Doğalgaz Sektör Araştırması

Rekabet Kurumu doğal gaz sektörüne ilişkin kapsamlı bir sektör araştırması yaptı.

Türkiye’de 2001 yılında yürürlüğe giren 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu ile bir taraftan elektrik piyasasında, diğer tarafta ise doğal gaz piyasasında bir serbestleşme süreci başladı.

Ürettiğimiz elektriğin yaklaşık % 46 oranında doğal gaz çevirim santrallarında üretildiği düşünüldüğünde, bu piyasalar arasında sıkı bir bağ olduğu, bu nedenle enerji sektöründe etkili bir reformdan beklenen sonuçların elde edilebilmesi için,  elektrik piyasaları ve doğal gaz  piyasalarının serbestleşme süreçlerinin birbirlerine olan etkileri dikkate alınarak yürütülmesi gerektiği kabul ediliyor.

Elektrik piyasasında üretim, iletim, dağıtım ve tedarik aşamalarının ayrıştırması tamamlandı. Üretim ve tedarik seviyelerinde çok sayıda özel şirket piyasaya girdi. Geciken özelleştirmelerin tamamlanmasıyla planlanan reformun önemli bir kısmı gerçekleştirilmiş olacak. Doğal gaz piyasasında ise 2001 yılından bu yana atılan adımlarla birlikte sektörde BOTAŞ yanında özel şirketler de faaliyette bulunmaya başladı. Ancak bu faaliyetler, bazı engeller nedeniyle belli bir seviyeyi henüz aşamadı. Doğal gaz piyasasının serbestleşmesinin önündeki bu engellerin kaldırılması adına kritik adımların atılması beklenen şu günlerde Rekabet Kurumu doğal gaz sektörüne ilişkin kapsamlı bir sektör araştırması yaptı.

Çalışmada, yapılan sektör araştırmasının asıl amacının rekabet hukuku uygulamalarından çok rekabet politikaları çerçevesinde görüş oluşturması olduğu vurgulanıyor. Bu amacı çalışmanın bütününde ve son bölümünde rekabet politikası önerileri başlığı altında getirdiği somut önerilerden de anlamak mümkün.

Toplam yedi bölümden oluşan çalışmada, enerji sektörü ve rekabet politikası, doğal gaz piyasaları ve rekabet politikası, Türkiye doğal gaz piyasalarının serbestleşme sürecinde sorun ve yöntem tespiti, bu süreçte öne çıkan hususlar, BOTAŞ’a ilişkin gerek davranışsal gerekse yapısal durumu konuları ele alınıyor ve çalışmaya rekabet politikası önerileri ile son veriliyor.

Çalışmada Türkiye doğal gaz piyasaları dört aşamalı evrim modeli kapsamında incelenmiş. Bu yöntem gelişimi, doğuş, büyüme, gelişme ve olgunlaşma olmak üzere 4 seviyede ele alıyor ve devletin rolü, talep yapısı, alt yapı ve toptan satış aşamalarının gösterdiği özelliklere göre ele alınan piyasayı konumlandırıyor. Sektör raporu Türkiye doğal gaz piyasasında devletin rolü, talep yapısı, alt yapı ve toptan satış aşamalarının gösterdiği özellikleri değerlendirerek, piyasanın büyüme aşamasında olduğu sonucuna varıyor. Bu noktada, 2001 yılında kabul edilen 4646 sayılı Kanun’un öngördüğü rejimin Türkiye’deki duruma uymayan bu nedenle de hayata geçirilmesi mümkün olmayan bir rejim olduğunu vurguluyor. Özetle gelişme ve olgunlaşma aşamasında olan bir piyasaya uygun olabilecek bir rejimin, doğuş ve büyüme aşamasında olan bir piyasaya biraz bol geleceğine, bunun ise etkin bir rekabet politikası olmadığına işaret ediliyor.

Çalışmada LNG ve depolama projelerinin ve altyapı yatırımlarının önemine vurgu yapılıyor. Bu şekilde kaynak çeşitlendirmesinin sağlanacağı, yeni girişimcilerin pazara girmelerine imkan sağlanacağı, boru hatlarıyla tedarik konusunda çeşitli sebeplerle yaşanabilecek krizlerin daha kolay atlatılabileceği vurgulanıyor.

Katılımcı sayısını artırmak için 4646 sayılı Kanun’daki kontrat devri yönteminin uygulanamadığını, bu nedenle bu yöntemin terk edilerek miktar devri yönteminin benimsenmesinin uygun olacağı vurgulanıyor. Bu yöntem kontrat devrinden farklı, BOTAŞ, ihracatçı ülke karşısında sözleşmenin tarafı olmaya devam ediyor, ancak gazın ulusal şebekeden itibaren belli miktarının ticaretini yapma hakkını yeni katılımcılara bırakıyor. Sözleşme devri yönteminde ihracatçıların isteksizliği, BOTAŞ’ın azalım gücünün azalmasının yaratacağı sıkıntılar dikkate alındığında bu tespitin yerinde olduğunu ve önerilen metodun daha pratik bir şekilde çalışabileceğini düşünüyoruz.

Çalışmada talep yapısı bakımından, tüketicilerin özellikle elektrik santrallerinden oluşan büyük tüketiciler ve hane halkının merkeze konduğu dağıtım şirketleri şeklinde ikiye ayrılarak ele alındığı görülüyor. Ayrıca elektrik santrallarının alıcı gücünün yaratacağı baskının önlenmesi için bunların gaz tedarikine yönelik bütünleşmeleri ve arz güvenliği bakımından da LNG ticaretinin önemine vurgu yapılıyor.

Hane halklarına yapılan satışlar bakımından ise, politik ve sosyal boyutların belli güçlükleri beraberinde getirdiği ancak doğru fiyatlandırmanın bu alanda rekabetin tesisinde önemli olduğu ifade ediliyor. Gerçekten de Türkiye’de hane halkına sağlanan gazın olması gerekenden düşük fiyatla sağlandığı, bunun ise piyasaya yeni girişlerin önünde bir engel oluşturması karşısında çalışmanın bu konuyu  da gündeme getirmiş olmasının isabetli olduğunu düşünüyoruz.
Doğal gaza olan bağımlılığın azaltılması için alternatif birincil enerji kaynakları olarak yerli kömür ve nükleer yatırımlarının önemi de çalışmada ele alınan hususlar arasında.

