beklenmekteydi. Bununla birlikte, İngiltere’nin dört şebeke sahibi üçe inecek; mobil telekomünikasyon hizmeti sağlayan şirketler arasında Hutchinson, Vodafone ve BT kalacaktı.

Söz konusu işlem, Aralık 2015’te AB Komisyonu tarafından değerlendirilmeye başladı. Bu süreçte, hem İngiltere Rekabet Otoritesi (CMA) hem de İngiltere Telekomünikasyon Düzenleme Kurumu (OFCOM) işleme ilişkin rekabetçi endişelerini dile getirdi.

İşleme izin verilmesi umudundaki Hutchinson CK birçok kez sunduğu taahhütleri gerçekleştirmeye hazır olduğunu dile getirmişti. Zira bir yandan Three UK geçtiğimiz Ocak ayında BT’nin EE’yi devralmasının artçı etkilerini yaşamaya; diğer yandan rakibi EE ve Vodafone ise pazardaki güçlü konumlarını ellerinde tutmaya devam ediyordu. Bu doğrultuda, sunulan taahhütler arasında 5 senelik fiyat sabitlemesi, Sky, Virgin, Tesco gibi işletmeciler ile şebeke paylaşımı yanı sıra pek çok kişi tarafından iddialı olarak değerlendirilen geniş kapsamlı bir yatırım programı da bulunmaktaydı. Ancak, Three UK ve O2’nun birleşmesine yönelik işlem AB Komisyonu tarafından kabul görmedi.

Margrether Vestager işleme yönelik yaptığı açıklamalarda mobil telekomünikasyon sektörünün rekabetçi olmasını istediklerini, rekabetçi bir sektörün uygun fiyatta ve iyi bağlantı kalitesinde inovatif mobil hizmetler sağlanmasını destekleyeceğini dile getirdi. Söz konusu işlemin İngiltere’nin mobil telekomünikasyon sektörü için olumlu sonuçlara yol açmayacağını değerlendiren Vestager, işlem ile beraber mobil şebeke altyapısını etkileyecek bir pazar liderinin doğacağını belirterek, tüketicilerin seçeneklerinin ürün ve fiyat bakımından kısıtlanacaklarını öngördüklerini ifade etti. Vestager açıklamalarında söz konusu işlemin hızlı gelişen sektör olan mobil telekomünikasyon sektörü için pek çok rekabetçi endişe doğurduğunu açıklarken aynı zamanda Hutchinson tarafından sunulan taahhütlerin yeterli bulunmadığını söyledi. Vestager’in Twitter üzerinden yaptığı açıklamalar AB Komisyonu’nun değerlendirmelerini kısa ve net bir şekilde açıklıyor:

AB Komisyonu’nun kararına yönelik Hutchinson CK tarafından yapılan açıklamalarda ise şirketin Komisyon kararını iyice inceleyip tavaf ederek temyize gideceği ve işlemi zorlayacağı yönünde ifadeler yer alıyor. Özellikle de Almanya ve İrlanda’da telekomünikasyon sektöründe izin alan birleşme ve devralma işlemleri sonrasında, Three UK ve O2 işlemine haksız yere izin verilmediğine ilişkin açıklamalar bulunuyor.

Bonus: AB Komisyonu tarafından Hutchinson CK’nin Italya’daki iştirakinin faaliyetleri ile rakibi konumundaki mobil operatör Wind’in birleşmesi işlemi incelenmeye devam ediyor. AB Komisyonu’nun İtalya’daki işleme yönelik son sözünü merakla bekliyoruz.

Motorlu taşıtlar sektörüne ilişkin yeni tebliğ taslağı

Motorlu taşıtlara yönelik tebliğ taslağı görüşlere açıldı. Taslağı Hakan Demirkan özetledi.

Rekabet Kurumu nezdinde motorlu taşıtlar sektöründeki düzenlemelerin etkinliği üzerine bir dizi çalışma yürütülmekteydi. Bu çerçevede 2005/4 sayılı Tebliğ ve buna ilişkin Kılavuz’un etkilerinin ölçülmesi adına “Motorlu Taşıtlar Sektör Araştırması Raporu” hazırlanmış ve AB Komisyonu’nun da aralarında bulunduğu birçok kuruluş ile görüşmeler yapılmıştı. Geçtiğimiz günlerde söz konusu çalışmalar neticesinde hazırlanan yeni Tebliğ ve Kılavuz Taslağı Rekabet Kurumu sitesinde yayınlandı ve kamuoyu görüşüne açıldı.

1411771089520Söz konusu metinler incelendiğinde, birçok yeni düzenlemenin getirildiği göze çarpıyor. İlk olarak yeni Taslak ile birlikte motorlu araçların dağıtımı bakımından rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebilmesine izin verildiği görülüyor. Yine Taslak Tebliğ’de son yıllarda sayıları giderek artan bakım onarım zincirleri bakımından özel düzenlemeler yer alıyor. Bu kapsamda bakım onarım zincirleri bakımından zincir servislere rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebileceğinin düzenlendiğini ifade edelim.

