ABD’de Demokratların Büyük Rekabet Planı

Erdem Topçu, ABD’de Demokratların yeni rekabet politikası planlarını aktarıyor.

ABD’de 2018 yılında gerçekleştirilecek ara seçimlerde, Demokratlar, yasama organında çoğunluğu tekrar ele geçirmek için çalışmalara başladı. Bu kapsamda, A Better Deal (“Daha İyi Bir Anlaşma”) adını verdikleri, daha popülist bir içeriğe sahip ve tekelleri direkt olarak hedef alan yeni rekabet politikası planlarını açıkladılar. 2016 başkanlık seçimi yarışının kaybedilmesinden beri partinin ilerici kanadının baskısı altında kalan Demokrat Parti liderleri, açıkladıkları bu planla ve tekellere odaklanarak partinin bu kanadından bir destek aldı. İsmin A Better Deal şeklinde seçilmesinin de, 2016 başkanlık seçiminden sonra Temsilciler Meclisi Sözcüsü Cumhuriyetçi Paul Ryan tarafından açıklanan A Better Way (“Daha İyi Bir Yol”) adındaki muhafazakar plana bir gönderme olduğu düşünülüyor.

Yayınladıkları dökümanda, Demokratlar, bu planın üç amaca hizmet edeceğini beliriyorlar. Birincisi; büyük birleşmelerin tüketicilere, işçilere ve piyasa rekabetine zarar vermesinin önlenmesi; ikincisi, düzenleyicilere büyük birleşmelerin sonrasında şirketlerin rekabeti teşvik etmeye devam ettiğini teftiş etme zorunluluğu getirilmesi ve son olarak rekabete zarar veren şirket hareketlerinin ve pazardaki hakim durumun istismarını engelleyecek bir Trust Buster (tekellerle mücadele eden federal görevli) pozisyonunun yaratılması.

Demokratların Temsilciler Meclisi ve Senato’daki liderleri Nancy Pelosi ve Chuck Schumer tarafından açıklanan plana göre, büyük bir birleşme hazırlığı içerisinde olan şirketler, anlaşmalarının içeriğini şirketleri daha iyi kurumsal vatandaşlar (“better corporate citizens”) olmayı amaçlayacak biçimde  düzenlemeli. Senato Azınlık Lideri Demokrat Chuck Schumer, The New York Times’a yazdığı yazıda, şirket birleşmelerinin tüketiciler için fiyatları yükselttiğini ve onlar için seçenekleri düşürdüğünü, bunun sonucunda da zenginliğin sadece küçük bir grubun elinde kaldığını ve eşitsizliğin boyutunun daha da derinleştiğini belirtti.

Geçmişte şirket birleşmeleri konusunda işçilere ve tüketicilere daha yakın politikalar izleyen Demokratlar, günümüzde, iş dünyası ile dostluklarını ilerletmiş ve özellikle tekellere karşı mücadelede işçilerin ve tüketicilerin güvenini kaybetmişti. Bu plan ise şirket tekelleşmelerinin ve ekonomik ve politik gücün kötüye kullanımı üzerinde sıkı bir tedbir olarak nitelendiriliyor. Bu da partinin ilerici kanadının kullandığı dile bir benzerlik gösteriyor. Demokrat Parti’nin şirket birleşmeleriyle alakalı bu yeni yaklaşımının, Donald Trump döneminde yeniden ayağa kalkma politikalarının da bir parçası olduğu düşünülebilir.

Bu plan, Bernie Sanders ve Elizabeth Warren gibi partinin ilerici kanadını temsil edenler için bir başarı olarak nitelendirilebilir. Warren, geçen yıl yaptığı bir konuşmada, şirket birleşmelerini “pazarlar, ekonomi ve demokrasi için bir tehdit” olarak nitelendirmişti. Bu plan her ne kadar tam anlamıyla Bernie Sanders tarzı bir yaklaşımı teşkil etmese de, yaklaşık 20 yıl önce Bill Clinton döneminde Exxon ve Mobil’in birleşmesiyle Exxon Mobil gibi bir devin kurulmasına izin veren Demokratların 20 yıl sonra rekabete olan bakışlarının ne kadar değiştiğini gösteriyor.

Sonuç olarak, her ne kadar bu öneriler şirketlerin birleşmelerinin zorlaştırılmasına ve pazara, tüketiciye ve rekabete zarar veren gelişmelerin önlenmesine destek olabilecekse de, ABD’nin yasama ve yürütme organlarını Cumhuriyetçiler ellerinde tutuyorken bu planın Kongre’den geçip kanunlaştırılması zor gözüküyor. Zaten halihazırda bu planın bir kanun taslağına dönüştürülmediğini eklemekte fayda var.

Meraklısına Planın Detayları

Bu planın içeriğine göre, gücün sadece birkaç şirketin çevresinde toplanması işçi maaşlarında ve istihdam büyümesinde düşüş ve küçük işletmelerin pazarlardan uzaklaşması ile sonuçlanıyor. Demokratların önerdiği yeni standartlara göre, büyük birleşmeler, birleşmenin tarafları bu birleşmeden ortaya çıkacak menfaatleri açıklayana dek rekabete aykırı olarak varsayılacak.

Plan, ayrıca, rekabet düzenleyicilerinin, birleşmelerin işçi maaşları ve istihdamı nasıl etkileyeceğini gözden geçirmesini zorunlu kılacak yeni birleşme standartlarının oluşturulması için çağrı yapıyor. Planlarını açıkladıkları dökümanda, Demokratlar, düzenleyicilerin birleşmelerin rekabete zarar verdiğini kanıtlamalarını kolaylaştıracak yeni standartları da gündeme getireceklerini belirtiyorlar. Gündeme getirilmesi planlanan bu standartlar arasında, maaşların düşmesi, istihdamın azalması, ürün kalitesinin düşmesi, hizmete ulaşımın kısıtlanması, küçük işletmelerin önüne engeller konulması ve girişimcilerin rekabete dahil olmasının engellenmesi gibi başlıklar geçiyor. Bu değerlendirme sadece birleşmenin rekabete zarar verip vermeyeceği üzerinden yapılmayacak; birleşmenin Amerikalıların hayatlarında pozitif bir etkisi olup olmayacağı da değerlendirmeye alınacak.  An itibariyle, rekabet düzenleyicileri birleşme yapan şirketlerin kendilerine onay karşılığında verdikleri sözleri tutup tutmadıklarını denetleme konusunda sınırlı yetkilere ve kaynaklara sahip. Bu noktada, düzenleyicilerin, tekelleşme belirtilerini buldukları zamanlarda düzeltici önlemleri almak için yetkilendirilmesi ve hatta almak zorunda bırakılması planlanıyor.

Yayınladıkları dökümanda, Demokratlar, havayolları, televizyon ve internet, bira, yemek ve gözlük gibi endüstrilere özellikle dikkat çekiyor. Bununla beraber, Google, Facebook ve Amazon gibi şirketlere ve çalıştıkları sektörlere bu dökümanda yer verilmemesi de dikkat çekti. Bunun sebebi olarak, bu şirketlerin bu mücadelede bir dost ve müttefik olarak gözükmesi ve geleneksel rekabet politikalarının bu alanda çalışma yapmak için yetersiz kalması gösteriliyor. Elizabeth Warren yukarıda bahsedilen geçen yıl yaptığı konuşmada, bu şirketlerin, diğer küçük şirketlerin var olmak için bağımlı olduğu dijital platformları kontrol etmeleri sebebiyle eşsiz bir güce sahip olduklarını belirtmişti.

Son olarak, Demokratlar, pazar durumunu araştıracak, tüketici şikayetlerini alacak ve Federal Ticaret Komisyonu (Federal Trade Commission – FTC) ve Adalet Bakanlığı (Department of Justice – DOJ) tarafından gerçekleştirilecek rekabet soruşturmalarına önayak olacak Trust Buster olarak da adlandırılan bir “rekabet tüketici savunucusu” (“competition consumer advocate”)  pozisyonunun oluşturulmasını teklif ediyor. Bu savunucu, potansiyel rekabet karşıtı davranışları, fiyat belirleme gibi geleneksel alanlardan online platformlara kadar geniş bir çapta değerlendirerek çalışmalar yapacak. Normalde rekabet dairelerinin pek de şeffaf olmayan süreçlerinden farklı olarak, bu savunucunun tavsiyeleri halka açık olacak ve düzenleyiciler bu tavsiyeleri dikkate almadıkları takdirde nedenlerini, aynı şekilde, açıklamak zorunda kalacaklar.