BOTAŞ’a ilişkin değerlendirmelerin yapıldığı bölümde, BOTAŞ’ın fiyatlandırma politikasının piyasa yapısına etkilerine değinilmiş. Bu noktada mevcut hukuki yapı itibariyle, BOTAŞ’ın davranışlarının devlet politikasının ürünü olması sebebiyle rekabet hukukunun kapsamı dışında kalacağı, ancak ticari bir teşebbüs haline dönüştürülmüş bir BOTAŞ’ın rekabet hukukunun konusuna girebileceği vurgulanmış. BOTAŞ’ın yeniden yapılandırılması için uygun metodun hangisi olacağı sorusuna ise, Türkiye’nin özellikleri dikkate alındığında mülkiyet ayrıştırmasına gidilmesinin doğru bir yol olmayacağı şeklinde yanıt verilmiş.

Çalışma, ilk aşamada yapılması gerekenler, 2018 yılına kadar yapılması gerekenler ve 2018-2023 yılına kadar yapılması gerekenler olmak üzere 3 aşamalı rekabet politikası önerileri ile son buluyor.

Sektör araştırmasının Rekabet Kurumu’nun internet sayfasında yayımlanmasının üzerinden çok geçmeden, 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Taslağı Kamuoyu ile paylaşıldı. Bu bakımdan Kurum’un yaptığı çalışmanın zamanlamasının son derece isabetli olduğunu, doğal gaz piyasalarını gelecekte nelerin beklediğini bilmek isteyenlere kanun taslağı ile birlikte sektör raporuna da göz atmalarını tavsiye ediyoruz. Çalışmaya buradan ulaşabilirsiniz.

ACTECON Quarterly Review Yeni Görseli ile Yayında

İlgililerle rekabet ve regülasyonlar konusunda güncel gelişmeleri paylaşmak üzere yayımlanan ACTECON Qarterly Review (AQR) ilgi görmeye devam ediyor.

ACTECON tarafından ilgililerle rekabet ve regülasyonlar konusunda güncel gelişmeleri paylaşmak üzere yayımlanan ACTECON Qarterly Review (AQR) büyük ilgi görmeye devam ediyor. AQR, ACTECON’un faaliyet gösterdiği alanlarla ilgili Türkiye’den rekabet hukuku, regülasyonlar ve temel hukuki haberlerin yer aldığı ve ücretsiz olarak internet üzerinden İngilizce yayınlanan üç aylık bir bültendir.

Peki, bu çalışmada neyi nerede bulabilirsiniz?

AQR yılın geride bırakılan her çeyreğinde, rekabet ve regülasyon dünyasında gerçekleşen önemli gelişmeleri ele alıyor ve bu şekilde rekabet ve regülasyon konusunda gündemi yakalamak isteyen takipçilerin gelişmeleri kolayca anımsamalarını sağlıyor.

Yayınlandığı ilk günden bu yana AQR’ye gösterilen ilgi, bizi yeni sayımızda okurları daha az yoracak bir görsel oluşturmaya teşvik etti.

Yeni görseliyle AQR 2012/2’ye buradan ulaşabilirsiniz.

Tabi AQR’nin bugüne kadar yayımlanan diğer tüm sayılarına da göz atmayı unutmayın.

ABD’de Dev Enerji Birleşmesi

ABD’nin en büyük elektrik şirketlerinden Duke Energy, Progress Energy’yi satın alarak ABD’nin elektrik hizmeti sunan en büyük şirketi haline geldi.

ABD’nin en büyük elektrik şirketlerinden Duke Energy, Progress Energy’yi satın alarak ABD’nin elektrik hizmeti sunan en büyük şirketi haline geldi. Birleşme işleminin tamamlandığı, Güney Carolina’nın onayından hemen sonra Duke Energy tarafından duyuruldu. İki teşebbüsün birleşmesi, 6 eyalette 7.1 milyon aboneye hizmet veren yeni bir şirket yarattı.

Yapılan açıklamaya göre, iki şirketin birleşmesiyle üretim sistemlerinin entegrasyonu sağlanarak önemli bir tasarruf sağlanmış olacak. Duke Energy’nin pik saatlerde üretim yapmak üzere depolama yapabilen pompaj depolamalı bir hidro elektrik santrali bulunuyor, ancak bu her zaman kullanılmıyor. Duke birleşme sonrası bu santralin etkinliğini artırmayı planlıyor.

Nedir bu pompaj depolamalı HES?

Dünyada yaygın olarak kullanılan Pompaj Depolamalı HES’lerde amaç elektrik  talebinin düşük olduğu zamanlarda ortaya çıkan düşük fiyatlı elektrik kullanılarak suyu yüksek bir rezervuarda depolamak ve daha sonra elektrik talebinin yüksek olduğu zamanlarda rezervuarda biriktirilen bu sudan elektrik talebini karşılamaktır. Pompaj depolamalı santralın alt ve üst olmak üzere iki rezervuarı bulunuyor; depolama için inşa edilecek üst rezervuarlar nehir, doğal göl, mevcut baraj rezervuarı veya deniz alt rezervuar olarak kullanılmak süretiyle de planlanabiliyor.

Enerjiyi depolamanın bir yolu olarak değerlendirilen bu sistemde, santraller, normal hidroelektrik santrallerde olduğu gibi nehir akımından etkilenmiyor, aksine, talebin az olduğu ve enerji üretimine gerek olmadığı durumlarda durdurulabiliyor. Bu HES’ler, rezervuarlarının büyüklüğüne ve işletme politikasına  göre günlük-haftalık veya sezonluk biriktirme yapabiliyor.

Ülkemizde bu sistemle çalışan bir HES henüz yok, ancak bu tip santrallerin ülkemize kazandırılması için çalışmalar yapıldığı biliniyor.

Duke Energy’nin hedefi de, sahip olduğu pompajlı HES sistemini bölgeler arasındaki fiyat farklılıklarını kullanarak bir avantaj sağlamak. Bu şekilde Duke Energy, Progress Energy’nin bölgesinden talebin düşük olduğu zamanda gelecek ucuz elektriği suyu bir rezervuara pompalamakta kullanıp, fiyatın yüksek olduğu saatte elektrik üreterek etkinlik artışı sağlayacak.

Birleşme sonrası Duke Energy ismi ile yola devam edilecek olan yeni yapıda, iki şirketin aynı görevi yapan organlarının birleşmesinin de bir tasarruf ve etkinlik artışı sağlaması umuluyor.

Ortaya çıkan bu yeni dev şirket sadece en büyük elektrik hizmet sağlayıcısı değil, aynı zamanda ABD’nin en büyük nükleer reaktör işletmecilerinden biri.

