“Portakal”ın Suyu Sıkılacak mı?

Gülce Korkmaz, özel hukuk tazminat davalarına dair bir gelişmeden bahsediyor.

Fransa’nın lider telekom şirketi Orange, hakim durumunu kötüye kullanmasının üzerine, rakiplerinin açtığı özel hukuk tazminat davalarıyla boğuşuyor

Fransa’nın en büyük ikinci telekom operatörü SFR, 2015 yılında hakim durumunu kötüye kullandığı tespit edilen rakibi Orange’dan 2.4 Milyar Euro tazminat talep etti. Diğer rakipleri Bouygues Telecom (BT) ve Verizon’un sırasıyla 215 Milyon ve 150 Milyon Euro’luk tazminat talepleri ile birlikte, Orange toplam 2.76 Milyar Euro tazminat talebi ile karşı karşıya kaldı.

2015 yılında, Fransa’nın eski yasal tekeli Orange, Fransız Rekabet Otoritesi (Autorité de la concurrence) tarafından, hakim durumunu kötüye kullandığı gerekçesiyle 350 Milyon Euro para cezasına çarptırılmıştı. Soruşturma, Orange’ın telekomünikasyon piyasasında faaliyet gösteren rakipleri BT ve SFR’nin şikayetiyle, 2010 yılında başlatılmıştı. Fransız Rekabet Otoritesi, Orange’ın ülkede ikamet etmeyen müşterilere sunulan mobil iletişim hizmetleri pazarında hakim durumda olduğunu tespit etmiş, 2002 yılında başlayan kötüye kullanmanın dört farklı biçimde gerçekleştiğine hükmetmişti. Kararda, toptan pazarda rakiplerin erişimi olmayan bilgilere erişiminin Orange’a haksız bir avantaj sağladığı, perakende pazarında Orange tarafından objektif standartlara dayanmadan uygulanan sadakat programlarının ve indirim sistemlerinin Orange’ın hakim durumunu daha da güçlendirdiği tespitinde bulunulmuştu. Bunlara ek olarak, sadakat programları ve indirimlerin uygulanmasında öngörülen münhasırlık şartları ve uzun sözleşme süreleri ile müşterileri kendisine bağlayan Orange’ın, profesyonel segmentte ise VPN hizmeti bakımından münhasırlık şartına bağlı indirimlerle müşterilerini diğer telekom firmalarının VPN hizmetlerini kullanmasının önüne geçtiği tespit edildi. Uzlaşma prosedürü kapsamında, Orange Fransız Rekabet Otoritesi’nin teklifini kabul etti ve 350 Milyon Euro ödemeyi kabul etti. Bu ceza, Fransız rekabet uygulaması tarihinde tek bir firmaya uygulanan en yüksek ceza olarak yerini aldı. Buna ek olarak, Orange söz konusu rekabet karşıtı sadakat programlarını uygulamayı durdurmayı, gelecekte bu yönde olası uygulamalardan kaçınmayı ve Fransız Rekabet Otoritesi’nin söz konusu kararını yargı önüne taşımamayı taahhüt etti. Böylece, rekabet soruşturması 17 Aralık 2015 tarihinde sonuçlanmış oldu.

Orange’ın rekabet karşıtı eylemlerinden ötürü zarar gördüğü gerekçesiyle ticaret mahkemesi önünde dava açan ilk rakip teşebbüs, SFR oldu. Henüz rekabet soruşturması sonuçlanmadan, Haziran 2015’te 512 Milyon Euro zarar gördüğü iddiasıyla tazminat davası açan SFR, 2016 yılının Nisan ayında tazminat talebini 2.4 Milyar Euro’ya yükseltti. Ardından, SFR’nin bu talebini pazardaki diğer aktörler BT ile Verizon’un 215 Milyon ve 150 Milyon Euro’luk tazminat talepleri izledi.

Orange mobil şebeke hizmetleri pazarında %35’lik, genişbant internet hizmetleri pazarında ise %40’lık pazar payıyla Fransa’da telekom hizmetlerinde lider konumda bulunuyor.

Orange’ı, mobil şebeke hizmetleri pazarında %24’lük, genişbant internet hizmetleri pazarında ise %22’lik pazar payıyla SFR takip ediyor. Fransız Posta ve Elektronik Haberleşme Düzenleme Kurumu ARCEP (Autorité de Régulation des Communications Électroniques et des Postes) Başkanı Sébastien Soriano, 2016 yılında yaptığı bir açıklamada Fransız telekom piyasasının duopol yapıdan kurtulması gerektiğini, sektörde gerçek rekabet için güçlü bir üçüncü oyuncuya ihtiyaç duyulduğunu belirtmişti.

Burada, Orange’ın 90’lı yılların sonlarına kadar yasal tekel olduğu bilgisini de paylaşmakta fayda var. Zira yasal tekeller, yıllar boyunca ellerinde tuttukları altyapı tekelinden güç alarak, pazarların rekabete açılmasından sonra da pazarda faaliyet gösteren en güçlü teşebbüs olmaya devam ediyorlar. Soriano’nun açıklaması, Fransız Rekabet Otoritesi’nin 2015 yılında verdiği karar ve rakiplerin açtığı tazminat davalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, yasal tekellerin bulunduğu piyasalarda serbestleşmenin ne kadar titizlikle yürütülmesi gereken bir süreç olduğunu da yeniden gözler önüne seriyor.

Görseller Orange’ın 2016 Yılı Faaliyet Raporu’ndan alınmıştır: https://www.orange.com/en/content/download/30106/838123/version/8/file/ORANGE_VA_2016.pdf

5. Türkiye Kamu Özel İş Birlikleri (PPP) Forumu başlıyor!

Aralarında Balcıoğlu Selçuk Akman Keki’nin de bulunduğu değerli sponsorların desteğiyle, EEL Events tarafından bu yıl 5. düzenlenecek olan Türkiye Kamu Özel İş Birlikleri (PPP) Forumu yaklaşıyor. Forum bu yıl katılımcılarını 23-24 Kasım 2016 tarihinde Mövenpick Hotel’de ağırlayacak.

Her yıl yatırımcılar, iş geliştiriciler ve sanayicilere Türkiye Kamu Özel İşbirlikleri altyapı projelerine ilişkin iş imkânlarını tanıtmayı amaçlayan forum, bu yıl da alanında uzman katılımcılar ile projeler hakkında bilgi edinmek isteyenleri bir araya getirecek. Forum, daha önceki yıllarda da olduğu gibi aralarında bakanlıklar, büyükelçilikler, hukuk büroları ve bankaların da bulunduğu kurum ve kuruluşların temsilcilerini ağırlayacak.

Bu yıl düzenlenecek olan forumda ele alınacak önemli konulardan bazıları şöyle: İslami finans ve altyapı finansmanı gibi farklı finansman türleri, Türkiye Kamu Özel İş Birlikleri projeleri açısından meydana gelebilecek riskler ve uyuşmazlık çözümü, havaalanı ve köprüler gibi büyük ulaşım projeleri, sağlık, eğitim, enerji ve çevre alanında Kamu Özel İşbirliği projeleri.

Maliye Bakanlığı ve Kalkınma Bakanlığı temsilcilerinin konuşması ile başlayacak olan forumda, Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı kıdemli ortaklarından Av. Şahin Ardıyok, katılımcıları eğitim alanındaki projeler hakkında bilgilendirecek. Ardıyok, Türkiye’de eğitim alanındaki Kamu Özel İşbirliği projelerinin hukuki dayanağı hakkında bilgi verdikten sonra bu alandaki tecrübelerini paylaşacak. BASEAK kıdemli ortaklarından Av. Doğan Eymirlioğlu ise katılımcıları, PPP projelerinde ortak girişimlerin kurulması ve bunlara ilişkin risklerin önlenmesi hakkında bilgilendirecek.

Program hakkında ayrıntılı bilgi almak için http://www.eelevents.co.uk/ppp-in-turkey-2016/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yazan: Gediz Çınar

Hükûmet Programı – Enerjiye dair

Elif Duranay, Hükûmet Programı’nın Enerji başlığını ele alıyor.

Hükûmet programı, yeterli sayıda güvenoyunun alınması halinde hükûmetin ileride yapacağı işleri gösteren taahhütname niteliğinde bir belgedir ve bu nedenle her seçim sonrasında gözleri üzerine çeker. 64. Hükûmetin Programı da Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından 25 Kasım 2015’de TBMM Genel Kurulu’nda açıklandı. Programın en ilgi çekici bölümlerinden biri her zaman olduğu gibi enerji piyasaları ve yatırımlarına ilişkin olan bölümdü. Programda enerji alanında mevcut proje ve atılan adımlardan söz edildiği gibi aynı zamanda bir takım yeni hususlar da yer alıyor.

energy electrical goodProgramın “Enerji Güvenliği” başlığı altında sektöre ilişkin açıklamaların yer aldığını görüyoruz. Bu kısımda herkes tarafından malum olan enerjide dış bağımlılığımıza ufak bir dokunuş yapılmış ve nihai tüketiciye sürekli, kaliteli, güvenli, asgari maliyetlerle enerji arzını ve enerji temininde kaynak ve bölge çeşitlendirmesinin esas alındığı belirtilmiş. Enerji arz güvenliğinin sağlanması için bir taraftan yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının harekete geçirilmesi, diğer taraftan enerji verimliliğinin artırılması temel hedefler olarak gösterilmiş.

Yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının mümkün olan en üst düzeyde değerlendirilmesi gerektiği ve nükleer teknolojinin elektrik üretiminde kullanılmasının planlandığı Programın enerji kısmının öne çıkan hususları arasında. Uluslararası enerji ticaretinde stratejik konumumuzu güçlendiren rekabetçi bir enerji sistemine ulaşılması ise temel amaç olarak belirlenmiş. Bu doğrultuda, Akkuyu ve Sinop’ta nükleer santral yapımı için imzalanan anlaşmalardan bahsedilmiş ve ek olarak üçüncü nükleer santralin yapımına da 64. Hükûmet döneminde başlanacağı belirtilmiş.

Program’da doğalgaz sektörüne ilişkin de açıklamalar bulunmakta. Bu kapsamda, tüm illerde konut sektörüne doğal gaz iletiminin tamamlanmasının planlandığı, doğal gaz depolama kapasitesinin artırılacağı ve buna ilişkin yapımı devam eden Tuz Gölü Yeraltı Depolama Projesi’nin tamamlanacağı vurgulanmış. Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) Projesi’nin hayata geçirileceğinden bahsedilmiş. Buna ilişkin olarak, geçtiğimiz günlerde SOCAR Türkiye Başkanı Kenan Yavuz tarafından da TANAP’ın hızla bitirilmesi için tüm gayretin gösterileceği belirtilmiş ve kendisi “Kaybedilecek tek bir saniye bile yok” ifadesini kullanmıştı. Bu da bu projenin en kısa zamanda hayata geçeceği izlenimini bize vermekte. Buna ek olarak, Trans Adriyatik Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’yle (TAP) doğalgazın Yunanistan ve Arnavutluk üzerinden İtalya’ya ulaşmasının, Irak-Türkiye Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’yle de Türkiye ve Avrupa için gaz tedarikinin gerçekleştirilmesinin hedeflendiği ifade edilmiş.

Elektrik üretimi alanına ilişkin olarak Program’da bazı hususlara değinilmiş. Bunlardan ilki, tarımsal amaçlı kullanılamayacak nitelikte olan 6.000 hektar genişliğinde bir alanda 4.000 MW kapasiteye sahip Karapınar Enerji İhtisas Endüstri Bölgesi’nde 2016 yılında yatırımcılara güneş santrali kurulması için yer tahsisi yapılması hedeflendiği belirtilmiş. Dolgu hacmi bakımından Türkiye’nin 2. büyük, 1.200 MW’lık kurulu gücüyle 4. büyük barajı ve HES’i olacak Ilısu Elektrik Üretim Santrali ile yıllık ortalama 3,8 milyar KW/s enerji üretileceği belirtilmiş. 270 metre gövde yüksekliği ile Türkiye’nin en yüksek, dünyanın 3’ncü yüksek barajı olacak Artvin Yusufeli Barajı’nın tamamlanacağı söylenmiş.

Ayrıca, komşu ülkelerle elektrik ticareti kapasitesini artırılmasına, elektrik iletim şebekesinin altyapısının güçlendirilmesi ve modern bir şebeke haline dönüştürülmesine yönelik çalışmaların da devam edeceği belirtilmiştir. 2010 yılında başlatılan elektrik üretim varlıklarının özelleştirilmesine de devam edileceği yine Program’da yer almıştır.

Bu başlık altında yer alan ve yeni dönemde önemli bir reform alanı olarak belirtilen husus ise “Yerli Kaynaklara Dayalı Enerji Üretimi Öncelikli Dönüşüm Programı”dır. Enerji alanında yerli kaynakların maksimum düzeyde harekete geçirilmesi suretiyle dışa bağımlılığın azaltılması bu Program’ın amacını oluşturmakta. Ayrıca “Enerji Verimliliğinin Geliştirilmesi Öncelikli Dönüşüm Programı” ile de bir yandan daha az karbon salınımıyla çevre korunurken, diğer yandan daha az girdi kullanımıyla rekabet gücümüzü artırmak hedeflenmiş. Programla birincil enerji yoğunluğu azaltılacak, kamu binaları ve tesisleri başta olmak üzere enerji verimliliğini yaygınlaştırılacak.

Program’ın “Ödemeler Dengesi” başlığı altında yer alan enerji sektörüne ilişkin açıklamalarda; enerji sektöründe girdi mahiyetinde olan ve üretilmesi yüksek katma değer sağlayacak hedef ürünler listesinin çıkarılacağını ve bu listedeki ürünlerin yurt içinde üretimine yönelik yatırımların destekleneceği belirtilmiştir. Rüzgâr, güneş, hidroelektrik gibi alternatif enerji kaynakları üreten tesislerde kullanılan, makine ve teçhizatın yurtiçi üretiminin payını artırmayı hedefleyen yerli ürünler gibi ithal ürünlerin de enerji verimliliğine dair teknik düzenlemelerle uygunluğunun sağlanacağı vurgulanmış ve “Bilim, Teknoloji ve Yenilik” başlığı altında da enerji ve diğer sayılan sektörler gibi öncelikli sektörlerde teknolojik ürün yatırımlarının ve kümelenme çalışmalarının destekleneceği belirtilmiş. Ayrıca enerjiyi verimli tüketen ürünlerin verimsiz ürünlere oranla kullanımının artırılmasının özendirileceği de Program’da yer almakta.

“Kırsal Kalkınma” bölümünde Avrupa Birliği Katılım Öncesi Yardım Aracı (IPARD) kapsamında, IPARD-2 Uygulama Döneminde, kırsalda “Yenilenebilir Enerji Yatırımları”nın destek kapsamına alınmasının sağlanacağından bahsedilmiş. Burada amaç kırsal kesimde bulunan işletmelerin kendi enerji tüketimini karşılayabilmelerini sağlayabilmek. Çeşitli kaynaklarda konuya ilişkin yer alan haberlere göre, bu alanda sağlanacak hibe desteğinin 2014-2020 yılları aralığında toplamda 300 milyon Euro’nun üzerinde olacağı belirtilmiş. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Başkanı Ali Recep Nazlı 2015 Şubat ayında verdiği bir röportajda bu kapsamda şu ana kadar 23 başvuru olduğu ve bunların toplam kurulu gücünün 6,5 MW olduğunu, 2014 yılı güneş enerjisi toplam kurulu gücünün 18 MW olduğu da düşünülerek bu katkının çok önemli olduğunu belirtmiş. Bu kapsamda kırsalda böyle bir desteğin olması, yenilenebilir enerjinin desteklenmesi için de önemli bir adım.

Program’da “Etkin, Hakkaniyetli, İtibarlı Dış Politika” başlığı altında enerji arz güvenliği de yerini almış bulunuyor. Bu kısımda, ülkenin enerji arz güvenliğinin sağlanması ve ülkenin, Doğu-Batı ve Kuzey-Güney eksenlerinde, üretici ve tüketici ülkeler arasında güvenilir bir enerji merkezi olması yönündeki çabaların sürdüğünden bahsedilmiş. Bunun yanı sıra, istikrarlı bir şekilde artan enerji talebimizi karşılarken, enerji nakil güzergâhları ve kaynak ülke çeşitlendirmesi hedefi doğrultusunda önemli projelerin hayata geçirildiği, yenilenebilir enerjinin payının artırıldığı ve nükleer enerjiyi enerji sepetine ekleyerek çeşitlendirme hedefine katkıda bulunmaya çalışıldığı da ayrıca belirtilmiş.

Ayrıca aynı bölümde önemli ortağımız ve bölgesel işbirliği bakımından önem taşıyan bir aktör olarak adlandırılan Rusya ile ilişkilerin dinamiğinin, merkezinde bulunduğumuz geniş coğrafyayı yakından ilgilendirdiğinden bahsedilmiş ve önümüzdeki dönemde, enerji ve ticaret başta olmak üzere, Rusya’yla ilişkilerin karşılıklı hassasiyetlere saygı içerisinde ve müşterek menfaatler doğrultusunda güçlendirilmeye çalışılacağından bahsedilmiş. Program’ın hazırlanması ve açıklanması sürecinde Rusya ile ilişkilerin gerilmesine neden olan olayın, Program’da yer alan bu ifadelerden hareketle Türkiye için ne kadar önem arz ettiği görülmekte.

