AB Komisyonu’nun e-ticaret sektör araştırmasına dair ön raporu

Emin Köksal, e-ticaret hakkındaki ön raporda yer alan tespitleri özetliyor.

AB Komisyonu, 6 Mayıs 2015’te Dijital Tek Pazar Stratejisi’nin bir parçası olarak e-ticaret sektör araştırmasını başlatmıştı. 15 Eylül 2016’da da bu sektör araştırmasının başlangıç bulgularına dair Ön Raporu’nu sundu. Raporun açıklandığı gün Komisyon’un Rekabet Temsilcisi Margrethe Vestager, yaptığı açıklamada bir yandan şirketlerin online satış stratejilerini belirleme özgürlüğü olduğunu söylerken, öte yandan da rekabet otoritelerinin bu stratejilerin rekabet hukukuna uygun olup olmadığını kontrol etmesi gerekliliğine işaret etti. Vestager ayrıca, şirketlerin dağıtım anlaşmalarını gözden geçirirken Raporu dikkate almalarını istedi.

european_union_cross_border_sales-680x307Rapor, sektör araştırmasından elde edilen bilgiler ışığında hem pazarlardaki eğilimleri ortaya koyuyor hem de olası rekabet ihlali endişelerine dikkat çekiyor. Komisyon, bu Rapor ile ortaya çıkarılan veriler temelinde paydaşlar ile bir görüş alışverişi ortamını da tetiklemeyi hedefliyor. Hali hazırda, paydaşlara rapordaki bulgulara dair görüşlerini belirtmek üzere iki ay gibi bir süre tanıyor.

Sektör araştırması süresince Komisyon, online tüketici ürünü ve dijital içerik pazarlarında faaliyet gösteren 1.800’den fazla şirket ile temasa geçip, 8.000’den fazla dağıtım sözleşmesini incelemiş. Bulgular e-ticaretin, özellikle yarattığı şeffaflık ile fiyat rekabetini güçlendirdiğini ve tüketicilerin seçeneklerini arttırıp kendileri için en iyi teklifleri bulmalarına yardımcı olduğunu ortaya koyuyor. Beklendiği gibi Rapor, rekabeti kısıtlama potansiyeli olan bazı uygulamaları da dikkat çekiyor.

Tüketici ürünlerinin online satışı konusunda, perakendeciler arasındaki rekabet için fiyatın temel parametre olduğu söylenirken, üreticiler açısından temel parametrelerin ürünün kalitesi ve marka imajı olduğu belirtiliyor. Bu sebeple üreticiler ürünlerinin dağıtımını ve markalarının konumunu kontrol edebilecekleri uygulamaları adapte etmeye çalışıyorlar. Satışların sadece izin verilen satıcılar tarafından satılması prensibine dayanan seçici dağıtım sistemleri ise, Rapor’da önemli bir yer tutuyor. Buna ek olarak, üreticilerin sözleşmeye dayalı diğer başka kısıtlamaları da artan bir şekilde dağıtım anlaşmalarına dahil ettiklerine dikkat çekiliyor. Rapor’daki önemli tespitlerden bir tanesi de, sektör araştırması çerçevesinde ortaya çıkan bulguları dikkate alarak, Komisyon’un dağıtım anlaşmalarındaki online satılışları  kısıtlayan maddeleri daha yakından inceleme ihtiyacı duyacağı yönünde.

Öte yandan Rapor, yeniden satış fiyatının tespiti uygulamasının hem üreticiler hem de perakendeciler açısından artan online fiyat rekabetinden korunmak için uygulanabildiğini ortaya koyuyor. Minimum satış fiyatını gözleyebilen üretici ve perakendeciler fiyat rekabetinin etkisini minimize edebiliyorlar. Böylelikle, üreticiler hem ürünleri için toptan satış fiyatını hem de  perakendecilerin umduğu kar marjını koruyabiliyorlar. Bununla birlikte Rapor, çeşitli yazılımlar yoluyla fiyatlar konusundaki artan şeffaflığa da dikkat çekiyor ve bu durumun teşebbüslerin birlikte fiyat belirlemesini kolaylaştırdığını söylüyor.

Dijital içerik açısından ise, içerik sağlayıcılar için olan hakların ve koşulların bu alandaki rekabetin temel itici gücü olduğu belirtiliyor. Fakat, Rapor’da da dile getirildiği üzere, online içeriğin dağıtımı konusundaki hakların lisanslama yoluyla kullanılabilmesi yönünde henüz kayda değer bir dönüşüm yaşanmış değil. Halihazırdaki fikri mülkiyet haklarına dair lisanslanma anlaşmalarının ise, oldukça karmaşık ve çoğunlukla dışlayıcı olduğu tespiti yapılıyor.