Duke Energy ilk birleşmesini 1992 yılında elektrik endüstrisinde 100 büyük şirket varken yapmış. Bugün ise bu sayının 53 olduğu ifade ediliyor.

Ülkemizde bugüne kadar lisans edinmek için yapılan devirleri gözledik. Ancak  üretim tesisi yatırımlarına ve hızlı büyümeye bakılacak olursa, yakın gelecekte sektörde operasyon halinde olan şirketlerden de irili ufaklı pek çok birleşme göreceğimizi düşünüyoruz.

Yenilenebilir Enerji Yönetimi ve Hukuku

Neden geleneksel metodlara alternatif arıyoruz? Ülkelerin bunu yapmasının iki önemli sebebi var.

Yenilenebilir enerji kaynaklarının, mevcut teknik ve ekonomik sorunlarının çözümlenmesi halinde 21. yüzyılın en önemli enerji kaynağı olacağı kabul ediliyor. Son yıllarda ortaya çıkan teknolojik gelişmeler, enerji üretiminde kullanılan geleneksel yöntemlerin kademeli olarak yerini yeni yöntemlere bırakacağına işaret ediyor.
Peki neden geleneksel metodlara alternatif arıyoruz? Ülkelerin bunu yapmasının iki önemli sebebi var;
  • Ellerindeki farklı birincil enerji kaynaklarını kullanarak enerjide dışa bağımlılıklarını azaltmak istiyorlar,
  • Birincil enerji olarak fosil yakıt kullanımının ortaya çıkardığı çevresel zararları azalmak istiyorlar.

Bu hedeflere ulaşabilmenin bir yolu olarak tüm dünyada gelişen yenilenebilir enerji kavramı ülkemizde de giderek daha fazla ilgi çekiyor. Yerli yabancı yatırımcılar ilgilerini bu alana çeviriyorlar. Bu da, her düzeyde donanımlı insan gücü ihtiyacını ön plana çıkarıyor.

İstanbul Institute ve Yıldız Teknik Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen “Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Yönetimi Sertifika Programı” 28 Nisan 2012 – 06 Mayıs 2012 tarihleri arasında yapıldı. Programın katılımcıları enerji sektörü çalışanları, orta ve üst düzey yöneticileri, ilgili alan mühendisleri ve hukukçular oldu. ACTECON ortaklarından ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ekonomi Hukuku Yüksek Lisans Programında “Enerji Hukuku ve Politikası” ile “Economic Regulation and Law” derslerini veren Şahin Ardıyok ile beraber hem programın dizaynında Istanbul Institute ile çalıştık hem de konuya ilişkin gerek pratik gerek akademik birikimimizi katılımcılarla paylaşmak üzere eğitmen kadrosunda yer aldık.

Konu enerji olunca pratik bilgi çok önemli, fakat bütünü görebilmek adına yeterli olduğu söylenemez. Ancak pratik birikim ile teori belli bir metodoloji ile birleştirildiğinde enerjiyi teknik, politik, iktisadi ve hukuki yönleriyle değerlendirebilme yeteneği gelişiyor. Aksi durumda pratik hayatta kiminle ne iş yaparsanız işin o kısmını görüyorsunuz. Gerçekten de enerji sektörünün içinde hukukçuluk yaptığınızda nerdeyse hergün birbirinden farklı süreçlere dahil oluyor ve böylece teknik kısmı kavrayabiliyorsunuz. Projecilerle günler süren sözleşme müzakerelerinde kahve tüketip sözleşme yazıyor, teknik şartname irdeliyorsunuz. Başka bir gün yeri geliyor bareti giyip şantiyeci oluyorsunuz. Gündeminizde proje finansmanı, alt işveren yönetimi gibi süreç yönetimleri olabileceği gibi yeni yayınlanan bir tarife metodolojisinin mantığını çözmek ya da TEİAŞ’ın geçtiği yeni bir uygulamanın getirdiklerini öngörmeye çalışmak olabiliyor. Hukuk eğitiminizle tam olarak anlamanız mümkün olmayan teknik düzenlemeleri analiz edebilmek için mühendis dostlarınızdan teknik dinleyip hukuk anlatıyorsunuz. Ticaretçiyle elektrik satışı yaparken dünürü küstürmeden kızı vermemenin yollarını arıyorsunuz. Bu ve buna benzer sektöre has süreçlerde mesai harcarken enerji hukukunun ve hukukçusunun tanımını yapmaya çalışıyorsunuz. Fili her gün farklı bir yerinden tutuyorsunuz fakat gözlerinizi açmadığınız sürece heybetini, biçimini, hantallığını, ahengini, rengini anlamanız mümkün değil. Bütünü görebilmenin yolu ise diğer tüm branşlarda olduğu gibi, sistemi bir bütün olarak anlatan yayınların yapılması eğitimlerin sunulması. Bu konuda enerji alanında yayın ve eğitim kısmında yolun başındayız diyebiliriz. Çünkü arz güvenliği kaygılarının, tabii kaynakların tükenmesi kaygılarının, çevresel etki kaygılarının başlaması ve bunların bir enerji politikası ve hukuku ihtiyacını doğurması çok da eski zamanlara uzanmıyor.

Doktora tezi araştırmam kapsamında Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde takip ettiğim enerji hukuku, çevre hukuku ve iklim değişikliği hukuku derslerindeki gözlemlerimden yola çıkarak çok dinamik bir yapısı olan konunun sadece Türkiye için değil, tüm dünya için gelişimini sürdürmekte olduğunu söyleyebilirim. Bu aşamada parçaları birleştirmeye, bütünü görmeye ve bu şekilde anlatmaya, bunu yapabilecek akademisyen ve uygulayıcılara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Akademik düsturu, çalışma adabı ve endüstriyi iktisadi ve politik açıdan analiz edebilen bir hukukçu olmasıyla örnek aldığım Şahin Ardıyok ile beraber bu ihtiyaca gücümüzün, birikimimizin yettiği ölçüde katkıda bulunabilmek arzusundayız.

Bunları paylaşmak üzere “Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Yönetimi Sertifika Programı” kapsamında çıktığımız sahnede ilk gün katılımcılara, enerji kavramı, elektrik endüstrisinin gelişimi, enerji-ekonomi ilişkisi, elektriğin hukuki niteliği, enerji hukukunun bileşenleri, elektrikte arz güvenliği, elektrik endüstrisinin deregülasyonunda öngörülen modeller ve Türkiye’nin deregülasyon sürecinde geçirdiği evreler gibi temel konuları anlattım.