Planın detayları için:

Erdem Topçu

Şafak Baskınında İşbirliği

Avusturya Yüksek Mahkemesi, Avusturya rekabet otoritesinin, Alman rekabet otoritesinin talebi üzerine Avusturya’da şafak baskını düzenleyebileceği yönünde karar verdi.

Geçtiğimiz Haziran ayında, Alman asıllı bir şirketler topluluğunun Avusturya’da bulunan ofislerinde, Alman rekabet otoritesi Bundeskartellamt tarafından Avusturya rekabet otoritesi Bundeswettbewerbsbehörde (BWB)’den talep edilen işbirliği üzerine BWB bir yerinde inceleme gerçekleştirmişti. Soruşturma taraflarından (adı açıklanmayan) bir şirket, Avusturya Kartel Mahkemesi tarafından BWB’ye verilen arama izninin ve dolayısıyla gerçekleştirilen yerinde incelemenin hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle kararı yargıya taşımıştı.

Avusturya Yüksek Mahkemesi, geçtiğimiz Mayıs ayında bu yerinde incelemenin hukuka uygun olduğu yönünde bir karar verdi. Yargıçlar, Bundeskartellamt ile BWB arasındaki bu işbirliğinin, AB rekabet hukuku kurallarının bir gereği olduğu açıklamasını yaptılar. Kararı yargıya taşıyan şirket, AB rekabet otoritesi kurallarına göre devletlerin pişmanlık başvurularını (leniency applications) birbirleri ile paylaşmamaları gerektiğinden hareketle, Alman rekabet otoritesinin talebi ile BWB’nin Avusturya’da yerinde inceleme gerçekleştiremeyeceğini savunmakta idi. Kararda ise, BWB’nin burada soruşturmayı kendisinin yürütmediği, adeta Alman rekabet otoritesinin “uzun bir kolu gibi” hareket ettiği vurgulandı. Bu karar, Avusturya mahkemesinin sınır ötesi soruşturma araçlarının kısıtlanmaması yönünde bir tercihte bulunduğu biçiminde yorumlanabilir.

Ayrıca, kararı yargıya taşıyan şirket, Alman rekabet otoritesi ile tam bir uzlaşma halinde olmasından ötürü istenen bütün bilgileri otoriteye sunduğunu, bu nedenle bir yerinde inceleme gerçekleştirilmesine gerek bulunmadığını iddia etmekte idi. Buna karşılık; kararda, Avusturya rekabet kurallarının bir soruşturmada kullanılacak yöntemler arasında hiyerarşik bir sıralama yapmadığı ve kullanılacak yöntemin seçiminin rekabet otoritesine ait olduğu belirtildi.

Şirketin bir diğer argümanı ise, yerinde inceleme emrinin Alman hukukuna göre geçerli olması gerektiği idi. Ancak, arama emrinin ve gerçekleştirilen yerinde incelemenin hukuka uygunluk denetimi, yerel kanunlara göre Avusturya hukukuna göre yapılmak durumunda. Dolayısıyla, Yüksek Mahkeme Bundeskartellamt’ın talebinin, Alman hukukuna göre geçerliliğinin incelenmesi gerektiği yönündeki iddiaları reddetti.

Buna ek olarak, mahkeme soruşturma tarafı teşebbüsün Almanya’da yaptığı bir pişmanlık/uzlaşma başvurusunun, BWB tarafından yapılan yerinde incelemeyi engelleyecek nitelikte olmadığına hükmedildi.

Böylece bu kararla AB rekabet hukuku sahnesinde, yerel rekabet otoritelerinin birbirleri ile işbirlikleri içerisine girerek birbirleri eliyle yerinde incelemeler gerçekleştirdikleri bir soruşturma prosedürlerine şaşmamak gerektiğini görmüş olduk. Şimdi karteller korksun!

Google’a rekor ceza

Google’a verilen cezayı Gülce Korkmaz anlatıyor.

Avrupa Komisyonu, Google’a, internet arama hizmetleri pazarında hakim durumunu kötüye kullandığı gerekçesiyle, tarihindeki en yüksek cezayı vererek 2 milyar 42 milyon Euro ceza kesti.

Avrupa Komisyonu, Google’ın kendi karşılaştırmalı alışveriş sonuçları servisinin içeriklerini arama sonuçlarında en üstte göstererek, genel internet arama hizmetleri (general internet search) pazarındaki hakim durumunu kötüye kullandığına hükmetti.

Google’ın pazardaki durumu incelendiğinde görülüyor ki, dünyanın en büyük arama motoru, Avrupa ekonomik alanında (bir diğer deyişle 31 Avrupa Birliği üyesi ülkede) internet arama hizmetleri pazarında hakim durumda bulunuyor. Komisyon’un basın açıklamasına göre, söz konusu soruşturmada incelemeye esas olan 2008-2017 yılları arasında, Google, Avrupa ekonomik alanında %90’ı aşan pazar payıyla internet arama hizmetleri pazarında ezici bir güçle lider konumda.

Google, 2004 yılında Avrupa’da (adı sonradan “Google Product Search” ve ardından “Google Shopping” olarak değiştirilen) “Froogle” isimli servisi ile, ürünleri ve fiyatlarını karşılaştırma hizmeti vermeye başladı. Google, karşılaştırma hizmeti pazarına girdiğinde, halihazırda faaliyet gösteren aktörler vardı ve Google’ın pazardaki performansı zayıftı ve pazar payı rakiplerinin gerisindeydi. Komisyon’un soruşturma kapsamında Google’dan elde ettiği 2006 tarihli bir iç yazışma dokümanında da bu durum şöyle ortaya konulmuş: “Açıkça söylemek gerekirse, Froogle işe yaramıyor”. Ardından dev arama motoru, 2008 yılında, arama sonuçlarında kendi karşılaştırma hizmetini öne çıkararak daha fazla tıklama almasını sağlayacak ve benzer biçimde ürün/fiyat karşılaştırma hizmeti veren rakiplerin sonuçlarını geride bırakacak şekilde çalışan bir algoritma kullanmaya başladı.

Algoritmanın sonucu olarak, Google üzerinden yapılan arama sonuçlarında Google’ın kendi karşılaştırma hizmeti, rakiplerinkine göre öne çıkarıldı ve kullanıcılar tarafından daha çok tıklandı. Böylece, Google arama hizmetleri pazarındaki hakim durumunu, karşılaştırma hizmetleri pazarında kötüye kullanarak rakipleri karşısında haksız avantaj elde etti. Bahsi geçen uygulamanın temelinde yer alan algoritma, Komisyon tarafından  1.7 milyar arama sonucunu içeren bir analiz üzerine ortaya çıkarıldı.

Söz konusu rekabet karşıtı uygulama 2008 yılında Almanya ve İngiltere’de başladı. Ardından 2010 yılında Fransa’da, 2011 yılında İtalya, Hollanda, İspanya ve 2013’te Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Belçika, Danimarka, Polonya ve İsveç’te gerçekleştirilmeye başlanan bu rekabet karşıtı uygulama, 13 Avrupa ülkesinde kullanıldı.

Avrupa Komisyonu rekabet politikasından sorumlu Komisyon üyesi Vestager’in basın açıklamasına göre, Google’ın, hakim durumdaki arama motoru olarak, bir başka Google ürününe arama sonuçları penceresinde en üstte yer vermesi, AB rekabet hukuku kurallarına aykırılık teşkil ediyor. Vestager, “Google, hayatımızda fark yaratan pek çok yenilikçi ürün ve hizmet sundu. Bu harika bir şey. Ancak Google’ın alışveriş hizmetlerini ilişkilendirirken gözettiği stratejisi sadece kendi ürünlerini rakiplerinkinden daha iyi hâle getirmek değil. Bunun yerine, Google kendi hizmetlerini arama sonuçlarında öne çıkararak pazar hâkimiyetini açıkça kötüye kullanmış ve rakiplerini alt sıralara indirmiştir.” açıklamasında bulundu.

