Google vs. Rekabet Kurumları (Video)

Google’ın iş modeli tüm dünyada rekabet kurumlarının saldırısı altında. 6,5 dakikada bilmeniz gereken her şey.

Google’ın iş modeli tüm dünyada rekabet kurumlarının saldırısı altında.

6,5 dakikada bilmeniz gereken her şey yukarıdaki videoda.

Altuğ Özgün: Uyum sorumlusu, şirketini manşet olmaktan korur (Video)

Av.Altuğ Özgün ile Wirecard skandalından yola çıkarak şirketlerin uyum programlarını ve uyum sorumlusu pozisyonunu konuştuk.

Av.Altuğ Özgün ile Wirecard skandalından yola çıkarak şirketlerin uyum programlarını ve uyum sorumlusu pozisyonunu konuştuk.

Bu vesileyle, son iki ayda Wirecard Skandalında hangi gelişmeler oldu, bir toparlayalım.

  • COO – şirketin ikinci adamı- Jan Marsalek interpol tarafından kırmızı bültenle aranıyor. Belarus ya da Rusya’da olabileceği tahmin ediliyor.
  • Şirketin CEO’su Markus Braun Haziran ayında önce tutuklanmış, sonra kefaletle serbest bırakılmıştı. 22 Temmuz’da ise şirketin Mali İşler Başkanı (CFO) ve Baş Muhasebecisi (CAO) ile birlikte tanık ifadesine dayanarak yeniden tutuklandı.
  • Soruşturmada bir kilit tanık var. Wirecard içinden yönetici pozisyonunda bir kişi polis ile işbirliği yapmayı kabul etti. 
  • Singapur’da Wirecard iş ortağı ölü bulundu.
  • Skandalın siyaset kurumuna ne kadar bulaştığı anlaşılmaya çalışılıyor. Merkel’in bir Çin ziyaretinde, Wirecard’ın faaliyet gösterebilmesi için lobi yaptığı ortaya çıktı. Bu lobinin olabilmesi için Merkel’in ekibinden birçok iribaşın Wirecard yetkilileriyle defalarca görüştüğü de tabi.
  • Federal Parlementoda muhalefet partilerinin bastırması ile bir araştırma komisyonu kuruldu. Sonucunda bizdeki SPK’ya karşılık gelen Bafin’in yetkilerinin artırılacağı bekleniyor. Halbuki, Wirecard ve Devlet Aklı yazımda anlatmıştım, Bafin Wirecard yönetimini savunmak için yetkilerini emsalsiz biçimde kullanmıştı. Koruması gereken hissedarları ve Wirecard’ın iş yaptığı tüm tarafları bu uğurda ateşe attı. 
  • Örneğin, Wirecard’a 200 milyon Avroluk kredi açan Commerzbank’ın belini doğrultması mümkün görünmüyor. Wirecard için önceki yıllarda oluşturulan 1.75 milyar Avroluk kredi konsorsiyumuna katılan diğer bankalar ise ABN Amro, ING, LBBW, DZ Bank ve Deutsche Bank. 
  • Şirketin ABD başta olmak üzere çeşitli ülkelerdeki kollarının parça parça satılması ihtimali, haberin ilk geldiği günlerde yatırımcılarını umutlandırmıştı. Yine de iflas ettiği an itibariyle bulunan 3.2 milyar Avroluk kredi borcunun iflas işlemlerinden sonra ödenebilmesi mümkün görünmüyor. 
  • Buna karşın, Bafin’den sorumlu olan, sosyal demokrat SPD’li maliye bakanı Olaf Scholz’un, partisinin başbakan adayı olduğu resmiyet kazandı. Scholz, skandal patlak verince, Bafin’in bu süreçte görevini harika biçimde yerine getirdiğini, alınacak tüm önlemleri aldığını açıklamıştı.

Gelecek hafta, bu Wirecard olayına neden bu kadar takıldığıma dair bir yazı yazarak seriyi bitireceğim.

Sebilcioğlu: Bağımsız denetçilerin mevcut yaklaşımlarıyla şirketlerdeki suistimalleri tespit etmeleri zor

Wirecard’ın bağımsız denetçisi görevini yerine getirdi mi? Şirketlerde suistimal incelemesi nasıl yapılır? SMMM Fikret Sebilcioğlu ile Wirecard olayından yola çıkarak şirketlerin mali kontrolü üzerine konuştuk

Wirecard Skandalının peşini bırakmıyoruz. İşin biraz magazinini biraz da ekonomi politiğini daha önce yazmıştım. Daha sonra Dr. Muzaffer Eroğlu ile kurumsal yönetim başta olmak üzere konuyu hukuki açıdan tartışmıştık. Bu sefer de Cerebra CPAs & Advisors yönetici ortağı Fikret Sebilcioğlu (SMMM, CFE, TRACE Anti-Bribery Specialist) ile olayın suistimal incelemeleri ve bağımsız denetim ile ilişkili yönlerini konuşacağız. Uzmanını bulmuşken soracak çok sorum var, sonuna kadar okumanızı dilerim.

Fikret Sebilcioğlu, muhasebe, finansal raporlama, iç kontrol sistemi, iç denetim, adli muhasebe ve suistimal denetimleri ile uyum programları konularında 25 yıldan daha fazla tecrübeye sahip. Cerebra’da, beyaz yakalı suistimalleri, varlıkların kötüye kullanılması, rüşvet, fatura komisyonları (kickback), finansal tablo suistimalleri, Foreign Corrupt Practices Act and UK Bribery Act kanunlarına uyum ile karmaşık adli muhasebe alanlarında hizmet veriyorlar. Fikret, daha önce 15 yıl PwC İstanbul ve Rotterdam ofislerinde bağımsız denetim projelerinde çalıştı. Halihaızrda Etik ve İtibar Derneği’nin (TEID) ve Transparency International Türkiye’nin (Uluslararası Şeffaflık Derneği) Yönetim Kurulu Üyesi, ACFE (Association of Certified Fraud Examiners) Türkiye’nin Danışma Kurulu üyesi.

Ali: Fikret Merhaba. Wirecard Skandalı senin gibi, şirketlerde suistimal incelemelerinde uzmanlaşmış; şeffaflıkla ve etikle ilgili sivil toplum kuruluşlarında aktif çalışan birisinin yıllardır birçok platformda bıkıp usanmadan dikkat çektiği meseleleri yeniden gündeme getirdi. Bu vakada şirket yönetiminin tepesindeki CEO Markus Braun ve COO Jan Marsalek’in en başından beri niyeti bozuk bir biçimde hareket ettiklerini düşünüyorum. Braun gözaltına alınıp kefaletle salındı, iki gün önce yine göz altına alındı. Marsalek ise firarda, Beyaz Rusya veya Rusya’da olduğu düşünülüyor. Şirketin tepe yöneticileri böyle bir suistimal niyetine sahip olduğunda, onları bundan alıkoymak mümkün mü? Yoksa “akacak kan damarda durmaz” mı demeli?

Fikret: Merhaba Ali. Öncelikle bu söyleşi için teşekkür ederim. Tepe yönetici niyeti bozduysa o kan muhakkak akar. Bunun iki temel nedeni var (1) etik ve uyum ortamı ağırlıklı olarak kurumsal yönetişimin başındaki kişiler tarafından şekillendiriliyor. Niyeti kötü olan yöneticiler zaten bu ortamı istedikleri gibi tasarlıyor ve çalışanlarını buna uygun belirliyor. Bunun sonucunda iş kararlarını istedikleri gibi verebiliyor. (2) Şirkette çok iyi tasarlanmış ve çalışan iç kontroller olsa dahi tepe yöneticiler bu kontrollerin nerede ve ne amaçla çalıştığını biliyor ve bu kontrolleri kolaylıkla aşabiliyorlar. Kısaca “balık baştan kokarsa” kurtuluş yok. 

En büyük suistimaller şirket hissedarları veya tepe yöneticiler tarafından yapılıyor. 

Wirecard skandalı oldukça karmaşık bir suistimal vakası gibi görünüyor. Financial Times’ın (FT) ihbarcıdan aldığı bilgileri okuduğumda odağında mali tablo suistimalleri olan ancak başka suistimal türlerini de içeren çok boyutlu bir vaka olduğunu anlıyorum. Benim de üyesi olduğum ACFE’nin (Uluslararası Suistimal İnceleme Uzmanları Birliği) Nisan 2020’de yayınladığı araştırmaya göre suistimal türleri içinde potansiyel kaybın en yüksek olduğu suistimal türü “mali tablo suistimalleri”. Diğer bir bulguya göre ise finansal kaybın en yüksek olduğu suistimaller şirket hissedarları veya tepe yöneticiler tarafından yapılıyor. Kısaca Wirecard vakası bildiklerimiz ile çok paralel. 

Ali: Wirecard olayını nasıl sınıflandırırsın? Yolsuzluk mu? Suistimal mi? Yoksa ileride evil corporation örneği olarak mı anlatırsın bu vakayı? 

Fikret: Çalışan suismallerini üç ana kategoride ele alıyoruz: (a) yolsukluk (rüşvet, çıkar çatışması, ihaleye fesat karıştırma, ekonomik zorlama) (b) varlıkların kötüye kullanılması (hırsızlık gibi) ve (c) mali tablo suistimalleri (gider ve gelirle oynayarak güzel bir dünya yaratmak gibi). Wirecard skandalı ağırlıklı mali tablo suiistimali gibi görünüyor. Zira ana bulgu olarak 1.9 milyar Avro tutarında bilançonun varlık kısmında banka hesaplarında görünen ama gerçekte olmayan bir nakitten bahsediyoruz.  

Hiçbir üçüncü taraf kendi komisyonunu almadan suistimalin bir parçası olmaz.  

Ancak FT’nin açıkladığı bilgileri okuduğumda mali tablo suistimalleri yapılırken Wirecard yönetiminin fazlaca üçüncü taraf kullandığını anlıyorum. Üçüncü taraf riskleri suistimal dünyasının yeni fenomeni. Her zaman önemliydi ama artık hangi vakaya baksak arkasında mağdur şirketteki suistimalci ve onunla işbirliği yapan çürük üçüncü taraflar görüyoruz. FCPA’in (ABD Rüşvetin Önlenmesi ve Yabancı Ülkelerde Yolsuzluk Yasası) top ten vakasının tamamı üçüncü taraflar aracılığı ile yapılan suistimalleri içeriyor. Wirecard vakası deşildikçe üçüncü taraflar üzerinden hem varlıkların kötüye kullanıldığını hem de yolsuzluk ve rüşvet suistimallerini görebiliriz. Unutmayalım hiçbir üçüncü taraf kendi komisyonunu almadan suistimalin bir parçası olmaz.  

Ali: O zaman, inceleme ilerledikçe suiistimalin gerçekleşmesi için anahtar rol oynayan bu üçüncü taraflarınadlarını da duyacağız. Halka açık şirketlerin suiistimaller karşısındaki durumu özellikle ilgimi çekiyor. Tanımı gereği halka açık şirketlerin hissedarlarının içinde yönetimde hiçbir söz sahibi olmayan birçok hissedar var. Bu hissedarların çıkarlarının korunması için yasalar bir seri önlem getiriyor. Yetmiyor, her bir skandaldan sonra yenileri geliyor. Senin bağımsız denetim geçmişin de var. Bize biraz açıklar mısın, bağımsız denetimden bu noktada beklenen nedir? Bağımsız denetim bu beklentileri yerine getirebilir mi?

Skandalların olduğu şirketlerde görünürde mükemmel denebilecek kurumsal yönetim uygulamaları var(dı)

Fikret: Kurumsal yönetim kavramı ve araçları da zaten senin bahsettiğin bu ihtiyaçtan ortaya çıktı. Enron Skandalında da olduğu gibi esasında şirketin sahibi olmayan (C seviyesi) yöneticiler sanki sahibiymiş gibi davranabildi ve asimetrik bilgi ile hissedarları aldattı. İşin tuhaf tarafı bu skandalları yaşadığımız şirketlerde görünürde mükemmel denebilecek kurumsal yönetim uygulamaları var. Ancak mekanizma bir yerlerde aksıyor. 

Konuyu daha iyi yorumlamak adına kısa teknik bir bilgi: Şirketler kendini 3 organla savunuyor: (1) Üst düzey yönetim ve operasyon yöneticileri (2) destek birimleri (risk, uyum, finansal kontrol gibi) (3) iç denetim. Yönetim kurulu ve komiteleri üst düzey gözetim rollerinden dolayı savunma hattı olarak görülmüyor. Bir de dış iki organ var gözetim yapan: (1) bağımsız dış denetçiler (2) düzenleyiciler.  