Yeni Taslak Tebliğ’de dikkat çeken bir diğer husus ise 2005/4 sayılı Tebliğ’de yer alan farklı eşik sisteminin terk edilmesine ilişkin. Bilindiği üzere 2005/4 sayılı Tebliğ kapsamında satış pazarlarında grup muafiyetinin uygulanabilmesi için pazar eşiği, münhasır dağıtım sistemi için %30, niceliksel seçici dağıtım sistemi için ise %40 şeklinde yer almakta. Yeni Taslak Kılavuz’da bu ayrımın dağıtım sistemlerinin kurulması açısından bir etkinlik sağlamadığı ifade ediliyor. Bu çerçevede Taslak Kılavuz’da “satış pazarı bakımından sistemin basitleştirilerek tüm dağıtım sistemlerinin grup muafiyetinden yararlanmasının tek bir eşik (%30) çerçevesinde değerlendirilmesi” uygun bulunmuş.

Son olarak  motorlu taşıtların garantisine ilişkin önemli eklemeler yapıldığını da belirtelim. Buna göre artık, garanti kapsamında olmayan ve bedeli tüketiciler tarafından karşılanan bakım ve onarımların özel servislere yaptırılması durumunda, garanti döneminde taşıtta bir arıza meydana halinde, özel servisin yaptığı bakım onarım işlemi ile söz konusu arıza arasında illiyet bağı kurulmaksızın taşıtlar garanti kapsamı dışında bırakılamayacak.

İlgililer Taslak Tebliğ ve Kılavuz’a ilişkin görüş ve değerlendirmelerini 04.04.2016 tarihine kadar duzenleme@rekabet.gov.tr e-posta adresinden Kurum’a iletebilir.

Dikey Anlaşmalarda da Pişmanlık Mümkün

Bilindiği şekliyle pişmanlık mekanizması, kartel oluşumlarında ceza almayı engellemek üzere kullanılıyor; bunun haricinde rekabet soruşturmalarında, hakim karşısına takım elbise giyip çıkmakla taciz suçundan sıyrılmak gibi bir durum mümkün olmuyor. (Pişmanlık Programları hakkında ofis arkadaşlarım Şebnem ile Ali’nin yazdıkları bültene bakabilirsiniz). Her ne kadar kartel harici pişmanlık ve cezasızlık mümkün olmasa da şirketin soruşturma kapsamında gösterdiği tutumun verilecek ceza miktarını ciddi oranda etkilediğine ilişkin örnek bir karar çıktı.

Alman Bundeskartellamt, dikey ilişkide bazı “lider ürünler”in yeniden satış fiyatının belirlendiğinin tespit edildiği soruşturma neticesinde LEGO’yu 130.000 EUR gibi nispeten düşük bir cezaya mahkum etmiş. Şöyle ki Bundeskartellamt’ın 12 Ocak 2016 tarihli kararında tespit edildiği üzere, LEGO’nun satış temsilcileri, kuzey ve doğu Almanya’daki bazı bayilerini 2012 ve 2013 senelerinde bazı ürünlerin mağaza fiyatlarını yükseltmesi konusunda  zorlamış ve hatta ürünlerin istenildiği fiyatlardan aşağıya satılması halinde tedarik etmeyeceklerine dair tehdit etmişler. LEGO basın açıklaması yaparak, söz konusu satış temsilcilerinin davranışlarının, LEGO’nun global uyum programını ihlal ettiğini ve Almanya’da sınırlı bir coğrafi alanda yalnızca 20 farklı LEGO ürününü kapsadığını belirtmiştir. Soruşturmanın yanı sıra LEGO, şirket içi rekabet uyumu denetim başlatarak, bulgularını Bundeskartellamt ile paylaşmış. Soruşturmadan bağımsız olarak yürütülen şirket içi denetim sonucunda ise global uyum programlarının ve çalışanların eğitim programlarının genişletilmesinden, soruşturmaya konu olan davranışlarda bulunan çalışanların işten çıkarılmasına kadar varan kararlar uygulamaya konulmuş. LEGO’nun rekabet kurallarına gösterdiği bağlılık ve soruşturma kapsamında kuruma sağladığı desteğin faydaları, kendisini cezanın miktarında gösterdi.

Yukarıdaki incelemede LEGO’nun tutumunu şirketler için “iyi örnek” olarak sunarsak Volkswagen emisyon oranları hakkında yürütülen incelemeler kapsamında Volkswagen nasıl bir tutum sergilenmemesi gerektiğine ilişkin iyi bir örnek oluşturabilir.