Google’ın bu rekabet karşıtı uygulaması, Komisyon tarafından, tarihinde bir şirkete verilen en yüksek ceza ile karşılandı. Buna ek olarak, Google’ın söz konusu eylemlerini 90 gün içinde sonlandırması gerekiyor. Aksi takdirde, ihlalin sürdürüldüğü gün başına (ana şirket Alphabet’in) dünya cirosunun %5’ine tekabül eden miktar olan 10 milyon 600 bin Euro ceza ödenmesi söz konusu olacak.

Google tarafından ise, “Bu karara saygı duymakla birlikte katılmadığımızı ifade ediyoruz. Komisyon’un kararını temyiz sürecinde detaylı olarak değerlendireceğiz” şeklinde bir açıklama yapıldı.

“Portakal”ın Suyu Sıkılacak mı?

Gülce Korkmaz, özel hukuk tazminat davalarına dair bir gelişmeden bahsediyor.

Fransa’nın lider telekom şirketi Orange, hakim durumunu kötüye kullanmasının üzerine, rakiplerinin açtığı özel hukuk tazminat davalarıyla boğuşuyor

Fransa’nın en büyük ikinci telekom operatörü SFR, 2015 yılında hakim durumunu kötüye kullandığı tespit edilen rakibi Orange’dan 2.4 Milyar Euro tazminat talep etti. Diğer rakipleri Bouygues Telecom (BT) ve Verizon’un sırasıyla 215 Milyon ve 150 Milyon Euro’luk tazminat talepleri ile birlikte, Orange toplam 2.76 Milyar Euro tazminat talebi ile karşı karşıya kaldı.

2015 yılında, Fransa’nın eski yasal tekeli Orange, Fransız Rekabet Otoritesi (Autorité de la concurrence) tarafından, hakim durumunu kötüye kullandığı gerekçesiyle 350 Milyon Euro para cezasına çarptırılmıştı. Soruşturma, Orange’ın telekomünikasyon piyasasında faaliyet gösteren rakipleri BT ve SFR’nin şikayetiyle, 2010 yılında başlatılmıştı. Fransız Rekabet Otoritesi, Orange’ın ülkede ikamet etmeyen müşterilere sunulan mobil iletişim hizmetleri pazarında hakim durumda olduğunu tespit etmiş, 2002 yılında başlayan kötüye kullanmanın dört farklı biçimde gerçekleştiğine hükmetmişti. Kararda, toptan pazarda rakiplerin erişimi olmayan bilgilere erişiminin Orange’a haksız bir avantaj sağladığı, perakende pazarında Orange tarafından objektif standartlara dayanmadan uygulanan sadakat programlarının ve indirim sistemlerinin Orange’ın hakim durumunu daha da güçlendirdiği tespitinde bulunulmuştu. Bunlara ek olarak, sadakat programları ve indirimlerin uygulanmasında öngörülen münhasırlık şartları ve uzun sözleşme süreleri ile müşterileri kendisine bağlayan Orange’ın, profesyonel segmentte ise VPN hizmeti bakımından münhasırlık şartına bağlı indirimlerle müşterilerini diğer telekom firmalarının VPN hizmetlerini kullanmasının önüne geçtiği tespit edildi. Uzlaşma prosedürü kapsamında, Orange Fransız Rekabet Otoritesi’nin teklifini kabul etti ve 350 Milyon Euro ödemeyi kabul etti. Bu ceza, Fransız rekabet uygulaması tarihinde tek bir firmaya uygulanan en yüksek ceza olarak yerini aldı. Buna ek olarak, Orange söz konusu rekabet karşıtı sadakat programlarını uygulamayı durdurmayı, gelecekte bu yönde olası uygulamalardan kaçınmayı ve Fransız Rekabet Otoritesi’nin söz konusu kararını yargı önüne taşımamayı taahhüt etti. Böylece, rekabet soruşturması 17 Aralık 2015 tarihinde sonuçlanmış oldu.

Orange’ın rekabet karşıtı eylemlerinden ötürü zarar gördüğü gerekçesiyle ticaret mahkemesi önünde dava açan ilk rakip teşebbüs, SFR oldu. Henüz rekabet soruşturması sonuçlanmadan, Haziran 2015’te 512 Milyon Euro zarar gördüğü iddiasıyla tazminat davası açan SFR, 2016 yılının Nisan ayında tazminat talebini 2.4 Milyar Euro’ya yükseltti. Ardından, SFR’nin bu talebini pazardaki diğer aktörler BT ile Verizon’un 215 Milyon ve 150 Milyon Euro’luk tazminat talepleri izledi.

Orange mobil şebeke hizmetleri pazarında %35’lik, genişbant internet hizmetleri pazarında ise %40’lık pazar payıyla Fransa’da telekom hizmetlerinde lider konumda bulunuyor.

Orange’ı, mobil şebeke hizmetleri pazarında %24’lük, genişbant internet hizmetleri pazarında ise %22’lik pazar payıyla SFR takip ediyor. Fransız Posta ve Elektronik Haberleşme Düzenleme Kurumu ARCEP (Autorité de Régulation des Communications Électroniques et des Postes) Başkanı Sébastien Soriano, 2016 yılında yaptığı bir açıklamada Fransız telekom piyasasının duopol yapıdan kurtulması gerektiğini, sektörde gerçek rekabet için güçlü bir üçüncü oyuncuya ihtiyaç duyulduğunu belirtmişti.

Burada, Orange’ın 90’lı yılların sonlarına kadar yasal tekel olduğu bilgisini de paylaşmakta fayda var. Zira yasal tekeller, yıllar boyunca ellerinde tuttukları altyapı tekelinden güç alarak, pazarların rekabete açılmasından sonra da pazarda faaliyet gösteren en güçlü teşebbüs olmaya devam ediyorlar. Soriano’nun açıklaması, Fransız Rekabet Otoritesi’nin 2015 yılında verdiği karar ve rakiplerin açtığı tazminat davalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, yasal tekellerin bulunduğu piyasalarda serbestleşmenin ne kadar titizlikle yürütülmesi gereken bir süreç olduğunu da yeniden gözler önüne seriyor.

Görseller Orange’ın 2016 Yılı Faaliyet Raporu’ndan alınmıştır: https://www.orange.com/en/content/download/30106/838123/version/8/file/ORANGE_VA_2016.pdf

TEİAŞ Rüzgar Enerjisi Santrallerine İlişkin Yarışma Takvimini Belirledi

Rüzgar enerjisine dayalı üretim tesislerine ilişkin olarak başvuruları 24-30 Nisan 2015 tarihlerinde alınan toplam 710 MW’lık kapasite için yarışma tarihleri TEİAŞ tarafından belirlendi. TEİAŞ’ın duyurusuna göre yarışma, 21-23.06.2017 tarihlerinde Holiday Inn Ankara Çukurambar Oteli’nde gerçekleşecek.

Yarışmaya katılmak isteyen tüzel kişiler tekliflerini, duyuru ile belirlenen esaslara göre hazırlanmış kapalı zarflar içerisinde her bölge için belirlenen tarihte saat 10:00’a kadar Holiday Inn Ankara Çukurambar Oteli’nde bulunan TEİAŞ yetkililerine teslim edecek. Tüzel kişiler tarafından sunulacak kapalı zarfların içinde bulunması gerekenler ise duyuru metninde ve duyuru eklerinde yer alıyor.

Duyuru ile takvimi belirtilen bölgelere ait yarışmalar ise 13 Mayıs 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Rüzgar Veya Güneş Enerjisine Dayalı Üretim Tesisi Kurmak Üzere Yapılan Önlisans Başvurularına İlişkin Yarışma Yönetmeliği” uyarınca yapılacak. Yönetmelik uyarınca  bağlantı bölgelerine yönelik geçerli teklifler en düşük tekliften başlamak üzere sıralanacak ve yarışma en düşük fiyatın teklif edilmesi esasına göre yapılacak. Eşit teklif fiyatı verilen projeler için ise kapalı zarf ile eksiltme usulüne göre bağlantı kapasitesi tahsis edilecek.

Yarışmanın toplantının ilk oturumunda ve aynı gün içinde tamamlanması öngörülüyor. Yarışma sonuçları ise on gün içerisinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na bildirilecek.

TEİAŞ’ın RES Yarışma Duyurusuna ise buradan ulaşılabilir.

Yazan: Gediz Çınar

Meksika telekom devine ayrıştırma kararı

Meksika telekom devine ayrıştırma kararını Gülce Korkmaz anlatıyor.