“Mali Disiplin” başlıklı bölümde yer alan elektrik, gaz ve su gibi alanlarda sektör esaslı ihale kanunlarının çıkarılması vaadi de özelleştirmelerin devam ettiği günümüzde önemli bir adım olarak görülebilir. AB’nin kamu alımları düzenlemelerine uygun olarak kamu ihale sistemini reforme etme çabası doğrultusunda çıkarılması planlanan bu kanunlar sektörel bakış açısı ile değerlendirildiğinde süreçleri daha anlaşılabilir hale getirebilir.

Son olarak, 10 MW kurulu gücün altındaki hidroelektrik santrallere izin verilmeyeceği ifadesi ise Program’ın en dikkat çeken vaatlerinden birini oluşturuyor. “Çevrenin Korunması” başlığı altında yer alan bu ifade küçük çaptaki hidroelektrik santraller bağlamında çevreye olan duyarlılığın gösterilmesinde önemli bir adım. Gerekli yasal düzenlemelerin hızlı bir şekilde hayata geçirileceğinin de belirtilmesi bu konudaki kararlı duruşu gözler önüne sermekte.

Hülasa, Hükûmet Programı’nda yer alan hususlar genel olarak değerlendirildiğinde, piyasanın daha rekabetçi bir hale getirilmesi ve enerjide dışa bağımlılığı azaltmak adına alternatifler üretilmesi için yeni enerji altyapı yatırımları ve sektörel düzenlemeler eşliğinde yoğun bir gündemin önümüzdeki günlerde ülkeyi ve sektör oyuncularını beklediğini söyleyebiliriz.

AB İlerleme Raporu – Taşımacılık

AB İlerleme Raporu’nun bugünkü başlığı “taşımacılık”.

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan AB 2015 Raporu’nda ele alınan konulardan birisi de taşımacılık. Ülkemizde genel kanı taşımacılık alanında hızlı bir gelişim içerisinde olduğumuz yönünde ancak Rapor’da yer alan değerlendirmelere bakıldığında Komisyon’un bizim kadar iyimser olmadığı görülüyor.

İlk olarak karayollarına ilişkin değerlendirmelere bakalım.

urlBu bölümde Komisyon’un nispeten yapılan çalışmaları takdir ettiği görülüyor. Bu çerçevede Karayolları Genel Müdürlüğü’nün idari kapasite ve yola elverişlilik muayenelerine yönelik çalışmalarına devam ettiği belirtiliyor. Ayrıca Nisan ayında karayollarında tehlikeli madde taşımacılığını düzenleyen Yönetmelik’te yapılan değişikliklerin AB müktesebatına uyum noktasında önemli  olduğuna dikkat çekiliyor.

Demiryolu taşımacılığı ise en çok eksiğimizin bulunduğu alan olarak göze çarpıyor. Nitekim demiryollarının serbestleştirilmesine ilişkin mevzuatın AB müktesebatına uyum ve daha rekabetçi ve şeffaf bir pazarın oluşturulması noktasında çok yetersiz olduğu vurgulanıyor. Yine  Devlet Demiryolları’nın halen ilgili mevzuatta belirtilen şekilde ayrıştırılmadığı da belirtiliyor.

Hava taşımacılığı’nda atılan adımlar ise nispeten karşılık bulmuş gibi gözüküyor. Bu çerçevede Rapor’da, ülkemizde sivil havacılıkta yaşanan gelişmelerin olumlu olduğu ifade ediliyor. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen çalışmaların Avrupa Havacılık Emniyeti Ajansı (EASA) tarafından belirlenen teknik gereklilikler ve idari prosedürlere uyum anlamında önemli olduğuna dikkat çekiliyor. Bu kapsamda AB ve EASA kurallarına uyum noktasında önemli mesafe katedildiği belirtiliyor. Ancak halen Türkiye ve Kıbrıs hava trafik kontrol merkezleri arasında etkin bir iletişimin hayata geçirilmemiş olmasının güvenlik açısından endişe verici olduğu ifade ediliyor. Bu sorunun bir an önce çözülmesinin son derece önemli olduğu vurgulanıyor.

Deniz taşımacılığında ise Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün anlaşmalarına taraf olma noktasındaki çalışmalarımıza dikkat çekiliyor. Bu kapsamda Mart ayında yayınlanan ve tehlikeli maddelerin deniz taşımacılığı ile taşınmasına ilişkin düzenlemeden bahsediliyor. Ayrıca gemilere ilişkin raporlama usulleri bakımından halen AB müktesebatı ile uyumlu olmadığımız vurgulanıyor.

Rapor’da taşımacılık ile ilgili son olarak Kıbrıs’ta kayıtlı veya son kalkış noktası Kıbrıs olan gemilerin ve uçakların taşıdığı eşyanın serbest dolaşımına dair kısıtlamaların  kaldırılmadığı sürece Türkiye’nin AB müktesebatı ile tam olarak uyumlu olamayacağı ifade ediliyor.

Sonuç olarak AB İlerleme Raporu’nun taşımacılığa ilişkin bölümü değerlendirildiğinde geçen yıla oranla kısıtlı bir gelişim gösterdiğimiz söylenebilir. Bu noktada sivil havacılıkta bir ivme kazandığımız dikkat çekiyor. Ancak demiryolu taşımacılığında hala katetmemiz gereken önemli mesafeler olduğu da unutulmamalı.

Birleşme-Devralma Görünüm Raporu

2014 yılında Rekabet Kurumu’na bildirilen birleşme ve devralma işlemlerine ait veriler çerçevesinde hazırlanan Görünüm Raporu, Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yayınlandı.

Antitrust2013Rapora göre 2014 yılında Rekabet Kurumu’na toplam 215 birleşme ve devralma işlemi bildirilmiş. Bildirilen bu 215 işlemden 122’sinde hedef şirket veya oluşturulan ortak girişim, Türkiye yasalarına göre kurulmuş şirketlerden oluşmakta. Aynı dönemde değerlendirmeye alınan özelleştirme sayısı ise 18.

Hedef şirket veya oluşturulan ortak girişimin Türkiye kökenli olduğu özelleştirme haricindeki işlemlerde, bildirilen toplam işlem bedeli 22 milyar 90 milyon TL olarak belirtiliyor. Aynı dönemde Kurum’a bildirilen özelleştirmelerin toplam değeri ise 9 milyar 193 milyon TL. Ayrıca tüm tarafları Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre kurulmuş şirketlerin gerçekleştirdikleri birleşme ve devralmaların değeri de 6 milyar 186 milyon TL olarak gösteriliyor. Yabancıların yaptıkları yatırımlara ilişkin bilgiler de raporda detaylı olarak yer alıyor. Buna göre 2014 yılında yabancı yatırımcılar 56 işlemde Türk şirketlerine yatırımda bulunmuş ve ilk sırada Lüksemburg bulunuyor. Son olarak Türk şirketlerinin devir konusu olduğu işlemlerde yabancı yatırımcılar yaklaşık 10 milyar TL’lik yatırımda bulunmuş.

İşlemler sonucu etkilenen pazarlar bakımından ise hedef şirketin veya oluşturulan ortak girişimin Türkiye kökenli olduğu işlemlerde ilk sırayı 3 milyar 295 milyon TL ile kendine ait veya kiralanan gayrimenkulün kiralama verilmesi veya işletilmesi alanı alıyor.

Son olarak, bildirilen işlemlerin nihai karara bağlanma süresi ise 16 gün olarak belirtiliyor.

Söz konusu Rapor’a buradan ulaşabilirsiniz.

AYM’den elektrik piyasası mevzuatında değişiklik

Anayasa Mahkemesi tarafından elektrik piyasası mevzuatında yapılan değişiklikleri Can İtez irdeledi.

Anayasa Mahkemesi, Elektrik Piyasası Kanunu’nun bazı maddelerini iptal etti. Konunun önemine binaen, öncelikle iptali istenen maddeleri aşağıda sıralayalım:

  • 4. maddesinin (3) numaralı fıkrasının son cümlesini,
  • 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının beşinci cümlesini, (7) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümleleri, (9) numaralı fıkrasında yer alan “… ile mevcut sayaçların bir program dahilinde mülkiyetinin devralınması…” ibaresi,
  • 10. maddesinin (3) ve (7) numaralı fıkrasının birinci cümleleri,
  • 11. maddesinin (3) numaralı fıkrasının birinci cümlesi,
  • 15. maddesinin (3) numaralı fıkrası,
  • 16. maddesinin (6) numaralı fıkrası,
  • 22. maddesinin son cümlesi,
  • Geçici 8. maddesi,
  • Geçici 14. maddesinin birinci fıkrası.