Sözleşmelerdeki  coğrafi kısıtlamalar açısından ise, online dijital içerik sağlayıcıların çoğunluğunun diğer üye ülkelerden erişimi engelleyen “geo-blocking” uygulamalarını kullandıkları belirtiliyor.

Son olarak Rapor’a göre, lisanslamaya dair hangi uygulamaların rekabeti kısıtladığına karar verilmesi Komisyon’un söz konusu ürünlerin özelliklerini dikkate alarak olay bazında yapacağı incelemeler sonucunda netleşebilecek.

Komisyon’un Rapor’un nihai halini 2017’nin ilk çeyreğinde yayınlanması bekleniyor.

Emin Köksal

EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Got Credit]

Mobil operatörlerin OTT’ler ile mücadelesinde şebeke tarafsızlığı ve rekabet hukuku

Şebeke tarafsızlığı konusunu, dünyadan ve Türkiye’den örneklerle Emin Köksal anlatıyor.

Son yıllarda internet ile ilgili tartışmaların merkezinde bulunan şebeke tarafsızlığı konusu, mobil iletişim hizmetleri için kritik bir öneme sahip. Zira, bir çok mobil operatör kendi  sundukları hizmetlerinin ikamesi haline gelen, Whatsapp, Skype, Viber gibi over–the-top (OTT) uygulamalarının, gelirleri üzerindeki etkisini çeşitli trafik yönetimi uygulamalarıyla azaltma eğiliminde. Yakın geçmişte, ABD ve AB’de yasallaşan şebeke tarafsızlığı düzenlemeleri, mobil operatörlerin şebekeleri üzerinden geçen trafiği yönetme kabiliyetlerini büyük ölçüde kısıtlasa da, rekabet hukuku ihlallerine dair riskleri  ortadan kaldırmış değil.

appsBurada sadece kısa bir özetini sunacağımız bir çalışmada, mobil hizmetlerde şebeke tarafsızlığı ve trafik yönetimi uygulamalarını  rekabet hukuku çerçevesinde ele aldık. Henüz Türkiye için somut bir şebeke tarafsızlığı düzenlemesi söz konusu olmasa da, yaptığımız çalışmada, ABD ve özellikle AB uygulamalarının takip edileceğini varsaydık. Mobil işletmecilerin tek taraflı veya içerik sağlayıcılar ile birlikte girişebilecekleri eylemleri, Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddeleri çerçevesinde değerlendirmeye çalıştık.

Mobil işletmeciler ve OTT hizmet sağlayıcıları

İnternetin yaygınlaşması, telekomünikasyon endüstrisini çok hızlı bir şekilde değiştirmiştir. Özellikle, mobil internetteki hızlı yaygınlaşma, o pazardaki tüm oyuncuların rollerinin yeniden tanımlanmasına ve buna bağlı olarak da, pazardaki oyuncuların iş modellerini gözden geçirmelerine sebep olmuştur. 3. ve 4. nesil iletişim teknolojilerine geçilmesi, akıllı telefonların kullanımının artması ve katma değerli hizmetlerin yaygınlaşması, mobil iletişimde değer zincirine farklı halkalar eklemiş, bazı halkaların da işlevini azaltmıştır. Bugün bu durumun en somut kanıtı, çoğunluğu “OTT” olarak nitelendirilen ve mesajlaşma, ses, vb. hizmetleri birçok farklı form ve teknoloji ile kullanıcılara sunan hizmet sağlayıcıların, mobil işletmecilerin mevcut iş modellerini tehdit ediyor olmasıdır.

OTT’ler, hem ülkenin hem de mobil iletişim endüstrisinin gelişmişlik düzeyine göre, mobil işletmecileri belli bir sırayı takip eden süreçler ile etkilemektedir. Örneğin geçtiğimiz yıllarda ABD, Japonya ve birçok Batı Avrupa ülkesinde ses gelirlerinde büyük düşüşler gerçekleşmiştir. Mesaj gelirleri ise, İtalya ve İspanya gibi güney Avrupa ülkelerinde azalmaya başlarken, İngiltere, Fransa ve ABD gibi ülkelerde mesaj gelirlerindeki azalış belli bir doygunluğa ulaşıp ivmesini yitirmiştir. Oysa, gelişmekte olan birçok ülkede penetrasyon oranlarının göreceli olarak düşük seviyelerde olması fakat artan bir trend izlemesi, bahsedilen gelir kalemlerinde hala artış olduğunu göstermektedir. Bu noktada, şöyle bir tespit yapmak yerinde olur: Penetrasyon seviyesinin doygunluğa erişmesi ve daha çok veri taşıyabilen mobil teknolojilerinin yaygınlaşması ile birlikte, mobil işletmecilerin önce mesajlaşma hizmetlerinden, sonrasında ise ses hizmetlerinden elde ettikleri gelirlerde belirgin düşüşler yaşanmaktadır.  Penetrasyon seviyesinin henüz doygunluktan uzak olduğu ülkelerde, bu süreç ötelenmiş gibi gözükse de, 4. nesil mobil teknolojilerin yaygınlaşmasının süreci hızlandırması muhtemeldir.