Meksika telekom devi America Movil SAB AMX, kısa bir süre önce, telekomünikasyon sektörünün regülatörü Federal Telekomünikasyon Enstitüsü’nün (IFT) Movil’in sabit şebeke altyapısının büyük bir bölümünü ayrıştırması talimatını verdiğini açıkladı. Halihazırda, America Movil, sabit şebekede Telmex ve mobil şebekede Telcel aracılığı ile hizmet veriyor. America Movil, milyoner Carlos Slim’e ait. Slim ayrıca, Grupo Carso Telecom şirketi adı altında faaliyet gösteren, Meksika’da internet ve telefon hizmeti veren Telnor’un da sahibi.

2014 yılında, Meksika’da telekomünikasyon sektöründe önemli reformlar başlatıldı ve bu doğrultuda bir dizi regülasyon yapıldı. 2014’te yapılan bu asimetrik regülasyonlarla, America Movil’in dolaşım (roaming) ücretleri uygulamasına son verildi ve America Movil’e tesis (altyapı) paylaşımı yükümlülüğü getirildi.

Meksika’da 2014’te yapılan regülasyonlara göre, telekomünikasyon sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin pazar payının %50’den fazla olmaması gerekiyor. IFT’nin telekomünikasyon sektörüyle ilgili en son raporuna göre, geçtiğimiz yılın üçüncü çeyreği itibariyle sabit hat şebekesinde faaliyet gösteren Telmex ve Telnor’un pazar payı yüzde %75,7 iken, mobil şebekede faaliyet gösteren Telcel pazarın %65,7’sini elinde tutuyor. Dolayısıyla IFT, Telcel ve Telmex aracılığı ile telekomünikasyon sektöründe pazar payı %70’lere ulaşan America Movil’in hakim durumda olduğuna karar verdi.

Geçtiğimiz günlerdeki yeni regülasyonla, 2014’te getirilmiş olan birtakım asimetrik regülasyonlara ilişkin değişiklikler yapıldı ve sabit ile mobil şebeke hizmetlerine ilişkin yeni asimetrik regülasyonlar uygulanmasına karar verildi. Buna göre, Telmex ve Telnor’dan bağımsız bir tüzel kişilik oluşturulacak ve bu yeni tüzel kişilik, pasif altyapının paylaşımı ve yerel ağa paylaşımlı erişim koşulları ile münhasıran toptan yerel ağ hizmetleri verecek.

America Movil tarafından yapılan açıklamada, IFT’nin bu kararı eleştirildi ve kararın yargıya taşınacağı belirtildi. Şirketin açıklamasına göre, IFT’nin bu regülasyonu piyasadaki rekabeti ve Meksika telekomünikasyon sektöründe son üç yılda asimetrik regülasyonlar üzerine gerçekleşen köklü değişimleri hatalı olarak göz önünde bulundurmadan yapılmış. Zira, 2014’ten yapılan asimetrik regülasyonlar üzerine, mobil iletişim ücretlerinde ciddi düşüşler sağlandı. America Movil ayrıca, söz konusu regülasyonla getirilen yükümlülüklerin hukuki belirlilik ve kesinlik ilkesini zedelediğini öne sürmekte.

Bundan sonraki süreç ise, Telmex-Telnor tarafından, IFT’nin belirlediği şartlara uygun olarak hazırlanacak ve ardından IFT’nin onayına sunulacak bir ayrıştırma planı üzerinden ilerleyecek.

Son dönemin popüler tartışması: Yenilenebilir enerjide yerli ekipman kullanımına bağlanan teşvik mekanizmaları

 

 

Artan nüfusa bağlı olarak enerjiye olan talep de gün geçtikçe artıyor. Kömür, petrol, doğalgaz, nükleer gibi yenilenemez enerji kaynaklarının hem çok ciddi çevre kirliliğine yol açması hem de sınırlı ve özellikle belirli bölgelerde ulaşılabilir olmaları, maalesef artan enerji ihtiyacını tam olarak karşılayabilir nitelikte görülmüyor.

Bu noktada yenilenebilir enerji kaynaklarına olan ilginin artmasına ise şaşmamak gerekiyor. Nitekim güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, hidroelektrik enerjisi, dalga enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynakları doğaya çok daha az zarar verirken çevre kirliliğini de minimum seviyeye indiriyor. Ek olarak söz konusu kaynakların ‘yenilenebilir’ oluşu ise, bu kaynakların hiçbir zaman tükenmemesi sebebiyle sınırsız kullanım vadediyor.

Tüm bu olumlu özelliklerin varlığına rağmen yenilenebilir enerji kaynaklarından ‘yeterli’ derecede yararlanılamadığı da aşikar. Aslında bunun birçok sebebi var. Öncelikle yenilenebilir enerji kaynaklarının çoğu düzensiz ve dolayısıyla elektrik enerjisine dönüşümü nispeten daha zor. Örneğin rüzgar enerjisinden yararlanabilmek için rüzgara, güneş enerjisini kullanabilmek için güneş ışınlarına ihtiyacımız var. Dolayısıyla doğa şartlarının elverişli olmadığı zamanlarda (örneğin rüzgarın olmadığı veya havanın bulutlu olduğu) söz konusu kaynaklardan elektrik enerjisi kullanabilmek mümkün değil. Diğer bir sebep ise yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanabilmek için kurulması gereken tesis ve ekipmanların oldukça maliyetli olması. Kabaca bir hesaplamayla çoğu zaman özellikle fosil yakıtlardan enerji elde edilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarına kıyasen daha kolay ve az maliyetli olabiliyor.

Yine de yenilenebilir enerji kaynaklarının olumlu ve çevre dostu etkilerinin ağır basması, söz konusu enerji kaynaklarına dayalı elektrik enerjisi üretimine ağırlık verilmesi sonucunu doğuruyor. Bu noktada ülkeler, bu kaynaklara dayalı elektrik enerjisi üretimini arttırabilmek amacıyla, çok çeşitli teşvik mekanizmaları uyguluyorlar. Genel olarak bu teşvik mekanizmaları uzun dönemli ve sabit fiyatlı alım garantisi olarak karşımıza çıkıyor.

Son yıllarda yenilenebilir enerjide en çok tartışılan konu ise, yenilenebilir enerji ekipmanlarında yerli üretim malların kullanılması sonucu verilen teşvikler. Yakın zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Kanada – Temyiz Mahkemesi kararı[1] ile birlikte gündeme gelen ve yenilenebilir enerji ekipmanlarında yerli ekipmanların kullanılması şartına bağlanan teşvik mekanizmaları oldukça tartışmalı. Hatırlatmak gerekirse DTÖ’ye şikayette bulunan Japonya ve Avrupa Birliği, Kanada’nın yenilenebilir enerji sektöründe elektrik üreten belirli ekipmanların teşvikten (Feed-in Tariff) yararlanmasına yönelik uygulamanın, Ticaretle Bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşması (TRIMS), Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ile Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler (SCM) hükümlerine aykırı olduğunu belirtmişti. Temyiz Mahkemesi de kararında söz konusu uygulamanın Article III:8’de yer verilen ve devlet alımlarına yönelik tanınan muafiyetten yararlanamayacağını belirterek Panel bulgularını onamıştı.

Şimdi ise benzer bir konu Hindistan’ın Amerika’yı şikayeti üzerine Panel önüne geliyor. Hindistan, Amerika’nın Washington, California, Montana, Massachusetts, Connecticut, Michigan, Delaware ve Minnesota eyaletlerinde uygulamaya koyduğu ve yenilenebilir enerji üretiminde yerli ürün kullanımı zorunluluğu ve buna bağlı teşviklerin, TRIMS, GATT ve SCM hükümlerine aykırılık teşkil ettiğini ifade ederek Panel kurulmasını talep etti. Türkiye’nin de üçüncü taraf olarak katıldığı uyuşmazlık, 21 Mart tarihinde Panel’in kurulmasıyla birlikte devam ediyor[2].

 

[1] https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/412_426abr_e.pdf

[2] https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/cases_e/ds510_e.htmr

Kablo TV lobisi galip geldi!

Can Yıldız, FCC’den kablo tv hakkındaki haberleri iletiyor.

