Rekabet Kurumu ile iş yaparken düşülebilecek 3 hata

Rekabet Kurumu’nun yerinde incelemelerinde, bilgi isteme yazılarına yanıt verirken ve Kuruma yapılan başvurularda yapılabilecek hataları önlemek için makalemize bakmanızda fayda var.

Şirketlerin Rekabet Kanunu’nun uygulanması ile ilgili süreçler sırasında yapabilecekleri hataları, Av. Burcu Seven ile birlikte yazdığım makalede ilginç -ve bahtsız- örnekleri ile birlikte anlattık. Yerinde incelemelerde, bilgi isteme yazılarına yanıt verirken ve Kuruma yapılan başvurularda yapılabilecek hataları önlemek için faydalı olması dileğiyle sizlerle paylaşıyoruz. Makaleye aşağıdaki başlığı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Turkish Competition Law: 3 Major Mistakes to Avoid When Dealing with the Competition Authority

Şafak Baskınında İşbirliği

Avusturya Yüksek Mahkemesi, Avusturya rekabet otoritesinin, Alman rekabet otoritesinin talebi üzerine Avusturya’da şafak baskını düzenleyebileceği yönünde karar verdi.

Geçtiğimiz Haziran ayında, Alman asıllı bir şirketler topluluğunun Avusturya’da bulunan ofislerinde, Alman rekabet otoritesi Bundeskartellamt tarafından Avusturya rekabet otoritesi Bundeswettbewerbsbehörde (BWB)’den talep edilen işbirliği üzerine BWB bir yerinde inceleme gerçekleştirmişti. Soruşturma taraflarından (adı açıklanmayan) bir şirket, Avusturya Kartel Mahkemesi tarafından BWB’ye verilen arama izninin ve dolayısıyla gerçekleştirilen yerinde incelemenin hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle kararı yargıya taşımıştı.

Avusturya Yüksek Mahkemesi, geçtiğimiz Mayıs ayında bu yerinde incelemenin hukuka uygun olduğu yönünde bir karar verdi. Yargıçlar, Bundeskartellamt ile BWB arasındaki bu işbirliğinin, AB rekabet hukuku kurallarının bir gereği olduğu açıklamasını yaptılar. Kararı yargıya taşıyan şirket, AB rekabet otoritesi kurallarına göre devletlerin pişmanlık başvurularını (leniency applications) birbirleri ile paylaşmamaları gerektiğinden hareketle, Alman rekabet otoritesinin talebi ile BWB’nin Avusturya’da yerinde inceleme gerçekleştiremeyeceğini savunmakta idi. Kararda ise, BWB’nin burada soruşturmayı kendisinin yürütmediği, adeta Alman rekabet otoritesinin “uzun bir kolu gibi” hareket ettiği vurgulandı. Bu karar, Avusturya mahkemesinin sınır ötesi soruşturma araçlarının kısıtlanmaması yönünde bir tercihte bulunduğu biçiminde yorumlanabilir.

Ayrıca, kararı yargıya taşıyan şirket, Alman rekabet otoritesi ile tam bir uzlaşma halinde olmasından ötürü istenen bütün bilgileri otoriteye sunduğunu, bu nedenle bir yerinde inceleme gerçekleştirilmesine gerek bulunmadığını iddia etmekte idi. Buna karşılık; kararda, Avusturya rekabet kurallarının bir soruşturmada kullanılacak yöntemler arasında hiyerarşik bir sıralama yapmadığı ve kullanılacak yöntemin seçiminin rekabet otoritesine ait olduğu belirtildi.

Şirketin bir diğer argümanı ise, yerinde inceleme emrinin Alman hukukuna göre geçerli olması gerektiği idi. Ancak, arama emrinin ve gerçekleştirilen yerinde incelemenin hukuka uygunluk denetimi, yerel kanunlara göre Avusturya hukukuna göre yapılmak durumunda. Dolayısıyla, Yüksek Mahkeme Bundeskartellamt’ın talebinin, Alman hukukuna göre geçerliliğinin incelenmesi gerektiği yönündeki iddiaları reddetti.

Buna ek olarak, mahkeme soruşturma tarafı teşebbüsün Almanya’da yaptığı bir pişmanlık/uzlaşma başvurusunun, BWB tarafından yapılan yerinde incelemeyi engelleyecek nitelikte olmadığına hükmedildi.

Böylece bu kararla AB rekabet hukuku sahnesinde, yerel rekabet otoritelerinin birbirleri ile işbirlikleri içerisine girerek birbirleri eliyle yerinde incelemeler gerçekleştirdikleri bir soruşturma prosedürlerine şaşmamak gerektiğini görmüş olduk. Şimdi karteller korksun!

Yurtdışına satış (ihracat) yasaklarına dair önemli bir karar

İhracat yasaklarına dair Kurul kararı iptal edildi.

Danıştay 13. Dairesi Rekabet Kurulu’nun ilaç sektöründe uygulanan dikey kısıtlamalara ilişkin vermiş olduğu bir önaraştırma kararının iptali istemiyle açılmış davada verdiği karar ile yine gündem konusu. Karar, Rekabet Kurulu’nun etki teorisi kapsamında gerçekleştireceği gelecek değerlendirmeler ve başta ilaç olmak üzere birçok piyasada uygulanan ihracat yasaklarına ilişkin olarak önümüzdeki günlerde ne tür değerlendirmeler yapılacağına dair ipuçları vermekte.