Türkiye’deki durum

Türkiye’deki mobil iletişim pazarına bakıldığında, mobil işletmecilerinin ses ve mesajlaşma hizmetlerini sağlama rolünün giderek azaldığını, mobil internet hizmetleri sağlama rolünün ise  hızla ön plana çıktığını görmekteyiz. Zira, 2008 yılında gelirlerinin %80’ini ses, %1,26’sını veri hizmetlerinden elde edilen işletmeciler, 2015 yılı üçüncü çeyreği itibariyle bu gelirlerin %52’sini ses, %35’ini ise veri hizmetlerinden elde eder hale gelmiştir. 2008 ile 2015 arasında gelir yapısında yaşanan bu dramatik değişimin, önümüzdeki dönemde de 4. nesil mobil iletişim teknolojisine geçilmesi ve OTT hizmetlerinin yaygınlaşmasıyla devam etmesi beklenmektedir.

Yukardaki açıklamalar dikkate alındığında, hem Türkiye’de hem de diğer ülkelerdeki mobil işletmecilerinin yakın zamanda yeni iş modelleri geliştirmek zorunda kalacağı aşikardır. Söz konusu bu yeni iş modellerinin ise, rekabet hukuku sorunlarına yol açması ve yeni yasal düzenlemeler gerektirmesi muhtemeldir.

Gelişmiş ülkelere kıyasla Türkiye’nin yukarıda bahsettiğimiz süreçleri daha  geriden takip etmesi, bizlere diğer ülkelerin deneyimlerden yararlanma fırsatı tanımaktadır. Burada özetini sunduğumuz çalışma, bahsedilen bu fırsatın değerlendirmesine katkı yapmak amacıyla kaleme alınmıştır. Çalışmada, diğer ülkelerin bilgi ve deneyimleri rekabet hukuku kuralları çerçevesinde ele alınmıştır. Bu dönüşümde kilit rol oynayan ve birbirleriyle ilintili iki mesele, şebeke tarafsızlığı ve trafik yönetimi, mobil hizmetlerin sunulduğu pazarın doğası dikkate alınarak, uygulamaya ışık tutacak bir şekilde incelenmiştir.

Şebeke tarafsızlığı düzenlemelerine rağmen devam eden rekabet ihlali riskleri

İşletmecilerin veri trafiğini yönetme kabiliyetlerinin kısıtlanmasını öngören şebeke tarafsızlığı düzenlemeleri, 2000’li yılların ortalarından itibaren hararetli bir şekilde tartışılmaktadır. Tartışmanın farklı taraflarının savunduğu fikirler keskin bir şekilde birbirinden ayrılsa da, 2015 yılında, küresel olarak iletişim endüstrisini etkileme kapasitesine sahip iki coğrafyada (ABD ve AB’de), mobil iletişimi de içine alan şebeke tarafsızlığına dair düzenlemeler yasallaşmıştır. Söz konusu öncül düzenlemeler, bir yandan şebeke işletmecilerinin engelleme veya yavaşlatma gibi dışlayıcı faaliyetlerini yasaklarken, diğer yandan da belirli ölçülerde veri trafiğini yönetmelerine imkan tanımaktadır. Bu özelliğiyle söz konusu öncül düzenlemeler, mobil işletmecilerin girişebileceği rekabete aykırı muhtemel eylemleri tamamen engelleyici bir niteliğe sahip değildir.