AYM, geçici 8 ve 14. maddeler hariç olmak üzere, diğer madde, fıkra ve ibarelerin iptali istemini anayasaya aykırı olmadıkları gerekçesiyle reddetti. Bu madde, fıkra ve ibarelerin yürürlüklerinin durdurulması da reddedilirken, geçici 8. maddenin iptalinin 6 ay ertelenmesi nedeniyle ve geçici 14. maddenin ise koşullar oluşmadığı gerekçesiyle yürürlüklerinin durdurulması istemi reddedildi. Anayasaya aykırı bulunup iptal edilen geçici 8. madde şu şekilde:

“EÜAŞ veya bağlı ortaklık, iştirak, işletme ve işletme birimleri ile varlıklarına ve 4046 sayılı Kanun kapsamında oluşturulacak kamu üretim şirketlerine, bunların özelleştirilmeleri halinde de geçerli olmak üzere, çevre mevzuatına uyumuna yönelik yatırımların gerçekleştirilmesi ve çevre mevzuatı açısından gerekli izinlerin tamamlanması amacıyla 31/12/2018 tarihine kadar süre tanınır. Bu sürenin üç yıla kadar uzatılmasına Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bu süre zarfında ve önceki dönemlere ilişkin olarak bu gerekçeyle, EÜAŞ veya bağlı ortaklık, iştirak, işletme ve işletme birimleri ile varlıklarında ve 4046 sayılı Kanun kapsamında oluşturulacak kamu üretim şirketlerinde, bunların özelleştirilmeleri halinde de geçerli olmak üzere, elektrik üretim faaliyeti durdurulamaz, idari para cezası uygulanmaz.”

elektrik-diregiBu maddenin iptali ile kamu ve özelleştirilen üretim santrallerine çevre mevzuatına uyum konusunda tanınan süre (2013 için 5 [+3] yıl) artık bulunmuyor, sadece kararın resmi gazetede yayımlanmasından 6 ay sonra yürürlüğe girmesi söz konusu. Yani yukarıda tanımlanan şirketler tesislerinin 6 ay içinde çevre mevzuatı ile uyumunu sağlayamazlarsa, iptal edilen madde ile korundukları yaptırımlar olarak idari para cezası ve üretim faaliyetinin durdurulması riski ile karşılaşabilirler.

Bu konuda bir iyi bir de kötü haber, ya da naçizane yorum desek daha doğru olur sanırım: İyisiyle başlayalım, devlet üretim tesislerinin ve bunların özelleştirilenlerinin, adeta devlet (ve hatta artı üç yıl da hükumet) eliyle pek çok hassas kişiyi üzebilecek şekilde çevre mevzuatına uyumlu olmamak gibi bir hakkı bulunmayacak artık. Elbette bu durumda, rahatça bahsedilebilecek şekilde, çevre düzenlemeleri açısından teşvik/ceza mekanizmalarının çalışmadığı bir ortamda negatif dışsallıkların yarattığı sosyal maliyetlerin farkında olmak gerekiyor. En basiti, fabrikasından gürül gürül duman çıkan, yeni özelleştirilmiş KömürKarası termik santralinin baca filtresinin takılması için devlet eliyle verilmiş dört yıllık bir ara artık olamayacak (yanlış anlaşılmasın, bu madde kapsamında olan üretim santralleri içinde kömür kullanan bir termik santral vardır ve bu santral yeni özelleştirilmiştir veya bu santralin halihazırda baca filtresi yoktur gibi bir mesaj vermeye çalışmıyorum). Tabi bunun bir de piyasa işleyişinde belirlilik, saydamlık gibi yatırımcının yatırım yapma kararını etkileyen etmenlerden olan hukuki belirlilik yanı bulunmakta. Hem de enerji özelleştirmeleri düşünüldüğünde, yatırımların boyutu oldukça çok yüksek ve bu mevzuat değişikliği gibi her marjinal maliyetin daha hassas bir etki yaratacağı durumlar için. Ancak her halükarda yatırımcıyı korumak, özelleştirilecek tesisleri daha cazip kılmak adına çevre ve insan sağlığını ikinci plana itmenin sosyal devlet ile yakından uzaktan bir ilgisi olmadığı gibi, üçüncü dünya ülkesi kapitalizminin de güzel bir örneğidir. Bu nedenle maddenin iptal edilmesinin yatırımcı üzerinde yarattığı belirsizlikten çok, yeni sayılabilecek bu kanunda en başından neden böyle bir maddenin eklenmesi gerekliliğinin hissedildiği tartışılmalıdır.

İkinci iptal ise geçici 14. maddenin ilk fıkrası ve ilk fıkranın iptaliyle ikinci ve üçüncü fıkralarında bir geçerliliği kalmadı. Bu fıkra şu şekilde:

“Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce geçerli bir üretim lisansına dayalı olarak santral inşaatına başlamış ancak lisansı herhangi bir sebeple iptal edilmiş veya durdurulmuş olan lisans sahiplerine; Bakanlıkça üretim tesisi yatırımının geri dönülemez bir noktaya geldiğinin tespit edilmesi ve kamu yararı görülmesi şartıyla, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde Kuruma başvurulması halinde Kurum tarafından lisans verilir. Bu fıkra hidroelektrik üretim tesislerini kapsamaz.”

Bu maddenin geçerliliği ise artık kalmamış bulunuyor. 30 Mart 2013’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6446 sayılı Kanun’un üzerinden bir yıl geçti ve bu madde kapsamında EPDK’ya artık başvuru yapılması söz konusu değil. Ayrıca AYM iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi (Anayasa’nın 153. maddesi) neticesinde bir yıl içinde başvurusu yapılmış ve bu kanun kapsamında tekrar lisans almış projelerin etkilenmesi de söz konusu olmayacak.

Danıştay Kanunu değişiyor!

Rapor tamamlandı. Bazı metinler taslaktan çıkarıldı, bazıları ise Danıştay Kanunu’ndan Ceza Muhakemesine kadar devam eden değişiklikleri beraberinde getirdi. Belit Polat anlatıyor.

TBMM Adalet Komisyonu, Danıştay Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’na ilişkin Raporunu tamamladı. İdari yargılama usulünün geliştirilmesi ve makul sürede yargılama yapılması amaçlarına yönelik olarak hazırlanan Tasarı, rekabet&regülasyon&PPP dava süreçlerini de etkileyecek şekilde Danıştay Kanunu’ndan Ceza Muhakemesine kadar birçok değişiklik ve usule yönelik geliştirme içeriyor.

Metinde ilk olarak göze çarpan husus, makul sürede yargılama yükümlülüğünün gereğinin yerine getirilemediğine yönelik yapılan eleştiri (Bu eleştiri, aklımıza geçtiğimiz günlerde 20 yılı aşkın zamandır devam eden bir dava ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’nin davacıyı haklı bulup Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle davacıya manevi tazminat verilmesine hükmettiği kararı getirdi). Bu eleştirilere karşılık getirilen yeniliklerden biri, Rekabet Kurulu ve regülasyon otoritelerinin aldığı kararlarının iptali amacıyla başvurulan İdare Mahkemesi aşamasını takiben temyize yetkili Danıştay’da, makul sürede yargılamaya katkı sağlamak amacıyla bir idari dava dairesi daha kurulması.

Temyiz aşamasında Danıştay’ın bazı konularda kararı ilk derece mahkemesine göndermeden kendisi düzeltebilmesini öngören hüküm ise 10. maddede karşımıza çıkmakta. Bu hükmün örneğin bir Rekabet Kurulu kararında yer alan usul hatasına yönelik uygulanması mümkün görülmüyor; maddi hataların yanında yeniden yargılanma gerektirmeyen eksiklik ve yanlışlıklar için bu imkân tanınıyor. Akla gelen hatalar bakımından ise, kararın asli olmayan unsurları olarak örneğin vekalet ücreti veya yargılama giderinin hesaplamasındaki yanlışlıklar ya da faize hükmedilmesinin unutulması gibi örnekler sayılıyor.

Diğer bir konu Bölge İdare Mahkemeleri’nin durumu. Danıştay’a gelen dosya sayısını azaltmak amacıyla ilk derece mahkemelerine gelen davalar bakımından Bölge İdare Mahkemesi’nin aktif hale getirilmesi hedefleniyor.

Bu davalar 9. maddede sayılanlarla sınırlı bırakıldığından, rekabet&regülasyon&PPP otorite kararlarının iptali için başvurulan İdare Mahkemesi’ne ilişkin böyle bir değişiklikten bahsetmek mümkün değil. Ancak bu otoritelerin karar alma sürecinde başvurulabilen Bilgi Edinme Hakkı Kanunu uygulaması ise madde kapsamına dâhil edilmiş durumda.

ED000043

Diğer bir değişiklik de dava açma sürelerini düzenliyor. Üçüncü yargı reformuyla rekabet ve regülasyon otorite kararlarının iptali bakımından Danıştay 13. Dairesi’nin yetkisi İdare Mahkemesi’ne verilirken, bu kez de mevcut düzenlemeyle hem ilk derece mahkemesi olarak İdare Mahkemeleri’nde hem de temyiz makamı olarak Danıştay’da dava açma süresi 30 güne indirildi.

