Rekabet Kurulu: Avukat-Müvekkil Yazışmaları Gizlidir, Ama Her Zaman Değil

Biliyorsunuz, Rekabet Kurulu’nun elektrik sektöründe yürüttüğü soruşturmalar halen devam ediyor. Bunlardan, Enerjisa’ya ilişkin olarak yürümekte olan soruşturmanın önaraştırma safhasında yapılan yerinde incelemede alınan bazı belgelerin, avukat-müvekkil yazışmalarının gizliliği ilkesi kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine ilişkin Kurul kararının gerekçesi geçtiğimiz hafta yayımlandı.[1]

Şirketin Hukuk Başmüşaviri ile hukuki danışmanlık alınan bağımsız avukat arasında yapıldığı anlaşılan iletişimin avukat-müvekkil gizliliği kapsamında olduğu şirket yetkilileri tarafından ileri sürüldüğünden, rekabet uzmanları ilgili belgeleri kapalı zarf içerisinde almış ve söz konusu belgelerin avukat-müvekkil ilişkisi kapsamındaki korumadan faydalanıp faydalanamayacağı konusunu Kurul’un önüne getirmiş.

Kurul, avukat-müvekkil iletişimine sağlanan korumanın amacının; danışmanlık alan kişileri, elde edilen bilgilerin ve yapılan yazışmaların rızaları dışında ortaya çıkacağı endişesinden kurtararak sahip oldukları tüm bilgileri avukatlarına sunmalarını ve savunma haklarını gerçek manada kullanılabilmelerini sağlamak olduğunu; fakat bu korumanın sınırının, “adaletin gerçeğe ulaşma amacı”na uygun şekilde çizilmesi gerektiğini belirtiyor.

Dolayısıyla, müvekkilin savunma hakkının kullanılması amacıyla yapılan yazışmaların korumadan yararlanacağını; savunma hakkının kullanımıyla doğrudan ilgisi bulunmayan, bir ihlale yardım etmek veya bir ihlali gizlemek amacıyla yapılan yazışmaların ise, yapılan incelemenin konusuyla ilgili olsa bile korumadan yararlanamayacağını vurguluyor.

Bu çerçevede, Kurul, Enerjisa’nın, ilgili belgelerin iadesi yönündeki taleplerini, belgelerin savunma hakkının kullanımıyla doğrudan ilgisi olmadığı gerekçesiyle reddediyor.

Söz konusu karara karşı dava açılabileceğini öngörmek zor değil. Bakalım, Kurul’un, avukat-müvekkil yazışmalarının gizliliğine ilişkin olarak çizdiği koruma sınırı, mahkemelerce nasıl değerlendirilecek.

[1] http://www.rekabet.gov.tr/File/?path=ROOT%2f1%2fDocuments%2fGerek%C3%A7eli+Kurul+Karar%C4%B1%2f16-42-686-314.pdf

Başsavcı Wahl’ın Intel Görüşü Yahut “Özde Değil, Sözde İhlal” Meselesi

Yersu Şahin, Başsavcı’nın dikkat çeken Intel görüşünü anlatıyor.

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Başsavcısı (Advocate General) Wahl’ın 20 Ekim tarihli görüşü, nispeten sakin giden rekabet hukuku gündemimize bomba gibi, fişek gibi düştü.

Hatırlayacağınız üzere Komisyon, 13 Mayıs 2009 tarihli kararında, Intel’in indirimler ve diğer açık kısıtlamalar yoluyla pazarı rakiplere kapatmak suretiyle hakim durumunu kötüye kullandığını değerlendirmiş ve teşebbüse, zamanında rekor düzeyde sayılan 1,06 milyar Avro’luk bir para cezası vermişti. Intel’in itirazı üzerine konu Genel Mahkeme’nin önüne gitmiş ve Mahkeme, 12 Haziran 2014 tarihli kararıyla Komisyon kararını onamıştı.