Çalışmada, işletmecilerin faaliyet gösterdiği pazarın çift taraflı olma özelliği de dikkate alınarak, mevcut şebeke tarafsızlığı kuralları ve mobil işletmecilerin uygulaması muhtemel trafik yönetimi faaliyetleri düşünülerek bir analiz yapılmaya çalışılmıştır. Her ne kadar henüz Türkiye’de şebeke tarafsızlığına dair açık bir düzenleme yoksa da, Türkiye’deki düzenleyici kurumun AB’deki uygulamaları izleyeceği öngörüsü dikkate alınmıştır. Analiz, (1) mobil işletmecilerinin olası tek taraflı rekabeti kısıtlayıcı faaliyetlerini ve (2) OTT hizmet sağlayıcıları ile girişebilecekleri dikey anlaşmaları dikkate alarak , Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddeleri çerçevesinde yapılmıştır. Analiz boyunca, mobil işletmecilerin belirlenen pazarlarda hangi iktisadi amaçlarla, nasıl etkiler yaratabileceği ortaya koyulmuştur.

Varılan sonuçlardan ilki, faaliyet gösterilen pazarın çift taraflı olması sebebiyle, mobil işletmecilerin tek taraflı eylemler (engelleme, zorlaştırma, ilave ücret talep etme vs.) yoluyla, kullanımı yaygın olan OTT’lerin faaliyetlerini zorlaştırılmasının mümkün olmadığı yönündedir. Ancak, tüm mobil işletmeciler beraber hareket ettiği takdirde bu gibi eylemlerin başarıya ulaşma ihtimali vardır. Fakat, teşebbüslerin ortak bir uzlaşı çerçevesinde bu gibi eylemlerde bulunması Rekabet Kanunu’nun 4. maddesinin ihlali anlamına gelecektir.

Çalışmada sunulan ikinci sonuç, yakın gelecekte, özellikle yüksek hizmet kalitesi gerektiren OTT hizmetleri bakımından, işletmeciler ile hizmet sağlayıcılar arasında önceliklendirme ve diğer bazı trafik yönetimi hizmetlerine ilişkin tedarik anlaşmaları akdedilmesine işaret etmektedir. Bu tür anlaşmalar, pazar gücüne sahip işletmeciler ve/veya OTT hizmet sağlayıcıları açısından rakiplerini dışlamak suretiyle kötüye kullanıma dair önemli riskler barındırmaktadır.

Çalışmanın tam metni için buraya tıklayınız.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Flickr]

Avrupa’nın en zayıf internet pazarına sahip olmak bir kader midir?

Telekomünikasyon alanındaki serbestleşmenin üzerinden 10 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, Türkiye’deki genişbant internet pazarı hala Avrupa’daki en düşük penetrasyon oranına ve görece en az rekabete sahip olan pazar konumunda. Av. Şahin Ardıyok ile birlikte yeni yayınladığımız bir makalede, genişbant internet pazarındaki bu zayıf performansı derinlemesine incelemeye çalıştık.

@ internetMakalede önemle üzerinde durduğumuz konulardan biri, hizmet-bazlı rekabetin önündeki kurumsal engeller oldu. Hizmet-bazlı rekabeti gözeten düzenleyici politikaların ve stratejilerin uyumsuzluğunu özellikle vurgulamaya çalıştık. Pazarda rekabetin tesis edilmesi için uygulanmaya çalışılan ve yerleşik operatörün şebekesinin adım adım diğer operatörlere açılması prensibine dayanan “yatırım merdiveni” yaklaşımının önündeki siyasi, bürokratik ve kurumsal kısıtlamaları sıraladık.

Nerdeyse 10 yıllık bir sürenin, etkin bir düzenleyici politika olmadan, sadece yerleşik operatörün şebekesini diğer internet servis sağlayıcılara açmaya çalışmakla geçtiğini ortaya koyduk. Sonuç olarak, yapılanların ya da yapılamayanların sadece hizmet-bazlı rekabeti başarısız kılmakla kalmadığını, aynı zamanda şebeke-bazlı rekabeti de geciktirdiğini gördük.

Fakat, son dönemde Türkiye’de genişbant internet pazarında, özellikle fiber ekseninde meydana gelen gelişmelerin şebeke-bazlı rekabetin başlangıcına işaret ettiği de gözümüzden kaçmadı. Makalede bu tür bir rekabetin tesis edilmesine dair potansiyeli ve engelleri de ele almaya çalıştık. Pazar koşullarının ve bu alandaki düzenleyici politikaların detaylı bir analizi sonucunda, şebeke-bazlı rekabeti harekete geçirebilecek politika önerilerini ve etkili olabilecek faktörleri sıraladık.

Aşağıda tam referansını verdiğimiz makaleyi e-posta yoluyla bizlerden isteyebilirsiniz.

Şahin Ardıyok, SArdiyok@baseak.com; Emin Köksal, emin.koksal@eas.bau.edu.tr

Köksal, E., & Ardıyok, S. (2015). Reviewing regulatory policy for broadband in Turkey: The failure of service-based competition and the prospect of facility-based competition. Competition and Regulation in Network Industries, 16(4), 354–377.