LEGO kararında iki dikkat çekici nokta bulunuyor. İlk olarak Avrupa Birliği sektör incelemelerine paralel olarak Bundeskartellamt’ın oyuncak üreticilerini markaja alması, rekabet kurumları arasındaki yakın ilişkiye işaret ediyor. İkinci dikkat çekici nokta ise kural olarak pişmanlık mekanizmasının dikey anlaşmalara uygulanmaması dolayısıyla aslında cezadan muafiyet veya indirim uygulanmamasına rağmen soruşturma esnasında kurum ile sağlanan işbirliği, ceza miktarının belirlenmesinde etkili olabiliyor. Bu noktada kurum ile işbirliği yapabilmesi adına şirketlerin rekabet uyumu denetim hizmeti almaları, çalışanların şirket yönetiminden habersiz olarak gerçekleştireceği rekabet ihlallerinin tespit edilmesi açısından önemli gözüküyor.

5G alt yapısına PPP desteği

Güniz Çiçek, 5G-PPP projesini anlatıyor.

20-22 Ekim 2015 tarihleri arasında Lizbon’da yapılan ICT 2015 (Information and Communication Technologies – Bilgi ve Haberleşme Teknolojileri) konferansı sektörün önde gelen teknoloji firmaları ve akademisyenlerin aktif katılımları ile yoğun bir programa sahne oldu. Bu yılki tema, ICT kısaltmasından da faydalanılarak belirlenen Innovate, Connect, Transform‘du. Konferansın en dikkat çeken ve gelişmeleri merakla beklenen konusu ise 5G-PPP olarak adlandırılan proje oldu.

5G-PPP-200x1555G-PPP, 2020 yılı itibarı ile Avrupa’nın 5G teknolojisi alt yapısını oluşturmayı hedefleyen AB Komisyonu, iletişim sektörü, kobiler ve araştırmacıların ortak girişimi programı. Bu program, aynı zamanda, 80 milyar Avro ile Avrupa’nın gelmiş geçmiş en büyük araştırma ve inovasyon programı olan Horizon-2020 adlı programın da tamamlayıcı bir parçası. 5G-PPP adından da anlaşılacağı üzere bir kamu özel ortaklığı modeli olma özelliğini taşımasının yanı sıra bu alanda gerçekleştirilen en geniş kapsamlı ortaklıklardan birisi olarak karşımıza çıkıyor.

2020 yılı ile birlikte, 5G teknolojisinin hayatın her alanına yerleşmesi ve sadece insanların değil her türlü cihazdan ulaşım ve üretim araçlarına, doğal yaşam ve enerji üretiminden iş dünyası, sağlık ve şehir yaşamına kadar uzanan ağın parçası olması bekleniyor. Tabi bu teknolojinin etkin ve yaygın şekilde kullanılabilmesi için ihtiyaçların projelendirilmesi ve alt yapının da sağlam kurulması gerekiyor.

AB Komisyonu 2012 yılında bu konudaki farkındalığını faaliyete döktü ve ilgili diğer kuruluşlar ile birlikte bu alt yapının nasıl oluşturulacağına yönelik bir yöntem ve yol haritası belirledi.

Programın hedeflendiği şekilde sonuçlandırılması durumunda 2020 yılından itibaren;

  • 100 kat daha fazla kablosuz bağlantı kapasite,
  • %90 oanında enerji tasarrufu,
  • 7 trilyon ağa bağlantı noktası (insansız her türlü birim),
  • %99.999 güvenilirlikle sistem işeletimi sağlanması planlanıyor.

Program 3 safhadan oluşuyor: ilk safha araştırma ve ilk projelerin başlatılması, ikinci aşama optimizasyon ve üçüncü aşama geniş ölçekli denemeler ve hayata geçirme.

İlk safha hayata geçirildi ve 83 teklif arasından seçilen 19 projeye (ilk dalga projeler olarak da tanımlanıyor) Temmuz 2015 ayından itibaren topluca başlandı. Başlatılan bu 19 projenin gelecek nesil iletişim sisteminin kısıtlı kaynaklar ile yaygın, etkin, güvenilir ve yüksek kapasiteli olarak var olabilmesine yönelik farklı alanlara odaklanan ancak ana hedef için birbirini destekleyecek şekilde olmasına gayret edilmiş.

PPP modeli yaklaşımının, her geçen gün kendisine yeni bir mecra bulduğu ve ihtiyaca göre esnek çözümlerin sunulmasında kilit rol oynadığı biliniyor. Avrupa’nın, öngörüsü ile rekabet üstünlüğü elde etmek için giriştiği bu programda da PPP daha programın en başından beri düşünülen çözüm yaklaşımı oldu. Diğer yandan, sağlık, eğitim, ulaşım sektörlerindeki gibi hizmetin nispeten daha somut olduğu ve AR-GE’ye dayanmayan projelere nazaran daha yoğun bir araştırma dönemi içermesi, daha önceden yapılmakta olmayan bir hizmetin sağlanmasını hedeflemesi ve ilk sonuçlarını uzun vadede ortaya çıkarabilecek olması nedeniyle 5G-PPP gibi bir proje için öngörülen PPP yaklaşımı da diğerlerinden biraz farklı şekilde değerlendirilmeli.