O gün bugündür, ABAD’ın, Intel kararında yer alan hususlardan özellikle “münhasırlık” ve “sadakat indirimleri” yönünden nasıl bir değerlendirme yapacağı, başta hakim durumdaki şirketler olmak üzere rekabet hukukuyla uzaktan yakından ilgili herkes için merak konusuydu. Görünen o ki, ABAD’ın Başsavcı Wahl’ın görüşü doğrultusunda bir karar alması halinde, münhasırlık ve sadakat indirimleri konusundaki hukuki belirsizliğin ortadan kalkması ve hakim durumdaki şirketlerin derin bir “oh” çekmesi mümkün olabilecek.

lawzmagazine-law-300x192Münhasırlık ve sadakat indirimleri konusunda Başsavcı Wahl’ın dikkat çektiği noktaları kısaca şöyle bir özetleyelim:

Öncelikle Wahl, indirimlere ilişkin olarak Genel Mahkeme’nin yaptığı üçlü kategorizasyonu eleştiriyor. Genel Mahkeme’nin sınıflandırmasına göre, indirimlerin; miktar indirimleri, münhasırlık indirimleri ve sadakat yaratıcı indirimler olarak üç kategoriye ayrılması; miktar indirimlerinin hukuka uygunluk varsayımı, münhasırlık indirimleri ile sadakat yaratıcı indirimlerin ise hukuka aykırılık varsayımı altında değerlendirilmesi söz konusu. Genel Mahkeme ayrıca, üçüncü kategoride yer alan ve doğrudan münhasırlığa bağlı olmayan sadakat indirimlerini, münhasırlık indirimlerinden ayrı tutuyor ve bunların rekabeti sınırlama kabiliyetinin olup olmadığının değerlendirilmesi için, olaydaki “tüm koşulların” dikkate alınması gerektiğini kabul ediyor. İkinci kategoride sınıflandırdığı münhasırlık indirimlerini ise, “bir müşterinin, ihtiyaçlarının tamamını veya büyük bir bölümünü hakim durumdaki teşebbüsten tedarik etmesi koşuluna bağlı olan indirimler” şeklinde tanımlıyor ve bunların rekabeti sınırlama kabiliyetinin olup olmadığına ilişkin olay bazlı bir inceleme yapmayı gereksiz buluyor.

Wahl, hakim durumun kötüye kullanılmasına yönelik içtihat hukukuna göre, hukuka aykırılığı varsayılan ve açıkça dışlayıcı gibi görünen uygulamalara ilişkin olarak dahi, olaydaki hukuki ve iktisadi bağlamın tutarlı biçimde incelenmesinin ve “tüm koşulların” değerlendirilmesinin zorunlu olduğunu ortaya koyuyor. Aksi halde, sırf şekle bakılarak, esasında rekabeti kısıtlama kabiliyeti bulunmayan, hatta rekabeti artırıcı nitelikte olabilecek davranışların cezalandırılması riski ortaya çıkıyor. Nitekim, münhasırlık indirimleri rekabet yanlısı olabildiği gibi; indirimler dışında, açıkça münhasırlığa bağlı olmaksızın sadakat yaratan farklı uygulamalar da söz konusu olabiliyor. Bu çerçevede Wahl, Genel Mahkeme’nin, Intel’in uyguladığı indirimlerin ve yaptığı ödemelerin, tüm koşullar dikkate alınarak yapılan bir analiz kapsamında, her türlü ihtimal dahilinde rekabeti kısıtlayıcı bir pazar kapama etkisi doğuracağını ortaya koyamadığını değerlendiriyor.

Başsavcı, bu hususlarla alakalı diğer bazı noktalara da görüşünde dikkat çekmiş durumda: Genel Mahkeme’nin, 101. madde analizinden devşirerek apayrı bir bağlama oturtmaya çalıştığı “devam eden tek bir ihlal” yaklaşımını kullanması nedeniyle, tek başına belki de rekabetçi olarak değerlendirilebilecek olan inceleme konusu indirim ve ödemelerin tamamı için ihlal değerlendirmesi var. Yine, Genel Mahkeme tarafından ayrı bir kategori altında sınıflandırılan münhasırlık indirimlerine ilişkin analizde, müşteri ihtiyaçlarının ne kadarlık kısmının indirimlerle bağlandığı hesaplanırken, ilgili ürünle alakalı ihtiyaçların tamamının değil de bir bölümünün dikkate alınması nedeniyle, pazar kapama etkisi doğurmayabilecek nitelikteki indirimler için ihlal değerlendirmesi söz konusu.