 

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Flickr]

Bazı şeyler paylaştıkça artar!

OFCOM’un telekom altyapısının paylaşımı konusundaki görüşlerini Emin Köksal aktarıyor.

Geçtiğimi hafta İngiltere’nin iletişim endüstrisini düzenlemekle görevli otoritesi OFCOM’un hazırladığı “Dijital İletişimin Stratejik Değerlendirilmesi” raporunun ilk sonuçları açıkladı. Raporda yer alan en çarpıcı görüş, ülkedeki  kablolu iletişim altyapısının alternatif operatörlerin de kendi fiber yatırımlarını yapacak şekilde paylaşılması yönündeydi.

OFCOM, 2006 yılında British Telecom’un (BT) ile yaptığı bir anlaşma ile  “Openreach” adında BT’nin iştiraki olan, fakat ayrı bir yönetime sahip bir girişimin hayata geçmesini sağladı. Bu tür bir girişimin kurulmasındaki amaç, ev ve işyerlerine ulaşan kablolu iletişim ağının bakım ve gelişimi işini tamamen Openreach’e vererek, BT’nin yanında, alternatif operatörlerin de son kullanıcılara etkin bir şekilde erişebilmesine imkan sağlamaktı. Böylelikle hizmet bazlı rekabetin gelişmesi amaçlanıyordu.

16649920968_f671108c56_zBugün, Openreach’in, çoğu alternatif operatörlerden oluşan 500’ün üzerinde servis sağlayıcısı konumunda müşterisi var. Ancak alternatif operatörler bugün gelinen noktada, son kullanıcılara sundukları hizmetin kalitesini arttırmak konusunda ihtiyaçları olan altyapı yatırımlarının yeterince yapılmadığını iddia ediyorlar. Bunu  da  Openreach’in, iştiraki olması sebebiyle, BT’den bağımsız bir yatırım stratejisinin olmamasına bağlıyorlar. Çözüm olarak da, Openreach’in BT’den tamamen ayrılmasını savunuyorlar.

Geçtiğimiz hafta ilk sonuçları açıklanan rapora bakıldığında ise, Openreach’in BT’den olabildiğince bağımsız bir şekilde yatırım ve yönetim kararlarını alınmasına önemi bir vurgu yapılırken, herhangi bir ayrıştırmadan bahsedilmiyor. Ancak, alternatif operatörlerin Openreach’in sorumluluğundaki kablolu iletişim altyapısındaki kanalların alternatif operatörlerin kendi fiber yatırımlarını yapabilmelerini teşvik edecek şekilde paylaşılması ifade ediliyor. Bu durum, Openreach’in BT’den tamamen ayrılması yönünde beklentilere sahip alternatif operatörler için bir teselli ikramiyesi niteliğinde. Henüz sadece ilk sonuçları açıklanan ve tamamı açıklandığında daha da çok tartışma yaratacak bu rapor hakkındaki yorum hakkımızı saklı tutarak, biz yurda dönelim.

Bizde, Bilgi Teknolojileri ve İletişimi Kurumu’nun (BTK) 2011 yılında ilan ettiği eve/binaya kadar fiber erişimi yatırımlarının paylaşım zorunluluğunun dışında tutulmasına dair süreli düzenlemenin sonuna gelmek üzereyiz. BTK’nın yakın zamanda bu yatırımı yapmış olan işletmecilere nasıl bir paylaşım yükümlülüğü getireceğini merakla bekliyoruz.

Sokaklardaki altyapının paylaşımı konusunda ise, 2012 yılı sonunda ilgili bakanlığın çıkardığı yasal düzenlemenin henüz meyvelerini verdiğini söylemek oldukça güç. Düzenlemenin ardından BTK’nın belirlediği usul ve esaslar, 2015 yılı Ağustos’unda alternatif operatörlerin geri bildirimleri çerçevesinde revize edilmesine rağmen henüz kayda değer bir alternatif operatör yatırımını göremedik. 4.5G’ye geçiş sürecinde daha da alevlencek  paylaşım üzerine  tartışmaları ise, hep birlikte izleyip göreceğiz.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


[Photo credit: Got Credit]

Mobilde şebeke tarafsızlığını 2016’da çok konuşacağız

Şebeke tarafsızlığı (net neutrality) meselesine ilişkin olarak mikrofonu yeniden Emin Köksal’a uzatıyoruz.

