Bir Röportajın Posası

Bugün Sabah Gazetesi’nde yayınlanan ‘Bankacılara Hapis Gelecek’ başlıklı röportajın gazeteye iletilen ham halini de görmenizi isterim.

 

 

1.  Rekabet kurulunun gerekçeli kararını nasıl buldunuz?



 

Gerekçeli karar bankalarda yapılan baskınlarda elde edilen belgeler üzerine kurgulanmış. Bu belgelerin delil niteliği her bir belgenin tek tek bir delil olup olmadığından ziyade belgelerin bir bütün olarak değerlendirilmesi ile sağlanmış. Yani bütün belgelerin her birinin aynı güçte delil niteliğinde olmasına gerek yok belgeler birlikte değerlendirildiğinde bir uzlaşma noktasında bizi ikna ediyorsa burada bir rekabet ihlali vardır diyor Rekabet Kurulu. Ki, genel müdür seviyesinde yazışmalar ve ‘centilmenlik anlaşması’ gibi ifadeler ikna olma sürecimizi kuvvetlendiriyor deniyor.

 

Açıkçası ben bu tip, uzlaşmayı ortaya koyan iletişim/yazışma belgelerini kuvvetli bir etki analizi olmadan dikkate almanın tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Yani elinizde gerçekten birçok iletişim gösteren belgeler olabilir ancak piyasadaki etkilerini de çok kuvvetli ortaya koymanız gerekir. Ceza miktarı ve daha önce verilen cezalarla kıyaslandığında ben kararda bu kısmın biraz eksik olduğunu sanıyorum. Anlaşıldığı iddia edilen oranlara uygun bir uzlaşma olup olmadığını tespit için sadece o oranlara uygun verilen kredi sayısını ortaya koymak yetmeyecektir. Bu yönüyle kararın piyasaya etkiyi ortaya koyma açısından yeterli analizleri içermediğini düşünüyorum.

 

2. Bu kararla bankaların cezası kesinleşecek mi?

 

Bu karar ile bankaların cezası kesinleşmeyecek. Aksine şu anda yalnızca sürecin ilk ayağı olan idari soruşturma tamamlandı. Bankalar Rekabet Kurulu’nun kararını iptal ettirmek için kararı yargıya taşıyacak. Ancak Rekabet Kurulu kararının idari yargıda onaylanması halinde karar kesinleşmiş olacaktır.

 

Bununla birlikte yargıya başvuruyor olmak, yürürlükte olan mevzuat gereğince cezaların ödenmesini durdurmuyor. Mevcut aşamada, yani gerekçeli kararın yayınlanmasıyla, bankalar bu cezayı ödemek zorundalar. 30 gün içerisinde öderlerse de % 25 indirimli öderler.

 

3. Bundan sonraki adımlar ne olacaktır? 

 

Bankalar gerekçeli kararın kendilerine tebliğ edilmesinden sonra 60 gün içerisinde Ankara İdare mahkemesine başvuracak ve kararın iptal edilmesini isteyeceklerdir. Diğer taraftan da para cezasının ödenmesine ilişkin işlemleri gerçekleştireceklerdir. Karar idari yargıda kesinleşmeden bankaların içerisinde bulunduğu “yoğun iletişim” ortamının rekabet kurallarına aykırı olduğunu ilan etmek yanlış olacaktır.

 

4. Bankalar temyize götürse kazanır mi?

 

Bu soruya kazanır veya kazanmaz diye cevap vermek bence şu aşamada suç işlemek olur. Neye dayanarak bunu söyleyebilirim ki? Elbette iddia edilecek bir sürü husus olacaktır. Ben olsam özellikle iktisadi analizlere yoğunlaşırdım. Üzerinde uzlaşı olduğu belirtilen oranların değişim faktörlerini modelleyerek değişim içerisinde uzlaşının etkisini ölçerdim. Bu global etkilerin çok yoğun hissedildiği bir sektör. “Hadi arkadaşlar yarından itibaren şu oranlarla piyasaya çıkıyoruz, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!” denmesinin çok da kolay olmadığı bir sektör. Elbette bankacılık sektöründe rekabet kurallarının tam olarak uygulanması gerekir ancak rekabet analizi yaparken de sektörün bu özelliklerinin daha ön plana çıkması gerektiği şüphesiz.

 

Rekabet Kurulu daha önce piyasaya etkisi az olan kimi rekabete aykırı uygulamalarda daha müsamahakar davranmıştı. Bu tutum o pazarlar için ve o ihlaller özelinde geçerli olabilir. Kabul ederim. Ama bu pazarda da böyle rekor bir ceza veriliyorsa bunun rekabete aykırı etkilerinin ayrıca ve büyük titizlikle ortaya konması şart.

 

Her şartta şunun da altını özellikle çizmek lazım: rekabet hukuku bankacılık sektörüne uygulanmaz ifadesi tam bir hurafe. Bakın İngiltere’de bir LIBOR skandalı yaşandı. Yine büyük bir para cezası kesildi bankalara. Hem de düşünün bütün dünya LIBOR üzerinden işlem yapıyor. Dersiniz ki ‘pes artık bunun etkisini analize ne gerek var’… Ama öyle değil. New York’da mağdurlar -hem de toplu dava süreçleriyle kısa zamanda organize olan bir kitle- tazminat davası açtılar ve hakim oluşan mağduriyette rekabet ihlalinin etkisi yoktur diye karar verdi. Rekabet ihali var mı? Evet var. Tüketiciye etkisi olmuş mu? Hayır… Hakim diyor ki LIBOR oranının belirlenme süreci kendi başına bir piyasa değildir. Tartışılır. Ama söylemek istediğim etki analizinin önemi.