Danıştay’ın iptal kararından bahsetmeden önce, iptale konu olan Kurul kararını ve inceleme konusu sözleşme hükmünün açıklanmasında fayda var. Rekabet Kurulu’nun 17.06.2010 tarihinde vermiş olduğu karar kapsamında, Roche’un ilaç tedarik ettiği Co-Re-Na isimli ecza deposu ile yapmış olduğu sözleşme kapsamında ilgili ecza deposu yönünden ithalat yasağı öngördüğü belirtilmiş, söz konusu hükmün sözleşmede bulunmasını reddeden ecza deposuna ilaç tedarikinin kesildiği ve bu davranışın rekabet hukukunun 4. ve 6. maddeleri anlamında ihlal teşkil ettiği ileri sürülmüş. Kurul ise ilgili karar kapsamında ihracat yasağına ilişkin sözleşme hükmünün rekabet hukuku anlamında Türkiye sınırları içerisinde bir etki doğurmayacağı kanaatine varmış. Ayrıca şikayetçi ecza deposunun söz konusu etkiyi destekleyecek bilgi ve belgeleri Kurum ile paylaşmakta imtina ettiğine işaret ederek yalnızca elindeki bilgi ve belgeler ışığında değerlendirme gerçekleştirdiğini belirtmiş ve netice olarak Rekabet Kanunu’nun 41. maddesi uyarınca soruşturma açılmasına gerek olmadığına yönünde karar vermiş.

İptal kararına geri dönmemiz gerekirse Danıştay’ın karar kapsamında daha çok etki konusuna eğildiği ilk göze çarpan hususlardan. İptal davası kapsamında davacı firma tarafından ileri sürülen iddialardan en dikkate değeri  ise “Corena kısa ünvanlı şirketin Türk hukukuna göre kurulmuş merkezi Ankara olan ve bir ecza deposu işleten şirket olduğu, hukuki açıdan işleyiş ve vergilendirmesi Türk hukukuna göre, faaliyeti yani alış ve satışını Türkiye’de gerçekleştirmekte olduğu, (…) satın alınan malların yurtiçi ve yurtdışında satılıyor olmasının rekabet hukuku açısından ve pazar payının tayini açısından bir önemi olmadığı” iddiası. Bu doğrultuda Danıştay’ın rekabet hukuku anlamında etki teorisine ilişkin detaylı bir değerlendirme gerçekleştirmediği ve söz konusu iddiayı haklı bularak  ihracat yasağına ilişkin sözleşme hükmünün “Türkiye piyasalarında etki doğuracağı” kanaatine varıldığı görülüyor.

Danıştay 13. Dairesi’nin karar kapsamında yaptığı gerekçelendirmede ayrıca, Kurul’un önaraştırma kapsamında rekabet kurallarını ihlal eden uygulamanın hiçbir kuşkuya yer verilmeyecek şekilde ortaya konmuş olmadığı belirtilmiş. Bu doğrultuda Danıştay’ın, önceki içtihatlarına da paralel şekilde, Kurul tarafından soruşturma açılmamasını yetersiz bulduğu ve olası bir soruşturma içerisinde önaraştırma kapsamında ulaşılamayan ve rekabet ihlali olup olmadığı konusunu aydınlatabilecek bilgi ve belgelere ulaşılabileceği kanaatini sürdürdüğü görülüyor.

Söz konusu Danıştay kararının önümüzdeki günlerde Türk rekabet hukuku uygulaması bakımından önemli yankıları olacağı aşikar. Zira, Rekabet Kurulu’nun yetkisinin kapsamını belirleyen etki teorisinin şikayetçi firmanın iddiaları doğrultusunda yorumlanması en basit haliyle rekabet hukuku açısından daha detaylı bir açıklama ve değerlendirmeye muhtaç görülmekte. Dolayısıyla Kurul’un ileriki önaraştırma kararlarında, soruşturma açılmasına gerek olmadığına hükmetmesi halinde daha detaylı değerlendirmelere yer vermesinin gerekeceği öngörülebilir.

Öte yandan Türk ilaç sektöründe uygulanmakta olan “referans fiyat uygulaması” ve benzeri fiyatlandırmaya ilişkin regülasyonlar, ilaç firmalarının iktisadi olarak anlamlı faaliyetler yürütebilmesi için alıcıları ile olan anlaşmalarında ihracat yasağı ve benzeri dikey kısıtlamalar öngörmesini gerekli kıldığı hususu daha önce birçok Kurul kararı değerlendirmelerine konu olmuş durumda. Dolayısıyla, Danıştay kararı ile iptal edilen Kurul kararı neticesinde verilecek ilave kararda ihracat yasağı öngören sözleşme hükmüne ilişkin yapılacak değerlendirme, benzer nitelikli sözleşmeler bakımından önemli.

Yenilenebilir enerjide beklenen Yönetmelik

Can Yıldız, yeni Yönetmeliği anlatıyor.

Enerji Bakanı Berat Albayrak yakın zamanda yaptığı açıklamada YEKA çalışmalarında sona gelindiğini ve Kasım-Aralık gibi güneşte ilk ihalenin yapılabileceğini söylemişti. Yenilenebilir Enerji Kanunu çıktığından beri ne zaman hazırlanacağı merak konusu olan Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları Yönetmeliği, geçtiğimiz hafta yürürlüğe girdi.

o-renewable-energy-facebookSon yıllarda oldukça popüler hale gelen, enerji sektörünün tüm aktörlerini ilgilendiren ve yatırımcıları da çeken yenilenebilir enerji alanındaki teşvikler, 2010 yılından beri YEKDEM mekanizması ile yürüyordu. Buna göre teşvik kapsamındaki üreticilere daha düşük lisans bedelleri, alım garantileri, projeye kolay arsa tahsisi gibi çeşitli pratik kolaylıklar sağlanıyordu.