Wahl’ın Genel Mahkeme kararına yönelik itirazları bunlarla da sınırlı değil. Şuradan ulaşabileceğiniz görüş metni adeta bir yüksek lisans dersi niteliğinde.

Dediğimiz gibi, ABAD’ın, Başsavcı Wahl’ın görüşleriyle uyumlu bir karar alarak dosyayı Genel Mahkeme’ye geri göndermesi halinde, şekli itibariyle ilk bakışta ihlal gibi duran, ancak özünde belki de rekabeti artırıcı olan indirimlerin cezalandırılmasının ve böylelikle caydırılmasının önüne geçilmesi ve her halükarda, hakim durumdaki teşebbüslerin uyguladığı indirimlerle ilgili olarak nihayet hukuki belirlilik sağlayacak bir içtihadın oluşması pek yakın görünüyor. Eminiz ki bu durum, hakim durumdaki teşebbüsler için olduğu kadar, özellikle son yıllarda etki temelli analizi iyiden iyiye ön plana çıkaran Komisyon açısından da, genel yaklaşım ve uygulamasına tutarlılık getirebilmek bakımından sevindirici olacak.

Elektrik Dağıtım ve Tedarik Şirketlerine Rekabet Soruşturması

Malumunuz, Rekabet Kurulu, elektrik dağıtım özelleştirmelerinin tamamlanmasından bu yana, yerleşik elektrik dağıtım ve tedarik şirketlerinin rekabeti kısıtlayıcı olabilecek faaliyetlerini mercek altında tutuyordu. Genellikle rakip bağımsız elektrik tedarik şirketlerinden gelen şikayetler üzerine yapılan rekabet incelemelerinin ilk örneğinin 2012 tarihli Akdeniz EDAŞ önaraştırma kararı olduğu söylenebilir.

Akdeniz EDAŞ kararında Kurul, elektrik piyasası mevzuatındaki bazı hükümlerin, dağıtım şirketlerinin ayrımcı davranışlar içinde bulunmasına imkan verebileceğini belirtmiş ve bu imkanı kaldırmak üzere mevzuatta değişiklik yapılması konusunda EPDK’ya görüş bildirmişti. Nitekim, söz konusu Rekabet Kurulu görüşü üzerine elektrik piyasası mevzuatında değişikliğe gidilmişti.

Akdeniz EDAŞ kararını izleyen süreçte Kurul’un, pek çok elektrik dağıtım bölgesi hakkında önaraştırma yürüttüğünü; bunlardan özellikle 2014 tarihli AESAŞ (İstanbul Anadolu Yakası dağıtım bölgesİ), CLK (Akdeniz ve Boğaziçi dağıtım bölgeleri) ve GEDİZ-AYDEM (Gediz ve AYDEM dağıtım bölgeleri) dosyalarında; dağıtım ve görevli tedarik şirketlerinin etkileşim içinde olduğu, görevli tedarik şirketleri lehine ayrımcı uygulamalar yapıldığı, tedarikçi değişim süreçlerinin zorlaştırıldığı ve geçiş maliyetlerinin artırıldığı, tüketicilerle uzun süreli ve taahhütlü sözleşmeler yapıldığı gibi önemli tespitlerde bulunduğunu görmüştük. Kurul, bu dosyalarda, anılan davranış ve uygulamaların rekabet ihlali teşkil edebilecek nitelikte olduğunu kabul etmekle beraber, 4054 sayılı Kanun’un 9(3). maddesi uyarınca ilgili teşebbüslere görüş bildirmekle yetinmiş ve dosyaları EPDK’ya iletmişti.

Söz konusu kararların ardından, 4. madde kapsamında değerlendirilen 2015 tarihli ELDER dosyasında ve 6. madde çerçevesinde değerlendirilen, yine 2015 tarihli Dicle EDAŞ kararında da 9(3) kapsamında görüş bildirildiğini ve dosyaların EPDK’ya iletildiğini görüyoruz. Dicle EDAŞ’la benzerlikler içeren 2016 tarihli Meram EDAŞ kararında ise, karşı görüşlere rağmen, soruşturma açılmasına gerek olmadığı değerlendiriliyor ve şikayet reddediliyor.