Klasik PPP modellerindeki risk transferi, motive edici unsurlar, çeşitli muhtemel durumlara ilişkin çözümleri kapsayan belirli bir sözleşme disiplini gibi değişkenleri 5G-PPP’de de görmek mümkün ancak asıl kafaları kurcalayan hususlar başka:

  • Projelerin yoğun bir ARGE içermesine bağlı olarak herhangi bir projedeki gecikme ve belki de başarısızlığın diğer projelerin süreçlerine ve genel program hedeflerine etkisinin nasıl olacağı,
  • Projelerin 20’den fazla değişik ülkeyi içermesi ve her ülkenin mevcut gelişmişlik düzeyinin aynı olmaması dikkate alındığında coğrafi bölge olarak da ayrım yapılması gerekmez miydi sorunsalı,
  • Bu proje aslında, yakın zamanda uzak doğu ve amerika eksenine kaymaya başlayan iletişim ve teknoloji üstünlüğüne karşı bir müdahale veya kendi firmalarını daha rekabet edebilir kılma amacıyla yapılmış bir hamle olarak değerlendirilebilir mi sorusu.

Sorunların cevabı mı… henüz değerlendirme yapacak kadar veri birikmediğinden hep birlikte bekleyip göreceğiz.

AB Komisyonu’nun açtığı davaya ret

Asansör karteli olarak bilinen soruşturmanın yankıları devam ediyor. Güniz Çiçek son durumu paylaştı.

Birçoğumuzun hatırlayacağı gibi 2007 yılında AB Komisyonu, kartel oluşturdukları gerekçesiyle asansör ve yürüyen merdiven sektörünün devleri ThyssenKrupp, Schindler, KONE ve Otis’e 992 milyon avroluk rekor düzeyde bir para cezası vermişti. Komisyon, teşebbüslerin iştirakleriyle birlikte Almanya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’da asansör satışı, kurulumu, bakımı ve modernizasyon alanlarında 1996-2004 yıllarında sabit fiyat uyguladıkları, ihalelere fesat karıştırdıkları ve gizli ticari bilgileri paylaştıkları gerekçesiyle böyle bir karar vermişti.

3020867-poster-p-1-how-an-elevator-will-change-the-skylineDiğer yandan Komisyon, kartelin etkili olduğu dönemde Belçika ve Lüksemburg’daki ofislerinin asansörlerini değiştirdiği için kartelden tüketici olarak zarar gördüğünü öne sürmüş ve Haziran 2008’de Brüksel Ticaret Mahkemesinde dört teşebbüse karşı 7 milyon Avro tazminat talepli bir dava açmıştı. Komisyon bu davada, uğranılan zarar olarak, bahsi geçen ihaleler nedeniyle ihaleye davet sürecinde yapmış olduğu masrafları ve ihlal süresince söz konusu asansör şirketleriyle akdettiği bakım ve modernizasyon sözleşmelerini göstermişti.

Bahsi geçen davada ilk derece mahkemesi öncelikle Komisyon’un kendi ortaya çıkarıp cezalandırdığı kartelden bu defa tüketici olarak tazminat talep etmesinin, mahkemeye erişim hakkı ve silahların eşitliği prensipleri bakımından AİHS’nin 6. maddesine uygunluğu ve diğer yandan Komisyon’un AB Kurumları adına hareket edebilme yetkisi konusunda inceleme yapmıştı. Yerel mahkeme, yapmış olduğu inceleme sonucunda Komisyon’un silahların eşitliği çerçevesinde hareket ettiğine karar vermiş ve yine Komisyon’un AB Kurumları adına da hareket ederek bu davayı açmış olmasını hukuka uygun bulmuştu.

Davanın sonraki aşamalarında ise Brüksel yerel mahkemesi tazminata hükmedebilmek için gerekli olan şartların varlığına ilişkin yaptığı incelemede Komisyon’un vermiş olduğu kartel kararı ile bağlı olduğundan hukuka aykırı fiil şartının gerçekleştiği tespitini yapmış ancak, “zarar”ın varlığı konusundaki değerlendirmesi uzun sürmüştü.