Ali: Şimdi biraz genelden özele doğru ilerleyelim. Wirecard’ın denetçisi EY (eski adıyla Ernst&Young), 2009’dan 2019 yılına kadar şirketin defterlerini onaylamıştı. Financial Times gazetesi, şirketteki bir suiistimalin üzerinin örtüldüğüne dair Ocak 2019 tarihli haberi sonrasında Wirecard’ın sonunu getiren süreç başladı. Yatırımcıları yatıştırmak için CEO Markus Braun, bir zamanlar kendisinin de danışman olarak çalıştığı KPMG’den özel bir denetim yapmasını istedi. Belki biraz da bunun sonucunda EY 2019 mali raporlarını onaylayamadı. İçeride birbirine rakip iki ayrı firmanın denetim yapıyor olması, denetçileri şüphesiz daha dikkatli olmaya sevk etmiştir.

EY’nin -en azından 2018 yılı için olduğunu biliyoruz- olmayan banka hesaplarını varmış gibi saymasını neye bağlıyorsun? EY artık sona gelindiğinde kendisini “karmaşık bir suistimal vakası ile karşı karşıyaydık, kandırıldık” mealinde bir açıklamayla savundu. Denetim şirketlerinin bu tip olaylarda sorumluluğu nereye kadardır? “Kandırıldık, Allah affetsin” diyerek işin içinden çıkabiliyorlar mı?

Banka teyit mektubuna ilişkin denetim prosedürü bağımsız denetimin ABC’lerinden biridir. 

Fikret: Wirecard’ın bağımsız denetçisi olan EY’ın bu vakadaki ihmaline istinaden sorduğun soruya iki açıdan cevap vermek durumdayım. Birincisi: Wirecard skandalında EY ile ilgili yaşanan konu bağımsız denetçinin spesifik bir suistimal risklerine ilişkin yetersiz denetim prosedürü uygulaması değil. EY 3 yıl üst üste sözde banka hesabının olduğu söylenen bankaya direkt banka teyit mektubu göndermiyor ve doğal olarak da bu bakiyeleri bağımsız bir şekilde doğrulamıyor. Bunun yerine bakiyeyi direkt Wirecard yönetiminden ve üçüncü taraflardan aldığı ekran görüntüleri ve diğer dokümanlar ile teyit ediyor. Bu şaka değil! Banka teyit mektubuna ilişkin denetim prosedürü bağımsız denetimin ABC’lerinden biridir. Asistan denetçiyken bize ilk bunu öğretmişlerdi. Bu nedenle bahsi geçen denetim eksikliği olağanüstü bir hata ve aymazlık gibi görünüyor.

EY “çok karmaşık bir suistimal vakası ile karşı karşıya olduklarını” söylemiş, ki bence de bu doğru, ama en karmaşık suistimallerin dahi ilk tespiti çok basit profesyonel şüphecilik ile ortaya çıkabiliyor. Örneğin EY banka bakiyelerini teyit etmeye kalksa ve banka da “bende bu bakiyeler yok” dese çok karmaşık bir suistimal çok önceden tespit edilmiş olacaktı. Ayrıca bizdeki gibi bir “kandırılma” müessesesinin Almanya’da olduğunu sanmıyorum. EY’ın bu konuda bir ihmali varsa, ki var görünüyor, düzenleyici otoriteler  cezasını kesecektir. 

Ayrıca ilgili EY ortaklarının da yönetim ile ilişkileri değerlendirilmeli. EY 10 senedir Wirecard’ı denetliyor ve eminim alınan denetim ücreti oldukça yüksektir. Diğer taraftan da uzun bir süredir Wirecard ile ilgili ortaya atılan gerçek veya asılsız iddialar karşısında denetim riskinin çok yüksek olması ve bu nedenle EY’ın normal şartlara göre daha fazla güvence alacak denetim çalışmaları yapmaları gerekirdi.

“Big 4”

Ali: Sence Enron Skandalı sonrasında şirketin denetçisi Arthur Andersen’ın ruhsatını iade ederek dağılması gibi bir sonuç burada da görülür mü?

Fikret: Finansal kayıp en azından şu anda 1.9 milyar Avro. Bu konu EY açısından nereye evrilir göreceğiz ama bana Big 4’un [Küresel çapta faaliyet gösteren en büyük 4 denetim şirketi] Big 3’ye düşmesi çok olası görünmüyor. Başka bişeyler olacak. 

Ali: Denetim şirketleri mesleki sorumluluk sigortası yaptırılar mı?

Fikret: EY’ın mesleki sorumluluk sigortası muhakkak vardır, ama bu tarz sigortanın tazminat ödemesi oldukça sıkıntılı olabilir. Zarar, ihmal kaynaklı ise tazminat ödenmeyebilir. Teknik bir konu, ama eminim sigorta şirketi de detaylı bir inceleme yapacaktır.   

Şimdi, bağımsız denetimle ilgili bu sorduklarını toparlayarak zurnanın zırt dediği yere gelelim. Bağımsız denetimin suistimallerin tespitine ilişkin sorumluluğu konusu oldukça hassas bir konu. “Bağımsız Denetim Standardı 240 – Finansal Tabloların Bağımsız Denetiminde Bağımsız Denetçinin Hileye İlişkin Sorumlulukları” isimli bir bağımsız denetim standardı var. Bağımsız denetimler buna göre yapılmalı. Bağımsız denetçi görüş sayfasında da “finansal tabloların hata veya hile kaynaklı önemli yanlışlıklar içerip içermediğine lişkin makul güvence veririz” der. Ben buradan standart uygulanarak hile kaynaklı önemli yanlışlıkların tespit edilebilmesi gerektiğini anlıyorum. Diğer bir deyişle denetçi önemli bir hileyi tespit edemediyse bir anlamda raporunda hata yapmış demektir. 

Bağımsız denetim sürecinde tespit edilmiş suistimal oranı: %4. Bu, rastlantı ile ortaya çıkandan bile daha düşük.

Şimdi düşündürücü bir istatistik veriyorum. ACFE’nin son raporuna göre araştırmaya konu 2,504 vakanın %43’ü ihbarlar, %15’i iç denetim, %12’si yönetim incelemesi, %5’i rastlantı ile tespit edilmiş. Sizce bağımsız denetim sürecinde yüzde kaç tespit edilmiş olabilir? Sadece %4. Bu oran rastlantı ile ortaya çıkan orandan dahi daha düşük. Bence bağımsız denetçilerin mevcut yaklaşımlarıyla suistimallerden kaynaklı önemli yanlışlıkları tespit etmeleri oldukça zor, zaten araştırma da bunu gösteriyor. O zaman daha etkin bir denetim olmalı. Daha çok ve daha zorlayıcı soru soran, cesur, “ben sadece bana verilenlere bakarım” demeyen, şüpheci bir denetim mesela. Daha etkin denetim, hem yetkinlik hem zaman demek. Bu da daha yüksek denetim ücreti demek. 

Ali: Şirketin kendi kendisini denetlemesi, kontrol etmesi ne kapsamda gerçekleşiyor? İç kontrol süreçleri, örneğimizdeki gibi bir yönetim suiistimalini ortaya çıkarması mümkün olur muydu? CEO’nun iç kontrolleri hasır altı etmesi günümüzde belki zor olabilir ama manipüle etmesi söz konusu olmaz mı?

Fikret: Şirketler dürüstlük çerçevesinde kar etmek ve para kazanmak için üretim ve hizmet satarlar. Kurumlar devamlılıklarını sağlamak için risklerini yönetmek ve varlıklarını korumak amacıyla bir anlamda bir savunma sistemi kurar. İşte bu mekanizma “iç kontrol sistemi” olarak adlandırılıyor. İç kontrol sistemi geniş bir çerçeve ve birbiri ile uyumlu çalışması beklenen 5 element bileşenden oluşur: kontrol ortamı, risk değerlendirme, kontrol faaliyetleri, bilgi ve iletişim, ve izleme. Soruna cevap olarak iyi tasarlanmış ve etkin çalışan kontrollerden oluşan bir sistemin her türlü hata ve suistimali kısa sürede tespit edilebileceğini rahatlıkla söyleyebilirim. 

Vakalarının %18’inde suistimal, mevcut kontrollerin şirket yöneticileri tarafından çalıştırılmaması / aşılması sonucunda gerçekleşmiş.

İç kontrollerin çalıştırılmasında CEO ve diğer C-seviyesi yöneticilerin kritik bir rolü var. Üst düzey yöneticelerin iç kontroller üzerindeki bu direkt etkisinin kötüye kullanılması ile oluşan birçok suistimal vakasıyla sıklıkla karşılaşıyoruz. Wirecard haberlerini okurken CEO Markus Braun ve COO Jan Marsalek’in kontrol ortamı üzerindeki etkilerini olumsuz yönde kullandıklarına ilişkin birçok ipucu yakaladım.  ACFE raporunda bu sorunun cevabı var. Araştırma konusu 2,504 suistimal vakasının %18’inde suistimal, mevcut kontrollerin şirket yöneticileri tarafından çalıştırılmaması / aşılması sonucunda gerçekleşmiş. Bu derin ve aşılması oldukça zor bir sorun. Zira bahsettiğimiz yöneticiler şirket hissedarlarının yönetimi emanet ettiği üst düzey yönetim, hatta bazılarının Wirecard olayında olduğu gibi hisseleri var. Bahsettiğimiz olay bir asil-vekil sorunu (principle-agent problem) ve bu sorunu çözmek için şirket içinde çıkar çatışmasının olmadığı ve bağımsız çalışan mekanizmaların varlığı çok önemli. 

Ali: Peki, suistimal incelemesi için Wirecard yönetimi Cerebra olarak sizi görevlendirseydi nasıl bir yol izlerdiniz? Bize bu örnekte olduğu gibi dumanı tüten bir olay yerinde incelemenin nasıl yapıldığını genel olarak anlatabilir misin? 

Uzmanı anlatıyor: Suistimal incelemesi nasıl yapılır?

Fikret: En önemli adımları şöyle sıralayabilirim:

  • Öncelikle bir soruşturma ekibinin parçası olacağımız için soruşturma ekibini iyice tanır, iletişim planını oluşturur ve özellikle avukatlar ile koordinasyon sağlarız.
  • Gelen tüm ihbarları detaylı bir şekilde analiz eder, eğer mümkünse ihbarcı ile onun istediği formatta (büyük bir ihtimal ile “isimsiz”) iletişim içinde kalarak azami bilgi/belge alırız. Bu iddiaların kredibilitesini inceler ve buna göre gerekirse soruşturma planı hazırlarız.
  • İddialar ile ilgili verilerin değiştirilmesini veya silinmesini önlemek için ilgili veri kaynaklarının adli bilişim uzmanları ile güvence altına alınmasını sağlarız. Bu ilerde muhtemel ceza ve hukuk davalarında kritik bir öneme sahip olabilir.
  • Bilgi toplamak ve itiraf amaçlı görüşmeler yapmak amacıyla iddialara ilişkin bilgisi olan veya şüpheli olan kişilerin (örneğin Wirecard’daki CEO ve COO da dahil) kimler olduğunu öğrenir, uygun zaman geldiğinde bu kişiler ile görüşmeler yaparız. 
  • İddilara ilişkin muhasebe kayıtları ile bilgi ve dokümanları alarak bu veriler üzerinde adli muhasebe incelemesi başlatırız. İhbarcının söylediği önemli bilgileri muhasebe verileri üzerinde inceler, bu işlemler gerçekten olmuş ise arkasındaki destekleyici dokümanları ve işlemin ticari gerekliliklerini sorgularız.
  • Tüm kritik kişilerin epostaları da dahil harddisklerinde ve telefon mesajlarında e-keşif çalışması yaparız. Anahtar kelimenin çalışmadığı yerlerde örneğin fotoğraflarda tek tek inceleme yaparak anormallik gösteren paternleri / ilişkileri yakalamaya çalışırız. Bu çalışmada çıkan şüpheli yazışmaları anlar ve fiktif olma şüphesi olan işlemleri muhasebe kayıtlarında izleriz. Genelde burada çok önemli bulgular ortaya çıkar. 
  • Wirecard skandalında üçüncü taraflar önemli bir rol oynuyor. Bu nedenle tüm kritik üçüncü taraflara ilişkin detaylı bir istihbarat çalışması yaparız (Ortağı kim? Ne zaman kuruldu? Referans ve itibarları nasıl? Verilen hizmet ne ve nasıl veriliyor? vb). Wirecard’da bahsi geçen üçüncü taraflar ile ilgili ilk çalışma kararı verildiğinde (onboarding) yapılan detaylı incelemeyi (due diligence) değerlendiririz. Wirecard’ın üçüncü taraflarla olan sözleşmelerindeki muhtemel “denetim hakkı” maddesini kullanarak  saha ziyaretleri ve üçüncü taraflarda denetim yaparız. 
Sign outside a Nairobi public administration office

Ali: Enron Skandalında Arthur Andersen’ın da rolü olması nedeniyle ABD’de Sarbanes Oxley Yasası (SOX) Kongre’de kabul edilmiş ve denetim firmalarının bağımsız denetim işini aldığı müşterisine herhangi bir danışmanlık veremeyeceği düzenlemesi getirilmişti. Sence Wirecard Skandalı SOX benzeri yeni bir kural setinin gelmesine yol açar mı?