Programın ikinci gününde ise Şahin Ardıyok Türk Elektrik mevzuatının öngördüğü hukuki yapıyı, üretim, iletim, dağıtım ve tedarik seviyelerindeki faaliyetleri hukuki ve iktisadi analizlerle katılımcılara aktardı. Arada sözü bana bıraktı ve yenilenebilir politikasıyla etkileşim içerisinde olması sebebiyle nükleer enerjinden konuştuk.

Ardından Program, OMV Enerji’den Mine ARTUĞ’un anlattığı Çevre Etki Değerlendirmesi süreci ile devam etti. İkinci haftanın ilk gününde iklim değişikliği ve emisyon ticareti başlıklarıyla yeniden kürsüdeydim. Bu alanda ziyaretçi doktora adayı olarak Columbia Üniversitesi İklim Değişikliği Merkezi’nde  (Columbia University Center for Climate Change) yaptığım araştırmalarda ve katıldığım onlarca seminerde edindiğim birikimi katılımcılarla paylaştım.

Programın devamında Evren Aksakoğlu, Yenilenebilir Enerji mevzuatına ilişkin bilgiler verdi. Katılımcılar, ikinci haftanın ikinci gününde, Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü’nden Erdal ÇALIKOĞLU’nun, Enerji verimliliğine ilişkin birikimini dinleme fırsatı buldular. Program için Ankara’dan gelen diğer bir isim, yenilenebilir yakıtlar konusunda bilgi aktarmak üzere ODTÜ’den Prof. Dr. Göksel DEMİRER idi. Programın devamında katılımcılara Uğur ALTAYLI tarafından Elektrik Piyasaları ve Ticaret,  İbrahim ERDEN tarafından Rüzgar-Güneş ve Diğer Yenilenebilir Kaynaklar, Erman ÇAKAL tarafından Hidro Elektrik Hasan Basri ÇETİNKAYA tarafından İletim ve Smart Grid başlıkları altında eğitimler verildi. Bu sayede katılımcılar yenilenebilir enerjinin farklı boyutlarını sektörün içerisinden gelen isimlerden dinlediler.

Bu gibi programları, katılımcıların hem kamundan hem de özel sektörden eğitmenleri dinleme şansı bulmaları bakımından son derece yararlı buluyorum.

Rekabet Raporu’nda Elektrik Piyasası

Rapor’u ilk olarak, elektrik piyasası yönüyle ele alalım.

Rekabet Kurumu tarafından yayımlanan 2012 Rekabet Raporu’ndan (Rapor) bahsetmiştik. Rapor’u ilk olarak, elektrik piyasası yönüyle ele alalım.

Rapor’un giriş bölümünde, sektörel düzenlemelerin yoğun olduğu piyasa ve endüstrilerin ele alındığı ifade ediliyor. Bu doğrultuda yoğun sektörel düzenlemelere tabi olan elektrik piyasası ilk sırada yerini buluyor. Rapor’daki yeri ve önemi nedeniyle bu piyasa, rapora ilişkin görüşlerimize yer vereceğimiz yazılarımızın ilki oldu.

Genel bilgiler, piyasaya ilişkin düzenlemeler, rekabet sorunları, değerlendirme ve öneriler olmak üzere dört ana başlık altında kaleme alınmış olan Rapor’un;

Genel Bilgiler başlıklı birinci bölümünde,

 Elektrik piyasasının içinden geçmekte olduğu reform sürecine değinilmiş, reform öncesi dönemdeki dikey bütünleşik yapının etkinsizliklerinin altı çizilmiş, bunun giderilmesi için rekabetçi bir yapıya geçilmesi yönünde bir politika tercihi yapılmış olduğu vurgulanmış.

Rekabetin tesisiyle birlikte tedarikçilerin, ürettikleri, ithal ettikleri ya da satınaldıkları elektriği toptan satış piyasalarında rekabetçi koşullarla satabilmeleri; dağıtım ve perakende satış şirketlerinin ise, elektriğin en ekonomik kaynaktan alımına yönelik seçenekleri karşılaştırma imkânına kavuşmalarıyla tahsis etkinliğinin sağlanmasının beklendiği ifade ediliyor. Elektriğin daha düşük maliyetle arzına yönelik yarış sonucunda, ülke kaynaklarının etkin şekilde kullanılması ve üretimde etkinlik yaratılması da nihai hedefler arasında.

Rapor’un Piyasaya İlişkin Düzenlemeler başlıklı ikinci bölümünde,

Piyasanın arz tarafını etkileyen elektrik üretim ve toptan satış faaliyetlerine ilişkin yasal kısıtlara değinilmiş, 4628 sayılı Kanun’un üretim ve toptan satış faaliyetlerine ilişkin olarak getirdiği, % 20 ve % 10  sınırlarından bahsedilmiş.

Elektrik piyasasının ekonomik regülasyonlara da tabi olduğu, doğal tekel niteliği göstermeleri sebebiyle iletim ve dağıtım faaliyetlerindeki tarifelerin maliyet esaslı olarak Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından düzenlenmekte olduğu ifade ediliyor. Fiyat regülasyonunun amacının doğal tekel niteliğindeki şebeke faaliyetleri bakımından, eşit ve adil fiyatlar ve koşullar çerçevesinde üçüncü̈ kişilerin şebekeye erişiminin sağlanması olduğunun da altı çiziliyor. Serbest olmayan tüketicilere yapılan elektrik satışları bakımından geçerli olan perakende satış fiyatlarının regüle edilmesinin amacının, sağlayıcı değiştirme serbestisine sahip bulunmayan tüketicilerin, rekabetin bulunduğu durumda geçerli olacak fiyatlara yakın fiyatlar üzerinden hizmet alabilmesini sağlamak olduğu belirtiliyor.

Dağıtım şirketlerinin, işletme hakkına sahip oldukları şebekelerden doğan avantajlarını üretim ya da perakende satış pazarlarında rekabeti engelleyecek şekilde kullanıp kullanmadıklarının daha kolay tespit edilmesine yönelik olarak dağıtım şirketlerinin, üretim ve perakende satış faaliyetlerini 2013 yılından itibaren ayrı tüzel kişilikler altında yürütecek olmaları da piyasaya yönelik düzenlemeler altında vurgulanan hususlardan olmuş.