Yerel mahkeme, zararın varlığına ilişkin değerlendirmede ihlal (kartel) hiç gerçekleşmeseydi nasıl bir durum söz konusu olacaktı, diğer bir ifade ile “ihlal olmasaydı senaryosu” ya da “karşıolgusal senaryo” adı verilen yöntemi kullanarak Komisyonun sunduğu deliller üzerinde ayrıntılı bir inceleme gerçekleştirdi. Davanın açıldığı sırada (2008) ilgili mevzuat henüz yürürlükte olmadığından yerel mahkeme kartellerin zarara neden olduğu adi karinesine ilişkin başvuruyu dikkate almadı. Diğer yandan yerel mahkeme, ilgili piyasadaki fiyatların yükselmesinin nedenlerinin çok değişken olabileceği nedeniyle varsayımsal karşıolgusal senaryonun çok fazla kesin olmayan olgulara dayanması nedeniyle Komisyon tarafından davada sunulan delillerin zararın varlığı konusunda yetersiz olduğunu değerlendirildi ve sonuç olarak davayı reddetti.

Diğer yandan, Rekabet Zararlarına İlişkin Direktif’in (Antitrust Damages Directive) (2014/104/EU), Brüksel yerel mahkemesinin red kararını açıklamasından yalnızca bir iki gün önce yürürlüğe girmesi de son derece ironik bir gelişmeydi. Nitekim söz konusu düzenleme rekabet ihlallerinden zarar gören tüketicilerin ve işletmelerin bu zararlarını açacakları toplu tazminat davaları (class action) yoluyla gidermelerinin yolunu açıyor. Ayrıca Direktif, zararın varlığı konusunda tespit edilen ihlalin tüketicileri zarara uğrattığını adi karine olarak kabul etmesi ve ispat külfetinin davalı tarafta olduğunu belirlemiş olması rekabet ihlallerine karşı açılan tazminat davaları konusunda tüketicilere büyük kolaylık getiriyor.

Diğer yandan, söz konusu Direktifin yürürlüğe girmiş olması akıllarda yeni bir sorunun oluşmasını engellemeye yetmiyor. Acaba Direktif, Komisyon’un açtığı davaya konu edilen kartelin etkili olduğu dönemde yürürlüğe girmiş olsa idi bu durum davanın seyrini ve sonucunu değiştirecek miydi? Bu sorunun cevabını bilemeyeceğiz ancak Direktifin yürürlüğe girmesiyle birlikte rekabet ihlallerinden doğan tazminat taleplerinde artış olacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

 

 

 

AB roaming ücretlerini sıfırlıyor

Geçtiğimiz hafta AB, üye 28 ülkede Haziran 2017 itibariyle roaming ücretlerini sonlandırma kararı aldı. Böylelikle AB ülkelerindeki mobil aboneleri, konuşma, SMS, ve veri kullanımı için AB içerisinde herhangi bir ekstra ücret ödemeyecekler.

roaming-logo1Aslına bakarsanız AB bu ücretleri önümüzdeki yaz (Haziran 2016) itibariyle sonlandırmayı planlıyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Pazarlıklar sonucu bu tarih bir yıl ötelendi.

Roaming ücretlerinin sonlandırılmasına geçiş kademeli bir şekilde devreye girecek. Örneğin, Nisan 2016 itibariyle operatörlerin uygulayabileceği en yüksek ücretler şu şekilde olacak:  SMS başına hali hazırda 6 cent olan roaming ücreti 2 cent’e;  dakika başına 19 cent olan ses roaming ücreti 5 cente; MB başına 20 cent olan veri roaming ücreti de 5 cente düşürülecek.  Böylelikle 2007 yılından bu yana roaming ücretlerinde yaşanan düşüş %90’lara ulaşacak.

AB’yi iletişim teknolojileri anlamında bir bütün haline getirmeyi amaçlayan bu kararlar,  Dijital Tek Pazar yaratmanın da en önemli adımları. Özellikle Amerikan firmalarının hakimiyetinden rahatsızlık duyulmasının, AB’nin bu alandaki düzenlemelere dair faaliyetlerine ağırlık vermesinin bir sebebi olarak görülüyor. Zira geçtiğimiz hafta AB, bir önemli karar daha aldı. Umulmadık bir şekilde, ağ tarafsızlığı konusunda Amerika’da yürürlüğe koyulan düzenlemeden daha esnek bir düzenleme konusunda bir karara imza attı.

Her ne kadar AB’nin roaming ile ilgili kararı operatörler haricinde geniş bir kesimde memnuniyet yaratmış görünse de, ağ tarafsızlığı ile ilgili karar için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Zira şimdiden tartışmalar başladı ve üye ülkelerde ağ tarafsızlığı konusunda farklı yasal düzenlemelerin olması tartışmayı daha da büyüteceğe benziyor.

Dikey anlaşmalarda serbestleşme sinyali

“Given its limited capacity, ACM must always choose what market problems and consumer problems it will tackle.”

Hollanda rekabet otoritesi, AB Komisyonu ve üye ülkelerin çoğunluğuna oranla radikal bir kararla, rekabet ihlali içeren dikey anlaşmalara ilişkin soruşturmaları yalnız tüketicinin zarar görme riskinin yüksek olduğu durumlarda açacağını duyurdu. ACM’in internet sitesi üzerinden yayınladığı Kılavuz’da her ne kadar nelere izin verilip verilmediği tam olarak açıklanmamış olsa da genel hatlarıyla çıkış noktasının tüketiciye verilen zarar olduğu anlaşılabiliyor.