Fikret: Biri ABD biri kıta Avrupası. Hukuk ve düzenleyici otoritelerin reaksiyon seviyeleri çok farklı. Almanya’nın bir ABD gibi tepki vermeyeceğini, en azından alacağı önlemlerin SoX’un sonuçları  kadar ağır olmayacağını düşünüyorum, hele böylesine bir konjonktürde. Wirecard skandalının neden olduğu finansal kaybın toplamı belli olmasa da çok büyük bir tutar olduğu kesin. Okuduklarımdan Avrupa piyasalarında güvenin çok zedelendiğini anlıyorum. Bu suistimale neden olan unsurlar daha iyi anlaşıldıktan sonra mevcut yasaların revize edileceğini düşünüyorum.

Sorduğun soru ile tam alakası yok ama bir hususu eklemek istiyorum. Bu suistimale neden olanların en ağır şekilde cezalandırılması bu tür hileli davranışların caydırılması adına çok önemli. CEO ve COO’ya ve bu skandala bulaşan ve diğer ülkelerde yaşayan kişilere ne olacak merak ediyorum. Umarım bizdeki gibi yapanın yanına kalmaz.  

Ali: Bundan sonrasına ilişkin ne söylemek istersin? Yasa koyucular, düzenleyici kurumlar, şirketler, hissedarlar, denetim firmaları, vb oyunun taraflarının mutlaka yapması gerektiğini düşündüğün şeyler var mı?

O kadar Wirecard haberi okudum hiçbir yerinde yönetim kurulunun veya denetim komitesinin ismini görmedim.

Fikret: Önce şirketler. O kadar Wirecard haberi okudum hiçbir yerinde yönetim kurulunun veya denetim komitesinin ismini görmedim. Şirketlerde yönetim kurulunun gözetim rolü çok önemli. Hissedarın varlıklarını korumak adına o kurulda oturan yetkin üyelerin, yönetimden bağımsız olduğunu göstermeleri ve iç kontrollerin performansının gözetimini yerine getirmeleri şart. Örneğin yönetim kurulu 2016’da Wirecard’ın konsolide karının yarısının Dubai’de yerleşik bir aracı kuruluş olan Al Alam Solutions adında üçüncü taraf hizmet sağlayıcısından geldiğini farketse, FT’nin bununla ilgili iddiaları olduğunu görse ve bu üçüncü taraflara ilişkin denetim yaptırsa Wirecard vakasında durum bambaşka olabilirdi. FT, Wirecard mali tablolarında Al Alam Solutions’ın Wirecard ile ilgili ödemelere ilişkin 34 müşterisi olduğunu görüyor. Bu olaya takan FT, üşenmeden bu müşteriler ile iletişime geçip Al Alam Solutions’ı soruyor. Müşterilerin 15’inin Al Alam Solutions’ı hiç duymadığı, 8’inin ilgili dönemde iş dahi yapmadıkları, 6’ının yorum yapmadığı ve 5’ine ise ulaşılamadığı görülüyor. Kısaca Al Alam Solutions’ın suistimalleri gerçekleştirmek için yaratılan veya kullanılan paravan bir şirket olduğu ortaya çıkıyor. Mesele riskleri görmek ve yönetimden tamamen bağımsız ve güçlü bir şekilde kontrollerin çalıştığından emin olmak. 

Diğer kurumların alacağı önlemlere ilişkin pekçok şey söylenebilir. Mesela bağımsız denetçilerde ortak seviyesinin, yani partnerlerin, daha fazla denetim faaliyetlerinin içine girerek profesyonel şüpheciliği denetim faaliyetlerine taşımalılar. Bağımsız denetçiler suistimal risklerine daha fazla girmeli, yönetime zor sorular sormalı ve bunları yaparken bir sonraki sene denetçi olamama riskini göze alabilmeliler. Bu kısmı çok zor!

Düzenleyiciler deyince aklıma bu vakadaki BaFin geldi. İddialara göre BaFin geçmişte Wirecard’a ilişkin iddiaları görmezden geldi ve bu iddiaları zamanında ve uygun bir şekilde araştırmadı. Hatta Ocak 2019’da FT’ye yaptığı haberlerden dolayı piyasa manipülasyonu yapıyor diye soruşturma başlattı. Şaka gibi değil mi? Sular çekildikten sonra FT’nin haklı çıkması ve Wirecard’ın iflasını açıklamasına canı sıkılan Avrupa Topluluğu’da BaFin ile ilgili soruşturma başlattı. Bu soruşturmanın sonucu BaFin gibi düzenleyici kurumların da yeniden yapılandırılmasına neden olabilir. 

Ali: Fikret, çok teşekkür ederim. Suistimal incelemesi, bağımsız denetim ve kurumsal yönetim üzerine ders gibi bir söyleşi oldu. 

“Vicdanlı tüketim” kulağa hoş, cebe pahalı gelir

Almanya’nın tedarik zinciri yasası ne anlama geliyor? “Etik” beslenme iştahı, etiketleri nasıl vuracak?

Almanya’nın tedarik zinciri yasası ne anlama geliyor? “Etik” beslenme iştahı, etiketleri nasıl vuracak?

Almanya son günlerde “Tedarik Zinciri Yasası çıkarsak mı?” tartışmasına sahne oluyor. DW Türkçe’nin haberini okumaya üşenenler için meseleyi şöyle özetlemek mümkün: Federal Hükümet, insan hakları, çocuk işçiliği, yolsuzluk, iklim ve doğal kaynakların kötüye kullanılması vb. duyarlılıkları göstermeden üretilen malların Alman şirketleri tarafından satılmasını engellemek istiyor. Kısacası; Devlet Ana yavrularına “insan olun” diyor, “Başkalarının evinde oynarken etrafı döküp kırmayın.” Yıl 2020!

Devlet yönetimi böyle bir şeyi neden ister? İnsan haklarına önem verdiği için mi? Çevreye duyarlı olduğu için mi? VW’in ürettiği otomobillerin çevreyi iddia ettiğinden 40 kat daha fazla kirlettiğini öğrenmesine rağmen yıllarca bir şey yapmayan Alman hükümetinden söz ediyoruz! Sırf kendi ülkesinde bile; on binlerce insanın, bu gizlenen fazladan kirliliğin yarattığı hastalıklardan öldüğü tahmin edilen bir ülkenin yönetiminden!

“Yılın kişisi”

Yeni mi akıllarına geldi?

Peki neden o zaman bu yasayı -izninizle kendisine bundan böyle “vicdanlı tüketim yasası” diyeceğim- çıkarıp çıkarmamayı tartışıyorlar? Şu yüzden: Tüketiciler, içtikleri kahvenin çocuk işçiler tarafından yetiştirildiğini artık öğrendiler. Giydikleri kıyafetlerin üretildiği atölyelerin halini gördüler. Modern-kentli Avrupalı, tüketirken kendini olsa olsa kilo aldığı için suçlu hissetmeli, daha fazlası için değil. Şirketler de vicdanlı tüketim talebini uzun zamandır görüyor ve ona yönelik ürünler çıkarıyor. Bunun için fair trade sertifikaları var. Ancak bu tip sertifikaların da gerçek durumu örtmenin ötesine geçmediği yazılıp çiziliyor. Ve sorun burada başlıyor.

Efenim haksız rekabet var!

  1. Vicdanlı üretim yaptığını iddia edenlerin bir kısmı aslında yalan söylüyorsa, ya da;
  2. Vicdansızların fiyatları vicdanlı üreticilerin müşteri bulmasını imkansız hale getirecek kadar düşükse…

tüketicilerden önce üreticiler devleti piyasayı düzenlemesi için sahaya davet eder. Korona virüsünü fırsata çeviren bir sürü üretici çıktı. Tönnies Grubu’nun mezbahalarında virüs kapmış geçici işçileri çalıştırması Almanya gündeminden uzun süre düşmedi. Ucuz et yemenin keyfini sürerken, bir anda sağlıklı et yemenin daha önemli olduğu kafalara girdi.  Başbakan Angela Merkel’in partisi olan CDU’nun, Sosyal Demokratlar’la (SPD) yaptığı koalisyonun sözleşmesinde bulunmasına rağmen konunun ancak şimdi gündeme gelebilmiş olmasını buna bağlayabileceğimizi düşünüyorum. Devletin piyasaya müdahalesi, rekabetin belirli sınırların içinde kalmasını sağlamak içindir. Ötesini ummak naiflik olur.

Elalemin derdi: Negatif faiz

Gelin görün ki olayın bir de şu tarafı var: Almanya’da devlet tahvili faizleri 2019 baharından beri negatif. Bankalar geçen sene 100 bin Avro’nun üzerinde mevduatı bulunanlardan faiz istemeye başladı -mavi ekran. Avrupa Merkez Bankası’nın işletmeleri desteklediği umulan sıfır veya negatif faiz politikasının sürdürülebilir olması için enflasyonun yani mal ve hizmetlerdeki fiyat artış oranının çok düşük olması gerekir; Banka’nın arzusu, yıllık %2’nin altında kalması. Öte yandan, tartışılan türde bir yasanın maliyetleri yükselteceği, bunların da doğrudan doğruya etik tüketim payı olarak fiyatlara yansıyacağı ortada. Zaten pandemi sayesinde Avrupa’da taze gıda fiyatları geçen yıla göre yüzde 10 civarında artmış durumda. Bu artış lokantalara hemen yansıdı. Zincirleme olarak başka mal ve hizmetlere de etki edecektir.

“Etik” yeme iştahı etiketi patlatır!

Terazinin iki kefesi var. Bir yanda tüketiciler oturuyor (ki bunlar seçmen aynı zamanda), etik et yemek istiyorlar. Bir kısım şirket için dert değil. “Karşılığını verirseniz vicdanlı da üretiriz”, diyorlar. Bunlar aynı kefede. Öteki kefede ise alışkanlıklarını değiştirmenin maliyetini kolay kolay sineye çekemeyecek kadar büyük şirketler var. Koskoca Avro Bölgesi Para Politikası var. Bırak pandemiyi, 2008’den beri belini doğrultmaya çalışan Avrupa ekonomisi var.

Ne dersiniz? Bütün bunlar masadayken, yurttaşına “etik et” yedirmek için AB’nin şu anda en zayıf noktası olan ekonomik sürdürülebilirlik tehlikeye atılır mı? 

Not: Alman devletini eleştirip duruyorum. Sadece 4 yıldır burada yaşadığımdan değil, muhtemelen Türkiye hakkında yazacak bir şey de kalmadığından. Yoksa mesela bir Amerikan ilaç firmasının Sağlık Bakanlığına verdiği rüşveti ABD’nin SPK’sı SEC’in internet sayfasındaki duyurudan öğrenmek nasıl bir şeydir? Milletvekili Aytun Çıray Mecliste konuyu gündeme getiriyor ancak yanıt veren yok. Milletvekilinin sorularını gazete bayinde satılan kağıt tomarlarında görmek mümkün değil. “Lanet girsin!” demek dışında ne yazayım?

Lanet girsin!

Dr. Eroğlu: Uyum, mevzuat uyumu ile sınırlı kalıyor. Skandalların devamı gelir

Kocaeli üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Muzaffer Eroğlu ile Wirecard Skandalından yola çıkarak kurumsal yönetim, uyum kültürü ve şirketlerin ve sistemin sürdürülebilirliği üzerine bir söyleşi yaptık.

Kocaeli üniversitesi Öğretim Üyesi, Şirketler Hukuku ve Kurumsal Yönetim alanlarında akademisyen Dr. Muzaffer Eroğlu ile Wirecard Skandalından yola çıkarak kurumsal yönetim, uyum kültürü ve şirketlerin ve sistemin sürdürülebilirliği üzerine bir söyleşi yaptık.  Dr. Muzaffer Eroğlu doktorasını University Of London-Queen Mary And Westfield College’da yaptı. Kendisi, Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu üyesi ve Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği Akademik Kurul Koordinatörü. Bugün konuşacağımız konular hakkında birçok yayını var.

Dr. Muzaffer Eroğlu

Ali: Muzaffer Hocam, geçen hafta, Türkiye’de de faaliyet gösteren Alman fintech şirketi Wirecard’ın iflasla sonuçlanan çöküş sürecini takip ettik. Linkedin’e bu skandalla ilgili ilk görüşlerini yazdın. Ben bunları biraz açmak, bu vesileyle kafamı kurcalayan bazı meseleleri konunun uzmanı olman nedeniyle sana yöneltmek istiyorum. 

Wirecard, Almanya’nın başat borsa endeksi DAX’ın bir üyesi, yani en büyük 30 şirketinden biri, bütün gözlerin üzerinde olduğu bir kurum. Buna rağmen 2 milyar Avroyu hesaplarda bulamadılar. Konuya kurumsal yönetim gözlüğüyle bakarsan, sence ne ters gitti de böyle oldu? Sistem, şirketin çöküşünü önleyebilir miydi? 

Muzaffer: Merhaba Ali. Öncelikle detayları yeni ortaya çıktığı için bunun ilk değerlendirmeler olması gerektiğini söyleyebilirim. 