Yeni Yönetmelik ile ise büyük ölçekli yenilenebilir enerji kaynak alanları –şu sıralar uygulamada geçen adıyla YEKA’lar- oluşturulması planlanıyor. YEKA’lar, kapsamlı bir ihale süreci sonrasında kuruluyor. İhaleyi kazanan, belirlenen bölgeye, bölgenin özelliğine göre rüzgâr türbinleri, güneş panelleri vs. temelli üretim santralini kuruyor ve alım garantilerinin sağladığı rahatlıkla elektrik üretmeye başlıyor.

Yönetmelik, bu alanların oluşumunun usul ve esaslarını düzenlemenin yanında, yeni bir teşvik sistemi getiriyor. Fakat bu teşvik sistemi beraberinde gelen bir de zorunluluk da söz konusu: Yerli aksam kullanımı. Zira bu model ile Türkiye’nin yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim kapasitesinin, yatırımlarda kullanılacak aksamların mümkün olan en yüksek oranda yurt içinde üretilerek artırılması hedefleniyor. Faydalanmak isteyenler, Yönetmelik kapsamında yenilenebilir enerjiye dayalı elektrik üretim faaliyetinde bulunmak için, şartnamede yer alan koşulları sağlayan aksamı yurt içinde imal edecek veya yerli malı kullanmayı taahhüt edecek. Bunu gerçekleştirmezlerse karşı karşıya kalacakları durumlar, sırasıyla uyarı, proje kapsamından çıkarma ve lisans iptaline kadar gidiyor.

Yönetmelikle gelen bu imkân, uygulamada YEKDEM’in hâkimiyetini değiştirecek mi, şu aşamada bir şey söylemek güç. Fakat belirtmek gerek ki YEKA kapsamına giren bir yenilenebilir enerji bazı üretim işi için ayrıca YEKDEM teşviki almak mümkün olmayacak.

AB Komisyonu’nun bilgi edinme usulüne ayar

Güniz Çiçek, Komisyon’un bilgi edinme usulüne dair Adalet Divanı kararını anlatıyor.

AB Adalet Divanı 10 Mart 2016 tarihinde verdiği bir kararla, 8 çimento üreticine karşı başlatılan kartel soruşturması çerçevesinde AB Komisyonu tarafından verilen çimento üreticilerinden bilgi alınmasına ilişkin kararı, yeteri derecede açık olmadığı ve yeterli ölçüde gerekçelendirilmediği düşüncesiyle hukuka aykırı buldu.

cartelAB Komisyonu, bundan 6 sene önce çimento sektöründeki 8 üreticiye birçok kez baskın düzenlemiş ve 2010 yılında ilgili firmalar hakkında çimento ve benzer ürünlere ilişkin piyasa paylaşımı, fiyat tespiti ve ithalat kısıtlaması getirme şeklinde anlaşma yaptıkları şüphesine binaen kartel soruşturması başlatmıştı. 2011 yılında Komisyon, soruşturma kapsamında her bir firmaya yönelik karar alarak firmalara yürürlükteki mevzuat uyarınca doldurmaları için 78-94 sayfadan oluşan soru formu göndermişti. Ancak ilgili çimento firmaları söz konusu Komisyon kararına karşı dava açmışlar ve davada temel olarak Komisyon’un kendilerinden bilgi alınmasına yönelik kararda yeterli düzeyde ve açıklıkla gerekçe gösterilmemiş olduğunu iddia etmişlerdi. Ancak açılan dava 2014’te ilk derece mahkemesi tarafından reddedilmiş, bunun üzerinde çimento üreticileri kararı Adalet Divanı’nda temyiz etmişlerdi.

Geçtiğimiz günlerde (10 Mart 2016 tarihinde) Adalet Divanı söz konusu başvuruyu inceledi ve çimento üreticilerini haklı buldu. Adalet Divanı kararında, Komisyon’un bilgi almak üzere başvuru sahiplerine soru gönderilmesine ilişkin kararı, AB rekabet mevzuatına ilişkin 1/2003 sayılı Yönetmeliğin 18(3) maddesi çerçevesinde yeterli derecede açık ve kabul edilebilir ölçüde gerekçelendirilmemiş olması nedeniyle hukuka aykırı buldu ve bu çerçevede ilk derece mahkemesinin kararını bozdu.

Ancak 6 sene sonra gelen bu karardan önce Komisyon, 2015 Temmuz ayında üreticilerin söz konusu rekabet ihlallerini gerçekleştirdiklerine ilişkin yeterli delil olmadığı gerekçesiyle soruşturmayı kapatmıştı. Sonuç olarak kartel dosyası kapandığı için ilgili karar neticesinde sektöre yönelik herhangi bir ceza tahakkuk ettirilmedi. Ancak yine de Adalet Divanının vermiş olduğu bu kararın, rekabet ihlallerine yönelik soruşturmalarda delillerin toplanması usulü açısından önemli bir emsal karar olarak kayıtlara geçtiğini söyleyebiliriz.