Resale-Price-MaintenanceBahsi geçen karara göre, ACM öncelikle anlaşma taraflarının pazar güçlerini saptayacak, üreticinin talebine aykırı olarak yeniden satıcı tarafından uygulanan dikey anlaşmaları inceleyecek ve son olarak da potansiyel etkinlik gelişmelerini dikkate alacak. Bu üç kriteri kılavuzda sayılan örnek senaryolarla da pekiştirmek mümkün. Örneğin Senaryo 2 uyarınca elektrikli aletler üretimi yapan firma bayilerine fiyat önerisinde bulunuyor ve seçici dağıtım sistemi uyguluyor. Üretici tarafından tavsiye edilen fiyatlara uymayan bayilere daha az avantajlı tedarik koşulları uygulanıyor ve nihayetinde sözleşmeleri feshediliyor. Söz konusu üreticinin faaliyette bulunduğu elektrikli aletler pazarındaki pazar payı oldukça düşük, rakip sayısı fazla ve rekabet yoğun.

İşte bu durumda, yani bildiğimiz “yeniden satış fiyatının belirlenmesi” halinde, ACM, elektrikli alet pazarında rekabetin yoğun olduğunu ve bu nedenle üreticinin fiyatı aşırı derecede yükseltemeyeceğini ifade ederek aslında yeniden satış fiyatı belirlemenin tüketici yararına olacağını düşünüyor.

Peki ya Hollanda’nın bu yeni politikasını Türkiye için düşünürsek durum ne olur? Acaba Türkiye Hollanda tarafında mı yoksa bu görüşe oldukça zıt tavır sergileyen AB Komisyonu tarafında mı kendine bir koltuk bulur?

Misal, yukarıda kılavuzdan alıntılanan senaryoya benzer bir yakın tarihli bir Rekabet Kurul kararını ele alalım: 2014 yılında Çilek Mobilya’nın Trabzon ilindeki yetkili satıcılarının yeniden satış fiyatını belirlediği iddiasıyla önaraştırma açılıyor. Dosyada “alternatif pazar tanımları açısından rekabetçi endişe yaratmayan işlemlerde Kurul’un ilgili pazar tanımlamayabileceği” ifade edilerek ilgili ürün ve coğrafi pazar tanımı yapılmıyor. İnceleme sonucunda Çilek Mobilya’ya soruşturma açılmasına gerek olmadığı ve fakat Rekabet Kanunu’nun 9/3. maddesi doğrultusunda görüş bildirilmesi yönünde karar alınıyor. Soruşturma açılmamasının temel sebebi, yapılan yerinde incelemelerde yeniden satış fiyatının belirlendiği yönünde herhangi bir delil bulunamaması iken yetkili satıcılık sözleşmesi hükümlerinin yeniden satış fiyatını belirlemeye olanak vermesi sebebiyle görüş gönderiliyor.

Görece rekabetin yoğun ve fakat pazar gücünün yüksek olduğu, coğrafi anlamda ise sınırlı bir bölgenin ele alındığı karar, aslında Hollanda rekabet otoritesinin yukarıda ele alınan senaryosuna çok benziyor.  Ancak görüldüğü üzere Rekabet Kurulu nezdinde yeniden satış fiyatının tespiti “hard-core” ihlal niteliği taşıyor ve tarafların pazar gücü, etkinlik değerlendirmesi veya tüketici faydası gibi alternatif kriterler dikkate alınmıyor. Dolayısıyla en azından yakın bir zaman içerisinde AB Komisyonu’nun bakış açısından ayrılmak pek de mümkün görünmüyor.

Avrupa Hava Trafiği Yönetimi projeleri için ortak fon

AB Komisyonu tarafından oluşturulan Yenilik ve Ağları Yürütme Ajansı (INEA), AB programlarından biri olan Avrupa’yı Birbirine Bağlama Projesi (CEF) kapsamında çalışmalar yürütüyor.

Tek Avrupa Seması Hava Trafiği Yönetimi Araştırma Programı (SESAR) ise önümüzdeki 30 yıl içinde dünya çapında hava ulaşımının güvenli ve akıcı olmasını sağlayacak yeni nesil hava trafik idare sistemleri geliştirmeyi amaçlıyor.

Bu kapsamda, SESAR ile AB Komisyonu Aralık 2014’te dönüm noktası olarak kabul edilebilecek bir ortaklık anlaşması imzaladı. Komisyon, bu anlaşmayı imzalarak Avrupa Hava Trafiği Yönetim (ATM) sisteminin modernizasyonunu ve ortak projeleri uygulamaya geçirmeyi amaçlıyor.