 

Açıkçası ben bu kararın bozulması için ekonomik analizlerin yetersizliğini iddia edebilecek kapasitede bir çalışmanın ve bu değerlendirmeyi yapıp teknik karar alabilecek kapasiteye sahip bir yargı makamının öneminin küçümsenmemesi gerektiğini düşünüyorum. böyle bir kapasite var mı göreceğiz. Bu bağlamda bakıldığında kuru kuru ‘karar büyük ihtimalle onanacaktır’ demeyi vicdanıma yediremem.

 

5. O donemde kredi çeken vatandaşlar ne yapmalı ya da kart kullananlar?

 

Ben gerekçeli kararı okuduktan sonra bu soruşturmanın piyasadaki etkiye değil de bankaların rekabet kurallarını dikkate almayan aşırı ‘muhabbetlerine’ yönelik olduğunu görüyorum. Rekabet Kurumu bir mesaj vermeye çalışıyor anladığım kadarıyla. Ben böyle bir karardan sonra kredi çeken veya kart kullanan bir tüketicinin uğradığını iddia edeceği zarar ile rekabet ihlali arasındaki bağı rakamsallaştıramayacağını düşünüyorum. Nitekim Rekabet Kurulu kararında bankaların davranışlarının piyasa üzerindeki rekabete aykırı etkilerine dair kapsamlı tespitler bulunmuyor. Bu da aslında tüketicilerin zararının bankaların rekabete aykırı davranışları ile doğduğunu gösterecek illiyet bağını kurgulamayı çok çok zorlaştırıyor.

 

Rekabet Kurulu diyor ki mevcut soruşturma kapsamında bankalar arasındaki iletişim delilleri mevduat, kredi ve kredi kartı faiz ve koşullarının birlikte belirlenmesi hususunda bir uzlaşmayı ortaya koyduğundan ayrıca ekonometrik ve istatistiki modellere ihtiyaç duyulmamış.

 

Ben bu ifadelere katılamıyorum zira zararınızı tazmin edebilmek için o rekabet ihlalinden zarar gördüğünüzü de ispat etmeniz lazım. Bu ispatı kolaylaştıracak ve verilen para cezasının yüksekliğini meşrulaştıracak bir çalışma olurdu bence bu. Yani, madem ortada bir uzlaşma var, uzlaşma olmasaydı faiz oranları ne olurdu gibi bir çalışma en azından tüketicinin önünü açabilirdi. Ama iş gelip bu noktada kilitleniyor anlaşılan. Böyle bir hesaplama yapmak neredeyse imkansız! Bulaşık makinesi değil ki liste fiyatı olsun da en azından referans alınabilecek bir değer olsun… Zaten bankacıların “bizim sektörde iletişim normaldir” (yanlış) algısının da özünde sektörün bu özelliği var. Bu kapsamda değerlendirildiğinde mahkemelerin tüketiciler lehine bir tazminata hükmedebilmesi için çok ciddi bir çalışma yapılması gerektiğini düşünüyorum.

 

6. Bireysel davalar nasıl açılacak? Bankalar kararı temyiz ettirse de tüketici davalarına engel olabilirler mi?



 

Bankaların söz konusu davranışlarından zarar gördüğünü iddia eden tüketiciler Asliye Ticaret mahkemelerinde tazminat davası açabilirler. Dava açma süresi hukuken oldukça tartışmalı bir mesele. Tüketiciler, Rekabet Kurulu’nun kararı olmaksızın bankacılık piyasasında bir rekabet ihlali gerçekleştiğini bilemeyeceklerdir. Öte yandan menfaat sahiplerinin ihlalin detaylarına tam anlamıyla vakıf olmaları Rekabet Kurulu’nun gerekçeli kararının yayınlanmasıyla mümkün olabilecektir.

 

Dolayısıyla eğer bankalar aleyhine tazminat davaları açılırsa, kanunen bir yıl olan zaman aşımı süresinin, Rekabet Kurulu’nun kararının açıkladığı tarih olan 08.03.2013 tarihinden mi yoksa gerekçeli kararın açıklandığı 15.07.2013 tarihinden itibaren mi başlayacağına dair tartışmaları da göreceğiz. Ancak zamanaşımı konusunda mahkemelerin kararı ne olursa olsun bankaların söz konusu davranışlarından zarar gördüğünü iddia eden tüketiciler elbette Rekabet Kurulu’nun, kararını açıkladığı tarih olan 08.03.2013 tarihinden itibaren tazminat davası açabileceklerdir.

 

Bankaların Rekabet Kurulu’nun kararını iptal ettirmek için idari yargıya başvurmaları tüketici davalarına bir engel teşkil etmiyor. Bununla birlikte Rekabet Kurulu’nun kararının kesinleşmemiş olması nedeni ile, tüketicilerin tazminat talepleri bakımından Rekabet Kurulu’nun kararı bir kesin delil niteliğinde değildir. Dolayısıyla mahkemeler Rekabet Kurulu’nun kararı var, bu karar kendiliğinden tüketicilerin zararını kanıtlamıştır diyemeyeceklerdir. Kaldı ki ben Kurul’un kararının, tüketicilerin zarar gördüğünü göstermek bakımından yeterli olmadığını düşünüyorum.