Kurumsal yönetim açısından baktığımızda iki açıdan değerlendirme yapmamız yerinde olacaktır. İlk önce şirketin içerisinde gerekli kurumsal yapının oluşturulması, ikincisi ise dışardan bağımsız denetim ve gözetim desteğinin sağlanması gerekir. Bunların da uyum içerisinde çalışarak birbirini desteklemesi gerekir. Aslında biliyorsun, Alman hukuk sistemi ile Türk hukuk sisteminin birbirine benzerdir. Bir de şirketin halka açık ve payları borsada işlem gören bir şirket olduğu düşünülünce uyması gereken mevzuat açısından oldukça geniş bir yükümlülük altında olduğunu söyleyebilirim. Sistem, şirketin çöküşünü rahatlıkla önleyebilirdi. Aslında şöyle demek daha doğru olur: Şirketler hukuku ve kurumsal yönetim mevzuatı tek başına şirketlerin ekonomik başarısını sağlamaz. Ama başarısız olacaksa da bu şekilde büyük bir enkaz bırakmadan başarısız olmasının yolunu açar. Yani şirketler batarken bile kurumsal yönetim esaslarına uygun davranmalıdır. 

© Reuters.

Ali: Bir blogda şöyle bir iddia okudum: Şirketin yönetim kurulunda sadece üç kişi yer alıyordu ve bunlardan sadece biri 70 yaşın altındaydı. Dolayısıyla diğer ikisinin finansal teknolojiler geliştiren bu şirketin ne iş yaptığını bilmediğini varsayabiliriz. Halbuki Kurumsal Yönetim İlkelerini kabul etmiş bir şirkette yönetim kuruluna önemli sorumluluklar yüklendiğini biliyoruz. Sorum şu, kurumsal yönetim anlayışının gönüllülük esasına dayalı olduğunu anlıyorum. Acaba bunun denetiminin yapılması ne derece mümkün? Şirketleri daha fazla zorlayarak kötüye kullanımların önüne geçilebilir mi? 

Muzaffer: Açıkçası bana bu iddia pek doğru değilmiş gibi geldi. Şirketin yönetim kurulundan neyin kastedildiği de önemli. Almanya da ikili yönetim sistemi vardır. Gözetim kurulu ve yönetim kurulu, gözetim kurulunun daha kalabalık olması gerekir mevzuat gereği de böyledir. Ben de baktım daha kalabalık bir gözetim kurulu var. Bunun altında yönetim kurulu vardır. Onlarda daha özgür bir yapı olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle de üç kişi olan yönetim kuruludur. Bunlar icra ile görevlidir.  Bunların daha dinamik olması lazım tabii ki.  

Bunlar aslında iyi bir yönetim yapısı olduğu anlamına da gelmiyor. Burada şunu açıklığa kavuşturalım ki aslında mevzuatın belirli sayı ve nitelik olarak gözetim kuruluna müdahalesi söz konusu olabilir. Bu nedenle kurumsal yönetim sisteminin oldukça yoğun bir kısmına uyulması da zorunludur. Ama kağıt üzerinde uymak ile özünde uymak çok farklı şeyler. Örneğin bağımsız üye bulundurulması zorunluluğunu yerine getirirken senin de bahsettiğin gibi 70 yaş üstü şirketin faaliyet alanı ile ilgili tecrübesi olmayan kişileri icardan sorumlu olacak yönetim kurulu üyesi olarak atamak ne kadar faydalı olacaktır? Yine bildiğim kadarı ile Almanya’da kadın gözetim kurulu üyesi atanmasına ilişkin düzenlemeler de mevcut. Sadece kadın olduğu için atanması da yeterli değil, aynı zamanda sorgulayacak, farklı düşünceleri sunacak, kendi fikirlerini beyan edecek. Yani karar aşmasında farklı bakış açılarının da yer alması gerekir. 

Maalesef birçok pay sahibi hisseyi finansal bir araç olarak görmektedir. Aslında hisse sizi şirket ortağı yapar bu nedenle de iyi yönetim talebini organize bir şekilde yerine getirmelidirler. 

Ali: Orada bahsedilen, senin gözetim kurulu diye bahsettiğin, Aufsichtrat üyeleri. Ben de şimdi baktım, mevcut durumda 5 gözetim kurulu, 3 yönetim kurulu (Vorstand) üyesi var. Her iki kurulda da birer kadın var.

Wirecard Vorstand

Muzaffer: Şirketi zorlayacaklardan birisi ise pay sahipleridir. Mevzuata uyum konusunda düzenleyici otoriteler teknik denetim yapabilir ama işin özüne ilişkin pay sahipleri daha iyi organize olmalı ve şirketten gerek anlamda kurumsal bir yönetim yapısı oluşturmasını talep etmelidir. Maalesef birçok pay sahibi hisseyi finansal bir araç olarak görmektedir. Aslında hisse sizi şirket ortağı yapar bu nedenle de iyi yönetim talebini organize bir şekilde yerine getirmelidirler. 

Ali: Financial Times’dan öğrendiğimiz kadarıyla Wirecard’ın bilinen ilk sıkıntılı eylemi 2005 yılına kadar geri gidiyor. Halka açılmayı kolaylaştırmak ve o sırada bazı finansal raporlama sıkıntılarının etrafından dolanmak için, halihazırda halka açılmış bir call center  firmasını satın alıp onunla birleşmişler. İlk iddiaların gündeme gelmesi ise 2008 yılını buluyor. Wirecard, açığa satışçı denilen bu aktivist yatırımcıların iddialarının yatırımcı tabanına yayılmasını engelleyebilmek için hemen Ernst & Young (EY) firmasına özel bir denetim yaptırıyor. Rapor, “sıkıntı yok” şeklinde çıkınca, ertesi yıl bağımsız denetçisini değiştirip EY ile çalışmaya başlıyor ve bu durum günümüze kadar sürüyor. EY, şu anda “karmaşık bir yolsuzluk şeması” ile karşı karşıya olduklarını iddia ederek en son 2018 yılında onayladığı finansal raporlara ilişkin sorumluluğundan kurtulmaya çalışıyor.

Bağımsız denetim ve finansal raporlama zorunlulukları halka açık şirketlerin kurumsal yönetim ilkelerine uymalarını sağlamak için önemli araçlar. Üzerine muazzam detaylı düzenlemeler olan bağımsız denetim kurumunun hala böyle skandalların parçası olması seni umutsuzluğa sürüklüyor mu? Düzenlemeleri artırmak çare değil gibi, ne dersin?

Muzaffer: Buraya iki açıdan bakmak gerekir. Ortada hile veya denetçinin kusuru varsa zaten söyleyecek lafımız yok ama ortada sistemden kaynaklı bir sorun varsa sebeplerini tartışmak lazım. Aslında bağımsız denetime verilen ehemmiyet beni hep şaşırtmıştır. Bağımsız denetim bir muhasebe denetimidir, belgelerin denetimidir; özün denetimi değil. Yani bağımsız denetim şirketinin yetkisi sınırlıdır. Bu demek değildir ki EY işini iyi yaptı. O, sanırım savcılık soruşturmasında ortaya çıkacak. Ama bağımsız denetim bence çok da ilaç değildir. Şöyle diyelim, yönetim 100 Avro edecek bir hizmeti 1000 Avroya faturalandırarak aldıysa bu işlem bağımsız denetimden sorunsuz geçer. Ama büyük bir hile de vardır. İşte burada her şey şirketin içerisindeki iç gözetim ve denetim sisteminin iyi kurulmasına bağlıdır. Yani yönetim kurulunun icracıları gözetlemesi ve denetlemesi, ayrıca içerde etkin bir iç denetim mekanizmasının oluşması ve bunların hepsi ile birlikte pay sahiplerinin etkin bilgiye erişmesi ve yönetim üzerinde gözetim ödevlerini yapması gerekir. 

Bunların hepsi yapılsa bile diğer bir büyük sorun, global piyasa yapısıdır. Biliyorsun her bir şirket kendi ülkesinde kurulmuş ve kişilik sahibi olmuştur. Bu şirket başka ülkede %100 sahip olduğu yavru şirketler kursa bile bu şirket hukuken tamamen ayrı kişidir ve kurulduğu ülke hukukunun kurallarına tabidir. Yani Wirecard, Türkiye’de Wirecard Türkiye kurunca, tamamen ayrı iki şirketten bahsetmeliyiz. Bu da aynı grup içerisinde farklı onlarca sistem doğurmaktadır ve gözetimi denetimi neredeyse imkansız hale getirmektedir. 

hiçbir şey tesadüf değildir

Ali: Wirecard CFO’su Kasım 2019’da, şirketin 5500 çalışanından 230’unun uyum departmanında çalıştığını açıklayarak, güven mesajı vermeye çalışıyordu. Şirketlerin kurallara uyum çabasını nasıl karşılıyorsun? Cinsel ayrımcılıktan iş güvenliğine, rekabet hukukunda yolsuzluğun önlenmesine kadar birçok konu uyum sorumlusu olarak adlandırılan yeni iş pozisyonunun görev tanımını oluşturdu. Bütün bu çaba, şirketin tüzel kişiliğinin, “Bakın, ben elimden geleni yapıyorum. Eğer hala sorun çıkıyorsa, bu benim suçum değil, bireylerin sorunu” diyerek işin içinden çıkması için mi? 

Muzaffer: Bu soruna iki açıdan bakmak istiyorum. İlki şirket gerçekten iyi niyetli uyum departmanları oluşturabilir. Fakat yine de başarısız olabilir. Bunun bence sebebi uyumun yanlış anlaşılmasıdır. Uyum konusuna aşırı şekilsel yaklaşıldığını düşünüyorum. Bu yaklaşım uyumun özünü kaçırmakta ve mevzuat uyumuna dönüştürmektedir. Bir de buna şirket içinde menfaat çatışmaları eklenince aslında ortaya daha da kaotik bir durum çıkıyor. Ama senin de dediğin gibi sorun çıkarsa uyum sorumlusu günah keçisi ilan ediliyor. 

Diğer taraftan uyumu bu kadar önemsemek kısa dönemli kar beklentisi önünde hep engel olarak görülür. Şirketlerde, özellikle de halka açık şirketlerde, pay sahiplerinin kısa dönemli kar beklentisi kaynaklı baskılar ile finansallar hep temel gösterge oluyor. Bu nedenle yönetim kuralları uyum konularını esnetmeye başlıyor. Bir kere esneme başlarsa da bunun sonu yoktur. Onun için yaklaşımın uzun dönemde sürdürülebilir bir sistem kurma çabası üzerine kurulması gerekir. 

-Bu skandal “Düzenleyici kurum iyidir” algısının sonunu getirir mi?

-Getirmez 😊

Ali: Wirecard hem halka açık bir şirketti hem de banka sahibi bir ödeme sistemi kuruluşuydu. Dolayısıyla fazladan birçok düzenlemeye tabiydi. Ve fakat öte yandan, kendisini düzenleyen kurumun (BaFin) gurur duyduğu, göz bebeği muamelesi gördüğü çok belli olan, yüzü aşkın ülkede faaliyet gösteren bir teknoloji şirketiydi. Bir şirketin düzenleyici kurumu ile böyle bir romantik yakınlaşma içine girmesi herkes için kötü sonuçlar doğurdu. Sadece sisteme güvenen kreditörler, hisse yatırımcıları zarar görmedi; BaFin ve genel olarak Alman iş dünyası için de utanç verici bir durum ortaya çıktı. “Düzenleyici kurum iyidir, uzmandır, etkindir, tekniktir, candır” algısının sonunu getirir mi bu?

Muzaffer: Getirmez 😊 Çünkü bu sistem herkesin işine geliyor. Düzenleyici kurum aslında bir illüzyon yaratıyor. Bu, herkesin işi başkasına attığı ama kimsenin görevini yapmadığı bir ortam yaratıyor. Ne demek istiyorum, pay sahipleri bağımsız denetçiye, denetçi düzenleyici kuruma, kurum iç denetim sistemine güveniyor. Zaten kimse de işini yapmayınca sorumlu olmuyor. Bu ortamda çok düzenleme, tarafların sorumluluğu sulandırmaktadır. Bu arada Almanya’daki kaçıncı büyük skandal oldu bu son yılardaki?

Ali: 1990 lardan sayarsak: Siemens, VW, Wirecard… Daimler’in Türkiye’de otobüs ihalesinde rüşvet vermesi de var.

Muzaffer: Bence her şeyin bu kadar komplike olduğu bir dünyada öze dönülmelidir. Temelinde ekonomik anlamda şirket bir sözleşmeler bütünüdür. Yani pay sahipleri kendi aralarında, pay sahipleri ile yönetim arasında ve şirket ile üçüncü kişiler arasında sözleşmeler vardır.  Bu durumda şirketin işleyişinde bu sözleşme ilişkilerinin temele alınması esasına dönülmelidir. Yani pay sahibi gerçekten pay sahibi, yönetici gerçekten yönetici olmalıdır. Ben olsam hisse piyasasında bırak açığa satış yapmayı, hisse alanın en az 6 ay elinde tutması kuralı bile getiririm. Nitekim devlet, şirketin temelinde olan sınırlı sorumluluk ve ayrı tüzel kişilik ilkesini bu şekilde organize olmaları için getirmedi. Herkesin canı yanacaksa o zaman farklı hareket edecektir.