CEF’in 2014 yılı Taşıma Çağrısı üzerine Komisyon; imzalamış olduğu ortaklık çerçevesinde ATM projeleri için 329 milyon euro ortak fon sağladı. Burada, ATM’nin modernizasyon çalışmaları kapsamında sektörün, ilk projelerin uygulanabilmesi için toplamda yaklaşık 650 milyon euro kamu özel sektör yatırım teşviğinden faydalandığını belirtmek gerekir.

Bundan sonra SESAR yürüttüğü açılım politikası kapsamında seçilen bütün uygulama projelerini koordine edip, takibini gerçekleştirecek. Komisyon bu teşvik sistemi ile proje kapsamındaki hissedarları uygulayıcı ortak haline getirip SESAR ile imzalamış olduğu ortaklık anlaşmasına dahil edecektir. Bu ortak pilot proje ile amaçlanan yasal mekanizmanın artık Avrupa üye devletlerin düzenlemeleri şeklindeki sınırlarından çıkıp, operasyonel hissedarlarla birlikte imzalanan bağlayıcı sözleşmelere dönüşmesini sağlamaktır.

3 hafta önce SESAR Açılım Programı’nın 1. Versiyonu Komisyon’a ulaştı. Bu versiyon ATM teknolojisinin pilot proje kapsamında nasıl modernize olacağını açıklıyor, 2015 yılındaki INEA CEF Taşıma Çağrısının temellerini şekillendiriyor ve ayrıca 2014 yılı Taşıma Çağrısı’nda belirtilen ATM projelerini içeriyor.

Bu sistemin önemi Avrupa Hava Navigasyon Hizmet Sağlayıcıları, havaalanları, havayolları ve ordu tarafından yapılacak yatırım planlarına yol göstermesidir. Bu sistem ile birlikte, AB’ye, ekonomisinin desteğiyle güvenli ve etkin hava taşımacılığı sistemini ve istihdamı garanti eden bir altyapı çalışması sunuluyor.

Telekomda tek pazar için büyük adım

AB yetkilileri, 2017 yılının Haziran ayında mevcut telekomünikasyon düzenlemelerinde önemli bir değişikliğe imza atılacağını ve GSM işletmecileri tarafından, AB üye ülkeleri arasında, uluslararası roaming ücreti talep edilmesinin kesin olarak sonlandırılacağını açıkladı. Böylece diğer AB üye ülkelerine ziyarete giden AB vatandaşları (ve tabi sıklıkla Brüksel’e gitmek durumunda kalan AB yetkilileri), mobil ses, SMS ve data hizmetlerinden kendi ülkelerindeki fiyatlarla yararlanabilecek.

Cloud Computing And Wireless Communications

Roaming konusuna ilişkin düzenleme tüketici organizasyonları tarafından büyük sevinçle karşılanırken, büyük GSM işletmecileri ve GSM İşletmecileri Birliği (GSMA) düzenlemeye tepki gösterdi. Vodafone ve Deutsche Telekom gibi önemli pazar gücüne sahip olan işletmeciler, roaming için ek ücret alınmasının yasaklanmasının beklenmeyen etkilere yol açacağını ileri sürüyor. Buna göre, işletmeciler roaming’den elde edilen gelirleri genellikle altyapı yatırımlarında kullanıyor ve bu gelirin ortadan kalkması halinde altyapı yatırımlarının sekteye uğraması riski bulunuyor. Yatırımların aksamaması için ise, roaming’de yaşanan değer kaybının diğer hizmetlerden çıkarılması gerekebilir ki bu durumda tüketicinin daha çok önemsediği bazı hizmetlerde fiyat artışları da kaçınılmaz olabilir (waterbed effect).

Aslında mevcut durumda GSM işletmecileri iktisat literatüründe “Ramsey fiyatlaması” adı verilen bir uygulamadan faydalanıyorlardı. Bu uygulama, sunulan hizmetin birden çok parçaya ayrılarak ücretlendirilmesinin mümkün olduğu durumlarda, talep esnekliği yüksek olan hizmette düşük fiyat, talep esnekliği düşük olan hizmette ise yüksek fiyat alınmasını öneriyor. Bu sayede, talep tarafında önemli bir sorun yaşamadan karlılığın artırılması da mümkün olabiliyor. AB Konseyi ve Parlamentosu, Komisyon’un bulguları ışığında bir müdahalede bulunana kadar, roaming hizmetleri de bunun iyi bir örneğini teşkil ediyordu. Abonelerin kendi ülkelerindeki hizmetler bakımından oldukça yüksek olan talep esnekliği, çeşitli nedenlerle roaming hizmetlerinde ciddi derecede düştüğünden, işletmeciler de bu hizmetlere ilişkin fiyatları karlı olarak maliyetlerin çok üzerine çıkarabiliyordu. Ancak Haziran 2017’den itibaren, ulusal ve uluslararası ücretlerin eşitlenmesi zorunlu hale geleceğinden bu ihtimal de ortadan kalkmış olacak.