Yine bir şebeke tarafsızlığı (net neutrality) meselesi ile karşınızdayız. Mesele, çoğunlukla olduğu gibi, bu sefer de Amerika’dan. Birkaç gün önce Wall Street Journal’in teknoloji sayfasında yer alan bir haber, Amerikan mobil iletişim pazarındaki oyunculardan biri olan T-Mobile’in Binge On hizmeti ile, Youtube’u dezavantajlı konuma düşüren  bir eylem içerisinde olduğunu öne sürdü.

T-Mobile_Throttles_YouTubeDaha birkaç yıl önce, Amerika’nın ikinci büyük mobil operatörü  AT&T tarafından devralınması konuşulan T-Mobile, bu devralmanın onaylanmaması ardından pazarda daha kalıcı olabilmek için atağa geçmiş ve ses getiren promosyon kampanyalarına imza atmıştı. Faaliyet  gösterdiği pazarda küçüklere yer olmadığını bilen T-Mobile, abone sayısını kitlesel bir biçimde arttırmak için ailelere özgü kampanyalar yapmış; hatta dolaşım (roaming) ücretlerini de sıfırlayan diğer başka kampanyalar ile de bunu pekiştirmeye çalışmıştı.

T-Mobile, bu girişimlerine bir yenisini ekleyerek Kasım ayında abonelerine yeni bir hizmet daha sunmaya başladı. “Binge On” adı verilen bu hizmet, birçok video şebeke/sitesinde yer alan içeriği herhangi bir veri ücretlendirmesi ve sınırı olmadan izlemeye olanak veriyor. Tüm videolar  DVD kalitesine yakın olan 480p çözünürlükte sunuluyor. Bu hizmete, henüz Türkiye’den erişemediğimiz HBO, Netflix, ESPN, Hulu gibi şebekelerde yer alan filmler diziler ve şov programları da dahil. Fakat bu hizmette internetteki en zengin video içeriğine sahip  Youtube yok! Açıklamalardan anladığımız kadarıyla Youtube, T-Mobile’in bu hizmeti için sağlayıcı olmak üzere imza atmamış.

Bu meselede, Youtube iki konudan rahatsız ve T-Mobile ile bir mücadeleye girmek üzere. İlki, rekabet halinde olduğu diğer video paylaşım sitelerine göre veri kullanım ücretlendirilmesi açısından dezavantajlı bir pozisyona düşmesi. İkincisi ise, T-Mobile’in videoları 480p  çözünürlükte yayınlayarak içerik  kalitesini kısıtlaması.  Zira, mobil araçların desteklediği ve Youtube’un sunduğu içeriğin çözünürlüğü bu kalitenin oldukça üzerinde.

Youtube’un bu bahsettiğimiz rahatsızlıkları  Amerikan Federal İletişim Komisyonu’nun da gözünden kaçmamış olmalı ki, olay basına yansımadan önce (16 Aralık’ta) T-Mobile’a Binge On hizmeti  ile ilgili bir soru formu  göndererek bir ay içinde cevaplamasını istemiş.  Görünen o ki, Amerikalı mobil işletmecileri, şebeke tarafsızlığı konusunda hareketli bir 2016 bekliyor.

Bizde de, 4.5G ile birlikte bu tür tartışmaların yaşanması muhtemel. OTT’lerin, SMS gelirleri üzerinde yaratığı baskı, ses hizmetleri üzerinde de etkisini göstermeye başlayınca, operatörlerin veri trafiğini yönetme motivasyonu artacak ve mobil şebeke tarafsızlığına dair tartışmaların ortaya çıkışı pek de vakit alamayacak gibi görünüyor.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal

AB ilerleme Raporu – Bilgi toplumu ve medya

AB İlerleme Raporu’na dair gözlemlerimizde sıra bilgi toplumu ve medyaya geldi.

Bu yılki AB ilerleme raporunda Bilgi Toplumu ve Medya faslında, birçok fasılda olduğu gibi, Türkiye’ye birazcık övgü bol bol da eleştiri var.

Az da olsa yer alan övgülerin çoğu aslında geç kalınmış ama içinde bulunduğumuz yıl içinde ilerleme kaydedilen gelişmelere dair. Bunların başında elektronik ticaret kanunu ve yayıncılık ile ilgili yasanın AB çizgisine yakınlaştırılması geliyor.

urlDiğer olumlu değerlendirmeler ise, mobil telekomdaki gelişmeler ile ilgili. AB Komisyonu son bir yıl içindeki mobil internet aboneliğindeki artışı ve bu süreci uzun vadede destekleyecek olan 4.5G ihalesini olumlu buluyor.