 

Ofcom’un Sky’a ilişkin düzenlemeyi kaldırması temyize gitti!

Ofcom’um Sky’a yönelik olarak getirdiği düzenlemelere dair son durumu Hakan Demirkan aktarıyor.

Ofcom’um Sky’a yönelik olarak getirdiği ve Sky Sports 1 ve 2 kanallarının toptan seviyede diğer işletmecilere teklif edilmesi anlamına gelen düzenlemesini kaldırdığını daha önce duyurmuştuk. BT, Ofcom’un bu kararını temyiz etti. Söz konusu başvuruda özetle, Sky’ın pay TV pazarında etkin rekabeti engelleyecek ve spor kanallarının sınırlı bir şekilde dağıtımı şeklindeki davranışlarını önlemeye yönelik bir lisanslama koşulu getirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

sky-CCHatırlanacağı üzere Ofcom’un, Sky’a yönelik düzenlemeyi kaldırdığı kararında spor kanallarının sınırlı olarak dağıtılmasının iki şekilde ortaya çıkabileceğini belirtilmişti. Bunlardan ilki, tüketiciler bakımından kilit içerik (key content) olarak nitelendirilebilecek içeriklerin rakiplere sağlanmaması iken diğeri rakipler ile pay-TV pazarında etkin bir biçimde rekabet yaratmayacak koşullar altında anlaşma yapılması olarak ifade edilmişti. Ardından Sky’ın kanalları kendisi bakımından getirilen düzenlemeden ziyade ticari koşullar altında diğer işletmecilere sağladığı tespiti yapılarak  Sky’a getirilen düzenleme kaldırılmıştı. BT başvurusunda ise Ofcom tarafından verilen kararda birçok eksiklik bulunduğu ifade ediliyor.

Başvuruda ilk olarak Ofcom’un somut olayda bekle ve gör (wait and see) yaklaşımını benimsemesinin Haberleşme Kanunu’nda Ofcom’a yüklenen ve rekabete aykırı duruma anında müdahale edilmesi anlamına gelen görevler açısından isabetsiz olduğu ifade ediliyor. Yine Sky’ın toptan dağıtım aşamasında etkin rekabeti engellemeye yönelik davranışlarına ilişkin risk analizinin eksik yapıldığı belirtiliyor. Bu çerçevede toptan seviyede bir düzenleme getirilmediği müddetçe Sky’ın toptan dağıtımda rekabeti engelleyici davranışlarda bulunma ihtimalinin yüksek olduğu iddia ediliyor. Ofcom’un pay-TV pazarında rekabete zarar verebilecek davranışlara ilişkin sınıflandırmasının da eksik ve yetersiz olduğu başvuruda ileri sürülen bir diğer husus.

BT, yukarıdaki argümanları çerçevesinde  Sky’a ilişkin getirilen toptan seviyedeki düzenlemeyi kaldıran Ofcom kararının tekrardan gözden geçirilmesi gerektiğini vurguluyor. Bu çerçevede pay-TV pazarında etkin rekabetin tesisi için Sky’a bir lisanslama koşulu getirilmesinin zorunlu olduğu belirtiliyor. Diğer bir ifade ile BT’ye göre ancak bu şekilde bir koşulun varlığı halinde Sky’ın pay-TV pazarında rekabete aykırı davranışları engellenebilecek.

Son olarak BT başvurusunda,  toptan seviyede hangi fiyat seviyesinin pay-TV pazarında rakiplerin adil ve etkin bir biçimde rekabet edebilmelerini mümkün kılacağına dair bir ekonomik analizin ortaya konulması talep ediliyor.

BT başvurusunda ileri sürülen argümanlar ve Mahkeme’ye yöneltilen talepler dikkate alındığında söz konusu başvurunun iyimser olduğu ifade edilebilir. Nitekim Ofcom tarafından ortaya konulan çalışmalarda kilit içeriklerin diğer işletmecilere sunulmasının pay-TV pazarındaki rekabetin tesisi bakımından en önemli husus olduğu vurgulanmakta. Diğer bir ifade ile, Ofcom için önemli olan Sky’ın kanallarını bir şekilde diğer işletmecilere de sağlaması. Zaten Sky’a ilişkin düzenlemenin kaldırılma nedeni de Sky’ın  kanallarını diğer işletmecilere ticari koşullar altında sağladığının tespit edilmesi ve düzenlemeye artık gerek kalmadığı inancı. Bu nedenle kanallar diğer işletmecilere sağlandığı müddetçe Ofcom’un Sky’a müdahale etmesi zor gibi gözüküyor. BT başvurusunda Mahkeme’den fiyat seviyesi hakkında bir analiz istenmesi ise başvuruyu daha ilginç kılıyor.

Bakalım bu ilginç başvuru nasıl sonuçlanacak. Gelişmeleri buradan bildirmeye devam edeceğiz.

Dosyaya giriş mevzu- atında değişiklik

 

Dosyaya Giriş Hakkının Düzenlenmesine ve Ticari Sırların Korunmasına İlişkin Tebliğ, 14.01.2016 tarih ve 16-02/43-Rm (1) sayılı Kurul Kararıyla değişikliğe uğradı ve bu değişikliklere dair Tebliğ 31.01.2016 tarih ve 29610 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

İlk olarak, Tebliğ’in 8. maddesinin başlığı “Dosyaya Giriş Hakkının Kullanılabileceği Süre ve Şekil” olarak tekrar kaleme alındı ve yine aynı maddeye yeni bir fıkra eklendi. Eklenen bu 4. fıkra ile Tebliğ’in yürürlüğe girmesinin ardından dosyaya giriş hakkının kullanılabilmesi için Dosyaya Giriş Talep Formunun doldurulması gerekeceği belirtildi. Bahsedilen bu formun bir örneği de Ek-1 ismiyle Tebliğ’e eklendi.