ABD telekomünikasyon otoritesi FCC, birkaç gün evvel verdiği kararıyla kablo tv şirketlerinin yüzünü bir hayli gülümsetti.

Kararın konusunu aktarmadan önce kısaca bilgi verelim: Kablo tv yayın hizmeti alan kullanıcılara bu yayını izlemelerini sağlayan bir kutu veriliyor. Set-top box adı verilen bu kutu, gelen sinyalin görüntüye çevrilip tv’ye yansıtılabilmesi için gerekli teknik bir parça. ABD’de (ve aslında dünyanın çeşitli yerlerinde pek çok ülkede) kablo tv yayını ile bunun kullanılabilmesi için gereken kutu, hizmet sağlayan teşebbüs tarafından birbirlerine bağlanarak sağlanıyor. Bu demek oluyor ki bir kullanıcı, yalnızca hizmet aldığı X firmasından kendisine sağlanan (çoğunlukla “lease” edilen) kutu ile bu yayını izleyebiliyor; kendisi gidip başka bir marka alternatif bir kutu alarak kablo tv yayınından faydalanamıyor.

la-ol-fcc-cable-boxes-rules-google-panic-20160218Bu durum, ABD’de FCC tarafından değiştirilmek isteniyordu. Buna göre, hangi firmadan kablo tv yayın hizmeti alırsa alsın bir kullanıcı, kendi seçtiği ve aldığı istediği set-top box aracılığı ile yayını görüntüleyebilir hale gelecekti. Yani örneğin Comcast’den yayın hizmeti alan biri Apple TV kullanarak dahi tv izleyebilecekti.

Söz konusu değişiklik teklifi, ilk olarak Ocak ayında gündeme gelmiş, fakat yayını hangi kutu aracılığıyla sağlayacağını kontrol altında tutmak isteyen kablo tv şirketleri ciddi bir direnç göstermişlerdi. İtirazlar üzerine, değişiklik ertelenmişti. Eylül ayı başında teklif, çehresi değişmiş ve yeni uygulamalar barındıran bir biçimle FCC tarafından yeniden gündeme getirilmişti.

Düzenlemenin planlanan ilk haline göre, örneğin Apple, kendisi bir kablo tv hizmeti vermeksizin son kullanıcılara söz konusu hizmeti tamamen kendi tasarladığı arayüzü kullanan kendi kutuları aracılığıyla sağlayabiliyor olacakken, yeni haliyle bu mümkün değildi. Hizmet sağlayıcıların tek yapması gereken bütün işletim sistemleri ile uyumlu kendi App’lerini hazırlamak ve yayına bu app aracılığıyla erişim sağlamaktı. Taslak düzenlemenin son hali kablo tv hizmet sağlayıcıları için kısıtlayıcı neredeyse hiçbir yükümlülük içermiyordu.

Buna karşın, FCC tarafından üç gün önce yapılan son erteleme açıklaması ise, ‘teknik ve altyapısal meseleler‘ ile ilgilenilip teklifin ilerleyen bir tarihte tekrar gündeme geleceği yönünde oldu. Fakat tüketicilerin yorumları, birilerinin rüşvet aldığı, bu gelişmenin arkasında kablo tv lobisinin olduğu şeklinde. Böylelikle uygulama  şimdilik rafa kalkmış gibi duruyor. Kurdukları baskı ile önce değişiklik taslağını yumuşatıp kendileri lehine çeviren, ancak bununla da yetinmeyen kablo tv şirketleri, mücadeleden galip ayrılmış gibi görünüyor.

ABD’de tüketiciler, kablo tv’den fazlaca memnuniyetsizler ve Netflix’e doğru yönelimler devam ediyor.

Son olarak, bir tüketici forumunda bu karar üzerine yapılmış bir yorumu paylaşarak noktayı koyayım:

They won this battle but the war against traditional cable tv is not over. Cable companies are going to lose!”

“Yapısal Sorunlar Perspektifinden Verimlilik ve Gıda Enflasyonu” konferansından notlar

Gülce Korkmaz, konferansa dair notlarını paylaşıyor.

TÜSİAD tarafından düzenlenen “Yapısal Sorunlar Perspektifinden Verimlilik ve Gıda Enflasyonu” Konferansı 28 Eylül 2016 tarihinde, İstanbul’da gerçekleştirildi.

_13a5099Konferansta, TÜSİAD tarafından yayınlanan “Yapısal Sorunlar Perspektifinden Gıda Enflasyonu” raporunun lansmanı yapıldı ve gıda ve tarım sektöründe enflasyona yol açan yapısal sorunlar masaya yatırıldı.

Tekfen Tower’da gerçekleşen konferansın açılış konuşmalarını ise, T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk ÇELİK ve TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cansen BAŞARAN-SYMES yaptı. Ardından, Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı Kıdemli Ortağı ve Bilkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi Şahin ARDIYOK ile TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Metin AKMAN  “TÜSİAD Çalışmaları Hangi Yapısal Sorunlara Dikkat Çekiyor?” başlıklı bir konuşma yaptı.

Ardıyok ve Akman, konuşmalarında yapısal sorunların neler olduğu, verimlilikle ilişkisi, gıda fiyatlarının artmasının yapısal sorunlarla bağlantısı konularının üstünde durdu. Ayrıca, yapısal sorunların çözümünde önceliklendirme ve TÜSİAD çalışma grubunun bundan sonra üzerinde çalışması gereken konular hususunda da Akman, Ardıyok’a sorular yöneltti.

Ayrıca, konferansta “Gıda, İçecek ve Tarım Sektöründe Yapısal Sorunlar Perspektifinden Verimlilik ve Gıda Enflasyonu” paneli gerçekleştirildi ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü Türkiye Temsilcisi Yuriko SHOJİ, TED Üniversitesi İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Erol ÇAKMAK, Kalkınma Bakanlığı Tarım Dairesi Başkanı Dr. Taylan KIYMAZ, SÜTAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Muharrem YILMAZ ve Ekonomi Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Vekili Hüsnü DİLEMRE bu panele konuşmacı olarak katıldı.

Lansmanı yapılan “Yapısal Sorunlar Perspektifinden Gıda Enflasyonu” raporunda, Türkiye’de gıda fiyatları enflasyonunun nedenlerine ilişkin tespitler yapılıyor ve bu tespitler ampirik analizlerle destekleniyor. Raporda,  gıda fiyatları enflasyonuna ilişkin bakış açısı makroekonomi ve para politikası ekseninden çıkartılarak gıda, içecek ve tarım sektörlerinde yaşanan yapısal sorunlara odaklanılıyor. Raporda Türkiye’de gıda fiyatları enflasyonunun nedenlerine ilişkin tespitler oluşturulurken kısa ve orta/uzun vadeye yayılmış politika önerileri geliştirilmesi amaçlanmakta.

Konferansla ilgili daha detaylı bilgiler ve TÜSİAD’ın raporuna buradan ulaşılabilir.

 

Yapısal Sorunlar Perspektifinden Verimlilik ve Gıda Enflasyonu Konferansı

28 Eylül 2016 tarihinde TÜSİAD tarafından, “Yapısal Sorunlar Perspektifinden Verimlilik ve Gıda Enflasyonu Konferansı” gerçekleştirilecek.

28 Eylül 2016 tarihinde TÜSİAD tarafından, “Yapısal Sorunlar Perspektifinden Verimlilik ve Gıda Enflasyonu Konferansı” gerçekleştirilecek.

“Yapısal Sorunlar Perspektifinden Verimlilik ve Gıda Enflasyonu Konferansı”, gıda enflasyonunun sektördeki yapısal sorunlarla bağlantısı üzerine yoğunlaşacak. Konferansta; gıda fiyatlarının neden arttığı, enflasyondaki artışın gıda sektöründeki fiyat artışıyla açıklanıp açıklanamayacağı, gıda sektörünün üretim verimliliğini etkileyen faktörlerin neler olduğu gibi sorulara cevaplar aranacak ve gıda, tarım ve içecek sektörünün yapısal sorunları ile çözüm önerileri üzerinde durulacak.

Etkinlikte, Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’ndan Rekabet ve Regülasyon Birimi Başkanı Kıdemli Ortak Avukat Şahin Ardıyok konuşmacı olarak yer alacak. TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Metin Akman’la birlikte gerçekleştirilecek konuşmada, Ardıyok “TÜSİAD Çalışmaları Hangi Yapısal Sorunlara Dikkat Çekiyor?” başlığı altında, Metin Akman’ın sorularına yanıt verecek.