 

Avrupa birliği geçtiğimiz günlerde tazminat davalarında toplu dava açılması ve diğer tazminat taleplerini teşvik esici uygulamalara ilişkin yol haritasını duyurdu. Rekabet Kurumu’nun da bu yol haritasını bir an evvel benimsemesi yerinde olacaktır.

 

7. Kararda banka genel müdürlerinin sürekli bir araya gelip faiz toplantısı yaptığı belgelenmiş. Kart pazarının hakimi iki banka genel mudur yardımcıları bir araya gelip ciro kaybını nasıl önleyeceklerini konuşuyor. Fiyatları artıralım diyor. Bu rekabet ihlalinden öte kartel soruşturmasına girmez mi?

 

Bütün dünya rekabet hukukunu kabul edecek, Türkiye bankacılık sektörü de diyecek ki ‘bu kurallar bize uygulanmamalı…” . Bu görüşün kabul edilebilir olduğunu söylemek pek mümkün değil. Ha bakın bütün dünyada hem de çok büyük firmaların yöneticileri neler neler yapmışlar rekabet ihlali olarak. Hepsi de güvenilir kurumsal çokuluslu firmalar. Rekabet hukukunun bilerek ya da bilmeyerek atlandığı durumların örneklerini tüm dünyada görüyoruz. Bunun esas dürtüsü vahşi kazanma hırsı. Bankacılık sektörü işte bu yönüyle rekabet hukuku frenine tahammül edemiyor ve rekabet hukuku ‘tü kaka’ oluyor.

 

Bununla birlikte kartel ile Rekabet Kurulu’nun kararında gördüğümüz yoğun muhabbetin arasında büyük fark vardır. Bu kartel değil. Kartelde yapısal bir disiplin vardır. Kontrol vardır güç vardır. Kartel gelirinin hesaplanabilir şekilde realize olması vardır. kartelden çıkmanın bir yaptırımı vardır. örgüt işi yani. Türkiye bankacılık sektörü uluslararası para trafiğinin bir parçası. Burada böyle etkili bir kontrolü kuramazsınız. Ekonomi buna izin vermez. Çok fazla faktör var verdiğiniz sözü tutamamanıza yol açacak. O yüzden bu tip yoğun muhabbetlerde “sıfır toplamlı oyun” olur sonuçta. Kimse dediğini tutarlı olarak yerine getiremez ama herkes birbirini gördüğü ve vaatte bulunduğu ve vaat aldığı için kendini huzurlu hisseder. Bu da kendi içinde bir kontrol mekanizması oluşturur. Yöneticiler der ki “oh işte bildiğimiz gibi gidiyor işler…” . Burada kartel yok. Burada maalesef rekabet hukukunu bilmeme ve bilinmesini tercih etmeme tutumu var.

 

8. Kurulun iki üyesi kartel tanımı yapmış. Neden böyle karar çıkmadı? Sizce kartel var mı?

 

Ben kartelin lüks tüketim olduğunu düşünüyorum. Sanayi mamullerinde veya tüketici ürünlerinde kartel yapabilmek için daha büyük bir ekonomiye sahip olmak gerekiyor. Türkiye bu büyüklükte değil. Ayrıca serbest piyasa ekonomisinde ürün tedarik yollarını tıkamanız mümkün değil. Dolayısıyla ancak global veya bölgesel -AB gibi- büyük yapıların kartellerinde söz dinleyen taraf olarak kartele katılabilirsiniz. Ama ulusal anlamda kartel yapabilmeniz için bankacılık gayet uygun alanlardan birisi. Bunu da kabul ediyorum zira pazara giriş de dahil olmak üzere aşırı regüle bir alan ve kartel yapabilecek sayıda oyuncu var. Yani bir nebzeye kadar gayet organize bir kartel kurulabilir ama kartel kurabilmek için rekabet hukukunu çok iyi bilmek lazım. Kartel getirisinin cazibesinin net olarak ortada olması lazım ki cüret etmeye değsin. Tüm bu değerlendirmeleri yapabilmek için aktörlerin rekabet hukukunu gayet iyi bilmesi lazım. Türk Bankacılık sektörünün dilemması da bu sanırım. Rekabet hukuku algısı personele verilen eğitimden ibaret olmamalı. Şirketler en üst yöneticinden başlayarak bir rekabet geleneği oluşturmadığı sürece yeni rekabet ihlallerini ortaya çıkması son derece tabi bir sonuç olacaktır. Zaten hiçbir banka rekabet hukukuna gerekli özeni gösterdiğini kanıtlayamadı bu soruşturmada. En acı kısmı bu bence…

 

9. Yurtdışında bankalarla ilgili geçtiğimiz günlerde libor soruşturması başladı. Kurumların dışında üst düzey yöneticiler de ceza aldı. Bizde neden ceza sadece kurumlara kesiliyor?

 

Rekabet hukukundaki en caydırıcı yaptırım bu alandaki ihlallerin ceza hukuku kapsamına alınması ve yöneticilere hapis cezası verilmesidir. Dünya artık hızla bu sisteme geçiyor. Türkiye’de de önümüzdeki yıllarda bu gündeme gelecektir. Zira artık şirketler “Memed Ağa’nın” şirketi değil. Hele bankalar kurumsal yönetimin en çok kemikleştiği kurumlar. Yöneticilerin de hissedarlara karşı sorumluluğu var ve bu sorumluluğun kapsadığı alanların biri de şirketlerin hisse değerlerine etki yapabileceğini gördüğümüz rekabet hukuku ve rekabet hukukuna uyum çalışmaları. Bu ne demek biliyor musunuz kurumların oturmuş kültürlerini ve itibarlarını bir yöneticinin inisiyatif alarak rekabet kurallarını ihlal etmesi karşısında kaybetmemesi için geliştirilen bir yaptırım modeli.