Yapılan ikinci değişiklik ise 9. maddede karşımıza çıkıyor. Dosyaya giriş hakkının kullanılabilmesi Dosyaya Giriş Talep Formunun doldurulması şartına bağlandığından, 9. maddenin 1. fıkrasına “formda yer alan hususlar göz önünde bulundurularak” ibaresinin eklendiğini görüyoruz. Aynı maddenin 2. fıkrasındaki “soruşturma heyeti talebin uygun olmadığı kanaatine varırsa, talebe ilişkin karar Kurul tarafından verilir” ibaresi ise, “soruşturma heyeti talebin kısmen ya da tamamen uygun olmadığı kanaatine varırsa, talebe ilişkin karar Kurul tarafından verilir.” şeklinde değiştirildi.

(Çağrı Karakaş’ın kaleminden)

Kişisel verilerin korunmasına dair tasarıdan yeni haber

Kişisel verilerin korunmasına dair kanun tasarısı hakkındaki haberleri Belit Polat aktarıyor.

Daha önceki bir yazımızda kaleme aldığımız üzere, kişisel verilerin Korunmasına dair düzenlemeler AB bünyesinde sıkılaştırılırken, Türkiye’de ise ilk tasarı 22 Nisan 2008 tarihinde sunulmuş ve sonrasında kadük olmuştu.

Ancak geçtiğimiz günlerde tasarıdan yeni bir haber geldi. Buna göre 4 Ocak 2016 tarihli son Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı 18 Ocak 2016 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunuldu.

Tasarı metnine buradan ulaşabilirsiniz.

Rekabet cezalarına açık kapı

Türkiye’de rekabet hukukuyla uğraşanlar bilir; birkaç yıl önce yapılan değişiklik ile Rekabet Kurulu kararlarının iptali hakkında başvurulacak merci artık Danıştay değil, Ankara İdare Mahkemeleri olarak belirlendi. Rekabet Kanunu’nun yürürlüğe girdiği ve Kurul’un atandığı doksanlı yılların ikinci yarısını müteakip, geride bıraktığımız on beş yıl içinde yüzlerce kararı gözden geçiren ve çok sayıda içtihat geliştiren Danıştay, artık iptal davalarında ilk derece mahkemesi konumunda değil. Artık bu görevi Ankara İdare Mahkemeleri üstlenmiş durumda.

Peki, bu neyi etkiliyor?

indirİlk bakışta, özellikle ilk aylarda bu haberi alanların kafasında koca bir soru işareti olduğunu söylemek yanlış olmaz. Aslına bakılırsa büyük belirsizliğin hâkim olduğu bu atmosferde, İdare Mahkemeleri’nde görevli hâkimlerin yerleşik Danıştay içtihatlarından asla sapmayacağı, daha az riskli kararlar alacağı beklenmiş olabilir. Oysa her geçen gün böyle düşünenleri yanıltan, zaman zaman hayrete düşüren ve hatta heyecanlandıran kararlara bir yenisi eklenir durumda. İdare Mahkemeleri, işine kendinden beklenenden çok daha sıkı sarılmış gibi görünüyor. Olay yalnızca söz konusu davaların eskisinden on kilometre mesafedeki yeni bir binada görülmesinden ibaret değil.

Gelelim başlıkta okuduğunuz mevzuya; nedir bu açık kapı?

Son yıllardaki Kurul kararlarının karşı oy bölümlerini epey meşgul eden bir husus var. Reşit Gürpınar’ın yıllardır her fırsatta kaleme aldığı mesele, gerek idare hukukçularını gerekse cezaya çarptırılan teşebbüs temsilcilerini düşündürmüş, heveslendirmiş durumdaydı. Buna göre, 2009 yılına yürürlüğe giren Ceza Yönetmeliği’nin 3. maddesinde yer alan kartel tanımı ve 5. maddesinin ilk fıkrasında düzenlenen yeni temel ceza oranları, Rekabet Kanunu’nun 16. maddesine aykırıydı. Nitekim, 16. maddede belirlenen tek sınır, cezaların cironun %10’unu geçemeyeceği olup hükümde bu tarz belirlemeler yapma yetkisini Kurum’a tanıyan bir ifade de yer almıyordu. Oysa idare hukukçularının sıkça öne sürdüğü bir kural olarak, ikincil düzenlemeler, detaylandıracakları kanunların kendilerine çizdikleri sınırların dışına çıkamazlar, yeni yetkiler üretemezler, yeni düzenlemeler yapamazlar.

Bu mesele uzunca bir süre tartışıldıktan sonra Kurul kararlarına karşı iptal davası açan tarafların savunmalarında da sıkça yer almaya başladı. Danıştay’ın bu konudaki görüşü merak edilir olmuştu. 2013 yılının sonlarına doğru alınan piliç eti üreticileri kararının gerekçesinde Danıştay’dan tam aksi yönde bir yorum geldi: yönetmeliğin hiçbir hükmü kanuna aykırı bulunmamıştı.