Raporda üzerinde durulan en önemli hususlardan biri olarak, elektrik piyasasının içinde bulunduğu serbestleşme, özelleştirme ve rekabete açılma surecinde,

  • 4628 sayılı Kanun ile kendisine verilen görev ve yetkiler çerçevesinde, rekabetçi bir elektrik piyasasının oluşturulmasını sağlama sorumluluğunu taşıyan EPDK ile
  • tüm mal ve hizmet piyasalarında rekabetin sağlanması ve korunması konusunda görevli ve yetkili Rekabet Kurumu’nun üstlendikleri rollerin ve bu otoriteler arasındaki ahengin sağlanmasının önemine işaret ediliyor.

İki kurumun sahip olduğu benzer, birbirini tamamlayan, bazen de örtüşen yetki ve etki alanları, kurumlar arası işbirliğini gerekli kılmakta olduğu; bu doğrultuda Rekabet Kurumu bünyesinde, EPDK ile nasıl bir işbirliği, bilgi paylaşımı ve koordinasyon mekanizması oluşturulabileceğine ilişkin olarak bir çalışma yürütüldüğü söyleniyor. Rekabet Kurumu’nun meseleye bu bilinçle yaklaşması ortaya çıkabilecek bilgi asimetrisinin giderilmesinde, forum shopping’in bertaraf edilmesinde ve görev konusunda ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların önlenmesinde son derece önemli.

 Rapor’un Rekabet Sorunları başlıklı üçüncü bölümünde,

 Piyasanın serbestleşme sürecinde, içinde bulunduğumuz aşamada ön plana çıkan hususlar

  • dağıtım ve üretim özelleştirmeleri,
  • doğal tekel niteliğindeki iletim ve dağıtım faaliyetlerinin ayrıştırılması,
  • tüketicilerin sağlayıcılarını seçme imkanına kavuşması
  • ve EPDK ile Rekabet Kurumu arasındaki ilişkiler olduğu ifade ediliyor.

Bu kapsamda Rekabet Kurumu’nun özelleştirmeler bakımından gerek ön bildirim gerekse nihai devir aşamasında verdiği görüş ve kararlarda, özelleştirmeler sonrasında özel bir teşebbüsün hâkim duruma geçmesi,  tüketicilerin sağlayıcılarını seçebilmeleri, ayrıştırma gibi hususların dikkate alınması suretiyle sektöre önemli katkılar yapmış olduğu vurgulanıyor.  Bu hususları somutlaştırmak adına TEDAŞ Kararı (1998), TEDAŞ Görüşü̈ (2005),  Dağıtım Özelleştirme Kararlarının öne çıkan özellikleri ve piyasanın serbestleşme sürecine etkileri hatırlatılıyor.

Bu görüş ve kararlar doğrultusunda atılan yasal adımlar sonucunda, dağıtım şirketlerinin, 01.01.2013 tarihinden itibaren üretim ve perakende satış faaliyetlerini ayrı tüzel kişilikler altında göstermelerinin yükümlülük haline geldiğine yer verilmiş. Buna ek olarak elektrik piyasası mevzuatında dağıtım faaliyeti bakımından benimsenen hukuki ayrıştırma yönteminin etkinliğinin sağlanabilmesi bakımından, uygulamanın tüzel kişilik ayrıştırmasından ibaret kalmaması; ilgili mevzuatta, fonksiyonel ayrıştırmayı içeren detaylı ikincil düzenlemelerin yapılması ve ayrıştırma uygulamalarının etkin bir denetime tabi tutulması gerektiği vurgulanıyor.

Raporda belirtilen diğer bir nokta, 4628 Sayılı Kanun gereği serbest tüketici limitinin her yıl kademeli olarak indirilmesinin tüketicilerin tedarikçilerini seçmelerinde tek başına yeterli olmayacağı, tüketicilerin tedarikçilerini fiilen ne ölçüde değiştirebildiklerinin, bir başka deyişle tüketicilerin önünde ne tür geçiş maliyetleri (switching costs) bulunduğunun da analiz edilmesinin zorunlu olduğu. Bu maliyetlerin işlem maliyetleri, araştırma maliyetleri, sözleşmeden doğan maliyetler ve psikolojik maliyetlerden oluştuğu, müşteri portföyünün yerleşik dağıtım şirketlerine belirli bir pazar gücü̈ sağladığı, serbest tüketici limitinin sıfıra indirildiği ve tüm tüketicilerin sağlayıcısını seçme serbestisine kavuştuğu durumda dahi, sağlayıcı değiştirmenin önündeki maliyetler nedeniyle, tüketicilerin fiilen serbest olmasının mümkün olamayabileceği vurgulanmış. Ayrıca 2010 yılı itibariyle rakamsal olarak piyasanın yaklaşık %63,3 oranında teorik açıklığa sahip olduğu halde, fiili piyasa açıklık oranının %17’de kaldığına işaret edilmiş ve piyasa açıklığının fiilen artırılabilmesi bakımından sektörel düzenlemelerle anılan geçiş maliyetlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik önlemlerin alınması gerektiği konusunda yol gösterilmiş. Ek olarak da, bu konuda tüketicilerin rekabet bilinci kazanmalarına yönelik olarak yapılacak çalışmaların önemine değinilmiş.

Rapor’un Değerlendirme ve öneriler başlıklı son bölümünde,

  • Elektrik özelleştirmeleri sürecinde, rekabetçi bir piyasa tasarımının sağlanmasının anahedef olarak kabul edilmesi,
  • Doğal tekel niteliğindeki iletim ve dağıtım faaliyetlerinin, rekabete açık piyasafaaliyetlerinden ayrıştırılmasına yönelik etkili düzenlemelerin yapılması,
  • Hane halkına yapılan satışlar da dâhil olmak üzere, perakende satış seviyesinde rekabetçi bir yapının oluşmasını temin etmek amacıyla, geçiş maliyetlerini azaltmayayönelik önlemlerin alınması,
  • Özellikle hane halkına yapılan satışlarda, rekabetçi bir perakende satış piyasası oluşturma hedefi kapsamında, tüketicilerin rekabet kültürü̈ ve bilincini artırmaya yönelik çalışmalara önem verilmesi,
  • Serbestleşme ve rekabetçi yapının oluşturulması sürecinin daha etkin ve etkili bir şekilde sürdürülebilmesi bakımından, Rekabet Kurumu ile EPDK arasındaki işbirliği vekoordinasyonun geliştirilmesi

hususlarının elektrik piyasasında rekabetin artırılabilmesi bakımından önem taşıdığı sonucuna ulaşıldığı ifade edilmiş.