 

Yöneticilerin bu inisiyatifleri çerçevesinde şirketlerin ceza alması rekabet hukukunun doğası. Bununla birlikte rekabet düzenlemeleri tüm dünyada ihlali örgütleyen, ihlallerin kurucusu olan, diğer şirketleri ihlalin içerisine çekmek için bireysel gayret gösteren ve ihlallerin uygulanmasını sağlayan şirket personellerinin de gerek hapis cezası gerekse de bireysel para cezaları ile cezalandırılmasını düzenlemiş durumda. Bizim mevzuatımızda kişilere rekabet ihlalinden dolayı ceza bulunmamakta. Ancak ihlalin oluşmasında belirleyici etkisi olan kişilere bireysel para cezası verilebiliyor. Karara baktığımda bu soruşturmada ihlalde yoğun etkisi olan bir yönetici profili göremedim.

 

10. Bankalar bundan sonra rekabeti yine ihlal edebilir mi?

 

Elbette. (Gülümseyerek) Tekerrür hakkı Türkiye’de her şirkete verilmektedir. Ancak daha önce bu kararın kesinleşmesi gerekmekte. Ancak şirketlerin bir rekabet kültürü, rekabet politikası geliştirerek bu ihlallerin önüne geçebileceğini unutmamak gerekmekte.

 

11. Son dönemde faiz lobisi tartışması var. Bu kararla yerli lobi ortaya mi çıktı?


Finans sektörü öyle bir alan ki yerlisi yabancısı diye ayrıştırmak çok zor. Ülke olarak satrancınızı akıllıca oynayacaksınız. Ben lobi kelimesine karşıyım. Hukuk çerçevesinde herkes çıkarına göre hareket etmek zorunda. Oyunun kuralı bu. Bir lobinin bir şeyler yaptığını iddia etmek biraz da böyle bir gücün varlığını kabullenmek ve boyun eğmek gibi algılanabiliyor. Bu da tüketiciyi yanıltır kanımca.

Çevremizi sevelim, yeşili koruyalım…

Rekabet Kurulu, başlangıcında etkin rol aldığı atık dönüşüm hareketinin gerisinde kalıyor. Politikasını değiştirmezse çok önemli bir fırsat elden kaçacak.

Devamı Fevzi Toksoy’un yazısında.

2 Ocak sabahı güne büro olarak artık gelenekselleşen yeni yıl kahvaltımızı yaparak başladık (Aralık sonundaki çoluklu çocuklu eşli nişanlılı şirket yemeğimiz, tatile denk gelen yılbaşı akşamı ve şirket kahvaltımız mükemmel bir üçleme sundu bu sene…). Gelenekselleşen dedim ya; boşuna değil. Anasına muhammara ve humus yaptıran kazık kadar adamdan, anneannesiyle birlikte tiramisu yapan genç adama, nutellasını esnaf böreğini kapıp gelenine kadar herkes katkıda bulunuyor… Neyse. Konu bu değil. Baştan söyleyeyim konu sofrada da tartıştığımız yeni birleşme ve devralmalar eşiği de değil (Meraklısına görüşüm: en azından bir nebze daha kolay belirlenebilir eşiklere yaklaştık millet olarak. Malum, daha önce çeşitli vesilelerle ifade ettim, BD eşiği dediğin şeyi iş sahibi okuyunca anlamalı, muhasebecisine talimatla olayı 15 dakikada çözebilmeli… Etkilenen Pazar dediğin şey ise iş adamı için yağmurun kötü etkilediği bir pazar günü olmalı… en fazla… mesela… Ötesi başka bir iş… Hele Türkiye gibi özellikle B&D işlemlerinde hukuk yaratmayan, yaratılmış hukuku uygulayan ekonomiler için böyle deli dolu icatlarla uğraşmamak gerek. ICN, OECD, moECD filan ne diyorsa sıkı sıkı tutunmak lazım… Ucundan o yola girdik diyelim… Etkilenen pazar kriterinin ortadan kalkması iyi oldu. Şu anda sorun, belirlenen ciro rakamlarının RK’nın ana odağı olan iş yükünü azaltma hedefine uygun olup olmadığı. Bence değil… Hatta işlem sayısının artacağını düşünüyorum… Bence asıl sorun, gerçekten bu amaca uygun olursa ortaya çıkacak olan enerjinin nereye ne şekilde kullanılacağının muğlaklığında. Allah muhafaza bir de ‘de minimis’ çıkarsa ve SS taşıma kooperatifleri kapsam dışına çıkarsa ortaya çıkacak enerji fazlasını tahayyül edebiliyor musunuz?).