Ancak şaşırtıcı bir biçimde, hikâye şimdilik böyle olmadı. 2015’in ilk aylarında, Ankara 6. İdare Mahkemesi’nden sürpriz bir karar geldi. Frito Lay’in rekabet ihlali sebebiyle aldığı cezanın iptaline ilişkin görülen davada mahkeme, önce tartışılan Yönetmelik ve Kanun hükümlerini art arda sıralayıp ilgili kısımların altını çizdikten sonra Danıştay’ın yapmadığı yorumu yaptı. Buna göre Rekabet Kanunu’nun 4. maddesini çeşitli şekillerde ihlal ettiği kabul edilen Frito Lay’in cezası mahkemece, Anayasa’nın 124. maddesine, normlar hiyerarşisine, kanuna aykırı yönetmelik çıkarılamayacağına dayanılarak, teşebbüslerin aleyhine olan Yönetmeliğin yasaya açıkça aykırı bulunduğu vurgulanarak iptal edildi.

Elbette bu kararın davalı idare tarafından temyiz edildiğini ve olayı bu kez temyiz merci olarak inceleyecek Danıştay’ın kararının merakla beklendiğini eklemek gerek. Ancak İdare Mahkemesi’nin verdiği bu karar, rekabet ihlalinden cezaya çarptırılmış olan herkese “Acaba?” dedirten bir karar oldu, bunu belirtmemiz şart.

Bundan sonra ne olacağını zaman gösterecek, fakat zaman zaman cesur, etkileyici, başarılı kararlar verdiğini gördüğümüz İdare Mahkemeleri, Danıştay’ın rekabet hukukuna yıllardır yerleştirdiği bazı ezberleri bozacağa benziyor. Ankara 6. İdare Mahkemesi’nin Frito Lay kararı da bu yolda büyük bir adım gibi duruyor.

Son dakika! Rekabet Kurulu üyeleri atandı!

6 Nisan 2015 itibariyle Kurum Başkanı Prof.Dr.Nurettin KALDIRIMCI, Kurum 2. Başkanı Kenan TÜRK ve Kurul üyesi Dr.Murat ÇETİNKAYA’nın görev sürelerinin dolmasıyla birlikte, bir süredir Rekabet Kurulu üyelerinin atanması bekleniyor ve Rekabet Kurulu Üyesi Reşit GÜRPINAR Başkan Vekili olarak görev yapıyordu. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, Yargıtay ve TOBB tarafından belirlenecek olan ikişer aday arasından Bakanlar Kurulu tarafından atama bugün yapıldı.

Bugün Resmi Gazete’de de yayınlanan atama kararına göre; TOBB’dan aday gösterilen Prof.Dr. Ömer TORLAK Rekabet Kurumu Başkanlığına atandı. Ek olarak, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’ından aday gösterilen Arslan NARİN İkinci Başkan, Yargıtay’dan aday gösterilen Kenan TÜRK ise Rekabet Kurulu Üyesi olarak yeni görevlerine başladılar.

Atama kararına buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

Avustralya’da rekabet hukuku esintisi

Uluslararası Rekabet Ağı (ICN)’in her yıl gerçekleştirdiği konferans geçtiğimiz hafta Avustralya’nın Sydney kentinde yapıldı. ICN’in kurucu üyelerinden Avustralya Rekabet Otoritesi (ACCC) tarafından düzenlenen konferansa pek çok ülkenin rekabet otoritelerinden temsilciler yanı sıra özel sektörden de pek çok değerli yetkili katıldı. ICN’in çalışma grubu tarafından düzenlenen oturum ve panellerde, kartel ve pişmanlık başvurularından rekabet soruşturmalarında yürütülen etkinlik analizleri ve kullanılan ekonomik analizlere rekabet gündeminde bulunan pek çok konu tartışıldı. Hızlı gelişen pazarlar ve online ortamda karşılaşılan rekabet ihlalleri özelinde panellerin düzenlendiği konferansa Türkiye’den Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı ortaklarından Şahin Ardıyok beraberinde 3 temsilci daha konuşmacı olarak katıldı.

Şahin Ardıyok, “Pişmanlık Başvurusu Haricinde Kartel Soruşturmalarında Kullanılan Yöntemler” adlı panelde sunumunu rekabete aykırı anlaşmaların tanımlanmasında ekonomik analizin yeri ve normatif açıdan etkinlik tartışmaları üzerine gerçekleştirdi. Amaç ve delil arasındaki etkinin ve pişmanlık başvurularına bağlı kalmadan elde edilen delillerin ekonomik analizinin önemini irdeleyen Ardıyok, delillerin etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamak için şikâyetçilerin şeffaf bir şekilde bilgilendirilerek motive edilmesi gerektiğini, pazarların proaktif ekonomik gereçler ile önceliklendirilmesi gerektiğini dile getirirken ihlallerin belirlenmesi ve soruşturmaların belirli bir yapıya oturtulmasının önemini vurguladı. Ardıyok,  konuşmasında şikâyetler, pazar araştırmaları, pazar gözlemleri, sektör denetlemeleri, içtihat analizleri gibi pişmanlık haricinde delil toplamada etkili olan gereçlerin doğru bir şekilde kullanılmasının pişmanlık başvurularını da tetikleyeceğine değindi.

Etkinlik analizlerinin etkili hale getirilmesinin tartışıldığı panele Rekabet Kurulu’ndan Ali Arıöz ve ACTECON’dan Fevzi Toksoy konuşmacı olarak katılırken ELİG’den Gönenç Gürkaynak da konuşmasında uzlaşma ve pişmanlık başvurularında uluslararası işbirliğini ele aldı.