Açılış konuşmalarının T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik ve TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran-Symes tarafından yapılacağı etkinlik, 28 Eylül 2016 tarihinde Tekfen Tower’da gerçekleşecek. Konferansla ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşılabilir. Konferansın programı ise şu şekilde:

blog-foto2

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye’de yeni trend: Sanal santral ihaleleri

Bir İlk!

18 Nisan 2016 tarihinde Türkiye’de bir ilk gerçekleşti. Akenerji, 904 MW kurulu güce sahip Erzin Doğal Gaz Kombine Çevrim Santrali’ni 20 MW ile 40 MW kapasitesini sanat santral ihalesi yöntemi ile tedarik şirketlerinin kullanımına açtı. Yapılan ihale sonucunda 2016’nın üçüncü çeyreği için 40 MW kullanım hakkını Vitus Commodities Enerji Sanayi ve Ticaret ve Anonim Şirketi ve dördüncü çeyreği için 20 MW kullanım hakkını Enerji Elektrik Enerjisi Toptan Satış Anonim Şirketi kazandı.

Sanal Santral İhalesi Nedir?

akenerji-erzin-doğalgaz-santrali-2498323-1068x549Sanal santral ihalesi*, alıcının üreticiden ürettiği elektriği, en fazla önceden belirlenen kapasite miktarı kadar olacak şekilde ve önceden belirlenmiş birim başı fiyattan satın alma hakkı tanıyan ihale sistemidir. Burada elektrik peak-load ya da base-load olarak bölünebilir ürünler şeklinde ihale edilebilmekte ve tahsis süreleri de değişiklik gösterebilmektedir. Uygulamada genellikle, bu süreler üç ay ve kırk sekiz ay arasında değişmektedir.

Santralin fiziksel olarak elden çıkarılması yerine, sanal olarak yani kapasite tahsisi yöntemi ile elden çıkarılması söz konusudur. Böylelikle ana üretici firma hala santralin kontrolü ve yönetimini elinde tutar. Bunun karşılığında ise ihalede kazanan taraf kapasiteyi kullanma hakkına sahip olur fakat bu bir kullanma yükümlülüğü oluşturmaz. Genellikle, sanal santral ihalesi belli periyodlar ile ve şeffaf bir şekilde uygulanmaktadır fakat farklı türleri de mevcuttur.

Kısa Tarihçesi

Sanal santral ihalesi yöntemini resmi olarak dünyada ilk ve en uzun süre ile uygulayan Électricité de France (EDF) olmuştur. 2001 yılında EDF’nin bu sistemi uygulamasından önce ise, 2000 yılında Batı Kanada’da bulunan Alberta’da tam olarak sanal santral ihalesi şeklinde gerçekleştirilmese de benzer özelliklere sahip bir uygulama gerçekleştirilmiş.

İlk olarak bu sistemin EDF tarafından uygulanmasının sebebi ise AB Komisyonu’nun 2002/164/EC sayılı ve 7 Şubat 2001 tarihli kararına dayanıyor. Komisyon, Energie Baden-Württemberg (EnBW) üzerinde EDF ve Zweckverband Oberschwäbische Elektrizitätswerke (OEW) tarafından kontrol kurulmasına ilişkin devralma işlemini, verilen taahhütler doğrultusunda şartlı olarak onaylamış. Verilen taahhütlerden biri de EDF’nin o zaman Fransa’da bulunan 5400 MW üretim kapasitesinin sanal santral ihalesi yöntemi ile ihaleye katılacak olan üreticilere, tedarikçilere, elektrik ticareti ile uğraşanlara veya piyasaya girme niyetinde olanlara satılmasıydı.

EDF 2001 yılında Fransa’da elektrik üretim pazarında hakim durumda ve aynı zamanda dünyanın en büyük nükleer enerji üreticisi iken EnBW ise Almanya’da dördüncü en büyük elektrik üretim şirketi idi. EDF için fiziksel elden çıkarma yerine sanal santral ihalesi sisteminin uygulanmasının nedeni ise tamamen EDF’nin nükleer santrallerin emniyet ve güvenliği konusundaki geçmiş performansından ve EDF’nin başarılı yönetimi sayesinde ölçek ekonomisinin faydalarından toplumun yararlanmasından kaynaklanmaktaydı. Dolayısı ile ilk başta bu sistemin uygulanması temelde üç nedene dayanıyordu. Bunlar, piyasaya yeni girişlerin olabileceğinden emin olmak, toptan satış piyasasının gelişimini teşvik etmek ve piyasayı daha likit hale getirmek ve son olarak spot elektrik piyasasında pazar gücünün etkisini azaltmak. Böylelikle de elektrik piyasasında rekabet ve liberalleşme desteklenmiş olacaktı. Öyle ki, söz konusu sanal santral uygulamasına başlandıktan sonraki üçüncü yılın sonunda Fransa Avrupa’daki toptan satış piyasasında en aktif üçüncü pazar unvanını kazandı. EDF 2011 yılında taahhütlerden muafiyetini alana kadar 42 ihale düzenledi.

EDF’nin ardından bu sistem özellikle Avrupa’da hızla yayılmış. Her birinin kendine has özellikleri bulunmakla birlikte, diğer uygulamalar şu şekilde:

Belçika’nın en büyük elektrik üreticisi olan Electrabel’in bağlı ortaklığı olan Electrabel Customer Solutions N.V./S.A.’nın bazı dağıtım şirketlerinin görevli omv_samsun_daki_santrali_satabilir_h602862_01352tedarik şirketi (“default supplier”) olmasına ilişkin işlem Belçika Rekabet Otoritesi’nin önüne gelmiş. Belçika Rekabet Otoristesi verdiği kararında 1200 MW’lık üretim kapasitesinin sanal santral ihalesi yöntemi ile tahsis edilmesi karşılığında izin vermiş ve bu doğrultuda da 2004 yılından 2008 yılına kadar bu sistem uygulanmış.

Yine Hollanda’da Nuon, Reliant Energy Europe’un varlıklarını almak istemiş ve söz konusu işlem Hollanda Rekabet Otoritesi’nin önüne gelmiş ve işleme izin verilmesi karşılığında 900 MW kapasitesinin sanal santral ihalesi yöntemi ile 5 yıl süre ile tahsis edilmesine karar verilmiş.

Bir diğer örnek ise İspanya’dan. İspanya Devleti 2005 yılında bir Beyaz Kitap yayınlıyor ve burada iki elektrik üreticisi olan Iberdola ve Endesa’nın birlikte %80 pazar payına sahip olduğunu ve piyasada rekabeti artırmak için sanal santral ihalesi yöntemine başvurulması gerektiğini belirtilmiş ve ardından da 2007 yılında Iberdola ve Endesa tarafından ortak bir ihale gerçekleştirilmiş.

Ayrıca Almanya’da RWE ve E.ON’un gönüllü olarak yaptığı ihaleler, Portekiz’de REN ve EDP’nin ortak ihalesi, Birleşik Devletler’de de benzer bir şekilde Teksas Kapasite İhaleleri yapılmıştır.

Türkiye’de ise şuan için bilinen örnekleri Akenerji ve OMV’dir. OMV de “Samsun’da bulunan 890 MW gücündeki doğal gaz kombine çevrim santralinin desteğiyle piyasa katılımcılarına ve toptancılara maksimum esnekliği sağlayan uzun vadeli çağrı opsiyonu içeren Sanal Elektrik Santral ürünleri sunmaktadır.”

Akenerji sanal santral ihalesinin ardından yapılan açıklamada, paydaşlara belirlenen dönemler boyunca santral kurulum maliyetleri, arızalar, bakımlar ve krizlerden etkilenmeden üretim kapasitesini kullanım hakkı tanınmasını, son teknoloji santralin verimlilik ve esnekliğinin kiralanmasını, kullanım hakkı sahibi firmanın bir gün öncesinden bildirimde bulunarak elektrik üretimini gerçekleştirme imkanını, tahsis edilen kapasitenin tedarik dönemi boyunca her saat kullanılabilir olması ve böylece olası bir gaz krizinde santral kesintiye uğrasa bile tahsis edilen sanal kapasitenin kesintisiz kullanılabilmesini, enerji sektörüne girmek isteyen ama yatırım maliyetlerini göze alamayan paydaşlar için bir fırsat olmasını bu yöntemin faydaları olarak sıralamıştı.