Acaba Türkiye’de durum nedir?

Ülkemizde GSM işletmecileri yukarıda izah edilen uygulamaya aynen devam ediyor ve roaming hizmetleri için talep edilen fiyatlar maliyetlerin çok çok üzerinde yer alıyor. Sorunu giderebilecek AB benzeri bir uluslarüstü otorite olmaması da çok büyük sorun yaratıyor. Mevcut durumda, bir ülkede faaliyet gösteren işletmecinin abonelerinin diğer ülkede roaming hizmeti alabilmesi için, bu işletmecinin diğer ülkedeki bir işletmeci ile anlaşması gerekiyor. Yani ses, SMS ve data hizmetleri öncelikle abonenin kendi ülkesindeki işletmeci tarafından (toptan seviyede) diğer işletmeciden satın alınıyor ve sonra (perakende seviyede) aboneye yeniden satılıyor. Dolayısıyla pazara yönelik müdahalelerin farklı ülkelerdeki işletmecilerin toptan pazarda uyguladığı fiyata da müdahale edebilmesi gerekiyor.

AB Konseyi ve Parlamentosu’nun düzenlemeleri tüm üye ülkelerdeki işletmecileri bağladığından, AB’de toptan seviyedeki fiyatlar düzenlenebiliyor. Bir diğer deyişle, herhangi AB üye ülkesindeki Parlamento’nun işletmecinin, diğer ülkedeki işletmeciden roaming hizmetleri için talep edebileceği azami ücret Komisyon ve kontrolü altında. Toptan pazardaki maliyet kontrol edildiğinde, işletmecilerin perakende seviyede kendi abonelerinden talep edebileceği ücrete de bu maliyete dayalı bir tavan getirilebiliyor ve dolayısıyla doğrudan fiyata yönelik düzenlemeler yoluyla roaming ücretlerinin oldukça düşük seviyelerde kalması sağlanabiliyor.

Oysa ülkemizde BTK’nın diğer ülkelerdeki işletmecilerin Türkiye’deki işletmecilerden alacağı fiyata müdahale etmesi söz konusu değil. BTK toptan seviyeye müdahale edemediğinden, perakende seviyeye yönelik bir adım atmaktan da haklı olarak kaçınıyor. Bu sebepten ötürü, Türkiye’deki roaming ücretlerinin düzenleyici kurum müdahalesiyle çözülmesi de mümkün görünmüyor.

AB’deki çözüm Türkiye için geçerli olmadığından, ülkemizde sorunun ortadan kalkması ya da biraz olsun hafifletilebilmesi için akla gelen tek alternatif rekabet hukuku kurallarının 02f2ba6uygulanmasıdır. Mevcut durumda roaming hizmetlerindeki rekabetin sınırlı seviyede kalmasında, işletmecilerin pazar gücüne sahip olması da rol oynuyor. Türkiye pazarında önemli pazar payına sahip olan ve dolayısıyla yurt dışına çok sayıda abone gönderen işletmeciler, yurt dışında roaming hizmeti alacağı işletmeciyi seçerken, işletmecinin kendisine sunduğu fiyatı değil, karşılık olarak Türkiye’ye gönderebileceği abone sayısını dikkate alıyor. Hal böyle olunca, farklı ülkelerde yüksek pazar gücüne sahip işletmeciler karşılıklılık prensibine dayalı sözleşmeler imzalıyor ve küçük işletmeciler ne kadar rekabetçi teklifler sunarsa sunsun, pazardan pay elde edemiyor. Toptan pazarın önemli bir bölümünün küçük işletmecileri kapanması dolayısıyla, bu işletmecilerin perakende seviyede de rekabetçi teklifler sunması zorlaşıyor.

Esasen 2013 yılında Rekabet Kurumu roaming pazarındaki bu uygulamaların Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddelerine aykırı olduğu yönünde bir şikayeti inceledi. Ancak Kurul yaptığı incelemeler neticesinde söz konusu anlaşmaların Kanun’un 4. veya 6. maddelerini ihlal ettiğine dair yeterli delil olmadığı gerekçesiyle soruşturma açılmasını reddetti. Karara gerekçe olarak Türkiye’de faaliyet gösteren işletmecilerin roaming pazarındaki paylarının ulusal pazardaki payları ile paralel olması ve bunun pazar kapama olmadığına işaret etmesi gösterildi. Oysa esasen roaming pazarı ile ulusal pazar arasında bir bağlantı olması gerekmiyor. Hatta Kurul’un bahsettiği bağlantının, şikayete konu karşılıklılık anlaşmaları dolayısıyla ortaya çıktığı dahi söylenebilir. İlgili Kurul kararına ilişkin idari yargı süreci şu an için devam ettiğinden karar kesinleşmiş değil. Ancak yine de yakın zamanda Türkiye’deki durumun değişmesi de kolay görünmüyor.