Eleştirilerin başında ise, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına verilen internet içeriği ve kullanımına dair  kısıtlayıcı yetkilere geliyor. Bu yetkilerin ifade özgürlüğünden özel hayatın korunmasına, kişisel haklardan internet özgürlüğüne kadar pek çok konuda ciddi kaygılara sebep olduğu anlatılıyor. Raporun Temel Haklar kısmında bu kaygılara geniş bir değerlendirme yer alıyor.

Raporda eleştirilen ve ilerleme kaydedilmediği vurgulanan bir diğer alan, bilgi toplumu konusundaki kurumsal çerçevenin AB mevzuatına yeterince getirilememesi. Raporda elektronik haberleşme ve bilişim teknolojilerinde, yetkilendirme, spektrum yönetimi, piyasa erişimi ve evrensel hizmet konusunda kayda değer bir iyileşmenin gerçekleşmediği savunuluyor. Bununla birlikte hem BTK hem de TİB’in bağımsızlığının sağlanmasına vurgu yapılıyor.  Ayrıca frekansların etkin yönetilmesi, imtiyaz sözleşmelerinden ileri gelen kısıtlamaların  -örneğin paket ürünlerin satışına yönelik kısıtlamalar- Komisyon’un sıraladığı eleştirilerden.

Benzer şekilde, Türk Telekom’un genişbant internet perakende hizmet sunmaması da eleştirilen noktalardan birisi. Bu durumun AB müktesebatı ile uyuşmadığı özellikle belirtiliyor. Bütün bunlara ilaveten yeni telekominikasyon alt yapılarının inşası için gerekli geçiş haklarına dair sorunlar ve yerel otoritelerin ücretlendirme uygulamaları eleştirilen noktalar arasında. Görsel-işitsel medya politikası için yapılan tespit ise, dijital yayıncılığa geçişin yayıncı kuruluşların itirazları sebebiyle gecikmeye uğraması ile ilgili.

Son olarak, RTÜK de eleştirilerden nasibini alanlardan. Kurumun siyasal açıdan bağımsızlığı ve tarafsızlığı eleştiriliyor. Kurul üyelerinin seçimine ilişkin usullerin iyileştirilmesi isteniyor.

AB roaming ücretlerini sıfırlıyor

Geçtiğimiz hafta AB, üye 28 ülkede Haziran 2017 itibariyle roaming ücretlerini sonlandırma kararı aldı. Böylelikle AB ülkelerindeki mobil aboneleri, konuşma, SMS, ve veri kullanımı için AB içerisinde herhangi bir ekstra ücret ödemeyecekler.

roaming-logo1Aslına bakarsanız AB bu ücretleri önümüzdeki yaz (Haziran 2016) itibariyle sonlandırmayı planlıyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Pazarlıklar sonucu bu tarih bir yıl ötelendi.

Roaming ücretlerinin sonlandırılmasına geçiş kademeli bir şekilde devreye girecek. Örneğin, Nisan 2016 itibariyle operatörlerin uygulayabileceği en yüksek ücretler şu şekilde olacak:  SMS başına hali hazırda 6 cent olan roaming ücreti 2 cent’e;  dakika başına 19 cent olan ses roaming ücreti 5 cente; MB başına 20 cent olan veri roaming ücreti de 5 cente düşürülecek.  Böylelikle 2007 yılından bu yana roaming ücretlerinde yaşanan düşüş %90’lara ulaşacak.

AB’yi iletişim teknolojileri anlamında bir bütün haline getirmeyi amaçlayan bu kararlar,  Dijital Tek Pazar yaratmanın da en önemli adımları. Özellikle Amerikan firmalarının hakimiyetinden rahatsızlık duyulmasının, AB’nin bu alandaki düzenlemelere dair faaliyetlerine ağırlık vermesinin bir sebebi olarak görülüyor. Zira geçtiğimiz hafta AB, bir önemli karar daha aldı. Umulmadık bir şekilde, ağ tarafsızlığı konusunda Amerika’da yürürlüğe koyulan düzenlemeden daha esnek bir düzenleme konusunda bir karara imza attı.

Her ne kadar AB’nin roaming ile ilgili kararı operatörler haricinde geniş bir kesimde memnuniyet yaratmış görünse de, ağ tarafsızlığı ile ilgili karar için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Zira şimdiden tartışmalar başladı ve üye ülkelerde ağ tarafsızlığı konusunda farklı yasal düzenlemelerin olması tartışmayı daha da büyüteceğe benziyor.