Neyse efendim kahvaltıdan sonra Göka’nın enerji gelişmeleri mailine bakarken ilk sırada ne göreyim?… ‘[Bir akü firması] rekabet ihlali suçlamasından aklandı’ diye bir haber. Tıkladım ve bir haber sitesinde kısa bir paragraf çıktı karşıma. ‘Allah Allah acaba akü kararında yargıda bir gelişme mi oldu?’ dedim… Kararı RK sitesinde buldum ve bir çırpıda okudum (fazla vaktimi almadı zira karar kısacıktı…). Ayrı bir ihlal iddiası ve bu iddiaya ilişkin yapılan önaraştırma sonucunda soruşturma açılmasına yer olmadığına ilişkin bir karar. Burada bir sorun yok. Karar’da anılan firmayla pozitif/negatif, doğrudan/dolaylı herhangi bir ilişkim de yok. İlk akü kararından bildiğim kadarıyla kağıt üzerinden, jenerikleşen markasıyla da hayatın içinden tanırım… Sorun ihlal iddiasının yersizliğine karar verilmesinin gerekçesi. ÇEVKO kararından beri geri dönüşüm ekonomileri ile yoğun bir şekilde ilgileniyorum. Fiilen de temsilci olarak bir geri dönüşüm/rekabet hukuku ilişkisi üzerine yoğun mesai harcıyorum. Görüşlerim de (bu karara kadar) RK’nın sahip olduğu bilgi birikimi ve kaleme aldığı politikalarla birebir örtüşüyor(du). Bunlar da zaten AB ve OECD politikalarının kabul edilmiş genel doğrularından ibaretti. Özetle ‘çevre amaçlı geri dönüşüm düzenlemeleri rekabet hukukundan ari düşünülemez’ genel kuralına dayanan yaklaşımın aksine, Karar’da konunun hiçbir derinliğine girmeden adeta kestirip atılarak ‘Çevre ve Şehircilik bakanlığının düzenlemeleri orada duruyorken bize laf söylemek düşmez’ sonucuna ulaşılmış. Keşke ihlal iddiası geri dönüşüme yönelik rekabet kuralları çerçevesinde ele alınsaydı, ve yine soruşturmaya yer olmadığına ilişkin karar ilk akü kararında olduğu gibi adeta referans değeri olan bir metin olarak kaleme alınsaydı. Keşke Türkiye bu yeni alandaki gelişmeleri takip edebilseydi ve rekabet hukuku zenginleşseydi. Keşke Karar Türkiye’nin sektörel olarak en kapsamlı geri dönüşüm hareketi olan ‘atık elektrikli ve elektronik eşyaların (AEEE) kontrolü’ne ilişkin düzenlemelere de ışık tutmayı akıl etseydi. Ki, anılan düzenleme özellikle 4054 sayılı Kanun’a gönderme yapmakta…

Şu anda gerek evsel AEEE gerekse de ticari amaçlı AEEE üreticisi firmalar rekabet kurallarına uyumlu sistemler kurmak için harıl harıl çalışıyorken işin felsefesinin DNA’sıyla oynayan bu kararın yaratacağı soru işaretleriyle uğraşmak da yine RK’ya düşecek. Bunun için de ekstra enerjiye ihtiyaç var… İşte sahip olacağın o enerji eşiklerindeki sihirli rakamlarda mevcut…

Diye düşünüyorum…

Toksoy

ICN Roundtable on Competition

Rekabet uyum programları nasıl olmalıdır?

Rekabet Uyum Programı eğitimlerinde salonun konsantrasyon seviyesi düşükse, bir resimli çocuk kitabı gösteriyorum… Bu kitap Brezilya Rekabet Otoritesi tarafından hazırlanmış olan “Limonata Karteli” isimli bir çizgi kitapçık.  İlkokul çağındaki çocuklara rekabet hukuku ve adil rekabet olgusunu öğretmeyi amaçlayan bu kitabı gösterince insanlar bir toparlanıyorlar… Alegorim basit: “Parmak kadar çocuklar öğreniyorsa siz de şurada 4 saatlik eğitimde epey mesafe katedebilirsiniz; korkmayın…”.

Şu anda yaklaşık 20 küsür saatlik yorucu bir yolculuktan sonra Limonata Karteli’nin memleketine geldim… ICN oncesi ICN Roundtable’a katıldım (insider: masa yuvarlak değildi!).

Konu Rekabet Uyum Programları idi. Geçenlerde yazdığım konunun tartışması yapıldı. Hani uyum programı olan şirketlerin ceza indirimi alması meselesi…

Çok keyifli bir tartışma oldu. Şu anda çok yorgunum; direkt sonuca geleceğim:

  • AB Komisyonu “nekaa ekmek okaa kofte” mantığında… Yani compliance program ile ceza indirimini otomatik bir tarifeye oturtmayacak, ancak case-by-case indirimler olacak… Yani, her şirket kendi uyum programını kendi dizayn edecek…
  • FTC uyum programlarını şiddetle tavsiye ediyor ama “uyumun yolu uyum programından geçmez” mantığını da ortaya koymadan etmiyor Elisabeth Kraus… Şartmış gibi…
  • Rekabet kurumlarından katılanlar gerçekten konspiratif yaklaşımlarda bulundular: ‘Sahte uyum programları’ konusu ciddi ciddi tartışıldı mesela… Yok yani çakma değil, kurumların gözünü boyamak için yapılan uyum programlarından söz ediliyor!

Son olarak, “tek ve tescilli bir uyum programı yoktur”… Olmazsa olmazları vardır, ki bunları Rekabet Kurumu dahil birçok kurum kamuyla paylaştı.

Rio’lu muteahhitlerin Türk kökenli olduğundan şüphe ediyorum…

Çimentoyu 200 kilometrenin ötesine taşımak…

Yıl 1997. Doğuda bir çimento fabrikasının rekabet uyumu için tüm gün eğitim, denetim, soru-cevap seansları yapmışım. Günün sonu…

Yıl 1997. Doğuda bir çimento fabrikasının rekabet uyumu için tüm gün eğitim, denetim, soru-cevap seansları yapmışım. Günün sonu… Genel Müdür ile yemekte “genel” bir değerlendirme yapıyoruz. Konu döndü dolaştı, sorunlu bir bayilikte tıkandı. Fabrika bayiyi istemiyor… Yukarıda Allah var, o günlerdeki rekabet hukuku bilgimle, tüm TEDA, TESA vecibeleriyle konuyu değerlendirdiğimde fabrikanın pek ala bu bayi ile ilişkisini kesmesi mümkün…  (Meraklısına not: fabrika bayi ile ilişkisini bayi rekabetçi diye bitiriyor değildi…).