Tasarıyla getirilen en önemli değişikliklerden biri, bazı ihale işlemleri, acele kamulaştırma ve özelleştirme kararları ile diğer bazı kanunlara ilişkin işlemlere yönelik olarak ivedi yargılama usulünün getirilmiş olması. Bu usul kapsamında, savunma süresinin kısaltılması ve yürütmenin durdurulması talebine karşı verilecek kararlara itiraz mekanizmasının kaldırılması gibi değişiklikler yer alıyor. Rekabet ve regülasyon kurallarına ilişkin açık bir düzenleme olmamakla birlikte, PPP’nin kendine özgü yapısından dolayı tasarı metninde belirtilen ivedi yargılama usulü hallerinden birinin kapsamına girip girmeyeceği tartışılabilir. Zira tasarı metninin gerekçesinde yer alan şu ifade, akla PPP projelerini de getiriyor: “Gecikerek karar verilmesinde hem idare hem de davacılar bakımından katlanılması zor ya da imkansız sonuçlar doğuracak sınırlı sayıdaki dava türünün diğerlerine göre daha ivedi bir şekilde sonuçlandırılması gerekmektedir.” Çünkü PPP projeleri yüksek bedelli, hızlı kararlar alınması gereken ve hem devleti hem de özel sektörü risk altında bırakan kapsamlı projeler. Hukuki bir belirsizlik, telafisi güç zararlar doğurabilir. Bu açıdan mevcut tasarı metninde bulunmasa da ivedi yargılama usulünün kapsamına alınması PPP projeleri açısından bir gereklilik olarak düşünülebilir.

Tasarının aynı maddesinde ayrıca, maddi ve hukuki sebep olarak birbirine bağlı nitelikteki davaların grup davası olarak ele alınacağı belirtiliyor ve uygulama usulüne ilişkin bazı soru işaretlerinin yanında grup davası imkânının getirilmesi olumlu görülüyor.

Metinde rekabet&regülasyon&PPP bakımından etki gösteren değişikliklerin yanında, Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’da tutuklama kararına ilişkin olarak, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na paralel olarak da kararın düzeltilmesine ilişkin bazı sınırlama veya süre uzatmaya ilişkin hükümler de karşımıza çıkan diğer hususlar arasında. Ancak idarenin savunmasına cevap hakkına getirilen kısıtlama ve dava açma süreleri kısaltılmasına rağmen idarenin cevap süresine kısıtlama getirilmemesi ya da yürütmenin durdurulması kararına itiraz edilememesi gibi hususlar, özellikle ivedi yargılamaya getirilen eleştiriler arasında. Hızlı yargılama amacına hizmet etmesi beklenen metnin hızlı adaleti de beraberinde getirmesi gerektirdiği şüphesiz.

Kılık Değiştirmiş Bir Devlet Müdahalesi

Posta hizmetlerinde BTK’ya önemli görevler verildi. Bu görevleri, zorlukları ve önerileriyle Barış Yüksel ele alıyor.

Türkiye’de posta hizmetlerinin “serbestleştirilmesi” esasen uzun zamandan beri gündemde olan bir konuydu ve nihayetinde 2013 yılı ortalarında çıkan bir Kanun ile konuya ilişkin somut bir adım atıldı: Serbestleşmeye ilişkin kriterleri belirleme ve piyasayı düzenleme görevleri BTK’ya verildi.

mektup-arkadaşlığıHer ne kadar BTK’ya verilen görev görünüşte piyasayı serbestleştirmekse de, aslında ülkemizde zaman içinde pazar “kendi kendini” serbestleştirmişti. Tamamen serbest piyasa koşulları altında faaliyet gösteren ve herhangi bir devlet düzenlemesine tabi olmayan kargo şirketleri pazarı son derece rekabetçi bir hale getirmişlerdi. Yani Türkiye’de posta hizmetleri bakımından var olan yasal tekel fiiliyatta zaten ortadan kalkmıştı.

Hal böyle olunca BTK’ya tam olarak nasıl bir görev yüklendiği sorusu önem kazanıyor. Nitekim çok basitçe ve biraz da safça düşünüldüğünde BTK’dan tek istenenin fiilen zaten rekabete açılmış bulunan bir piyasayı hukuken de serbestleştirmesi ve bu karışıklığa son vermesi olduğu düşünülebiliyor.

Ancak aslında çok daha farklı bir gerçek söz konusu ve BTK’nın işi göründüğünden çok daha zor.

Zira BTK’dan asıl beklenen fiilen rekabete açılan bir piyasayı yeniden düzenlemeye tabi kılması. Çünkü şu anda BTK’nın Kanunda öngörülen parametreler çerçevesinde PTT’nin yasal tekel sahipliğinin çerçevesini çizmesi ve halihazırda serbest olarak faaliyet gösteren kargo şirketlerini de düzenlemeye tabi tutması gerekiyor. Bir diğer deyişle BTK, mevcut durumda rekabetçi olan piyasadaki rekabeti azaltmak (kargo şirketlerinin faaliyet göstereceği alan ve ağırlık sınırlarını belirlemek) ve henüz var olmayan bir takım ilave giriş engelleri (ör: lisans ve izin prosedürleri getirmek) yaratmak zorunda.

Gerek kuruluş amacı, gerek çalışanlarının kafa yapısı dolayısıyla piyasaları mümkün olduğunca rekabetçi kılmayı amaçlayan ve teknolojik gelişme ihtiyaçları izin verdiği ölçüde rekabeti destekleyen bir kuruma bu şekilde bir görev yüklenmesi ise oldukça ironik.

Peki BTK’nın bu düzenlemeleri yaparken en çok zorlanacağı alanlar nedir?

Öncelikle çözülmesi gereken konu evrensel hizmet konusu. PTT’nin sahip olacağı yasal tekelin sınırları çizilirken mutlaka evrensel hizmet için gerekli kaynağın nasıl elde edileceği debelirlenmeli. Bunun için ise iki temel aracın kullanılması gerekiyor. Ağırlık limiti ve saklı tutulan alan. Ağırlık limiti olarak belirlenen limitin altındaki postaların kargo şirketlerince gönderilmesi mümkün olmayacak ve bu şirketler saklı tutulan alanlarda faaliyet gösteremeyecek. Böylece PTT’nin yasal tekelinin çerçevesi belirlenecek. Tabi bu alanlarda PTT’ye yönelik olarak (düzenleme ile fiilen de tekel sahibi olacağı için) bir de fiyat regülasyonu uygulanacak.

Şimdi de evrensel hizmet yükümlülüğünü ve bu yükümlülük ile yakından ilişkili olan ağırlık limiti ve saklı alan kavramlarını biraz açalım. Evrensel hizmet yükümlülüğü kanunda “belirlenmiş ilke ve kurallar çerçevesinde, bir posta hizmetinin coğrafi alan farkı gözetilmeksizin ülke sınırları içerisinde tüm kullanıcılar için karşılanabilir ücretlerle kesintisiz olarak sağlanmasını” ifade edecek şekilde tanımlanmış.

Evrensel hizmet yükümlülüğünün temel amacı hizmet götürmenin ekonomik açıdan karsız olduğu alanlara da posta hizmetinin, üstelik uygun ücretlerle, götürülmesini sağlamak. Bu alanlar ise tahmin edileceği üzere coğrafi açıdan ulaşımın zor olduğu ve nüfusun yoğun olmadığı alanlar olarak ortaya çıkıyor. Ancak tabi ki bu hizmetin gideceği yerlerin ve buralara ne sıklıkta gidileceğinin de bir sınırı olması gerekiyor. Zira örneğin yalnızca 20 kişinin yaşadığı bir köye haftanın her günü bir PTT memurunun posta toplamak ya da iletmek için gitmesi son derece anlamsız olacaktır. Ayrıca buralarda uğranılan zararı da çapraz sübvansiyon yoluyla aslen hizmet götürmenin ucuz olduğu bölgelerde yaşayan kullanıcılar karşılayacaktır.

İşte bu yüzden BTK’nın hem bu hizmetin götürülmesi gereken yerler bakımından nüfusa dayalı bir sınır belirlemesi ve hizmetin asgari olarak hangi sıklıkta götürülmesinin zorunlu tutulacağını tespit etmesi gerekiyor. Tabi bu sınırlar aşağı çekildikçe evrensel hizmetin finanse edilmesi için gereken miktar da artıyor.