Rapor’da dikey ayrıştırma, son kullanıcıların tedarikçilerini seçme imkanının hem yasal hem fiilen mümkün kılınması, doğal tekel konumundaki dağıtım ve iletimde etkili düzenlemeler yapılması, EPDK ile Rekabet Kurumu koordinasyonunun özellikle altının çizilmiş olması geleceğe yönelik önemli sinyaller olarak değerlendirilmelidir. Yapılan bu vurgulardan, Rekabet Kurumu’nun elektrik piyasasına ilişkin olarak EPDK’yı tek yetkili olarak değerlendirmediği, piyasasında rekabet ortamının tesisi ve güvenle işlemesi için gerekli olması halinde Kanun’un verdiği görev ve yetkiler çerçevesinde harekete geçebileceği anlaşılıyor. Rekabet Kurumu bu konuda EPDK ile koordinasyonun önemini vurguluyor ve Kurum’un bu konuda adımlar atmakta olduğunu belirtiyor. Rekabet Kurumu’nun bu yaklaşımının EPDK tarafından da benimsenmesi ve desteklenmesinin kurumlar arası tam bir koordinasyon ortamının tesis edilmesi bakımından son derece önemli olduğu düşüncesindeyiz.

Elektrikte Denetim de Özelleşti!

Dağıtım şirketleri, üretim tesisleri derken elektrik piyasasında yapılacak denetimler de özelleşti.

Dağıtım şirketleri, üretim tesisleri derken elektrik piyasasında yapılacak denetimler de özelleşti.

12 Ekim 2011 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren ”Elektrik Piyasasında Faaliyet Gösteren Üretim ve Dağıtım Şirketlerinin Lisansları Kapsamındaki Faaliyetlerinin Denetlenmesine İlişkin Yönetmelik” ile EPDK’dan elektrik üretim veya dağıtım lisansı alan şirketlerin lisansları kapsamındaki tüm faaliyetlerinin denetiminin Kurum adına denetim şirketleri tarafından incelenmesi ve denetlenmesine ilişkin usul ve esaslar belirlendi.

Yönetmelik neler getiriyor?

Yönetmelik kısaca EPDK’nın denetim yetkisini özel şirket elemanlarına bırakabilmesine olanak tanıyor. Kurumun, aynı kapsamda yapılacak denetimleri Kurum uzman ve uzman yardımcıları vasıtasıyla yapmasına ilişkin yetkileri de saklı kalacak.

Denetimin Kapsamı

EPDK’dan Yönetmelik’te belirlenen esaslar doğrultusunda yetki alan denetim şirketleri, lisans sahibi dağıtım veya üretim şirketlerinin, iş ve işlemleri ile ilgili olarak;

–       Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun ve elektrik piyasasına ilişkin kanun, yönetmelik, tebliğ, genelge ve Kurul kararları ile ilgili tüzel kişilerin sahip olduğu lisans veya lisanslarına uygun olup olmadığı,

–       Elektrik dağıtım tesislerinin kapasitelerinin arttırılması, genişletilmesi, iyileştirilmesi ve yenilenmesi amacıyla yapılan yatırımların Kurum tarafından onaylanan yatırım planlarına uygun olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği,

–       Dağıtım şirketlerince yapılan yapım işleri ile mal ve hizmet alım ve satışlarının, eşitlik, şeffaflık ve rekabet koşullarında yapılıp yapılmadığının ve/veya alım veya satış fiyatlarının piyasa koşullarında oluşan fiyat, ücret veya bedellerden belirgin olarak farklı olup olmadığı,

–       Dağıtım şirketlerinin 10/7/2009 tarihli ve 27284 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Aydınlatma Yönetmeliği yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği,

–       Üretim şirketlerinin arz güvenliğini veya piyasa işleyişini olumsuz yönde etkileyecek fiillerde bulunup bulunmadığı,

–       Üretim şirketlerinin tesis tamamlanma tarihine kadar gerçekleştirdikleri faaliyetlere ilişkin ilgili mevzuat kapsamında Kuruma sundukları ilerleme raporlarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığı.

–       Ve bunların dışında Kurum tarafından belirlenecek ve Yönetmelik kapsamı dahilinde olan diğer hususlar hakkında

inceleme ve denetim yapabilecekler.

Denetim Şirketleri, denetlenen şirketi bu konularda, Kurum tarafından gerekli görülen her türlü belge ve iddiaları değerlendirerek inceleme yaparak rapor hazırlayacak, gereğinde fotoğraf ve dijital video çekimleri yapıp bunları Kurum’a sunacaklar.

Elektrikte Serbest Tüketici Pazarı Büyüdü

EPDK, serbest tüketici limitini düşürmeye devam ediyor.

EPDK, serbest tüketici limitini düşürmeye devam ediyor.

Öncelikle serbest tüketicilerin elektrik kullanımı hakkında kısa bir hatırlatma yapmak gerekirse, yıllık tüketimi Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun belirlediği miktardan daha fazla olan gerçek ve tüzel kişiler serbest tüketici olarak kabul ediliyorlar. Serbest tüketici olmanın sağladığı avantaj, kişilerin elektriklerini dağıtım şirketinden almak zorunda olmamaları. Yani seçecekleri bir tedarikçi ile ikili anlaşma yaparak elektriklerini bu anlaşmada belirlenen şartlarla temin edebilme haklarının olması. Bu şekilde serbest tüketiciler rekabet halinde olan tedarikçilerden kendilerine en avantajlı fiyatı sunanla ikili anlaşma yapabiliyorlar.

Fiyat ise serbest tüketicinin anlaştığı tedarikçin tarife üzerinden belli bir oranda indirim yapma garantisi vermesiyle ortaya çıkıyor. Bu indirim oranı, tedarikçiler tarafından serbest tüketicinin elektrik tüketimi (tüketim miktarı, tüketimin yoğunlaştığı saatler) incelenerek belirleniyor. Böylece serbest tüketiciler, sözleşmenin yürürlüğe girdiği günden itibaren, mevcut tarifeye sözleşmede belirlenen indirim oranı uygulanarak hesaplanan fiyattan elektrik alabiliyor.

Serbest tüketici limitinin önceki yıllarda çok yüksek olması sebebiyle sadece çok yüksek tüketimi olan kullanıcılar serbest tüketici olabilmekteydi. Limitin kademeli olarak aşağı düşmesiyle birlikte serbest tüketici pazarı da giderek büyüdü ve sonunda sokakta elektrik şirketlerinin serbest tüketicileri kendileriyle ikili anlaşma yapmaya davet eden ilanlarını dahi görmeye başladık.