Neyse, sofradayız; ben rekabet çömezi halimle (Rekabet çömezi: olayları değerlendirirken dünyanın 4054’ten ibaret olduğuna kalpten inanan) ısrar ediyorum…

– “Genel müdürüm” diyorum. “Bu bayi ile çalışmak zorunda değilsiniz!”.

– Yok yapamayız…

– Feshedebilirsiniz sözleşmenizi…

– Fevzi Bey yapamayız…

– Niye ki?…

– Tararlar…

– Ha!?

– Tararlar Fevzi Bey tararlar…

– Nası yani?

– Makineliyle tararlar işte… Bu bayi bu bölgelerin önemli ailelerinden… Kendilerine ‘bayilikten atıldılar’ dedirtmezler…

Tuzağına düşmüştüm… Kızdım kendime… Nasıl da golü atmıştı 4054’e!

Hafiften de gülümsüyordu, zaferinin tadını çıkartıyordu…

Yıl 2012.

Meslek hayatıma Elzinga&Hogarty* ile veda edeceğim gibi geliyor.

Artık iyice inanıyorum Türkiye çimento pazarında bir piyasa aksaklığı olduğuna.

 YÜCE TÜRK MİLLETİ ADINA:

1. Rekabet Kurumu’nun ÇİTOSAN özelleştirme dönemindeki piyasa koşullarını dikkate alarak, adeta o dönemde faaliyetteymiş gibi bir Özelleştirme Görüşü kaleme almasına,

2. Çimento endüstrisini 2013 Rekabet Raporu’na dahil etmesine,

3. Çimentocuların, zararına bile olsa çimentoyu 200 kilometrenin ötesine taşıyarak en azından Rekabet Kurulu kararlarının yazım şeklinin değişmesini sağlamalarına,

4. Kerem Cem Sanlı tarafından “Çimento Endüstrisinde Pazar Tanımı: Güncel Sorunlar ve Öneriler” başlıklı yarım günlük bir oturum organize edilmesine,

5. Sanlı’nın “Bu kararda benim ne işim var şimdi” demesi durumunda kendisine ‘temel kolaylık’ haline geldiğinin tebliğine, bunun mümkün olmaması durumunda gözlerinin içine “bırak şimdi, fikri sen de sevdin!” dercesine kısık gözlerle bakılmasına,

vicdan muhasebesi yolu açık olmak üzere karar verilmiştir.

LIFO’yla LOFI’ye** sevgilerimle…

* Elzinga Hogarty testi coğrafi pazar tanımı yapabilmek için kullanılır. Bu test, ürünlerin nerede tüketildiğine, bu bölgeye ve bu bölgeden yapılan mal giriş çıkışlarının hesaplanmasına dayanır.

** LIFO: Little In From Outside; LOFI: Little Out From Inside

Rekabet Uyum Programı bir “Kurumsal Sosyal Sorumluluk” Projesi midir?

Rekabet uyum programlarındaki artış ve bu programların rekabet kurumlarınca teşvik edilmesi, enteresan bir süreci de beraberinde getirdi.

Şirketlerin büyük önem verdiği rekabet uyum programlarındaki artış ve bu programların rekabet kurumlarınca teşvik edilmesi, enteresan bir süreci de beraberinde getirdi…

Malum, şirketler kartellere yönelik içerisinde bulundukları rekabet ihlallerine ilişkin kendilerini ihbar ettikleri durumlarda ya hiç ceza almıyorlar, ya da büyük ceza indirimleriyle karşılaşıyorlar. Rekabet ihlallerinde uygulanacak para cezalarına ilişkin düzenlemeler ise Rekabet Kurumu’nun Ceza Yönetmeliğinde detaylıca açıklanmakta. Ayrıca Aktif Pişmanlık adı verilen uygulama da Pişmanlık Yönetmeliği’nde ayrıca detaylandırılmakta. Tüm bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, her ne kadar bir şirketin Rekabet Uyum Programı’na sahip olması “doğrudan” bir ceza indirimi sağlamasa da, rekabet kurumlarının şirketlerin rekabet uyumuna verdiği önemi de tamamen göz ardı ettiği söylenemez.

Günümüzde, rekabet hukukunun etkili olarak uygulandığı ülkelerde iş camiası, rekabet uyum programına sahip olunduğu vakit rekabet ihlali durumunda para cezalarının indirilmesi şeklinde mükâfatlandırılmak için yoğun lobi yapmakta. Bu talep Rekabet Uyum Programları’nın bir “kurumsal sosyal sorumluluk projesi” olarak algılanma eğilimine dikkat çekmekte ve “rekabeti ihlal etmeme çabalarının” sosyal refahı arttırıcı bir katma değer yarattığı inancını göstermektedir.