İşte evrensel hizmet için gereken finansman ihtiyacının artması da PTT’ye tanınacak yasal tekelin çerçevesinin genişletilmesini zorunlu kılıyor. Gidilmesi gereken alanların nüfus sınırı düştükçe ve bu alanların asgari olarak ziyaret edilmesi gereken sıklık arttıkça saklı alanın genişletilmesi ve ağırlık limitinin arttırılması gerekiyor. Yani kargo şirketlerinin hizmet götürebileceği coğrafi bölgeler daralıyor ve bu şirketlerin taşımasına izin verilmeyen posta miktarı artıyor. Örneğin ağırlık limiti 20 gram ile sınırlı tutulduğunda dahi pazarın yarıya yakının kapanması söz konusu olabiliyor. Böylece özellikle şirket arası yazışmalar bakımından piyasaya giriş ciddi derecede engelleniyor. Dolayısıyla bu parametrelerin belirlenmesi esnasında son derece hassas davranılması gerekiyor.

Evrensel hizmet sorunu çözüldükten sonra bir de yetkilendirme rejimi oluşturması gerekiyor. BTK’nın burada sınırlı kaynak kullanımı ihtiva etmeyen elektronik haberleşme hizmetlerindekine benzer bir yaklaşım izleyerek bildirim esasını benimsemesi ise ne yazık ki mümkün değil. Zira Kanunda verilen yetkinin bir bedel karşılığında verileceği açıkça ortaya koyuluyor. Yani Kanun burada da bir piyasaya giriş engeli yaratılmasını adeta zorunu tutmuş durumda.

Bu yazıyı noktalamadan son olarak şu hususun da altını çizmek gerekir ki serbestleşme adı altında yapılan bu yeniden düzenlemenin altında aslında çok ciddi bir gerekçe yatıyor. PTT’nin sağladığı istihdamın korunabilmesi. Bu yüzden piyasadaki rekabetin mümkün olduğunca ortadan kalkmasını destekleyenlerin sayısı da azımsanamayacak kadar fazla.

BTK bir anda elinde bulduğu bu iki tarafı keskin bıçak ile ne yapsa yüksek ihtimalle ciddi eleştiri oklarına maruz kalacak. Ancak taban tabana zıt çıkarları olan ve her ikisi de oldukça kuvvetli sayılabilecek menfaat gruplarının ikisine de eşit mesafede durabilecek (ve dolayısıyla iki grubu da ciddi derecede kızdıracak) bir düzenleme yapabilirse BTK önemli bir başarı elde edecektir.

Bir Devrin Sonu – Elektrik Dağıtımında Tamamlanan Özelleştirme

Elektrik dağıtım hizmetleri artık tamamen özel sektörde. Can İtez anlatıyor.

2 Nisan 2004 tarihli Özelleştirme Kurulu kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınan Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş., bir diğer deyişle 1994 yılından beri Türkiye Cumhuriyetinde devlet eliyle elektrik dağıtım hizmetini yerine getirmiş olan tüzel kişilik, Toroslar EDAŞ’ın da devriyle faaliyetlerine son verdi. Böylece devletin elektrik dağıtım hizmetindeki doğrudan rolü sona ermiş, bir devir kapanmış oldu.

Hisse devri yöntemi ile gerçekleştirilen dağıtım bölgelerinin özelleştirilmesi sürecinin sonucunda, elektrik dağıtımında hizmet kalitesinin arttırılması amaçlanıyor. Elektrik piyasalarının sağlıklı işleyişinin, kalitesinin ve tabi ki var olabilmesinin vazgeçilmez bir parçası olan elektrik dağıtımında, 21 dağıtım bölgesinde bulunan yaklaşık 34 milyon elektrik abonesi artık devlete değil özel sektöre güvenecek. Yanlış anlaşılmasın halk yine devlete güvenecek ama artık sadece denetleyen olarak.

İlgililer için not; son olarak devri tamamlanan 18 dağıtım şirketinden elde edilecek olan özelleştirme geliri yaklaşık 12,7 milyar Amerikan Doları.

Özelleştirme Tebliğ Yenilendi

1998/4 sayılı Özelleştirme Tebliğ yenilendi.

Eski ve yeni Tebliğ karşılaştırmasını Göksu Utecht yapıyor.

BOS002076Serbest piyasa ekonomisinin sağlanmasında önemli bir araç olarak görülen özelleştirme işlemleri, aynı zamanda bu amaca engel teşkil edecek bir yapıya mahal verebilecek nitelikte görülebiliyor. Bir başka deyişle, teşebbüslerin özelleştirme yoluyla devralma beraberinde pazarda hâkim duruma gelmesi ve böylece kamu tekelinin terk edilerek özel tekelin başlaması söz konusu olabilir. Piyasaları bu ve benzeri olumsuz sonuçlardan korumak ve rekabetçi yapıyı devam ettirmek amaçlarıyla 1998/4 sayılı Tebliğ [i] sürecinde Rekabet Kurumu, ihalenin kamuya duyurulmasından ve ihale sonrası devir gerçekleştirilmeden hemen önce olmak üzere iki ana basamakta özelleştirme sürecine dâhil oldu.  Ancak Kurum, geçtiğimiz günlerde konuya ilişkin yeni bir Tebliğ yayımladı ve 1998/4 Tebliğ ile öngörülen kurallar yenilendi.

  • Kapsam: Teşebbüslerin ortaklık paylarının ya da diğer hak ve araçların tümünün veya bir kısmının işleme konu teşebbüsün üzerindeki kontrolü değiştirecek özelleştirme yolu ile her türlü devir Tebliğ kapsamında olmaya devam ediyor.  Kamu tüzel kişiliğine sahip eğitim kurumlarına yapılan devirler ile teşebbüs kontrolünde değişikliğe yol açmayan hisse devirlerinin ‘ön bildirim ve izne’ tabi olmayacağı ise açıkça düzenlendi.
  • Ciro Eşiği: Özelleştirme işleminin ‘ön bildirim ve izne’ tabi olup olmadığının belirlenmesinde; özelleştirilecek birimin sahip olduğu pazar payı ile hukuki ve fiili imtiyazların önemi kalmazken ciro eşiği 20 M TL’den 30 M TL’ye yükseltildi.
  • Ön Bildirimde Süre: Tebliğ uyarınca ihale şartlarının kamuya duyurulmasından önce Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Rekabet Kurumu’na ön bildirimde bulunacak. Bu andan itibaren Kurum’un en fazla 40 gün içinde Rekabet Kanunu’nun 7. maddesini de dikkate alarak görüşü bildirmesi gerekiyor. Söz konusu görüşün ihale şartnamesine esas teşkil edecek nitelikte olduğu da Tebliğ’de açıkça düzenleniyor. Ayrıca Kurum’un görüşünün 3 yıl geçerliliğini koruduğu, sürenin bitiminden itibaren ise aynı ihaleye ilişkin olarak yeniden görüş alınması zorunlu tutuluyor.
  • Genel İlkeler: Başvurusu sonrası takip edilecek usullere ilişkin 1998/4 sayılı tebliğde yer alan ilkeler genel itibariyle korunmakla birlikte, yeni düzenlemeyle Kurum kendisine gelen ön bildirim ve izin taleplerine ilişkin olarak süreç işletilmeksizin ön bildirim ve izne tabi olmadığı kararını verebilecek.
  • Ön izin: Tebliğ uyarınca ön bildirime tabi özelleştirmelerde devretme faslına geçildiğinde devrin hukuki geçerlilik kazanabilmesi için Rekabet Kurumu’ndan ön izin alması zorunlu olmaya devam ediyor.

[i] 1998/4 sayılı ‘Özelleştirme Yoluyla Devralmaların Hukuki Geçerlilik Kazanabilmeleri İçin Rekabet Kurumuna Yapılacak Ön Bildirimlerde ve İzin Başvurularında Takip Edilecek Usul ve Esaslar Hakkında Tebliği’

Elektrikte Çantacılara İzin Yok

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, katıldığı 11. Enerji Yatırım Konferansı’nda enerji sektörü için önemli bir açıklama yaptı.

Devamı Can Artüz’ün yazısında.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, katıldığı 11. Enerji Yatırım Konferansı’nda enerji sektörü için önemli bir açıklama yaptı: “Elektrikte çantacılara izin yok!”

Peki, Bakan Yıldız ne demek istedi?

BOS001862Önce piyasadaki ifadesiyle ‘çantacılığın’ ne olduğuna ve bu sistemin nasıl işlediğine değinmek gerekiyor. ‘Çantacılık’ en basit anlatımla, elektrik piyasasında, aslında yatırım yapmaya niyeti olmayan müteşebbislerin(!) lisans alarak gerçek yatırımcılara bu lisansları satmaları olarak tanımlanabilir. Daha önceden alınmış bu lisanslar, piyasaya yeni giriş yapacak üreticilerin söz konusu kaynak için yeni lisans başvurusunda bulunmalarını engelliyor ve yatırımcı daha önce alınmış lisansa belli bir bedel ödemeyi göze alıyor. Her ne kadar lisans devri ilgili mevzuat uyarınca mümkün değilse de, lisans sahibi şirketin hisselerinin tamamının bir başka şirkete ya da onun hissedarlarına devretmesi şeklinde lisanslar da şirketle beraber el değiştirmiş oluyor.