Bu arada, bahsettiğimiz süreçte, Rekabet Kurumu Elektrik Toptan Satış ve Perakende Satış Sektör Araştırması, protokol ile resmileşen EPDK-RK işbirliği ve bu işbirliği çerçevesinde gerçekleştirilen Elektrik Sektöründe Rekabet Hukuku Çalıştayı kapsamında, elektrik piyasasına ilişkin önemli tespitler yapıldığını, sektörün bilgilendirildiğini ve nazikçe uyarıldığını da not etmek gerekiyor.

Gelelim günümüze… Oldukça sıcak bir gelişme olarak, Rekabet Kurulu, 19.07.2016 tarihli toplantısında; Akdeniz EDAŞ (dağıtım), CLK Akdeniz (tedarik) ve Ak Den (dağıtım ve tedarik hizmetleri) şirketlerinin, 4054 sayılı Kanun’un 6. maddesini ihlal edip etmediklerinin tespitine yönelik olarak soruşturma açılmasına karar verdi.

Soruşturma kararına ilişkin olarak Kurum internet sitesinde yer alan haberde dikkat çeken nokta; Kurum’a yapılan başvurularda, Akdeniz EDAŞ ile CLK Akdeniz’in ayrıştırma ilkelerine aykırı hareket ederek ve ayrımcı uygulamalarda bulunarak 4054 sayılı Kanun’u ihlal ettiği iddialarının bulunduğunun ifade edilmesi.

“Ayrıştırma ilkelerine aykırı hareket edildiği” iddialarının bir rekabet soruşturması kapsamında değerlendirilecek olmasının, sektörel regülasyon ile rekabet hukukunun görev ve yetki sınırlarının ne olduğu ve “ayrıştırma ilkelerine aykırılığın” rekabet hukukunun alanında olup olmadığı tartışmasına davetiye çıkaracağını tahmin etmek, sanıyoruz yanlış olmaz.

Her halükarda, Rekabet Kurumu’nun, elektrik dağıtım ve tedarik şirketlerine soruşturma açma yönündeki kararının şaşırtıcı olmadığı; bir süredir bu kararı bekleyen tüketicileri ve bağımsız elektrik tedarik şirketlerini memnun eden bir gelişme olduğu söylenebilir. Elektrik piyasasında rekabetin korunmasına yönelik bu ciddi adımın Akdeniz dağıtım bölgesi ile sınırlı kalıp kalmayacağını ise izleyip göreceğiz.

Bayi Toplantısı: Yediğiniz İçtiğiniz Sizin Olsun, Lütfen Fiyat Konuşmayın!

Yersu Şahin, İspanya Rekabet Otoritesi’nden haberlerle bizimle.

Şirketlerin, bayilerin gönlü hoş olsun, şirketle bağları kuvvetlensin diye dönem dönem düzenledikleri bayi toplantıları, bayi konseyleri pek şenliklidir, bilirsiniz. Bu toplantılarda bayiler bir yandan sohbet-muhabbet eder, “Çile Bülbülüm Çile” şarkısına eller havada eşlik ederlerken, bir yandan da dertleşir, sorunlarını paylaşır, şikayetlerini birbirlerine ve şirket yetkililerine aktarırlar. Bu anlamda, bayi toplantıları aslında bir tür terapi yerine de geçer.

conference-room-rentalsÖte yandan, bayilerin veya genel itibariyle rakip şirketlerin bir araya geldiği, bir biçimde temas ve bilgi alışverişinde bulunduğu gerçek veya sanal ortamlar, rekabete duyarlı bilgi değişimi riski de barındırdığından, rekabet otoritelerinin pek de hazzetmedikleri, kuşkuyla baktıkları ve sıklıkla rekabet incelemesine konu ettikleri alanlardır.