Soru şu şekilde sorulabilir: Acaba Rekabet Uyum Programları şirketlerin para cezalarından kaçınmak için uygulamaya aldıkları bir projeden mi ibarettir yoksa sosyal sorumlu şirketlerin rekabet oyununu bozmamak ve kamu refahına katkı sağlamak adına gönüllü olarak paralarını, zamanlarını ve işgücünü harcadıkları faaliyetler midir? Veya en basit haliyle: şirketler, yüksek para cezaları olmasaydı rekabet uyum programlarına kaynak aktarırlar mıydı?

Rekabet ihlallerinden yüzde yüz oranında kaçınmak ulaşılması imkânsız bir hedeftir. İktisattaki “kusursuz rekabet ortamı”nın varsayımsallığı gibi… Zira rekabeti bozucu bir davranış -amaç doğrudan bu olmasa dahi- “çok zekice bir iş kararı” ile şekillenebilir ve herhangi bir toplantı, eposta veya el yazısı not ile ortaya çıkabilir. Çalışanların davranışları her zaman sorumlu yöneticilerin kontrolü altında bulunmadığından şirketlerde güçlü bir rekabet kültürünün oluşturulması zaruridir. Hatta, bir üst seviyede, sorumlu yöneticilerin rekabet ihlali oluşturabilecek davranışlarının da şirketlerin hissedarlarının kontrolü altında bulunmaması da bu zaruriyetin sağlayıcısıdır. İşte Uyum Programları bu farkındalığı yaratmak için şarttır. Şirketlerin rekabet uyum programları gerçekleştirmesinin başlıca gerekçesi ise “güçlü bir kurumsal rekabet kültürünün oluşturulması” olmalıdır. Bu konuyu dönemsel “bahar temizliği”, günah savma, “riycın bunu istiyo!” şeklinde karşılayan bir yönetici rekabet hukukunda gol yemeye mahkûmdur. Bu tip yaklaşımlar ise genelde rekabet kurallarını ihlal ettiğine ilişkin yoğun algısı olan şirketlerde görülmektedir. Hele ki, kartel gibi kasıtlı ihlaller söz konusu olduğunda, Rekabet Uyum Programları bir antreman, test sürüşü, olarak algılanabilmektedir.

Şirketler rekabet uyum programlarının uygulanması için zaman, para ve işgücü harcamak zorundadırlar. Bu bir uyum (compliance) sorunsalıdır. Nasıl ki, mobbing, ırkçılık, cinsiyet ayrımı, kişisel bilgilere tecavüz gibi eylemlerin önüne geçmek şirketlerin sosyal nitelikli kanuni yükümlülükleri olarak düzenlenmekteyse; nasıl ki kurumsal yönetim, yozlaşmama (anti-corruption) ve rüşvetle iş yapmama (anti-bribery) gibi iş yapma ve karar alma süreçlerinin ilkeli hale getirilmesi ve şeffaflaştırılması kanuni etik yükümlülükler olarak düzenlenmekteyse, rekabet kurallarına uyum da, vergi mevzuatına uyum, iş kanununa uyum gibi temel bir yükümlülüktür.

Bence yukarıdaki kurgu yüzde yüz doğru. Ancak, derinlikten yoksun. Evet, rekabet kurallarına sahip coğrafyalarda hâlihazırda bu kurallara uyum çabalarının salt bir kurumsal sosyal sorumluluk olarak tanımlanmadığı görülmekte. Veya şöyle diyelim, kurumsal sosyal sorumluluğun tanımı “uyulması zaruri olan hukuk kurallarına saygılı olunması”nı kapsayacak şekilde esnetilmemekte. Kurumsal sorumluluktan bahsedebilmek için şirketlerden hukuki yükümlülüklerinin ötesinde artı değer yaratması beklenir. Buradan buyurun: bir şirketin, içerisinde bulunduğu kartelin farkına Rekabet Uyum Programı yoluyla vardığında, kendisi ve hissedarları için zararı en aza indirgemek adına (veya salt Rekabet Uyum Programı’na olan inancının bir göstergesi olarak) bu rekabeti bozucu davranışını derhal pişmanlık yoluyla bildirmesi gerekmez mi? Bu yaklaşım, Şubat 2012’de Fransa Rekabet Otoritesi tarafından açıkça ifade edildi. Bu aslında Rekabet Uyum Programları’nın doğrudan hafifletici sebep sayılması gerektiği fikrini savunanların önüne konan enteresan bir antagoni. Bu çözümsüz yaklaşımın makul olduğunu düşündüğümüz noktada, şirketlerin Rekabet Uyum Programı’na olan inancını kıstas alarak “kurumsal sosyal sorumluluğunun” derecesinin ölçümü mümkündür. Bu imkânsız bir döngüdür. Hatta kurumsal işleyişi ve serbest piyasa ekonomisinin dinamiklerini statikleştiren bir yaklaşım. Bir kartel soruşturması özelinde pekala bir rekabet otoritesi tarafından niyet sorgusunda kullanılabilecek böyle bir argümanın genel yaklaşım haline getirilmesi anlamsız. Her şeyden önce, bir şirketin Rekabet Uyum Programı yaptırıyor olması mutlaka itiraf edecek bir ihlalin var olduğu göstergesi değildir.