2012 yılının ilk aylarında kamuoyu ile paylaşılan Elektrik Piyasası Kanunu Tasarısı Taslağı’nda öngörülen ‘önlisans’ kurumunun bu soruna çare olması amaçlanıyor. Taslağın çizdiği çerçeveye göre önlisans; üretim faaliyetinde bulunmak isteyen tüzel kişiye,  yatırıma başlaması için gereken prosedürleri tamamlaması amacıyla verilecek bir çeşit hazırlık aşaması lisansı olarak düşünülebilir. Buna göre,  üretim faaliyetinde bulunmak isteyen bir tüzel kişinin lisans almak için belirli süreler içerisinde Kanun’da öngörülen yükümlülükleri yerine getirmiş olması gerekiyor. Bununla birlikte, üretim lisansı almak isteyen tüzel kişilerin ortaklık yapısını değiştirecek doğrudan ya da dolaylı işlemler yapması veya hisse devri yapması halinde önlisansın hükümsüz kalacağı da önlisans mekanizmasının getirdiği en önemli yeniliklerden biri. İşte bu düzenleme sayesinde yukarıda işaret ettiğimiz,  hisse devri yoluyla lisansların şirketle beraber el değiştirmesi uygulaması da son bulmuş olacak.

Bunun bir tamamlayıcısı olarak getirilen diğer bir düzenleme ise Taslağın hâlihazırda yatırıma başlamamış bulunan lisans sahiplerinin EPDK’na başvurarak lisanslarının sona erdirileceği ve belirli süreler için önlisans verileceğini düzenleyen hükmü. Bu hüküm sayesinde, sadece yeni verilecek lisanslar değil, önceden alınmış, fakat yatırımına başlanmamış lisanslar da yukarıda bahsettiğimiz düzenlemeye tabi olacak.

Bu şekilde sınırlı enerji kaynaklarının ülkeye kazandırılmasında yatırım niyeti olmayan, adeta aracı konumunda olan oyuncuların sistemin dışına itilmesi, lisansların sadece gerçek yatırımcılara verilmesinin sağlanması hedefleniyor. Gecikmiş bir düzenleme olsa da, her yıl milyarlarca dolar enerji faturası ödeyen ülkemizin kendi kaynaklarını değerlendirme konusunda her türlü gecikmeyi bertaraf etmek üzere atılan bu adımların isabetli olduğunu düşünüyoruz.

Demiryolları Özelleştirmesi – 2

İngiliz Demiryolları Özelleştirmesi’nin ardından, bu hafta Amerikan Demiryolları Serbestleştirmesi’nden bahsedeceğiz.

Geçtiğimiz haftalarda, TCDD serbestleştirme hazırlıklarından yola çıkarak demiryolları serbestleştirme/özelleştirmelerinin “özel” konumuna ilişkin bir gözden geçirmede bulunmuştuk. Demiryolları kamuoyunda oluşturduğu yankıların niteliği ve işletme teknikleri bakımından diğer ulaştırma hizmetlerinden ayrılıyor. Bu nedenle, demiryollarındaki bir yapısal dönüşüm alışılmışın dışında bir yaklaşım ve süreçler gerektiriyor. TCDD için serbestleştirme çalışmalarının hız kazandığı bu günlerde dünyadaki önem arz eden demiryolları serbestleştirme/özelleştirme süreçlerine göz atılmasının faydalı olacağını düşünüyoruz. İngiliz Demiryolları Özelleştirmesi’nin ardından, bu hafta Amerikan Demiryolları Serbestleştirmesi’nden bahsedeceğiz.

2 – Amerikan Demiryolları Serbestleşmesi

Amerikan demiryolu endüstrisinin gelişmeye başladığı 1800’lerin başlarında ülkede hüküm süren anti-federalist siyasi akımın da etkisiyle devlet iştiraklerine karşı bir önyargı söz konusuydu.  Bu nedenle Avrupa’daki demiryolları ağının ortaya çıkış yapısına ters bir şekilde ABD’de, demiryolları altyapısı tamamen özel sermaye yatırımlarıyla şekillenmişti. Devlet müdahalesi ise 1887’de uygulanmaya başlanan iktisadi regülasyonlara kadar sadece finansman kolaylıkları sağlanması ve arazi tahsisi gibi dolaylı yollardan sağlanmaktaydı.

Özellikle tarım sektörüyle ilgilenen kesimin demiryolu şirketleri tarafından sömürülmesini engelleme amacıyla yürürlüğe konulan iktisadi regülasyonlar, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar geçen süre zarfında yoğunlaşarak devam etti. 1917 yılında ise demiryolu sektörü tamamen devletleştirilerek bir kamu hizmeti halini aldı. Demiryolu sektöründeki direkt devlet kontrolü 1920’de sona erse de iktisadi regülasyonlar yoluyla sektör denetim altında tutulmaya devam edildi. Bu dönemde yapılan önemli boyuttaki kamu yatırımlarına rağmen istenilen verimlilik düzeyine asla ulaşılamadı. İkinci Dünya Savaşı’nı takiben alternatif ulaşım teknolojilerinin de gelişmesiyle birlikte demiryolları endüstrisinin kan kaybı devam etti. 1970’lere gelindiğinde demiryolu endüstrisinin yüzde 22’si batmanın eşiğindeyken geri kalanının durumu da pek iç açıçı değildi.

ASTRO (America’s Sound Transportation Review Organization)’nun 1970 yılında yayınladığı raporda demiryolu endüstrisinin kurtarılabilmesi için: 1) fiyatlandırmanın iktisadi ve rekabetçi gerçekliğe uygun olarak yapılması, 2) yeterli kullanım oranına sahip olmayan hatların kapatılması, 3) demiryolu sektöründeki birleşme ve devralmalara ilişkin kontrolün hafifletilmesinin gerektiğini belirtiyordu. Bahsi geçen fikirlerin uygulanması yoluyla Amerikan Demiryolları büyük bir değişim süreci içine girdi. Bu değişimin en önemli faktörü şüphesiz küçük demiryolu segmentinin ortaya çıkışıydı.

1970’li ve 80’li yıllarda kamu politikasındaki bahsedilen değişimlerin etkisiyle, kullanım dışı bırakılması gerektiği düşünülen hatların en az üçte birlik kısmının küçük demiryolu işletmelerine dönüştürülmesi başarıyla tamamlanmıştır. Bölgesel yapılanmalar ve bölge halkının ihtiyaçları doğrultusundaki gelişmelerin sağlanmasıyla küçük demiryolu işletmeleri demiryolu sektöründeki hizmet kalitesinin yükseltilmesinde önemli bir pay sahibi olmuşlardır. Faaliyet bölgeleri hakkında daha geniş ve tutarlı bilgi sahibi olmaları sebebiyle faaliyet masrafları büyük ölçekli işletmelere göre oldukça düşük bir düzeyde seyreden küçük demiryolu işletmeleri bu sayede özellikle 90’lı yılların başında karşılaşılan birçok kriz ortamından sağ çıkmayı başarmışlardır. Buna ek olarak büyük ölçekli işletmelerle yapılan işbirliği anlaşmaları yoluyla da masraflarda önemli ölçüde tasarruf sağlanmıştır.

Bugün, Amerikan Demiryolları’nın başarılı ve verimli bir örgütlenme olarak yorumlanmasının arkasında yatan en önemli unsurlar: 1) geri alınamayacak bir kayıp yaşanmadan ivedilikle tamamlanan serbestleşmeler sayesinde piyasaya giriş çıkışların mümkün hale getirilmesi, 2)  birleşme ve devralma takibinin etkinleştirilmesiyle gerekli devir işlemlerinin hızlı bir şekilde tamamlanabilmesi ve 3) yeni kurulan işletmelere uzun vadeli, hesaplı devlet desteklerinin sağlanmış olmasıdır.

Demiryolları Özelleştirmesi

Geçtiğimiz hafta, TCDD serbestleştirme hazırlıklarından yola çıkarak demiryolları serbestleştirme/özelleştirmelerinin “özel” konumuna ilişkin bir gözden geçirmede bulunmuştuk.

Geçtiğimiz hafta, TCDD serbestleştirme hazırlıklarından yola çıkarak demiryolları serbestleştirme/özelleştirmelerinin “özel” konumuna ilişkin bir gözden geçirmede bulunmuştuk.

Demiryolları kamuoyunda oluşturduğu yankıların niteliği ve işletme teknikleri bakımından diğer ulaştırma hizmetlerinden ayrılıyor. Bu nedenle, demiryollarındaki bir yapısal dönüşüm alışılmışın dışında bir yaklaşım ve süreçler gerektiriyor. TCDD için serbestleştirme çalışmalarının hız kazandığı bu günlerde dünyadaki önem arz eden demiryolları serbestleştirme/özelleştirme süreçlerine göz atılmasının faydalı olacağını düşünüyoruz.