Rekabet kurumlarının, bu ve benzeri kuşkularında çok da haksız olmadığının bir göstergesi olarak, bayiler arasında yapılan bilgi değişimi yoluyla rekabetin ihlal edildiği tespitinin son örneğini, İspanya’daki Volvo bayilerine ilişkin kararda görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde, İspanya Rekabet Otoritesi Comisión Nacional de los Mercados y la Competencia (CNMC), İspanya’nın on yedi özerk bölgesinden üçü olan Madrid, Kastilya-La Mança ve Kastilya Leon özerk bölgelerinde bulunan dört Volvo bayisinin, fiyat tespiti yapmak, diğer satış ve hizmet koşullarını ortaklaşa belirlemek ve rekabete duyarlı bilgi değişimi yapmak suretiyle kartel oluşturduğu gerekçesiyle, söz konusu teşebbüslere toplam 1.263.838 Avro tutarında ceza verdi. Kendisine adeta bir futbol takımı havasında “Volvo Madrid” adını veren bu kartelin, Şubat-Eylül 2007 tarihleri arasında devam ettiği, bir süre kesintiye uğradıktan sonra, Ekim 2009-Aralık 2011 tarihleri arasında sürdürüldüğü tespiti kararda yer aldı.

Volvo bayileri karteline ilişkin ilginç bir nokta ise; kartel üyesi bayilerin, alınan kararlara uygun ve aykırı hareket eden kartel üyelerini gözlemlemek adına, A.N.T. Servicalidad isminde üçüncü bir firma ile anlaşmış oluşu. A.N.T., yaptığı “pazar araştırmaları” ile, anlaşmanın kartel üyelerince uygulanıp uygulanmadığını gözlemleyerek, her bir kartel üyesinin, diğer üyelerin davranış ve uygulamalarından haberdar olmasını ve bu anlamda, kartelin devamlılığını sağladı. Kartelin sürdürülmesindeki emek ve katkıları CNMC’nin dikkatinden kaçmayan A.N.T.’ye de 16.571 Avro tutarında bir para cezası verildi.

Ülkemizde de, bayi konseyi gibi, bayilerin katılımlarıyla gerçekleştirilen toplantıların yaygın olduğu düşünüldüğünde, aman dikkat diyoruz; masum bir bayi toplantısı, rekabeti sınırlama vesilesine ve rekabet ihlaline dönüşmesin. Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, ama siz siz olun, aranızda, özellikle geleceğe dönük satış fiyat, miktar veya stratejilerini konuşmayın!

“Büyük Veri”nin derdi büyük olur!

Rekabet hukuku dünyasında “büyük veri” meselesi ne anlama geliyor? Yersu Şahin anlattı.

Dünyaca ünlü “Panama Belgeleri”nin kamuoyuna sızdırılması sonrası, paralarını vergi cennetlerine kaçıran politikacıların falan ayyuka çıktığı şu günlerde, “Big Data” (Büyük Veri) kavramını artık iyice sıklıkla duyar olduk. Anladık, tamam, büyük veriye sahip olmak iyi-güzel de, büyük verinin derdi de çok büyük olabiliyor!

Son dönemdeki gelişmelere bakınca anlaşılan o ki, rekabet hukuku dünyasında da “büyük veri” meselesini mercek altına alacağımız günler kapıda. 2015 yılı sonlarına doğru, Fransız ve Alman rekabet otoritelerinin “büyük veri” konusunda ortak bir çalışma başlatarak, şirketlerin, müşterilerinin kişisel verilerini büyük yığınlar halinde depolamak suretiyle pazar gücü kazanmaları konusunu incelemeye başlayacaklarını duymuştuk. Bu rekabet otoriteleri, çeşitli hizmetlerden ücretsiz olarak faydalanabilmek için belli başlı internet şirketlerine gönüllü olarak kişisel bilgilerimizi verirken, aslında pazar gücü ve rekabet avantajı da verip vermediğimizi incelemeye çoktan başladılar.