Bu gelişmelerin sebebi, elektrik piyasasını rekabetçi bir yapıya kavuşturmayı sağlamaya yönelik olarak devlet tarafından atılan adımlar. Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi de bu politikanın ürünü. Strateji Belgesine göre, 2015 yılına kadar serbest tüketici limiti sıfırlanarak tüm tüketicilerin serbest tüketici olması sağlanacak. Bu doğrultuda EPDK serbest tüketici limitini her yıl daha aşağı çekiyor. 26 Ocakta aldığı kararıyla da bunu sürdürdü ve 2011 yılında yıllık 30 bin kilovatsaat olan serbest tüketici limitini 2012 yılı için 25 bin kilovatsaate indirdi.

 Bu indirim ne işe yarayacak?

Yeni kararla yıllık elektrik tüketimi 25 bin kWh’nın üzerinde olan 400 bine yakın potansiyel abonenin ikili anlaşmalarla elektrik almasına fırsat doğdu.

Bu kararla daha önce limit yüksek olduğundan serbest tüketici olamayan birçok KOBİ, ticarethane, fabrika ve site tüketimleri limiti aşacağından serbest tüketici olarak elektrik üreticileriyle pazarlık yapabilecek ve elektriklerini daha ucuza temin edebilecekler.

Limitin bu şekilde düşmesiyle bir kez daha büyüyen serbest tüketici pazarından daha fazla pay almak isteyen elektrik üreticileri ve toptan satış şirketleri de AVM’ler, plazalar, oteller, marketler, mağazalar, hastaneler ve siteleri müşteri portföylerine katabilmek için yarışıyorlar.

Strateji belgesine göre 2015 yılına kadar limitin kademeli olarak aşağı çekilip sıfırlanması gerekiyor. Yani 2015 yılından itibaren tüm kullanıcılar herhangi bir tüketim limiti olmaksızın kendi tedarikçilerini seçebilecekler. Bu şekilde özellikle son 3-4 yıldır rekabetin giderek yoğunlaştığı elektrik pazarı yepyeni bir görünüme kavuşacak.

Türkiye Emisyon Ticareti Piyasasının Altyapısını Hazırlıyor

Kyoto Protokolü’nün öngördüğü mekanizmalar.

İnsan faaliyetleri sebebiyle atmosferde biriken sera gazlarının küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine sebep olduğu bilimsel olarak kabul ediliyor. Sanayi devrimi sonrasında artan enerji ihtiyacının karşılanmasında fosil yakıtların büyük yer tutması ise sorunun en önemli sebebi. Konuya şüpheci yaklaşanlar olsa da, sera gazı salımının biran önce azaltılması gerektiği konusunda mutabakat oluşmuş durumda. Bu durum, nüfus artışı ve teknolojik gelişmeler nedeniyle dünyanın enerji ihtiyacının sürekli artması karşısında insanlık için ikilem yaratıyor. Yenilenebilir enerji üretiminde fosil yakıtlara olan bağımlılığı azaltacak ümit verici ilerlemeler kaydedilse de, bunlar bağımlılığı kısa vadede ortadan kaldıracak düzeyde değil.

1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve 1997 yılında imzalanıp 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü konuya ilişkin temel uluslararası metinler konumunda.

Kyoto Protokolü atmosferdeki sera gazlarının azaltılmasına yönelik sayısal hedefler getirmesi ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesini sağlayacak mekanizmaları somutlaştıran ilk belge olması bakımından çok önemli. Protokol’de sanayileşmiş ülkelerin emisyonlarını 2008-2012 arasında 1990 yılına göre en az %5 oranında azaltacakları öngörülüyor. Diğer ülkeler için ise azaltım taahhüdü bulunmuyor. Bu şekilde gelişmiş ülkeler ile diğer ülkeler arasında bir adalet sağlanması hedeflense de, sadece gelişmiş ülkelerin taahhütleriyle iklim değişikliği ile mücadelede gerçek bir çözüme ulaşılmasının mümkün olmayacağı ileri sürülerek Protokol eleştiriliyor.

Kyoto Protokolü atmosfere bırakılan sera gazı miktarının azaltılmasını ekonomik ve etkin bir şekilde azaltarak sürdürülebilir kalkınmayı sağlama amacına yönelik olarak üç temel mekanizma öngörüyor;

  1. Ortak Yürütme Mekanizması,
  2. Temiz Kalkınma Mekanizması,
  3. Emisyon Ticareti Sistemi.

Gerek gelişmişlik düzeyi gerekse gelişme hızı bakımından Türkiye ile benzerlik gösteren ülkeler, uygulanmaya başladığından bu yana temiz kalkınma mekanizması yoluyla önemli ölçüde teknoloji ve finansman sağlıyor.Türkiye ise, Protokol’deki konumu sebebiyle , temiz kalkınma mekanizması işlemlerine ve ortak yürütme işlemlerine taraf olamıyor ve bu mekanizmanın avantajlarından yararlanamıyor.

Türkiye’deki emisyon ticareti işlemleri ise Türkiye’nin Protokol’de sayısal azaltım taahhüdü bulunmadığından gönüllü işlemlerle sınırlı kaldı. Özetle Türkiye Kyoto Protokolü’nün 2008-2012 yıllarını kapsayan taahhüt döneminde, emisyonlarını azaltmakla yükümlü olan ya da olmayan ülkelerin yararlandığı esneklik mekanizmalarından yararlanamadı.

Yakın gelecekte Türkiyeyi neler bekliyor?

Türkiye’nin ne zaman ve ne ölçüde sayısal azaltım taahhüdüne gireceği belirsiz. Ancak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı, Türkiye’nin bu konuda önemli hedefler belirlemiş olduğunu ortaya koyuyor. Eylem Planındaki hedefler arasında şunlar yer alıyor:

  • Mali kaynaklarda ve istihdamda artış sağlamasına yönelik olarak 2013 yılına kadar mevcut ve yeni küresel ve bölgesel karbon pazarlarına Türkiye’nin en avantajlı şekilde katılımının sağlanmasına yönelik müzakerelerin yürütülmesi,
  •  2015 yılına kadar Türkiye’de karbon piyasasının kurulmasına yönelik çalışmaların yapılması.

Emisyon ticareti ya da karbon ticareti nedir?