Skandaldan büyük yara alan düzenleyici kurum BaFin

Sistemin aşırı kazuistik olması gerçeği saklamak için muhteşem bir ortam yaratır.

Ali: Almanya deyince eskiden futbol takımı ve otomobil markaları gelirdi. Ancak artık büyük şirket yolsuzluğunda dünya markası oldu diyebilirim. Önümdeki resme bakınca iki ayrı çıkarım yapmam mümkün: 1) Sistem çalışıyor ki, bu yolsuzluklar ortaya çıkıyor. 2) Almanların aşırı düzenlemeci, kazuistik yaklaşımları kamu yararına bir sonuç doğurmuyor. Belki de süreçleri karmaşıklaştırarak olan biteni gizlemeyi kolaylaştırıyordur. VW’nin dizel skandalının ABD kurumları, Wirecard’ın da İngiliz FT tarafından ortaya çıkarıldığını hatırlarsak sanki ilk çıkarım duvara tosluyor. Sen ne dersin? Ülkeye özgü bir neden aramak doğru olur mu? Yoksa tesadüf deyip geçelim mi?

Muzaffer: Büyük laf ederek başlayalım: hiçbir şey tesadüf değildir. Bence sorunun cevabını yukarıda arayabiliriz. Sistemin aşırı kazuistik olması gerçeği saklamak için muhteşem bir ortam yaratır. Bir de biliyorsun Almanya’da pay sahipliği genelde holding şirketlerinin elindedir. Ayrıca kamu da hem pay sahibi olarak hem de piyasaya müdahaleleri ile önemli oyuncudur. Bak Lufthansa’nın bile %20 payı devlete geçti. Bir sonraki skandal geliyor. 

Bu durumda aslında çatışan menfaatler değil uyuşan menfaatler söz konusudur. Düzenleyici, pay sahibi, devlet ve şirket çok iç içe geçmiş oluyor. Bakın bakalım, Alman gözetim kurullarının ne kadarı eski kamu görevlisidir. Sorun buradadır. Almanya’dan daha çok skandal çıkar. 

Ali: Zaman ayırdığın içi çok teşekkürler Muzaffer. Aydınlatıcı bir söyleşi oldu.

Wirecard ve devlet aklı

Gazetecilik olmasaydı Wirecard yolsuzluğu ortaya çıkar mıydı? Yargının ve düzenleyici kurumun şirketlerin önüne yattığı Almanya’dan bir hikaye.

GERMANY-FINANCE-ECONOMY-TECHNOLOGY-WIRECARD
Wirecard CEO’su Markus Braun

Wirecard, Alman elitinin gerçekten de gurur duyduğu bir şirketti. 1999 yılında kurulan Fintech (finansal teknoloji) girişimi, Eylül 2018’de otuz şirketten oluşan başat Alman borsa endeksi DAX’a, ülkenin ikinci büyük bankası Commerzbank’ı dışarıda bırakarak girmişti. Ekim 2016’da 42 Avro olan hisse senedi, bu olayın gerçekleşmesi ile sadece üç yıl içinde 192 Avro ile tepe noktasını görmüştü.

Wirecard, Deutsche Bank ve Commerzbank’ın piyasa değerleri

Ocak 2019 itibariyle Wirecard’ın piyasa değeri, sadece Commerzbank’ı değil, ülkenin en büyük bankası Deutsche Bank’ı da geçmişti.

“Parayı bugünlerde nereye yatırıyorsun başkan?” konulu 40 yaş üstü erkek sohbetlerinde Bitcoin’den boşalan yeri Wirecard doldurmuştu.

Aperolspritz var içersen

Adını cümle içinde kullananların çok azı Wirecard’ın tam olarak ne iş yaptığını biliyordu ama geleceği olan, pek mühim bir fintech şirketi olduğuna çoğunluk hemfikirdi.

Wirecard, sağlığında kendisini bir teknoloji şirketi olarak tanımlıyordu. Temassız ve nakit kullanmadan ödeme yapılabilmesine ilişkin hizmetler sağlayan Wirecard, özellikle hızla büyüyen e-ticaret şirketlerine satış yapıyordu. Bunun yanında, elektronik ödemelerde sahtecilik taraması yapmak, satış sonrası çözümler için call center işletmek gibi alanlarda da faaliyet gösteriyordu.

Basında borsa yatırımcılarının göz bebeği olarak yer alan Wirecard, Ocak 2019’da bambaşka bir haberle gündeme geldi. Bombanın pimini Financial Times (FT) çekmişti: Gazeteye haber uçuran bir şirket çalışanı, Wirecard’ın Singapur iştirakinin muhasebesinden sorumlu Edo Kurniawan’ın kara para akladığını ve hesaplarda oynama yaptığını öne sürüyordu. Haber uçuran kişi, böylesine önde gelen bir şirkette, yolsuzluğun yaklaşık bir yıldır bilinip raporlanmasına rağmen hiçbir şey yapılmamış olmasına tepki olarak gazeteye ulaştığını bildiriyordu.

Wirecard bu tip suçlamalarla ilk defa karşı karşıya kalmıyordu. Başından sonuna tüm öyküyü ve burada yer veremediğim birçok şapka uçurtan detayı FT’nin zaman çizelgesinden okuyabilirsiniz.

Hissedarlarının yaratıcılık görmek istedikleri son yer herhalde şirketin muhasebesidir.

şahsım

Şirketin yaratıcı muhasebe teknikleri kullandığı ve yolsuzluğa karıştığına ilişkin bu haberi takiben, Singapur ofisi polis tarafından basıldı. Hisseler düşmüş, piyasa değerinden 10 milyar Avro silinmişti. Wirecard gazeteye ve haberin muhabirlerine dava açmakta gecikmedi.

Hikayemiz asıl şimdi başlıyor, çayları koyun

Bizdeki iki bin yıllık devlet aklının yanına yaklaşması mümkün olmasa da, Almanların da Aksaçlılar Meclisi, kritik anlarda devlete yön veren Germenbeyleri, derin abileri, ablaları, burada devlet yönetiyoruz beylercileri, hepsinden bolca var. Bu sayededir ki, finanskapitalin yıkılmaz kalesi Londra’nın tetikçisi Financial Times’ın haberindeki ‘büyük oyunu’ hemen gördüler!

Bir soruşturma olursa ben senin önüne yatarım Wirecard!

Bundesanstalt für 
Finanzdienstleistungsaufsicht

Federal Finansal Düzenleme Otoritesi BaFin (bizdeki BDDK + SPK), hisselerin daha da düşmesini engelleyecek bir önlem alarak alelacele Wirecard hisselerine iki aylık açığa satış yasağı getirdi. Bu karar, tarihte ilk defa tekil bir hisse için uygulanıyordu. Yine BaFin’in şikayetiyle Münih Savcılığı gazete ve muhabirleri hakkında piyasa manipülasyonu soruşturması başlattı.

Arkasına devletini alan Wirecard, bu güvenle FT’a her türlü davayı sıralıyor, özel dedektifler tutarak operasyonlar yürütüyordu. Gaddafi zamanında Libya istihbarat teşkilatını yönetmiş bir kişinin yürüttüğü bir operasyonla, Londralı bir açığa satışçının, FT’dan önceden haber aldığı açıklaması gizlice kayda alınarak, Almanya’nın önde gelen ekonomi-finans habercisi Handelsblatt’ta beş sütuna manşetten yayımlatılıyordu. FT da konuyu takip etmeyi bırakmadan, bir hukuk firmasını göreve çağırarak, kendi süreçlerinin hukuka uygunluğunu denetletmeyi ihmal etmedi.

Bu süreçte, yeni ekonomi şirketlerine yatırımlarıyla tanınan Japonya menşeli Softbank, Wirecard’a, FT’da haberin çıkmasından iki ay sonra cesur bir hamleyle %5,6 hisse karşılığında 900 milyon Avro yatırım yaptı. Wirecard hisselerinin haber öncesi fiyat düzeylerine gelmesini sağlayan bu hamle, hisse yatırımcılarının bir yıl daha şekerleme yapmasını sağladı. Moody’s Eylül 2019’da Wirecard’ın ihraç ettiği 500 milyon Avroluk tahvilleri yatırım yapılabilir seviyede olduğunu tescil etti.

Biraz hızlanalım ve hikayeyi bağlayalım: Ekim 2019’da FT, Dubai ve Dublin şubelerindeki kârların hileli bir şekilde yüksek gösterildiği ve denetçi EY’a (eski adıyla Ernst & Young) verilen müşteri listelerinin gerçek olmadığı iddiasını yayımladı. Bunun üzerine, yatırımcıların baskısına boyun eğen Wirecard özel bir denetim için KPMG’yi görevlendirdi. Mart 2020’de KPMG bu denetimin raporunu yayımlayabilmek için hala açıklığa kavuşturulması gereken meseleler olduğunu kamuoyuna duyurdu. Şirketin bağımsız denetçisi EY ise benzer bir gerekçeyle 2019 yılı mali raporlarını onaylayıp yayımlamayı bir ay ertelediğini bildirdi. Nisan sonunda KPMG özetle, hesapları doğrulayamadığını ve şirketin hesaplarında olması gereken bir milyar Avroluk bir nakdi bulamadığını açıkladı. 18 Haziran’a gelindiğinde şirket geçen yılın mali raporlarını yayınlamak yerine kayıp nakit miktarının 1,9 milyar Avro olduğunu açıklıyordu. 23 Haziran’da CEO Braun tutuklandı, 25 Haziran da ise Wirecard iflasını istedi.

Sıkıntı yok, aynen devam

Skandal, finansal kapitalizmin iki önemli kurumunu -yine yeniden- tartışmaya açıp güven aşınmasına uğramalarına neden oldu: Kamunun piyasaları düzenlemesi ve bağımsız denetim.

İlki, kamunun ulusal kökeni, sektörü ve büyüklüğüne göre şirketler ve yatırımcıları arasında taraf tutmadan yapması beklenen düzenleyici ve denetleyici rolü. Küresel finansal sistemin sürtünmesiz bir biçimde işlemesi için, sermayenin sınır aştığı durumlarda -ki günümüzde saniyede milyar kere gerçekleşiyor bu durum- kendisini ev sahibi ülkenin düzenleyici otoritesinin kollarına huzur içinde teslim edebilmesi gerekir.

Bir bakanlık yerine “düzenleyici otorite”nin yetkilendirilmiş olmasının nedeni de, sistemin esasını koruyan bu rolün, iktidara gelip giden farklı siyasal eğilimler tarafından kesintiye uğramasının önüne geçmek için teknik bir bürokrasinin eline emanet edilme isteğidir. (Bu ekonomi tekniği lafından da ikrah ettim arkadaş.) Bir nevi vesayet sistemi yani! (Vesayet lafından ikrah edenler?)

Zarar görmelere doyamayan ikinci kurum ise bağımsız denetim.

You had one job!

EY, Wirecard’ın 2009’dan beri bağımsız denetçiliğini yapıyordu. Bu süreçte, şirketin olmayan nakit hesapları onaylandı ve şişirildiği ortaya çıkan kârları raporlaştırıldı. Bağımsız denetçilik görevini yerine getirirken uyması gereken ilkelere uymadığı, bunu da uzun bir süre boyunca yaptığı ortada. Bağımsız denetime duyulan güven yok olduğunda finansal kapitalizmin sürdürülebilir olamayacağı herhalde çok açıktır. Yatırımcıların tek tek stok sayması, banka hesaplarında ne kadar para olduğunun vs. takibini yapması mümkün olmadığına göre, zaten kalan hepi topu 4 küresel denetim şirketinin bu işi soru işareti doğurmadan yapması gerekir(di). “EY’nin denetimini yaptığı başta Apple olmak üzere diğer şirketlerde de benzer şeyler görecek miyiz?” sorusu mazallah arşı yıkar.

İlerleyen günlerde şu soruların yanıtlarını bulacağız:

Ben yazıyı yetiştirene kadar bir kısmının yanıtı geldi, altlarına ekledim.

1. Avrupa Birliği projesi, Alman şovenizminin bu golünü de sineye çekerek yoluna aynen devam edecek mi?

Biz neler gördük, bu ne ki?! Avrupa Birliği Komisyonu, Birliğin ilgili kurumu olan ESMA’dan, BaFin hakkında soruşturma başlatmasını yazılı olarak istedi.

2. Wirecard’ın 10 yıl denetçiliğini yapmış olan Ernst & Young’ın konuyla ilgili sorumluluğu ne şekilde gündeme gelecek?

Softbank’ın, EY’a dava açma hazırlığı içinde olduğu medyaya yansıdı. Başka bir hamle de Alman Hisse Yatırımcıları Birliği SdK’dan geldi. Ancak bu sefer tazminat değil, EY ve ilgili denetçilerinin görevlerini yapmamaları nedeniyle ceza kovuşturması başlatılması talep ediliyor.