Fransız-Alman ortak yapımı çalışmanın sonuçlarının açıklanmasına kalmadan, Fransız Rekabet Kurumu Başkanı, geçtiğimiz haftalarda, rekabet hukuku ile “büyük veri” konusunun çakıştığı alanları incelemek üzere bir sektör araştırması başlatacaklarını duyurdu. Dahası, söz konusu sektör araştırması sonucunda, data sektöründeki bazı şirketler hakkında soruşturma başlatabileceğinin sinyallerini de en baştan verdi. Öte yandan, şu ana kadar saptanmış herhangi bir sorun olmadığını; salt “büyük veri”yi kontrol ediyor olmaktan ötürü bir teşebbüsün etkin pazar gücüne sahip olduğu sonucuna doğrudan ulaşılamayacağını; “büyük veri”nin, tüketicilerin maliyetlerini düşürmek suretiyle tüketici yararına kullanılmasının da mümkün olduğunu belirterek, “büyük veri” sahiplerinin yüreklerine biraz su serpti.

Başta söyleyeceğimizi sonda söylemiş olalım: “Büyük veri” ve rekabet hukuku ilişkisinde en önemli gelişme, Mart ayı başında, Alman Rekabet Otoritesi Bundeskartellamt’ın Facebook’a soruşturma açması oldu. Bundeskartellamt, veri koruma kuralları konusunda yeterince şeffaf olmayan Facebook hizmet koşullarının, veri koruma kurallarının ihlali ve bunun da, Facebook’un pazar gücünü kötüye kullanması anlamına gelebileceğini değerlendirdi. Alman Otorite’nin, veri koruma kurallarının ihlalinin, kullanıcılara haksız koşullar getirmek suretiyle sosyal medya ağlarında hakim durumun kötüye kullanılması kapsamında bir rekabet ihlali teşkil edebileceği değerlendirmesi, rekabet çevrelerinde büyük yankılar doğurdu ve beraberinde eleştiriler getirdi. Bundeskartellamt, veri koruma kurallarının ihlali ve hakim durum arasında bir bağlantı olması durumunda, bunun hakim durumun kötüye kullanılması olarak kabul edilebileceğini ifade ediyor. Bununla birlikte, soruşturma kararına gelen eleştirilerde, “Bundeskartellamt”ın sözünü ettiği “nedenselliği” ve veri koruma kurallarının ihlalinin, diğer sosyal ağlar karşısında Facebook’a verdiği “haksız” rekabetçi avantajı ölçmenin çok zor olduğu iddia ediliyor.

AB üyesi ülkelerin rekabet otoriteleri “büyük veri” konusunda hareketlenirken, Komisyon’un Rekabetten Sorumlu Üyesi Margrethe Vestager’in de çeşitli mecralarda yaptığı konuşmalarda, “büyük veri”yi toplama, “büyük veri”ye erişim ve “büyük veri”yi işleme konularının artık hemen her sektör için çok önemli bir hale geldiği üzerinde durduğunu görüyoruz. Bu durumda, yakın zamanda “büyük veri” bağlantılı Komisyon inceleme ve soruşturmalarının da gelebileceğini tahmin etmek zor olmuyor. Rekabet hukukunda “büyük veri” konusunda heyecanlı günler bizi bekler.

Rekabet Uyum Programlarına Havuç İkramı!

Yersu Şahin, ilk yazısıyla bizlere “Rekabet Uyum Programlarını” uygulamanın indirim sebebi olarak ele alındığı gelişmelerden bahsediyor.

Rekabet otoriteleri, rekabet savunuculuğu faaliyetleri kapsamında, Rekabet Uyum Programları’nın ne kadar da güzel, nasıl da faydalı olduğundan bolca bahsederler. Arzu ettikleri, şirketlerin, rekabeti kısıtlayabilecek davranış ve uygulamalara yönelik bir iç denetim mekanizması geliştirmelerini sağlamak ve böylece, bu tür davranış ve uygulamaları mümkün mertebe engellemektir.

“Mazi Kalbimde Yaradır!”

Öte yandan, “bedava öğle yemeği diye bir şey yoktur”! Şirketler, Rekabet Uyum Programları’nı hazırlamak, uygulamaya koymak ve sürdürmek için birçok zahmete ve maliyete katlanırlar. Bu nedenle de, Uyum Programı uygulamayı seçen şirketler, büyük ölçüde, sütten feci şekilde ağzı yanmış olan; yani, başından ciddi bir rekabet soruşturması geçmiş ve genelde de ceza almış şirketlerdir.