29 Nisan – 1 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen konferansta rekabet gelişmeleri ve kurallarına yönelik uluslararası işbirliği, ICN’in rekabet otoriteleri, diğer uluslararası kuruluşlar ve özel sektör ile etkileşimi yanı sıra etik kuralları, adillik ilkesinin üstünlüğü, yolsuzluk ile mücadele gibi konular da tartışıldı.

Eyvah! Rekabet baskına geldi!

…sözleriyle başlayan ve günümüzde büyük ölçekli global şirketlerden KOBİ’lere kadar birçok şirketin tecrübe ettiği rekabet baskınları, hukuki terimiyle yerinde incelemeler, yeniden gündemimde yer buldu. Rekabet Otoritelerinin oldukça geniş yetkilere sahip olduğu, şirketlerin de hak ve yükümlülüklerinin titizlikle bilincinde olması gereken yerinde incelemeleri daha önce birçok farklı yönleriyle ele almıştık. Mesela seneler önce, kurumsal şirketlerin bir nevi günah keçisi olan in-house avukatların şirket içindeki yazışmalarının avukat-müvekkil gizliliğine tabi olup olmadığını konuşmuştuk. Bir seferde de meşhur Akzo Nobel kararını tekrar ele alıp, avukatlar Belçika’dan gelen desteği anlatmıştık. Nispeten yakın bir tarihte de, yerinde incelemelerinin insan hakları ve temel özgürlüklerine aykırı olup olmadığını masaya yatırmıştık. Şimdi bu bilgilerimizi güncelleme vakti.

Öncelikle “Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi rekabet kurallarına da uygulanır mı?” sorusunun cevabı belli. O halde bilmeyenler için yakın uncertaintytarihte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen karardan bahsedelim.

Hikaye şöyle: 2007 yılında, Mahkeme kararıyla Fransız Rekabet Otoritesi tarafından Vinci ve GMT şirketlerine yerinde inceleme yapılıyor. Buraya kadar her şey tamamsa da, asıl tartışmalar bundan sonra başlıyor. Çünkü şirketler, incelemede el konulan sayısız belgenin avukat-müvekkil yazışmalarının yanında, inceleme konusuyla ilgisi olmayan şahsi belgeleri de içerdiğini iddia ederek Yüksek Mahkeme’ye başvuruyor. Ancak Yüksek Mahkeme, şirketlerin tüm iddialarını reddederek söz konusu incelemelerin mevzuata uygun şekilde gerçekleştirildiğine kanaat getiriyor. Davacı şirketler bu kararı temyiz etse de, sonuç değişmiyor.

Az da olsa heyecan burada başlıyor: Konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyan davacılar, söz konusu yerinde incelemenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin etkili başvuru hakkı, adil yargılanma hakkı ve özel hayatın korunmasına yönelik maddelerini ihlal ettiğini ileri sürüyor. Etkili başvuru hakkının ihlali bakımından gerektiği şekilde temyiz haklarını kullanamadıklarını ve zaten yerinde inceleme yapma yetkisini veren Mahkeme’ye başvurmak durumunda olduklarından, Mahkeme’nin tarafsız karar verebilmek için gerekli koşulları sağlayamayacağını belirtiyor. Bunun yanında, adil yargılanma haklarının ihlal ettiğini belirterek, şahsi belgelerin incelenmesi ve avukat-müvekkil gizliliği kapsamında değerlendirilmesi gereken sayısız yazışmaya el konulmasının da savunma haklarını kısıtladığına dikkat çekiyor.

Gelelim, yakın bir tarihte alınan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına…

İlk olarak, davacı şirketlerin etkili başvuru ve adil yargılanma haklarının kısıtlandığına yönelik iddiaları reddediliyor. Özel hayatın korunmasına yönelik iddialar bakımından ise, çok daha kapsamlı bir değerlendirme yapılıyor. Belgelere veya e-postalara el konulmasının, ilgili mevzuata ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olmadığına karar veren Mahkeme, bu incelemelerin ne denli ölçülü olduğu konusunda duraksıyor. Belgelerin bir kopyasının şirketlere verilmiş olması ve söz konusu incelemenin ölçülülüğe ilişkin mevzuat ile güvence altına alındığını belirterek inceleme kapsamının çok geniş tutulup ilgili-ilgisiz tüm belgelerin alındığına yönelik iddiaları reddediyor. Ancak, bu belgelerin hangilerinin inceleme ile doğrudan ilgisi olup olmadığının Rekabet Otoritesi yetkilileri ile tartışılamadığı, kopyaları verilse bile inceleme yapılırken davacıların bu belgelerin içeriğine bakamadıklarına dikkat çekiyor.