3. Enron Skandalı sonucunda zamanın en prestijli denetim firmalarından olan Arthur Andersen’ın, 2002 yılında yeminli mali müşavirlik ruhsatını iade ettiğini ve dev zincirin bir anda dağıldığını hatırlayan var mı?

Allah bu mübarek kapitalizme bir daha Sarbanes Oxley Yasası yazdırmasın.

4. Financial Times olmasaydı, bu skandal ortaya çıkar mıydı?

Gerçek haberciliğin olmadığı yerde, yargı da, düzenleyici – denetleyici kurumlar da, bağımsız denetim, uyum çalışması vs. adı altında tatlılıklar da, işinsanlarının aç gözlülüğüne dur demiyor. Biz biliyoruz ki, gerçeğin peşine düşmekten korkmayan habercilerin içeri atıldığı ülkede, müteahhitler milletin…

Bu vesileyle, işlerini yaptıkları için öldürülen, hapse atılan, şiddete uğrayan tüm gazetecilere buradan teşekkürler ve kucak dolusu selamlar.

Ha, unutmadan: Wirecard ve BaFin’in, FT’ın açığa satışçılarla birlikte manipülasyon yaptığı iddiaları asılsız çıktı.

Türkiye REACH Yönetmeliği (KKDİK) Yürürlüğe Giriyor

GEDİZ ÇINAR, TÜRKİYE REACH (KKDİK) HAKKINDAKİ GELİŞMELERİ AKTARIYOR

Sizlerin de hatırlayacağı üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (“Bakanlık”) tarafından hazırlanan ve Türkiye’nin REACH Yönetmeliği olarak da anılan Kimyasalların Kaydı, Değerlendirilmesi, İzni ve Kısıtlanması Hakkında Yönetmelik (“KKDİK”) 23 Haziran 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. KKDİK ile getirilen düzenlemelerin yürürlüğe girmesine ilişkin olarak ise, özel tarihlerle belirlenen kademeli bir sistem öngörülmüştü. KKDİK’nin özel yürürlük tarihi belirlenmeyen hükümleri ise 23 Aralık 2017 tarihinde yürürlüğe giriyor. 

Peki KKDİK ne gibi düzenlemeler getiriyor?

Avrupa Komisyonu’nun REACH Tüzüğü’ne benzer olarak KKDİK, Türkiye pazarındaki ürünler için birtakım kısıtlama ve yükümlülükler getiriyor. Bunlardan en önemlisi ise kayıt yükümlülüğü.  Buna göre, 31 Aralık 2013 tarihinden önce, yıllık 1 ton veya daha fazla miktarda imal veya ithal edilen tüm maddelerin 31 Aralık 2023 tarihine kadar kayıt altına alınması gerekiyor. Söz konusu kayıt yükümlülüğü kapsamında imalatçı veya ithalatçıların 31 Aralık 2020 tarihine kadar Bakanlığın internet sayfasında yer alan Kimyasal Kayıt Sistemi aracılığıyla kayıt başvurusunda bulunması bekleniyor. Kayıt süreci ise 31 Aralık 2020 tarihini takiben başlayacak ve 31 Aralık 2013 tarihinde tamamlanacak.

Yürürlüğe giren yönetmelik ile eşyalar için de bildirim ve kayıt yükümlülüğü öngörülüyor. Eşya içindeki ham maddelerden bazıları için bildirim yükümlülüğü getirilirken, yıllık bir tonu geçen kısmı için ise yine kayıt yükümlülüğü bulunuyor.

KKDİK’in yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kalkacak yönetmeliklerden biri olan Zararlı Madde ve Karışımların Kısıtlanması ve Yasaklanması Hakkında Yönetmelik ile düzenlenen kısıtlamaların kapsamı ise oldukça genişletilmiş. Maddelerin kullanılmasını ve/veya piyasaya arzını kısıtlayan, bazı maddeleri ise tamamen yasaklayan kısıtlamaların, kademeli olarak farklı tarihlerde yürürlüğe girmesi öngörülüyor. Özel tarih belirlenmeyenler ise, Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 23 Aralık 2017 tarihi itibariyle uygulanmaya başlayacak.

Belirli kriterleri taşıyan zararlı maddelerin piyasaya arzı veya kullanımı ise, imalatçı, ithalatçı ya da alt-kullanıcılar tarafından belirtilen süreler içinde izin alınmadığı takdirde tamamen yasaklanacak.

Bu doğrultuda, 23 Aralık 2017 tarihini takiben imalatçı ve ithalatçıların, imal veya ithal edilen madde ve eşyaların KKDİK kapsamına girip girmediğini yakından takip etmesi ve gerekli kayıt ve izin işlemlerini gerçekleştirmesi önem taşıyor.

SELECTIVE DISTRIBUTION: ONLINE SALE RESTRICTIONS & LUXURY BRAND IMAGE JUSTIFICATION AFTER COTY

 

On 6 December 2017 the Court of Justice of the EU (CJEU) delivered a long awaited preliminary ruling in Coty case C-230/16[1], The judgement follows the Advocate General’s opinion and provides guidance on the legality of online sale bans in selective distribution agreements in the EU, focusing on  the ‘luxury brand image’ justification.

Background of the case

The CJEU reviewed the Coty case upon the German court application for a preliminary ruling. The dispute was between Coty Inc. (Coty) and Parfümerie Akzente GmbH (Akzente, an authorized offline distributor of Coty). Coty sued Akzente in the German court for violating a condition under the selective distribution agreement that prohibited Akzente from selling Coty’s luxury products (under brands Marc Jacobs, Calvin Klein and Chloe) on open third party platforms (e.g. Amazon.de, etc.).

The CJEU supported the Advocate General’s opinion in this case, and generally confirmed that a selective distribution agreement aimed at preserving the brand image of a product shall normally be compatible with Article 101(1) TFEU under certain conditions; and online sale restrictions (not absolute) shall be acceptable in the context of a selective distribution agreement as such not restrictive by object.

Highlights of the CJEU’s judgement

  • Criteria for selective distribution network. The CJEU refers[2] to its previous judgement in Pierre Fabre Dermo-Cosmétique 2009 [3] to confirm that a selective distribution is outside the scope of Article 101(1) TFEU, to the extent that (i) re-sellers are chosen on the basis of objective criteria of a qualitative nature, laid down uniformly for all potential re-sellers and not applied in a discriminatory fashion, that (ii) the characteristics of the product in question necessitate such a network in order to preserve its quality and ensure its proper use and, finally, that (iii) the criteria laid down do not go beyond what is necessary.
  • “Necessity” of the online sales restriction may be explained by the need to preserve the quality of the luxury goods. The quality of such goods is not just the result of their material characteristics, but also “of the allure and prestigious image which bestow on them an aura of luxury.”[4] The image enables consumers to distinguish them from similar goods. Hence, any impairment to that aura of luxury may affect the actual quality of those goods.[5]
  • Nature of the online sale restrictions. The online sale restriction at issue is not absolute. It applies solely to the internet sale of the contract goods via third-party platforms which operate in a “discernible manner”[6] towards consumers. Hence, authorized distributors shall be permitted to sell the contract goods online: both (i) on their own websites (as long as they have an electronic shop window for the authorized store and the luxury aura of the goods is preserved), and (ii) via unauthorized third party platforms when the use of such platforms “is not discernible to the customer”.[7]
  • Such online sales restriction provides the supplier with a guarantee that the goods in question will be exclusively associated with the authorized distributors,[8] which is one of the objectives sought when recourse is made to the selective distribution system.

 Concluding remarks

Hence, the (non-absolute) online sale restrictions in the selective distribution system appear to be lawful in relation to Article 101(1) TFEU. They can be regarded as being such as to preserve the quality and luxury image of the luxury brand goods. They enable the supplier of luxury goods to check that the goods will be sold online in an environment that corresponds to the qualitative conditions that it has agreed with its authorized distributors.

The prohibition shall not be absolute and shall concern only sales of contract goods at third party platforms. Authorized distributors shall be permitted to sell the contract goods online via unauthorized third party platforms when the use of such platforms is ‘not discernible’ to the customer (although the CJEU has not provided any definition of the notion of ‘discernible/not discernible to the customer’).

 

For more info: info@actecon.com 

[1] http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=197487&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=306359

[2] Para 24, Coty case C-230/16

[3] Judgment of 13 October 2011, Pierre Fabre Dermo-Cosmétique, C‑439/09

[4] Para 25, Coty case C-230/16

[5] See also 2009, Copad, C‑59/08, para 24-26

[6] Para 52, Coty case

[7] Para 55, Coty case.

[8] Para 44, Coty case

Source of the image used in this piece: http://www.Intellectualpropertymagazine.com

 

VW skandalına devam: Arabada kartel var

VW, çevreyi kirleten yanıltıcı yazılım skandalı kendi üzerinde kalmasın diye tüm Alman otomotiv endüstrisini ihbar etti. Dizel skandalının ayrıtılarını Ali Ilıcak yazıyor.

Biz değil, kartel üyeleri VW ve Daimler Benz söylüyor.

Geçen hafta, Volkswagen (VW) marka araçların neden olduğu karbondioksit emisyonlarını gizleyen yazılımın ABD’de ortaya çıkarılması ile başlayan skandalı yazmaya başlamıştım. Yazı sitede yayımlandıktan sonra, VW’nin yazılımın hazırlanmasından sorumlu yöneticisi Bay Lang’ın 40 aylık cezasını tamamlamak üzere ABD’de hapse girdiği haberi de ajanslara düştü.

Peki ne oldu da VW’nin yolsuzluk skandalı, Alman Otomotiv Endüstrisinin tamamını sarıp Dizel Skandalı haline geldi?

2017’ye gelindiğinde VW, ABD’de verilen para cezaları ve açılan tazminat davalarından gelen 20 milyar Avro’yu aşkın finansal yükü, hapse giren üst düzey mühendislerini,  ABD tarafından iadesi istendiği için Almanya’dan çıkamayan yöneticilerini sineye çekmiş gibi gözüküyordu.

Sonuçta dünyanın her yerinde şirket yolsuzluklarının cezası bunlardan ibarettir. En ağır suç devleti yanıltmaya ya da dolandırmaya kalkmaktır. Bunu yapan şirketlerin en kötü ihtimalle üst düzey yöneticileri istifa eder, belki bir kaçı 3-5 yıl hapse girer. Yeni bir yönetim kurulu atanır ve şirket yeni bir sayfa açar. Son dönemde bu tip davalara bakan hakimler, şirketin yolsuzlukla mücadele programlarının yayılmasına destek olmaları için vakıf kurmalarına (bkz Siemens), ya da var olan vakıflara fon aktarmalarına vb. de hükmedebiliyor. Ancak sonuçta şirketler yollarına, belki değeri geçici bir süre için düşmüş, tüketici algısı zayıflamış olarak da olsa bir şekilde devam ediyor. Kamunun şirketlere verdiği cezalarda da aynı mantık geçerli oluyor. Hele de rakipler de aynı oranda ceza ile muhatap oluyorsa, şirket bunu geçici bir problem olarak görüyor.

Volkswagen bin pişman!

Muhtemelen bu yüzden; bu devasa uluslararası skandal sadece kendi üzerine kalmasın ve hiç olmazsa Avrupa Birliği’nden gelecek cezalar bertaraf olsun diye,  VW 2017’nin ilk yarısında Avrupa Birliği Komisyonu’na bir pişmanlık başvurusunda bulundu.[1] Bu başvuru tipi kısaca, bir kartelin, yani rakiplerin karlarını yükseltmek/maliyetlerini azaltmak için bir araya gelerek tüketicilerin zararına olacak şekilde fiyat, üretim miktarı, teknoloji seçimi vb konularda anlaşması durumunun ortaya çıkarılması için devlet tarafından kartel üyelerine verilen bir fırsat. Eğer daha önce izine rastlanılmamış bir kartelin üyesi, rekabet otoritesine gider ve delilleri ile birlikte kendini ihbar ederse,  cirosunun %10’una varabilecek cezadan tamamen kurtuluyor ve rakiplerinin bu cezayı almasının önünü açıyor. Kartelleri ortaya çıkarabilmek için, Dünyanın önemli ekonomilerinin artık tamamında var olan bir mekanizma bu.

Volkswagen de, emisyon skandalı olarak tarihe geçen sahtekarlığın aslında sadece kendi başının altından çıkan bir iş olmadığını, tam anlamıyla “yerli ve milli bir mesele” olduğunu öne sürerek yaptı bu başvuruyu. Buna göre, üzerine atılı olan yanıltıcı yazılım suçuna benzer birçok başka çevre ve toplum düşmanlığı, aslında BMW ve Mercedes’in üreticisi olan Daimler Benz ile birlikte yapılan binden fazla toplantıda filizlenmişti. Bu toplantılar, çalışma grubu toplantısı adı altında 1990’lardan beri yılda bir kaç kez yapılıyordu ve VW’nin iştirakleri olan Audi ve Porsche temsilcileri de katılıyordu.