Peki, madem ki rekabet otoriteleri, piyasalarda rekabeti kısıtlayıcı uygulamalar daha en baştan önlensin istiyor, bunun için de Rekabet Uyum Programlarını hararetle öneriyor, Uyum Programları’na yönelik bir teşvik mekanizması geliştirmeleri beklenmez mi?

Nitekim, 20 Ocak itibariyle Brezilya Rekabet Otoritesi CADE’nin de dahil olduğu bir grup rekabet kurumu, Rekabet Uyum Programı’nı benimseyen şirketlerin cezalarından çeşitli oranlarda indirime gidiyor. Başlıca hangi ülkeler Uyum Programı yapan şirketlere havuç ikram ediyormuş, önce bunlara bir bakalım:

bugsHavuç: Uyum Programı İndirimi

Fransa’da, sıfırdan bir Uyum Programı başlatmayı veya mevcut Uyum Programı’nı geliştirmeyi taahhüt eden şirketlere cezadan %5-%10 arası indirim!

İtalya’da şirkete özgü ve uygun bir Rekabet Uyum Programı’nı benimsemeleri ve etkili şekilde yürütmeleri halinde şirketlere cezadan %15’e varan indirim!

Kanada’da, şirketin mevcutta uyguladığı veya yeni uygulayacağı “inandırıcı ve etkili” bir Rekabet Uyum Programı’nın varlığı halinde, rekabet otoritesinin takdir edeceği oranda indirim!

Birleşik Krallık’ta, şirketin rekabet ihlalinden önce uygulamakta olduğu ya da ihlal tespitinin hemen ardından uygulamaya başladığı bir Rekabet Uyum Programı bulunması durumunda cezadan %10’a kadar indirim!

ABD Nihayet Sopadan Havuca Dönüyor

ABD’de, Rekabet Uyum Programı’nı cezadan indirim gerekçesi saymayan sopa-sever Adalet Bakanlığı DOJ’nin, Mayıs 2015 itibariyle yepyeni bir yaklaşım sergileyerek, “ileriye dönük” rekabet uyum çabaları için şirketlere havuç ikramında bulunduğunu görüyoruz. DOJ bugüne kadar, Barclays’e ve KYB’ye, mevcut rekabet uyum programlarını güçlendirmeye yönelik içten çabaları için cezadan %3-%6 gibi oranlarda indirim yapmış bulunuyor. DOJ yetkilileri, rekabet uyum konusunu “gerçek bir kurumsal öncelik” haline getiren ve “kurum kültürünü rekabeti bir daha asla ihlal etmemek üzere değiştirme yönünde politikalar geliştiren” şirketlere bundan böyle cezadan indirim sağlanacağını müjdeliyor.

Ta-taa…

Ve son olarak Brezilya’da, rekabet otoritesi, “İşte teşvik budur!” dedirten düzenlemesiyle, Uyum Programı benimseyen şirketlerin, cezadan %50’ye kadar indirim alabileceğini ilan etmiş bulunuyor.

Hem suçlu hem güçlü?

Rekabet Uyum Programı uygulamakta olan, fakat bir şekilde bir rekabet ihlaline bulaşan şirketlerin “hem suçlu hem güçlü” olarak görülmediği bir gelecek mümkün gibi. Avrupa Komisyonu ve Almanya’nın başını çektiği bazı ülkelerin rekabet otoriteleri halen, rekabete aykırı davranışların ödüllendirilmemesi gerektiği düşüncesinde ise de, kapsamlı ve etkin Rekabet Uyum Programları’nın ceza indirimleriyle teşvik edilerek yaygınlaşmasından doğacak rekabetçi faydaların daha yüksek olacağı düşüncesinin güçlendiği de bir gerçek.

Rekabet savunuculuğu faaliyetini her zaman ön planda tutan Rekabet Kurumu’nun, bu gelişmelerden nasıl etkileneceğini, rekabeti ihlal eden fakat etkin bir Rekabet Uyum Programı uygulamayı taahhüt eden şirketlere havuç ikram edip etmeyeceğini ise izleyip göreceğiz. Hadi hayırlısı!