OMV de sanal santral ihalesi yönteminin piyasa katılımcılarına ve toptancılara maksimum esnekliği ve katılımcılara ihtiyaçları doğrultusunda diledikleri miktardaki elektriği talep imkânını sağladığını belirtmiş.

Literatürde sanal santral ihalesi sisteminin avantajları ve dezavantajları tartışılmakta, üzerine yazılmış görüşler bulunmakta. Her ne kadar bu sistemin ilk uygulamaları rekabet otoritelerinin verdiği kararlar doğrultusunda gerçekleşmiş olsa da, bugün Türkiye’de gönüllü olarak uygulanıyor ve iki taraflı fayda esasına dayanıyor. Nitekim, ilerleyen zamanlarda olası birleşme ve devralmalarda, özelleştirmelerde, hakim durumun kötüye kullanılmasına ilişkin analizlerde bu tür uygulamaların karşımıza çıkabileceğini de dikkate almak gerekecektir.

* Virtual Power Plant (VPP) Auctions

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Akenerji Press Rlease, (Available at: http://www.akenerji.com.tr/Dosya/Dokuman/SanalSantral%C4%B0halesi.pdf )
  2. Virtual Capacity and Competition, Schultz, C., revised July 2009
  3. Virtual Power Plant Auctions, Lawrence M. Ausubel and Peter Cramton, Utilities Policy 18(4), 201-208, December 2010.
  4. Electricity Auctions: An Overview of Efficient Practices, Maurer, L. and Barroso, L., World Bank Study, 2011.
  5. VPP Evaluation From a Small Player’s Perspective, Dong Energy As An Example, Su, M., 2014.
  6. OMV Enerji Ticaret A.Ş.
  7. http://www.omv.com.tr/portal/01/tr/omv_tr/OMV_Trkiyede/about-omv/omv-enerji-ticaret-as

Ofcom’un Sky’a ilişkin düzenlemeyi kaldırması temyize gitti!

Ofcom’um Sky’a yönelik olarak getirdiği düzenlemelere dair son durumu Hakan Demirkan aktarıyor.

Ofcom’um Sky’a yönelik olarak getirdiği ve Sky Sports 1 ve 2 kanallarının toptan seviyede diğer işletmecilere teklif edilmesi anlamına gelen düzenlemesini kaldırdığını daha önce duyurmuştuk. BT, Ofcom’un bu kararını temyiz etti. Söz konusu başvuruda özetle, Sky’ın pay TV pazarında etkin rekabeti engelleyecek ve spor kanallarının sınırlı bir şekilde dağıtımı şeklindeki davranışlarını önlemeye yönelik bir lisanslama koşulu getirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

sky-CCHatırlanacağı üzere Ofcom’un, Sky’a yönelik düzenlemeyi kaldırdığı kararında spor kanallarının sınırlı olarak dağıtılmasının iki şekilde ortaya çıkabileceğini belirtilmişti. Bunlardan ilki, tüketiciler bakımından kilit içerik (key content) olarak nitelendirilebilecek içeriklerin rakiplere sağlanmaması iken diğeri rakipler ile pay-TV pazarında etkin bir biçimde rekabet yaratmayacak koşullar altında anlaşma yapılması olarak ifade edilmişti. Ardından Sky’ın kanalları kendisi bakımından getirilen düzenlemeden ziyade ticari koşullar altında diğer işletmecilere sağladığı tespiti yapılarak  Sky’a getirilen düzenleme kaldırılmıştı. BT başvurusunda ise Ofcom tarafından verilen kararda birçok eksiklik bulunduğu ifade ediliyor.

Başvuruda ilk olarak Ofcom’un somut olayda bekle ve gör (wait and see) yaklaşımını benimsemesinin Haberleşme Kanunu’nda Ofcom’a yüklenen ve rekabete aykırı duruma anında müdahale edilmesi anlamına gelen görevler açısından isabetsiz olduğu ifade ediliyor. Yine Sky’ın toptan dağıtım aşamasında etkin rekabeti engellemeye yönelik davranışlarına ilişkin risk analizinin eksik yapıldığı belirtiliyor. Bu çerçevede toptan seviyede bir düzenleme getirilmediği müddetçe Sky’ın toptan dağıtımda rekabeti engelleyici davranışlarda bulunma ihtimalinin yüksek olduğu iddia ediliyor. Ofcom’un pay-TV pazarında rekabete zarar verebilecek davranışlara ilişkin sınıflandırmasının da eksik ve yetersiz olduğu başvuruda ileri sürülen bir diğer husus.

BT, yukarıdaki argümanları çerçevesinde  Sky’a ilişkin getirilen toptan seviyedeki düzenlemeyi kaldıran Ofcom kararının tekrardan gözden geçirilmesi gerektiğini vurguluyor. Bu çerçevede pay-TV pazarında etkin rekabetin tesisi için Sky’a bir lisanslama koşulu getirilmesinin zorunlu olduğu belirtiliyor. Diğer bir ifade ile BT’ye göre ancak bu şekilde bir koşulun varlığı halinde Sky’ın pay-TV pazarında rekabete aykırı davranışları engellenebilecek.

Son olarak BT başvurusunda,  toptan seviyede hangi fiyat seviyesinin pay-TV pazarında rakiplerin adil ve etkin bir biçimde rekabet edebilmelerini mümkün kılacağına dair bir ekonomik analizin ortaya konulması talep ediliyor.

BT başvurusunda ileri sürülen argümanlar ve Mahkeme’ye yöneltilen talepler dikkate alındığında söz konusu başvurunun iyimser olduğu ifade edilebilir. Nitekim Ofcom tarafından ortaya konulan çalışmalarda kilit içeriklerin diğer işletmecilere sunulmasının pay-TV pazarındaki rekabetin tesisi bakımından en önemli husus olduğu vurgulanmakta. Diğer bir ifade ile, Ofcom için önemli olan Sky’ın kanallarını bir şekilde diğer işletmecilere de sağlaması. Zaten Sky’a ilişkin düzenlemenin kaldırılma nedeni de Sky’ın  kanallarını diğer işletmecilere ticari koşullar altında sağladığının tespit edilmesi ve düzenlemeye artık gerek kalmadığı inancı. Bu nedenle kanallar diğer işletmecilere sağlandığı müddetçe Ofcom’un Sky’a müdahale etmesi zor gibi gözüküyor. BT başvurusunda Mahkeme’den fiyat seviyesi hakkında bir analiz istenmesi ise başvuruyu daha ilginç kılıyor.

Bakalım bu ilginç başvuru nasıl sonuçlanacak. Gelişmeleri buradan bildirmeye devam edeceğiz.

Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmelik’te muhtemel değişiklikler ve rekabet

Elif Duranay, elektrik üretimine dair mevzuattaki değişikliklerden ve Rekabet Kurumu görüşlerinden bahsediyor.

Rekabet Kurumu’nun, Kanun’un 27. maddesi kapsamında rekabet hukuku ile ilgili mevzuatta yapılması gerekli değişiklikler konusunda doğrudan veya Bakanlığın talebi üzerine görüş bildirme yetkisi vardır. Bu doğrultuda, Rekabet Kurumu 26 Kasım 2015 tarihinde EPDK tarafından yayımlanarak kamuoyunun görüşüne sunulan “Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmelikte (LUY) Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik Taslağı” için değerlendirmelerde bulundu.

6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanun’un 14. maddesinde “Lisanssız yürütülebilecek faaliyetler” başlığı altında ürettiği enerjinin tamamını iletim veya dağıtım sistemine vermeden kullanan, üretimi ve tüketimi aynı ölçüm noktasında olan, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesislerinin lisans alma ve şirket kurma yükümlülüğünden muaf olarak elektrik üretebileceği düzenlenmiş. Bu düzenlemeye paralel olarak da LUY’un 17. maddesinde lisanssız üretim yapan gerçek ve tüzel kişilerin kendi ihtiyaçlarını karşılamak için üretim yapmalarının esas olduğu hüküm altına alınmış. Fakat uygulamada kendisi tüketmek üzere enerji ihtiyacı duymayan tesislerin de lisanssız olarak elektrik üretebilmelerine izin verilmiş ve bu lisanssız üretim ile birlikte teşvik mekanizmasına dâhil olup, sabit fiyatlı alım garantisinden de (feed-in tariff) yararlanmalarının önü açılmış.