VW’nin sunduğu belgeler 2006’ya kadar gidiyor. Altmışın üzerinde ayrı çalışma grubunun 2006’dan bu yana binin üzerinde toplantı yaptığı; şirket merkezleri dışında Cenova, Frankfurt ve Paris gibi belli başlı otomotiv fuarlarında da toplanıldığı bildiriliyor. Bu çalışma grupları teknik standartları belirleme amacıyla oluşturulmuş olsa da, VW bunların, rakiplerin maliyeti artıran teknolojik hamlelerini engelleyerek, ortak vasatı belirlemek için çalıştığını öne sürüyor [AI: italik tabir bana ait].

AdBlue’um o kadar maviydi ki!

Çalışma gruplarında sağlanan ve çevre ile topluma zarar verici rakipler arası uzlaşmaların birçok örneği olmakla birlikte, en ilgi çeken faaliyet, Alman üreticilerin yüz yıllık dizel teknolojisine saplanıp kalması ile ilgili. Malum, önce Toyota’nın hibrit, sonra da Tesla’nın elektrikli araçları otomotiv sektörünü salladı. Almanların bunlara yanıtı ise benzinli araçlara göre havaya daha az karbondioksit salan “temiz dizel” oldu. Fakat dizel motorların temiz olmalarını engelleyen bir sıkıntısı vardı: özellikle kentlerde hava kirliliğine yol açan nitrik oksit üretmek.

Temiz dizel araçlar, nitrik oksidi, zararsız bileşenleri olan nitrojen ve su olarak ayırmak için AdBlue adı verilen bir sıvı kullanıyor. AdBlue’nun bulunduğu depo ne kadar büyük olursa havaya salınan nitrojen oksit o kadar iyi ayrıştırılabiliyor ve sürücünün bir dolumda kat edebileceği mesafe artıyor. Ancak daha büyük depo aynı zamanda, daha fazla maliyet ve lüks ses sistemi opsiyonu veya bagaj için daha az yer demek. Ancak 2006’da her üretici farklı AdBlue deposu büyüklükleri kullanıyordu. İlgili çalışma grubunda depo büyüklüklerinin aynılaştırılmasının araç başına 80 Avroluk bir maliyet avantajı sağlayacağına dair bir rapor hazırlanmıştı.

Bunun üzerine Avrupa pazarına sunulacak araçlar için 17 ila 23 litrelik AdBlue depolarının kullanılmasını ve aynılığın sağlanması için mümkünse sadece iki depo üreticisi ile anlaşılması Nisan 2006’da karara bağlanmış. Çalışma grubunun vardığı sonuçları şirketler benimsemiş ve uygulamış. Eylül 2008’de ise şirketler 8 litrelik deponun herkes için daha hayırlı olacağına hükmediyor. Fakat 8 litrelik AdBlue, aracın regülasyona uygun bir biçimde 6 bin kilometre gitmesine bile yetmiyor.

Sıkı sıkıya işleyen bir kartele olan gereksinim burada iyice kendini gösteriyor: Eğer herhangi bir rakip daha büyük bir AdBlue deposu kullanan bir aracı piyasaya sürmeye kalkarsa regülasyon otoriteleri 8 litrenin yeterliliği konusunda şüpheye düşecekler. 8 litre bir üreticinin araçları için yetmiyorsa diğerleri için de yetmeyebilir. O zaman kimse 8 litreden büyük depo kullanmasın!

Hava kirliliği, iklim değişimi, klima gazları, karbon ayak izi… Bildiğimiz tüm çevre jargonu, araç başına 80 Avro ediyor. Hatırlayın, araçların havaya VW’nin bildirdiğinden 35 kat daha fazla kirli gaz saldığı tespit edildi.

Mercedes de durur mu? O da yapıştırmış hemen kendi pişmanlık başvurusunu

Mayıs 2017’de Daimler Benz’in ofisleri, araçlarında VW’nin kullandığına benzer bir yanıltıcı yazılım kullanıldığı şüphesi ile polis tarafından arandı. Hem savcılık hem de rekabet otoriteleri tarafından sıkıştırılan Daimler Benz’in, VW’nin hamlesine benzer bir pişmanlık başvurusu ile yanıt verdiğini yine Der Spiegel’den öğreniyoruz. Sonuçta ucunda hapis olmasa da kartel cezaları da oldukça ciddi. Hem, eski kartel arkadaşı tarafından ihbar edilerek kalbi kırılmış bir şirketin neler yapabileceğini kimse tahmin bile edemez!

Bakalım bu başvurulardaki deliller başka ne gibi konularda yapılan “işbirliklerini” ortaya çıkaracak? Ve acaba hangi şirketin başvurusu “ilk” olarak kabul edilerek kartel cezası almaktan tamamen kurtulacak? (Bildiğiniz üzere ikinciye %40’a kadar mansiyon indirimi veriliyor).

Sorularımızı sormaya devam edelim: Kendi şirketlerini korumayı her türlü politikanın üstünde gören Avrupa Birliği ve Almanya, VW’yi mi yoksa Daimler Benz’i mi kollayacak? Kabak BMW’nin başına mı patlayacak? Yoksa kartel regülasyonlarını gevşeterek, hepsine birden çıkış yolu sunmayı mı deneyecekler? Hukuk ve adalet acaba dünyanın herhangi bir yerinde tezahür edecek mi?

Velhasılıkelam sevgili Pazarlardan Haberler okuyucuları, bir şirketin ağzından “bizim sektör çok rekabetçi”, “karşılaştığımız yerde rakiplerle birbirimize tıslıyoruz” gibi bir lakırdı duyduğunuzda, bu en rekabetçi sayılan otomotiv sanayinin öyküsünü hatırlayın. Ve hiç unutmayın: Rekabet varsa bile, çalışanı kamçılamak içindir.

Gelecek yazı: Otomotiv kartelinin Alman ve Avrupa Birliği siyasetine etkisi ne olur?

Bir sonraki yazı: Hafız, iyi hoş da, bunlardan bize ne? diyenlere (Yanıtını henüz ben de bulamadığım için yazmaya başlayamadım).

[1] Başvurunun tarihini bilmemekle birlikte, gizli kalması gereken başvuruyu ortaya çıkaran Der Spigel haberinin tarihi Temmuz 2017.

Skandal VW’ni aşıp diğer Almanları da sardı

VW’nin CO2 emisyonlarını gizleyen yazılımının ABD’de ortaya çıkarılması ile başlayan Dizel Skandalı, bütün Alman Otomotiv Sanayi’ni sarmış durumda. Yolsuzlukla başlayan hikaye, VW’nin pişmanlık başvurusu ile birlikte bir kartel dosyasına dönüştü. Alman üreticilerin, yüz yirmi yıl önce geliştirilen dizel teknolojisinde çakılı kalmasına neden olan bu kartelin, çapraşık ilişkiler ağı nedeni ile Başbakan Merkel’in partisi CDU’yu sallama ihtimali de var.

VW’nin CO2 emisyonlarını gizleyen yazılımının ABD’de ortaya çıkarılması ile başlayan Dizel Skandalı, bütün Alman Otomotiv Sanayi’ni sarmış durumda. Yolsuzlukla başlayan hikaye, VW’nin pişmanlık başvurusu ile birlikte bir kartel dosyasına dönüştü. Alman üreticilerin, yüz yirmi yıl önce geliştirilen dizel teknolojisinde çakılı kalmasına neden olan bu kartelin, çapraşık ilişkiler ağı nedeni ile Başbakan Merkel’in partisi CDU’yu sallama ihtimali de var.

Otomotiv piyasasının canlandığı Yaz ayları bitmeye yüz tuttu ve fakat ne Türkiye’de yerli otomobil sevdası ne de Almanya’da Dizel Skandalı gündemden düşeceğe benzemiyor. İlk konu ile babayiğitler uğraşa dursun, ben size Volkswagen’in, araçlarının yaydığı karbondioksit miktarını yanıltıcı bir şekilde ortaya koyan yazılım kullandığı suçlamasıyla başlayan skandalın Alman kamuoyunu nasıl çalkalandırdığını aktarmak istiyorum. Malum, memlekette gazete ve gazetecilik diye bir şey bırakılmadığından arada bir bu işlere bizlerin el atması gerekiyor.

VW ne yapmıştı?

Pazarlardan Haberler’de skandal ilk patlak verdiğinde yazmıştım: VW’in araçlarına test döneminde, araçlarının çevreye verdiği zararı 35 kat az gösteren ve 4000 km sürüldükten sonra aracın normal performansta –yani havayı muazzam bir biçimde kirleterek çalışmasına neden olan bir yazılım yüklediği ortaya çıkmıştı. VW yönetimi uzun bir süre suçlamaları reddetmiş, ABD’li otoritelerin skandalı kamuoyuna duyurmadan önce şirketten istediği savunmaları geçiştirerek yanıtlamış, sonrasında da pişman olup gereğini yerine getirmek yerine sessizliğe bürünmüştü.

Bu yolsuzluğu ortaya çıkaranın Amerikalı bağımsız bir kuruluş olan ICCT olması nedeni ile, Avrupa’da bunun Alman-Amerikan ticaret savaşında Amerika’nın bir hamlesi olarak görülme eğilimi de vardı. VW’nin yavaştan alan tavrında, bu eğilimi suiistimal etme niyeti olup olmadığını bilemiyorum.

Devam eden aylarda ABD’den davanın seyrini değiştirecek hamleler geldi. Ekim 2016’da VW’nin yöneticilerinden James Robert Liang yanıltıcı yazılımın hazırlanması ve 10 yıldan uzun bir süre kullanılmasında payı olduğunu ABD mahkemesinde kabul etti. Liang, takımı ile birlikte EA 189 adlı dizel motoru geliştirmekle görevliydi. Takımın, Amerikan pazarı için hazırlanan bu motorun ABD’nin Avrupa ülkelerinden daha yüksek olan emisyon gerekliliklerini tutturamayacağını anlayınca bu yazılımı geliştirdiği öne sürülüyor.

Ocak 2017’de VW’nin emisyon uyumu konusundaki en üst yöneticisi Oliver Schmidt’in ABD makamlarını bilerek yanıltmak gibi 11 ayrı suçtan Florida’da tatilini yaparken tutuklandı (Florida’ya daha önce tatile gidenlerin başına gelenleri okumamış olsa gerek). Schmidt, daha büyük cezaları (169 yıl) bertaraf etmek için işbirliği yaptı ve aslında bu işte küçük bir aktör olduğunu, daha üst düzey yöneticilerin oyununa geldiğini söyleyerek 7 yıl hapse mahkum oldu.

Haziran 2017’de ise Almanya’da bulunan 7 VW yetkilisinin daha teslim edilmesine ilişkin bir yargı kararı çıktı (Almanya’nın kendi vatandaşlarını ABD’ye teslim etmeye henüz yanaşmadığını ama muhtemelen iade amacıyla İtalyan asılı bir Audi mühendisini Münih’de tutuklamış olduğunu not düşelim).

VW’nin Wolfsburg’daki merkezi ve iştiraki Audi’nin Münih’deki ofisleri Mart 2017’de Alman polisi taraından arandı. VW’nin şu anda 40 çalışanı Alman otoriteleri tarafından soruşturuluyor. Şirket, bu skandal sonucunda yalnızca ABD’de 4,3 milyarı ceza, gerisi tazminat olmak üzere toplam 22 milyar ABD Doları ödeyerek tarihe geçti.

Ancak işler burada kalmadı ve “VW Skandalı” olmaktan çıkarak “Dizel Skandalı” ismiyle tüm Alman Otomotiv Sanayine yayıldı.

Yarın ve takip eden günlerde Pazarlardan Haberler’de okuyacaklarınız:

Daimler Benz, BMW ve Porsche skandala nasıl dahil oldu?

Alman otomotiv kartelinin olası boyutları

Kartel üyesi şirketleri neler bekliyor?

Türkiye’de ne olmuştu?

Skandal Türkiye’ye sıçrar mı?

Şafak Baskınında İşbirliği

Avusturya Yüksek Mahkemesi, Avusturya rekabet otoritesinin, Alman rekabet otoritesinin talebi üzerine Avusturya’da şafak baskını düzenleyebileceği yönünde karar verdi.

Geçtiğimiz Haziran ayında, Alman asıllı bir şirketler topluluğunun Avusturya’da bulunan ofislerinde, Alman rekabet otoritesi Bundeskartellamt tarafından Avusturya rekabet otoritesi Bundeswettbewerbsbehörde (BWB)’den talep edilen işbirliği üzerine BWB bir yerinde inceleme gerçekleştirmişti. Soruşturma taraflarından (adı açıklanmayan) bir şirket, Avusturya Kartel Mahkemesi tarafından BWB’ye verilen arama izninin ve dolayısıyla gerçekleştirilen yerinde incelemenin hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle kararı yargıya taşımıştı.