Daha da ötesi, belgeler incelenemediği için içeriklerinde avukat-müvekkil yazışması olup olmadığına yönelik de bir itiraz yapılamadığının altını çiziyor. Her ne kadar davacı şirketler Yüksek Mahkeme’de bu itirazlarını dile getirmiş olsa, Yüksek Mahkeme’nin yalnızca yerinde inceleme usulünü incelediği ve belgelerin şahsi bilgi ya da avukat-müvekkil yazışması içerip içermediği hakkında bir değerlendirme yapmadığını hatırlatıyor. Bunun üzerine, belgelerin esasına ilişkin bir değerlendirme yapılması gerektiği ve şahsi ya da avukat-müvekkil yazışması içeren belgelerin iade edilmesi gerektiğine karar veriyor. Yapılan incelemenin bu bakımdan ölçülü olmadığına vurgu yapan Mahkeme, ayrıca davacı şirketlere tazminat ödenmesine hükmediyor.

letsbeclearKendimize dönüp, kararı Türkiye bakımından değerlendirirsek, en temel eksikliğin bahsi geçen konular hakkında düzenleyici bir mevzuatın bulunmamasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu da, mevzuatta düzenlenen hususların yanında birçok tartışmanın uygulamayla yönlenmesi anlamına geliyor. Örneğin avukat-müvekkil gizliliğini tüm detaylarıyla inceleyen bir Rekabet Kurulu kararında, bu değerlendirmenin Türk Ceza Kanunu ve Avukatlık Kanunu’na göre yorumlama bazında yapıldığını, uygulamada bu yazışmalara el konulabildiğini görüyoruz. Yerinde inceleme sırasında uzmanlarla olan iletişim ve belgeleri inceleyebilme imkanı yukarıdaki örnekte olduğu kadar vahim olmasa da, yerinde inceleme yetkisinin dayanağına dair tartışmalar hala devam ederken, uygulamada belirsizlikler olduğunu kabul etmek zorundayız. Bahsettiğimiz karar bazı konulara (umarım) az çok netlik kazandırsa da, teknoloji ve bilişim meselelerinin yavaş yavaş çözümlendiği AB’ye kıyasen, yerinde inceleme yetkisinin oldukça kapsamlı kullanıldığı Türkiye uygulamasında usule yönelik bu tartışmalara son vermek için temel bir mevzuat hazırlanması ve artık Danıştay ve İdare Mahkemelerinin bu tartışmaları besleyecek kararlar alması gerektiğini düşünüyorum.

AB Komisyonu uygulamasında “fair play” nasıl sağlanıyor?

Son zamanlarda hasret kaldığımız, tarafsızlık, adil yargılama ilkelerini düşünürken Avrupa ülkelerine zaman zaman neden mi bu kadar imreniyoruz?  Büyük bir ihtimalle Avrupa genelinde insan haklarını benimserken ve işlerken farklı altyapılarda “fair play” olarak da nitelendirebileceğimiz olgunun, farklı seviyelerde uygulamaya koyulması sebebiyle.

ChamberGavel_5Örneğin; 1982 yılından bu yana AB Komisyonu’nda rekabet soruşturma süreçlerinden sorumlu olan sözlü savunma/duruşma görevlileri pozisyonu – “Hearing officer” olarak adlandırılan bu kişiler, soruşturma açılan tarafların savunma haklarını adil ve etkin bir şekilde kullanmasını sağlamakta. Avrupa İnsan Hakları’na bağlı kalarak bağımsız ve tarafsız olarak hareket eden ve Komisyon’un karar verme yetkisini kısıtlayabilecek figürlerden biri olarak nitelendirilebilen bu kişiler birincil olarak savunma sürecinin izlenmesi, sözlü savunmaların organize edilmesi, ikincil olarak ise taahhüt ve kartel davalarının uzlaşma süreçlerinin denetlenmesinde rol oynamakta.

Bu bağlamda, ticari sır nitelikli bilgilerin gizliliği, avukat- müvekkil iletişimlerinin gizliliği, aleyhine tanıklık yapma hakkından dosyaya erişim, bilgi taleplerine cevap ve teşebbüslerin konumu hakkında bilgilendirilme sürecine kadar etkili bir rol oynayan bu kişiler, her dava hakkında söz konusu unsurları ele alan iki rapor hazırlamakta.  Savunma sonrasında sözlü savunmayı özetleyen ara rapor, duruşma görevlilerinin bu sürece kadar usule yönelik izlenimlerini ele almakta. Bu dönemde duruşma görevlileri ilgili ara rapordan bağımsız olarak soruşturmanın genişletilmesi, itirazların kullanımı ve formüle edilmesi gibi maddi konular üzerine de gözlemleyen bir ek bir yazı da sunabilmekte. Yani iki belge de Komisyon’a tarafsız bir bakış açısından yaklaşım sunulmasını sağlıyor.

Daha sonrasında sunulan nihai rapor ise, soruşturma taraflarının savunmalarının etkin ve adil bir şekilde değerlendirilip değerlendirilmediğini irdelemekte. Nihai kararın alınması sonrasında taraflar yanı sıra AB Resmi Gazetesi’nde (the Official Journal of European Union) de nihai kararın ekinde yayınlanan rapor,  hem İstişari Komite’ye (Advisory Committee) hem de Komisyon Kurulu Üyeleri’ne (College of Commissioners) bağımsız bir değerlendirme sunmakta, kamuya ve soruşturmanın taraflarına dava özelinde tarafsızlık, adil yargılanma gibi konular hakkında bilgi vermekte.

Peki bize ne?

Kamu spotları vs. ile rekabet kuralları bilincinin arttırılmaya çalışıldığı günümüzde, Rekabet Kurumu’nun da böyle bir pozisyonu benimsemesi, hem taraflar hem de kurum ile kamu arasındaki şeffaflık, tarafsızlık ve adil yargılamanın da etkin bir şekilde sürdürülmesinin sağlanmasında etkili olacak bir oluşum olarak değerlendirilebilir.