Yakın gelecekte ülkemizde adını sıkça duyacağımız bu sistem, bazı çevrelerce iklim değişikliği ile mücadelede en önemli araçlardan biri olarak kabul ediliyor. İsminden başlayalım. Karbon ticareti ismi yanıltmasın. Azaltılmaya çalışılan tek sera gazı karbon değil. Ancak işlemlerde kolaylık sağlamak için diğer gazlar belirlenen çarpanları doğrultusunda karbon eşitlerine göre işlem görüyorlar.

Karbon ticareti süreci bir ülkenin uluslararası anlaşmadan kaynaklanan taahhüdü ya da kendi aldığı kararlar gereği ülkede salınan emisyonlara sınır getirmesiyle başlıyor. Devlet bu hedefi gerçekleştirebilmek için belirli sektörlere bağlayıcı emisyon eşikleri getiriyor ve bu eşiğin altında emisyon salma hakkının alınıp satıldığı bir piyasa mekanizması oluşturuluyor.

 Bir örnekle açıklamak gerekirse;

Küçük bir ülkede biri rüzgardan (Rüzgar A.Ş.) biri kömürden (Kömür A.Ş.) elektrik üretimi yapan iki elektrik üretim şirketi olsun. Ülkenin enerji arzının tamamını bu iki şirketin yarı yarıya karşıladığını varsayalım. Devlet toplam emisyonlarını azaltabilmek için enerji sektörüne emisyon sınırlaması getirsin ve 1 MW elektrik üretimi için salınabilecek karbon miktarını 1 birim olarak belirlesin. Kömür A.Ş. kullandığı teknoloji ve kömür cinsi gereği 1 MW elektrik üretmek için 2 birim karbon salarken, Rüzgar A.S. 0 karbon ile üretim yapıyor. Bu durumda Kömür A.Ş emisyonunu azaltacak yeni bir teknoloji geliştirmediği sürece, üretimini belli bir noktada durdurmak zorunda kalacaktır. Ancak bu durum devletin milli menfaatlerini, enerji güvenliğini, istihdamını ve ekonomisini tehlikeye atabileceğinden, devlet tarafından arzu edilmez. Ayrıca ülke enerjisinin diğer yarısını karşılayan Rüzgar A.Ş. zaten 0 emisyon ile üretim yaptığından, Kömür A.Ş. üretimini durdurmasa da iki santralin ortalaması 1 MW için 1 birim karbon olur ve ülkenin o yılki hedefine ulaşılır. Bu durumda devlet Kömür A.Ş’yi durdurmak yerine, Kömür A.Ş.’nin Rüzgar A.Ş.’nin emisyon hakkını satın alarak üretime devam etmesine imkan sağlar.

İşte Kömür A.Ş.’nin Rüzgar A.Ş.’den emisyon hakkını satın alıp üretimine devam edebilmesine imkan veren bu sisteme emisyon ticareti deniyor.

Teorik olarak bu sistemde tüm taraflar kazançlı:

  • Alıcı konumunda bulunan şirket: Satıcıya bir bedel ödese de üretimi durdurmanın daha maliyetli sonuçlarından kurtuluyor.
  • Satıcı konumunda bulunan şirket: Geliştirdiği yenilenebilir enerji projesinin finansmanına bir kaynak yaratarak, yatırımın geri dönüş süresini kısaltıp ortalama karlılığı artırıyor.
  • Devlet: Belirlediği eşik aşılmadan ve üretim de durmadan enerji üretilmiş olacağından kazançlı. Taahhüt ettiği sınırı aşmadığından atmosferdeki sera gazı oranı da kontrol altına alınmış oluyor. Diğer yandan milli bir kaynak olarak kömürün enerji üretiminde değerlendirilmesine devam edilmiş, santralin durmasının ekonomi ve istihdam üzerinde yaratacağı olumsuz etkilerden kaçınmış oluyor. Ayrıca alıcı satıcıya bir bedel ödediğinden, yeni projeler için bir tür teşvik sistemi yaratılmış oluyor.

Devlet, belirlediği eşiği belirli dönemlerde daha aşağıya çekecek ve her sene daha az sera gazı salınacaktır.Enerji üretiminden örnek verdim, ancak sistem sadece enerji üretimi ile sınırlı değil. Devletin belirleyeceği diğer sektörlerde de aynı sistem uygulanabilir. Bu şekilde tüm süreçlerde düşük emisyonla üretim yapılmasının yolları aranır, bu konuda Ar-Ge faaliyetleri artar, nihayetinde sistem teknolojik gelişmeye katkı sağlar.

Sisteme getirilen eleştiriler özellikle ölçümlemeden kaynaklanan teknik zorlukların, regülasyon eksikliklerinin ve potansiyel kötü niyetli girişimlerin teorideki bu avantajların pratiğe yansımasını önleyeceği yönünde. Hatta sera gazlarını azaltmak için geliştirilen bu sistemin kötü uygulanması durumunda atmosferin daha fazla kirletilmesine yol açabileceği ifade ediliyor.

Uluslararası modeller karşısında Türkiyenin durumu

Eylem Planı hedefleri doğrultusunda Türkiye’de kurulması hedeflenen karbon piyasaları için diğer ülke modelleri ve burada edinilen deneyimler önemli bir birikim teşkil ediyor. Türkiye’de bugüne kadar gerçekleştirilen gönüllü işlemler de bu konuda bir birikim. Yakından izlediğimiz AB dünyanın en geniş çaplı Emisyon Ticareti Sistemi’ni kurmuş durumda. ABD’de federal bir program mevcut olmasa da bölgesel karbon piyasaları faaliyet göstermekte. Bundan başka Japonya, Kanada, Avustralya ve daha bir çok ülkede emisyon ticareti sistemi uygulanmakta. Bu piyasalarda oluşan birikim gerek model belirlenmesinde gerekse belirlenen modelin regüle edilmesinde Türkiye için avantaj oluşturuyor.

Sistemin küresel bir sorunla mücadele adına ortaya çıktığı gerçeği düşünüldüğünde, ileride dünyanın çeşitli yerlerinde amacına uygun faaliyet gösteren bölgesel ve ulusal emisyon ticareti sistemlerinin birbirine entegre edilmesi sürpriz olmaz. Bu anlamda Türkiye’nin önündeki modellerden edineceği deneyimlerle kuracağı, nihai amaca uygun şekilde regüle edip işleteceği bir emisyon ticareti sistemi de AB Emisyon Ticareti Sistemine ya da başka sistemlere entegre olabilir. Böylelikle Türkiye büyüyen ekonomisi, finans merkezi olma hedefi ve bölgedeki konumu doğrultusunda belki de dünyanın en önemli emisyon piyasalarından birine ev sahipliği yapabilir.