Avusturya Yüksek Mahkemesi, geçtiğimiz Mayıs ayında bu yerinde incelemenin hukuka uygun olduğu yönünde bir karar verdi. Yargıçlar, Bundeskartellamt ile BWB arasındaki bu işbirliğinin, AB rekabet hukuku kurallarının bir gereği olduğu açıklamasını yaptılar. Kararı yargıya taşıyan şirket, AB rekabet otoritesi kurallarına göre devletlerin pişmanlık başvurularını (leniency applications) birbirleri ile paylaşmamaları gerektiğinden hareketle, Alman rekabet otoritesinin talebi ile BWB’nin Avusturya’da yerinde inceleme gerçekleştiremeyeceğini savunmakta idi. Kararda ise, BWB’nin burada soruşturmayı kendisinin yürütmediği, adeta Alman rekabet otoritesinin “uzun bir kolu gibi” hareket ettiği vurgulandı. Bu karar, Avusturya mahkemesinin sınır ötesi soruşturma araçlarının kısıtlanmaması yönünde bir tercihte bulunduğu biçiminde yorumlanabilir.

Ayrıca, kararı yargıya taşıyan şirket, Alman rekabet otoritesi ile tam bir uzlaşma halinde olmasından ötürü istenen bütün bilgileri otoriteye sunduğunu, bu nedenle bir yerinde inceleme gerçekleştirilmesine gerek bulunmadığını iddia etmekte idi. Buna karşılık; kararda, Avusturya rekabet kurallarının bir soruşturmada kullanılacak yöntemler arasında hiyerarşik bir sıralama yapmadığı ve kullanılacak yöntemin seçiminin rekabet otoritesine ait olduğu belirtildi.

Şirketin bir diğer argümanı ise, yerinde inceleme emrinin Alman hukukuna göre geçerli olması gerektiği idi. Ancak, arama emrinin ve gerçekleştirilen yerinde incelemenin hukuka uygunluk denetimi, yerel kanunlara göre Avusturya hukukuna göre yapılmak durumunda. Dolayısıyla, Yüksek Mahkeme Bundeskartellamt’ın talebinin, Alman hukukuna göre geçerliliğinin incelenmesi gerektiği yönündeki iddiaları reddetti.

Buna ek olarak, mahkeme soruşturma tarafı teşebbüsün Almanya’da yaptığı bir pişmanlık/uzlaşma başvurusunun, BWB tarafından yapılan yerinde incelemeyi engelleyecek nitelikte olmadığına hükmedildi.

Böylece bu kararla AB rekabet hukuku sahnesinde, yerel rekabet otoritelerinin birbirleri ile işbirlikleri içerisine girerek birbirleri eliyle yerinde incelemeler gerçekleştirdikleri bir soruşturma prosedürlerine şaşmamak gerektiğini görmüş olduk. Şimdi karteller korksun!

Google’a rekor ceza

Google’a verilen cezayı Gülce Korkmaz anlatıyor.

Avrupa Komisyonu, Google’a, internet arama hizmetleri pazarında hakim durumunu kötüye kullandığı gerekçesiyle, tarihindeki en yüksek cezayı vererek 2 milyar 42 milyon Euro ceza kesti.

Avrupa Komisyonu, Google’ın kendi karşılaştırmalı alışveriş sonuçları servisinin içeriklerini arama sonuçlarında en üstte göstererek, genel internet arama hizmetleri (general internet search) pazarındaki hakim durumunu kötüye kullandığına hükmetti.

Google’ın pazardaki durumu incelendiğinde görülüyor ki, dünyanın en büyük arama motoru, Avrupa ekonomik alanında (bir diğer deyişle 31 Avrupa Birliği üyesi ülkede) internet arama hizmetleri pazarında hakim durumda bulunuyor. Komisyon’un basın açıklamasına göre, söz konusu soruşturmada incelemeye esas olan 2008-2017 yılları arasında, Google, Avrupa ekonomik alanında %90’ı aşan pazar payıyla internet arama hizmetleri pazarında ezici bir güçle lider konumda.

Google, 2004 yılında Avrupa’da (adı sonradan “Google Product Search” ve ardından “Google Shopping” olarak değiştirilen) “Froogle” isimli servisi ile, ürünleri ve fiyatlarını karşılaştırma hizmeti vermeye başladı. Google, karşılaştırma hizmeti pazarına girdiğinde, halihazırda faaliyet gösteren aktörler vardı ve Google’ın pazardaki performansı zayıftı ve pazar payı rakiplerinin gerisindeydi. Komisyon’un soruşturma kapsamında Google’dan elde ettiği 2006 tarihli bir iç yazışma dokümanında da bu durum şöyle ortaya konulmuş: “Açıkça söylemek gerekirse, Froogle işe yaramıyor”. Ardından dev arama motoru, 2008 yılında, arama sonuçlarında kendi karşılaştırma hizmetini öne çıkararak daha fazla tıklama almasını sağlayacak ve benzer biçimde ürün/fiyat karşılaştırma hizmeti veren rakiplerin sonuçlarını geride bırakacak şekilde çalışan bir algoritma kullanmaya başladı.

Algoritmanın sonucu olarak, Google üzerinden yapılan arama sonuçlarında Google’ın kendi karşılaştırma hizmeti, rakiplerinkine göre öne çıkarıldı ve kullanıcılar tarafından daha çok tıklandı. Böylece, Google arama hizmetleri pazarındaki hakim durumunu, karşılaştırma hizmetleri pazarında kötüye kullanarak rakipleri karşısında haksız avantaj elde etti. Bahsi geçen uygulamanın temelinde yer alan algoritma, Komisyon tarafından  1.7 milyar arama sonucunu içeren bir analiz üzerine ortaya çıkarıldı.

Söz konusu rekabet karşıtı uygulama 2008 yılında Almanya ve İngiltere’de başladı. Ardından 2010 yılında Fransa’da, 2011 yılında İtalya, Hollanda, İspanya ve 2013’te Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Belçika, Danimarka, Polonya ve İsveç’te gerçekleştirilmeye başlanan bu rekabet karşıtı uygulama, 13 Avrupa ülkesinde kullanıldı.

Avrupa Komisyonu rekabet politikasından sorumlu Komisyon üyesi Vestager’in basın açıklamasına göre, Google’ın, hakim durumdaki arama motoru olarak, bir başka Google ürününe arama sonuçları penceresinde en üstte yer vermesi, AB rekabet hukuku kurallarına aykırılık teşkil ediyor. Vestager, “Google, hayatımızda fark yaratan pek çok yenilikçi ürün ve hizmet sundu. Bu harika bir şey. Ancak Google’ın alışveriş hizmetlerini ilişkilendirirken gözettiği stratejisi sadece kendi ürünlerini rakiplerinkinden daha iyi hâle getirmek değil. Bunun yerine, Google kendi hizmetlerini arama sonuçlarında öne çıkararak pazar hâkimiyetini açıkça kötüye kullanmış ve rakiplerini alt sıralara indirmiştir.” açıklamasında bulundu.

Google’ın bu rekabet karşıtı uygulaması, Komisyon tarafından, tarihinde bir şirkete verilen en yüksek ceza ile karşılandı. Buna ek olarak, Google’ın söz konusu eylemlerini 90 gün içinde sonlandırması gerekiyor. Aksi takdirde, ihlalin sürdürüldüğü gün başına (ana şirket Alphabet’in) dünya cirosunun %5’ine tekabül eden miktar olan 10 milyon 600 bin Euro ceza ödenmesi söz konusu olacak.

Google tarafından ise, “Bu karara saygı duymakla birlikte katılmadığımızı ifade ediyoruz. Komisyon’un kararını temyiz sürecinde detaylı olarak değerlendireceğiz” şeklinde bir açıklama yapıldı.

“Portakal”ın Suyu Sıkılacak mı?

Gülce Korkmaz, özel hukuk tazminat davalarına dair bir gelişmeden bahsediyor.

Fransa’nın lider telekom şirketi Orange, hakim durumunu kötüye kullanmasının üzerine, rakiplerinin açtığı özel hukuk tazminat davalarıyla boğuşuyor

Fransa’nın en büyük ikinci telekom operatörü SFR, 2015 yılında hakim durumunu kötüye kullandığı tespit edilen rakibi Orange’dan 2.4 Milyar Euro tazminat talep etti. Diğer rakipleri Bouygues Telecom (BT) ve Verizon’un sırasıyla 215 Milyon ve 150 Milyon Euro’luk tazminat talepleri ile birlikte, Orange toplam 2.76 Milyar Euro tazminat talebi ile karşı karşıya kaldı.

2015 yılında, Fransa’nın eski yasal tekeli Orange, Fransız Rekabet Otoritesi (Autorité de la concurrence) tarafından, hakim durumunu kötüye kullandığı gerekçesiyle 350 Milyon Euro para cezasına çarptırılmıştı. Soruşturma, Orange’ın telekomünikasyon piyasasında faaliyet gösteren rakipleri BT ve SFR’nin şikayetiyle, 2010 yılında başlatılmıştı. Fransız Rekabet Otoritesi, Orange’ın ülkede ikamet etmeyen müşterilere sunulan mobil iletişim hizmetleri pazarında hakim durumda olduğunu tespit etmiş, 2002 yılında başlayan kötüye kullanmanın dört farklı biçimde gerçekleştiğine hükmetmişti. Kararda, toptan pazarda rakiplerin erişimi olmayan bilgilere erişiminin Orange’a haksız bir avantaj sağladığı, perakende pazarında Orange tarafından objektif standartlara dayanmadan uygulanan sadakat programlarının ve indirim sistemlerinin Orange’ın hakim durumunu daha da güçlendirdiği tespitinde bulunulmuştu. Bunlara ek olarak, sadakat programları ve indirimlerin uygulanmasında öngörülen münhasırlık şartları ve uzun sözleşme süreleri ile müşterileri kendisine bağlayan Orange’ın, profesyonel segmentte ise VPN hizmeti bakımından münhasırlık şartına bağlı indirimlerle müşterilerini diğer telekom firmalarının VPN hizmetlerini kullanmasının önüne geçtiği tespit edildi. Uzlaşma prosedürü kapsamında, Orange Fransız Rekabet Otoritesi’nin teklifini kabul etti ve 350 Milyon Euro ödemeyi kabul etti. Bu ceza, Fransız rekabet uygulaması tarihinde tek bir firmaya uygulanan en yüksek ceza olarak yerini aldı. Buna ek olarak, Orange söz konusu rekabet karşıtı sadakat programlarını uygulamayı durdurmayı, gelecekte bu yönde olası uygulamalardan kaçınmayı ve Fransız Rekabet Otoritesi’nin söz konusu kararını yargı önüne taşımamayı taahhüt etti. Böylece, rekabet soruşturması 17 Aralık 2015 tarihinde sonuçlanmış oldu.

Orange’ın rekabet karşıtı eylemlerinden ötürü zarar gördüğü gerekçesiyle ticaret mahkemesi önünde dava açan ilk rakip teşebbüs, SFR oldu. Henüz rekabet soruşturması sonuçlanmadan, Haziran 2015’te 512 Milyon Euro zarar gördüğü iddiasıyla tazminat davası açan SFR, 2016 yılının Nisan ayında tazminat talebini 2.4 Milyar Euro’ya yükseltti. Ardından, SFR’nin bu talebini pazardaki diğer aktörler BT ile Verizon’un 215 Milyon ve 150 Milyon Euro’luk tazminat talepleri izledi.

Orange mobil şebeke hizmetleri pazarında %35’lik, genişbant internet hizmetleri pazarında ise %40’lık pazar payıyla Fransa’da telekom hizmetlerinde lider konumda bulunuyor.

Orange’ı, mobil şebeke hizmetleri pazarında %24’lük, genişbant internet hizmetleri pazarında ise %22’lik pazar payıyla SFR takip ediyor. Fransız Posta ve Elektronik Haberleşme Düzenleme Kurumu ARCEP (Autorité de Régulation des Communications Électroniques et des Postes) Başkanı Sébastien Soriano, 2016 yılında yaptığı bir açıklamada Fransız telekom piyasasının duopol yapıdan kurtulması gerektiğini, sektörde gerçek rekabet için güçlü bir üçüncü oyuncuya ihtiyaç duyulduğunu belirtmişti.

Burada, Orange’ın 90’lı yılların sonlarına kadar yasal tekel olduğu bilgisini de paylaşmakta fayda var. Zira yasal tekeller, yıllar boyunca ellerinde tuttukları altyapı tekelinden güç alarak, pazarların rekabete açılmasından sonra da pazarda faaliyet gösteren en güçlü teşebbüs olmaya devam ediyorlar. Soriano’nun açıklaması, Fransız Rekabet Otoritesi’nin 2015 yılında verdiği karar ve rakiplerin açtığı tazminat davalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, yasal tekellerin bulunduğu piyasalarda serbestleşmenin ne kadar titizlikle yürütülmesi gereken bir süreç olduğunu da yeniden gözler önüne seriyor.

Görseller Orange’ın 2016 Yılı Faaliyet Raporu’ndan alınmıştır: https://www.orange.com/en/content/download/30106/838123/version/8/file/ORANGE_VA_2016.pdf