Yüklü para cezalarına çarptırılan global şirketlerin neredeyse tamamında rekabet uyum programlarının bulunduğunu varsayarsak (ki bu varsayım çok da yanlış değil), ve son yıllardaki birçok global veya AB boyutlu kartelin pişmanlık yoluyla ortaya çıktığı ve son dönemlerde de uzlaşma mekanizmasıyla sonuçlandığı da bir gerçekse, bu durum bu şirketlerin bir anlamda rekabet nosyonuna olan inançlarının göstergesi olarak değerlendirilebilir mi? Buna karar vermeden önce şu soruyu soralım: Acaba yakalanan karteller ticari hayatın içerisindeki kartellerin yüzde kaçını temsil etmekte? Purdue’dan John Connor’ın meşhur bir kartel çalışması vardır. Orada der ki “rekabet otoriteleri bu kartellerin üçte birinden daha azını tespit edebilmektedirler…”. Bu veriyi esas alırsak ve bunun yanında rekabet kurallarının denetimi için Dünya’daki ağırlıklı eğilimin doğrudan yargı yerine idari nitelikli kurumların oluşturulması yönünde olduğunu bir kenara yazarsak, ortada büyük bir kapasite açığı olduğunu kabul etmek gerekecek. Nitekim, bu idari kurumların birincil görevi “rekabetçi bir piyasa oluşumu için gerekli düzenlemeleri yapmak”tır. Yani adalet dağıtmak ve/veya yargısal bir tam ikame olarak ortaya çıkmak değildir. Bu şartlar altında değerlendirildiğinde bir şirketin Rekabet Uyum Programı yaptırıyor olması “o kadar da burun kıvrılacak bir davranış” olmamalı.

Not: Rekabet Kurumu, 2011 Rekabet Mektubu’nun hemen ardından 11 Mayıs 2011’de “Rekabet Hukuku Uyum Programı” başlıklı bir çalışmayı kamuoyu dikkatine sundu. Bu, Rekabet Kurumu’nun Rekabet uyum programlarına olan inancının göstergesidir. Ayrıca, 11-16/287-92 sayılı önaraştırma kararında Rekabet Uyum Programı doğrudan bir hafifletici neden olarak ele alınmış ve soruşturma açılmasına gerek olmadığı kararının şekillenmesindeki belirleyici unsurlardan biri olduğu tescillenmiştir. Elbette, Rekabet Kurumu sözkonusu şirkette gerçekleştirilen uyum programının içeriğinden tatmin olmuş ki böyle bir karar vermiş. Yoksa, Rekabet Uyum Programı açıklamalı faturayı ibraz eden ceza indirimi için kuyruğa girerdi! Aman Allahım! Başa mı dönüyoruz ne?

Madalyonun iki yüzü…

“Türkiye Sanayisine Sektörel Bakış: Demir-Çelik Sanayii” semineri İskenderun Ticaret ve Sanayi Odasında gerçekleştirildi.

TÜSİAD, SEDEFED ve Türkiye Demir Çelik Üreticileri Derneği işbirliği ile düzenlenen “Türkiye Sanayisine Sektörel Bakış: Demir-Çelik Sanayii” semineri 21 Mart 2012 günü İskenderun Ticaret ve Sanayi Odasında gerçekleştirildi.

Seminerde:

  • Demir çelik sanayisinin son on yılda yakaladığı tempolu büyüme performansı ile Türk imalat sanayisi açısından önemli bir noktaya ulaştığı,
  • Artan üretim kapasitesi ve ihracat potansiyeli ve birçok sektöre ara girdi sağlaması bakımından imalat sanayinin genel performansı için stratejik bir öneme sahip olduğu,
  • Demir çelik sektörünün  imalat sanayisinin yaklaşık % 8’ini oluşturduğunu ve Türkiye’nin son on yılda demir çelikte Çin’den sonra üretimini en fazla artıran ülke konumunu elde ettiği,
  • Gerçekleştirilen son yatırımlarla, Türkiye’nin en büyük çelik üretim merkezi haline gelmiş bulunduğu,
  • İskenderun bölgesindeki çelik sektörünün önemli miktarlarda ihracat da gerçekleştirdiği ve son dönemlerde devreye giren kapasitelerin de deneme üretimlerini tamamlamaları ile, 2012 yılında bölgenin çelik üretiminin 13 milyon mt seviyesine ulaşacağının tahmin edildiği

gibi endüstri adına gurur verici bilgiler paylaşılmış…

Da… Dünyanın bir başka coğrafyasından davulun sesi başka geliyor…

Steel Business Briefing, mükemmel bir zamanlamayla İskenderun’daki seminerden 24 saat önce bir haber yayınlıyor… Haber:

  • geçtiğimiz üç ay içerisinde,  beş ülkenin ABD’ne demir çelik ürünleri ihracat oranlarında aylık %126-391 arasında ortalama artış yaşandığını,
  • Demir Çelik İthal Kontrolü ve Analiz Ofisi’ne göre (Steel Import Monitoring and Analysis Office (SIMA), Türkiye’den ithal edilen tüm ürün kategorilerindeki artış oranının (ama özellikle inşaat demirinde), ithal hacmi bakımından ilk sıralarda yer aldığını,
  • Türkiye’nin ABD’ne toplam sevkiyatının, 54,958 ton/ay’dan 124,477 ton/ay’a yükselerek %126’lık artış gösterdiği; Türkiye’nin inşaat demiri ihracatının 16,947 ton/ay aylık ortalamadan 80,764 ton/ay’a yükselerek,  %376’lık artış gösterdiğini,
  • Ülkelere göre yüzde artışı açısından, sadece Japonya’nın sıcak haddelenmiş levha ihracat oranının (%391 artış ile 20,696 ton/ay) Türkiye’nin inşaat demiri ihracat oranının üzerinde olduğunu

ifade ediyor…

Her iki veri seti de doğru ise, ki örtüşüyorlar, bu bana ABD’den gelecek yeni bir damping iddiasının sesleri gibi geliyor…