Bu uygulama bazı tartışmaları beraberinde getirmiş. Özellikle yenilenebilir enerji kaynaklarından olan güneş ve rüzgar enerjisi için lisans başvurularındaki usule ilişkin zorluklar ve lisans alma maliyetleri bu tartışmalara ciddi bir boyut kazandırmış. Ayrıca, lisanssız üretim ile ilgili başvuru ve bağlantı süreçlerinin kendi sorumluluğuna verildiği dağıtım şirketleri tarafından lisanssız üretim için ayrılan bağlantı kapasitesinin aynı ekonomik bütünlük içinde yer alan şirketlere tahsis edilmesi ve sabit fiyat garantili teşvik mekanizmasından yararlanarak üretim şirketlerine sunulan garantili fiyatlar ile gün öncesi spot piyasalarında verilen fiyatlar arasındaki makasın gittikçe açılması bazı endişelerin doğmasına neden olmuş ve LUY’da değişiklikler yapılması kaçınılmaz hale gelmiş.

Rozvodòa Varín
Rozvodòa Varín

Taslak değişiklik kapsamında öncelikle bağlantı esaslarına ilişkin 6. maddeye yeni bir fıkra eklenmek sureti ile her bir trafo merkezinde; herhangi bir gerçek veya tüzel kişiye ve söz konusu gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı olarak ortak olduğu tüzel kişilere, tüketim tesisi sayısına bakılmaksızın yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesisleri için en fazla 1 MW tahsis yapılacağı düzenlemesi getirilmiş.

6446 sayılı Kanunun 14. maddesinin ikinci fıkrasında Bakanlar Kurulu tarafından rekabetin gelişmesi, iletim ve dağıtım sistemlerinin teknik yeterliliği ve arz güvenliğinin temini ilkeleri çerçevesinde lisanssız faaliyette bulunabilecek yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesislerinin kurulu güç üst sınırını kaynak bazında beş katına kadar artırılabileceği belirtilmiş idi ve bu enerji santrallerinin aynı zamanda sabit fiyat alım garantisinden de 5346 sayılı Kanun’un “Muafiyetli üretim” başlıklı 6/A maddesi doğrultusunda on yıl süre ile yararlanabilmesi söz konusu. Ayrıca 6/B maddesi kapsamında da üretim tesislerinde kullanılan mekanik ve/veya elektro-mekanik aksamın yurt içinde imal edilmiş olması halinde 5 yıl süre ile ilave teşvik imkanı var.

Yeni fıkralar eklenmesi öngörülen bir diğer madde ise “Diğer hükümler” başlığını taşıyan 31. madde. Eklenen fıkralar lisanssız üretim yapmak isteyen şirketlerin başvurularının değerlendirilmesi süreci hakkında. Bu doğrultuda taslak değişiklikte, söz konusu Yönetmelik kapsamında kurulması planlanan üretim tesisine ilişkin yapılan başvuru tarihinden, başvuruya konu üretim tesislerinin tamamının geçici kabulü yapılana kadar pay devri yapılamayacağı ve pay devri yapılabildiği zaman ise ilgili şebeke işletmecisine pay devri işlemi gerçekleşmeden bir ay önce bilgi verilmesi ve pay devir işleminden sonra en geç on işgünü içinde de pay devri sonrasına ilişkin nihai ortaklık yapısını gösterir bilgi ve belgelerin yine ilgili şebeke temsilcisine ilgili tüzel kişi tarafından sunulması gerektiği düzenlenmiş.

Aynı maddede getirilen bir diğer fıkrada ise kimlerin lisanssız üretim faaliyetinde bulunamayacağı düzenlenmiş. Bu fıkraya göre lisanssız üretim faaliyetinde bulunamayacak kişiler; dağıtım ve görevli tedarik şirketlerinin doğrudan ve dolaylı ortakları, dağıtım ve görevli tedarik şirketleri ile bu tüzel kişilerin doğrudan ve dolaylı ortaklarında istihdam edilen kişiler, bir de bu iki grup içerisindeki gerçek ve tüzel kişilerin doğrudan ve dolaylı olarak ortak olduğu tüzel kişiler.

Rekabet Kurumu, değişiklik taslağına ilişkin verdiği görüşte, değişiklikler ile birlikte dağıtım şirketlerinin kendileri ile aynı ekonomik bütünlük içerisinde yer alan şirketler lehine ayrımcılık yapmasının ve rakip teşebbüslerin lisanssız üretim pazarına girişlerini engelleyici faaliyette bulunmasının engellenmek istendiğini ve bu nedenle dağıtım şirketlerinin objektif davranmasının sağlanması için dağıtım ve onunla aynı bütünlük içinde yer alan şirketlerin ve bu şirketlerin çalışanlarının da lisanssız üretim faaliyetlerinde bulanamayacağının düzenlendiğini belirtmiş. Dolayısı ile yapılan değişiklikler Rekabet Kurumu tarafından olumlu olarak karşılanmış ve düzenlemeyi bölgelerinde hakim durumda olan dağıtım şirketlerinin lisanssız elektrik üretimi yapmak isteyen teşebbüslere karşı başta ayrımcılık olmak üzere çeşitli rekabeti kısıtlayıcı eylem ve işlemlerde bulunmasının önüne geçilmeye çalışılması olarak değerlendirilmiş.

Rekabet Kurumu’nun değindiği bir diğer husus ise, lisanssız elektrik üretimi başvurularının değerlendirmede merkezi role sahip olan dağıtım şirketlerinin konuya ilişkin eylemlerinin denetlenmesine yönelik herhangi bir hüküm bulunmadığı ve bununla birlikte dağıtım şirketlerinin lisanssız elektrik üretimine ilişkin işlemlerinin denetimine yönelik bir düzenlemenin getirilmesi gerektiği. Bu kapsamda lisanssız üretim için yapılan bir bağlantı talebinin reddedilmesi gibi bir durumda da başvuru konusu bölgenin bağlantı sorunları ve başvuru süreci ile ilgili aksaklıkların, diğer yatırımcılarla şeffaf bir şekilde paylaşılması gerektiği de ayrıca belirtilmiş.

Kurum’un başvurunun değerlendirilmesi sürecine ilişkin belirttiği bir diğer husus ise, başvuruları ve bağlantı taleplerini değerlendiren Komisyonun uygulamada dağıtım şirketlerinin personelinden oluşması sebebi ile Komisyonca yapılan değerlendirmelerin şeffaf ve objektif olma kıstaslarını karşılamada sorun yaratabileceği. Bu nedenle başvuruları değerlendiren Komisyonun, bağımsız ve tarafsız değerlendirmelerde bulunmasını sağlayacak bir şekilde, dağıtım şirketi ve aynı ekonomik bütünlük içinde yer alan şirketlerin personellerinin ağırlıklı olarak yer almadığı bir yapıya kavuşturulması gerektiği de son olarak belirtilmiş.

Taslak değişiklikte halihazırda lisanssız üretim faaliyetinde bulunan şirketlerin durumunun ne olacağına ilişkin ise bir düzenleme bulunmamakta. Getirilmesi planlanan 1 MW sınırı öncesinde imzalanmış olan bağlantı anlaşmalarının şirketler açısından müktesep hak oluşturma ihtimali düşünülerek geçici bir hüküm getirilmesi uygun olabilir. Böylece ortaya çıkabilecek hukuki ihtilaflarında önüne geçilmiş olunur. Bu şekilde bir geçici hüküm konulup konulmayacağı, taslağın olduğu gibi kabul edilip edilmeyeceği veya değişiklikler olup olmayacağı Kurul kararının ardından netleşecek. Bu noktada karar, lisanssız üretim faaliyeti ile alakadar olan tüm paydaşlar tarafından merakla beklenmekte.

Yararlanılan Kaynaklar:

1.Lisanssız Mevzuat Değişikliği Hakkında Rekabet Kurumu Görüşü

2.Draft Regulation Amending Regulation on the Unlicensed Electricity Generation on the Electricity Market

3.Şahin Ardıyok, Tolga Turan, “Draft Amendments Might Hinder Un-licensed Power Generation”, Mondaq, 21 December 2015.