1 – İngiliz Demiryolları Özelleştirmesi

İngiliz Demiyolları Özelleştirmesi, özelleştirme öncesi yeniden yapılandırma ve ayrıştırma işlemlerinin riskleri ve getirilerinin görülmesi açısından önemli bir örnektir. 1962’de dört büyük özel işletmenin ulusallaştırılmasıyla kurulan İngiliz Demiryolları, 60’lı yıllar süresince Beeching raporunu esas alarak bir tasviye ve yeniden yapılanma hareketi başlatmıştır.

1962 – 1973 yılları arasında, yolcu istasyonlarının %45’i, yük taşımacılığı istasyonlarının %90’ı, toplam ray altyapısının %30’un üstünde bir kısmı kapatılarak, yük taşımacılığı demiryolu filosu %70 oranında azaltılmıştır. Bu dönüşüm projesi ile altyapı ve istihdam’da önemli bir düşüş sağlanırken, yolcu taşımacılığında kayda değer bir azalma gözlenmemiştir. Bununla birlikte demiryollarının piyasa payına bakıldığında, yapılan reformların demiryolu taşımacılığını canlandırmada yetersiz kaldığı görülmektedir. 1950lerde sırasıyla %20 ve %40 pazar payına sahip olan yolcu ve yük taşımacılığı, 1990’lara gelindiğinde piyasanın ancak %6’lık bir kısmını elinde tutabilmiştir. Ancak yaşanan kritik düşüş, tamamen demiryolları işletmeciliğinin bir sorunu olarak algılanmamalıdır. Söz konusu dönemde, özel vasıtaların yaygınlaşmasının ve yük taşımacılığın ana müşterisi olan kömür ve çelik sektörlerindeki gerilemenin demiryolları üzerinde büyük etkisi olduğu yadsınamaz.

1992 genel seçimlerinden sonra yayınlanan özelleştirme planıyla, İngiliz Demiryolları’nda yeni bir dönem başlatılmıştı. Demiryollarının kendine has işletim sistemi ve maliyet yönetim teknikleri nedeniyle oldukça karmaşık bir hal alan özelleştirme sürecinin sağlıklı bir şekilde çözümlenebilmesi için yolcu ve yük taşımacılığı hizmetlerini ayrı ayrı değerlendirmekte fayda var.

Yük Taşımacılığı

1990’larda demiryolu yük taşımacılığı, halen daha karlılığını sürdüren ancak ekonomik fizibilitenin devamlılığı için önemli miktarda altyapı yatırımı ihtiyacı duyan bir yapıdaydı. Bu nedenle, hızlı bir özelleştirme ve ardından sektördeki rekabetin canlandırılması ile bahsedilen ihtiyaçların giderilmesi bekleniyordu. Rekabetin canlandırılması amacıyla, piyasaya giriş serbestliği getirilmesi ve böylece ABD örneğinde olduğu gibi büyük demiryolu şirketlerinin es geçtiği küçük çaplı demiryolu projelerinin gereken yatırımı çekmesinin sağlanması hedeflenmekteydi. Piyasaya giriş serbestliğinin sağlanması, özellikle sektördeki ataletten kurtulunması ve diğer sektörlerle rekabet edebilmek için gerekli canlılığa sahip olunması açısından kritik önem taşımaktaydı.

Bunun yanında, liberalleşmenin gerekli rekabet ortamını sağlamak için yeterli olmayacağını işaret eden deliller de mevcuttu. Mevcut demiryolları işletmesinin bir bütün halinde özelleştirilmesi piyasaya girişlerin önünü kapatabilecek bir unsur olarak değerlendiriliyordu. Bunun yanında demiryolu işletmeciliğin şart koştuğu büyük ölçekli yatırımlar ve know-how da piyasaya girişlerin düşünüldüğü kadar hızlı olamayabileceğine işaret ediyordu.

Bahsedilen faktörlerin değerlendirilmesi sonucunda, liberalleştirme, özelleştirme ve mevcut yük taşımacılığı işletmesinin birbiriyle rekabet eden daha küçük işletmelere bölünmesi unsurlarını içeren bir orta yol bulunmuştur. Burada, mevcut işletmenin bölünmesi en önemli husus olarak göze çarpmaktadır. İşletmenin girift mali yapısı nedeniyle, yeniden yapılandırma sürecinde maliyetlerin ve sübvansiyonların uygun şekilde paylaştırılması önem kazanmaktadır. Bunun yanında yeni oluşturulan işletmelerin bazı müşteri gruplarını kıskaca almasına imkan verilmemesi ve rekabetin tüm coğrafi bölgelerde sağlanabilmesi de vurgulanan başka bir konudur.

Yolcu Taşımacılığı

İngiliz Demiryolları’nın mali yapısı incelendiğinde, yolcu taşımacılığında hizmet kesintileri yaşanmasına ve fiyat artışlarına göz yumulmadığı sürece devlet sübvansiyonlarının özel sektör yapısı altında da kesilmesi mümkün gözükmemektedir. Buna ek olarak, özelleştirmeyle birlikte taşımacılık hizmeti veren firmaların İngiliz Demiryolları’nda olduğu gibi maliyetleri hizmet coğrafyasına yayarak çapraz-sübvansiyon yoluyla maliyet yönetiminde bulunma şansları olmayacaktır.

Yolcu taşımacılığı özelleştirmesinin yük taşımacılığında olduğu gibi piyasaya serbest girişin sağlanması şeklinde yapılması durumunda “cherry-picking” olgusuyla karşılaşılması beklenmektedir. Piyasaya girecek olan işletmeler tarafından yolcu taşımacılığı hizmetinin sadece en karlı olan bölümlerinin seçilmesi, piyasa faaliyetlerinin sağlıksız bir şekilde gelişmesine sebep olacaktır. Bu nedenle devlet müdahalesinden tamamen yoksun bir yolcu taşımacılığı piyasasının tüketiciye mümkün olan en etkin hizmeti sağlayamayacağı düşünülmektedir.

Hizmet kalitesinin istenilen seviyede tutulmasının hedeflendiği durumda ise İngiliz Demiryolları’nın yolcu taşımacılığı hizmetlerinin bir bütün olarak özelleştirilerek özel sermayeli bir tekel oluşturulması gerekmektedir. Ancak bu yöntemin izlenmesi, sübvansiyonların azaltılması ve sektörde rekabetin canlandırılması hedeflerinden vazgeçilmesi anlamına gelmektedir.

Yolcu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle ilgili olarak değerlendirilen başka bir yöntem de İngiliz Demiryolları’nın hizmet coğrafyaları ekseninde bölünerek demiryolları piyasasının 1960’larda ulusallaştırmadan öncekine benzer bir yapıya döndürülmesidir. Ancak bu yöntemin uygulanmasıyla oluşturulan dikey birleşik şirketlerin altyapıları arasındaki geçişlerin düzenlenmesi büyük bir verimlilik kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında, sübvansiyonların azaltılmasına dair kaydadeğer bir fayda sağlanamayacağı öngörülmüştür.

Klasik özelleştirme teorilerinin etkin bir çözüm sunamayacağının anlaşılması, “franchising” uygulaması fikrinin mevcut yöntemler içinde öne çıkmasına sebep olmuştur. Franchising’le ilk olarak “piyasa için rekabet” olgusunun gerçekleşmesi sağlanarak yukarıda bahsedilen alternatiflerdeki gibi rekabetçilik konusunda uç noktalara kaçılmasının önüne geçilmektedir. İhaleler yoluyla piyasadaki hizmet kalitesinin kontrolü sağlanmakta ve piyasanın gelişimi gözetim altında tutulmaktadır. İkinci olarak, sübvansiyonların franchising sözleşmelerinin uygulanması yoluyla daha isabetli ve verimli bir şekilde yapılandırılması sağlanacaktır. Sözleşme hükümlerine aykırılık durumunda faaliyet gösteren firma bir başkasıyla değiştirilerek tüketicinin firmalar tarafından sömürülmesi engellenecektir. Üçüncü olarak, İngiliz Demiryolları’nın kademeli bir şekilde franchising yoluyla özelleştirilmesi yöntemiyle mevcut know-how’un yeni işletmelere aktarılması ve böylece hizmet güvenliği ve verimliliğinden taviz verilmemesi sağlanacaktır.

Sonuç olarak yolcu taşımaclığı sektöründe faaliyet gösterecek olan 25 franchise belirlenmiş ve hizmet devamlılığının garanti altına alınması için bu firmalara altyapı ve işgücü devrine dair şartlar koşulmuştur. Böylelikle hizmet kalitesinin yanında mevcut işgücünün de kayba uğramaması hedeflenmiştir.

Haftaya: Amerikan Demiryolları Serbestleştirmesi..