AB “daha etkili” bir birleşme kontrolünü tartışıyor

AB Komisyonu, Haziran ayında “Daha Etkili bir AB Birleşme Kontrolüne Doğru” başlıklı raporunu  kamuoyu görüşü almak amacıyla yayınlamıştı. Komisyon, çeşitli çevrelerden gelen görüşleri geçtiğimiz hafta başında paylaştı. Görüşlerin yoğunlaştığı konulardan biri, azınlık hisseleri ile ilgili işlemler.

people-pie-chartKomisyon, mevcut birleşme ile ilgili düzenlemenin kapsamını, rekabetçi endişe taşıyabilecek kontrol gücü bulunmayan azınlık hisselerine yönelik olarak genişletmeyi amaçlıyor. Bu da temelde rakip ya da dikey ilişki içerisinde olup ciro sınırını aşan birleşme girişimlerini kapsıyor.

Kamuoyu görüşlerine yönelik özet rapordan anlaşıldığı kadarı ile Komisyonun bu yöndeki düzenleme önerisine çeşitli kesimlerden birçok farklı görüş geldi. Bazı kamu otoriteleri bu öneriyi ılımlı karşılarken, bazıları ise düzenlemenin ortaya çıkaracağı fayda ve maliyetin iyi analiz edilmesi yönünde görüş bildirdi. Diğer bazı kamu otoriteleri ise, bu konuda yapılacak bir reforma oldukça kuşkulu yaklaşıyor ve mevcut düzenlemelerin yeterli olduğunu savunuyor.

Komisyon’un bu önerisine iş dünyası, dernekler ve hukukçulardan gelen görüşler de yukarıdaki son görüşe katılan ve yeni bir düzenlemenin gerekliliğini sorgulayan nitelikte. Bu görüşlere göre, azınlık paysahipliğine yönelik rekabetçi endişeler mevcut düzenleme ile halledilebilir. Mevcut düzenlemeler ile çözülemeyen birkaç vaka ise yeni bir düzenlemenin gerekçesi olamaz.

Öneriye olumsuz yaklaşan birçok görüşün işaret ettiği önemli bir diğer nokta ise, böyle bir düzenlemenin yaratacağı iş yüküne ilişkin. AB ölçeğindeki düzenlemeye konu olabilecek firma sayısı düşünüldüğünde, üye ülkeler ve Komisyon için  oldukça ciddi bir yükün ortaya çıkacağı endişesi hiç de yersiz görünmüyor.

Son olarak, görüş bildiren birçok kurum ve kuruluşun, önerileri orantısız bulduğunu da söyleyelim. Bazı görüşlerde belirtildiği gibi, bu tür bir öneri yatırımlar üzerinde olumsuz etkiler doğurabilir. Özellikle, risk sermayesine dair işlemlerin ve yeni teknolojilerin gelişmesinde katkısı yadsınamayacak yatırımların olumsuz etkilenebileceği ileri sürülebilir.

Ve FCC ağ tarafsızlığı konusunda kararını verdi!

Amerikan Federal İletişim Komisyonu FCC, geçtiğimiz hafta internetin geleceği için kritik bir adım attı. İnternet hizmet sağlayıcılarına 2005 yılı öncesinde olduğu gibi bazı yükümlülükler getirdi. Bu yükümlülükler sadece sabit interneti değil, mobil interneti de kapsayacak şekilde genişletildi. Temelde ağ tarafsızlığı tartışmalarını sonlandırmayı amaçlayan bu düzenleme, ABD ve AB basınında yarattığı tartışmaya bakılırsa, aslında sadece ağ tarafsızlığı meselesini yeni bir evreye soktu.

2005’te FCC’nin internet servis sağlayıcılarının bazı yükümlülüklerini kaldırması, ağ tarafsızlığı tartışmasının başlamasına zemin hazırlamış ve bu tartışma 10 yıl boyunca zaman zaman alevlenerek sürmüştü. Şimdi ise, FCC o düzenlemenin tam tersi bir yönde bir öneriyi oylayarak, interneti telefon hizmetlerine benzer bir kategoriye soktu. Bu sefer sadece sabit interneti değil mobil interneti de bu düzenleme kapsamına aldı. Yeni kurallara göre hem mobil hem de sabit internet sağlayıcıları sağladıkları içerik ve uygulamalar için engelleme ya da yavaşlatma gibi işlemleri yapamayacaklar.

İçeriklerin engellenmesi ve yavaşlatılması gibi fiiller abonelerinin çok da hoşuna gitmediği için, zaten internet servis sağlayıcıları ya da mobil operatörler tarafından yaygın olarak uygulanmıyordu. Ancak, abonelerin talepleri ve içerik sağlayıcıların gönüllü olması ile uygulanacak trafik yönetimi benzeri fiiler operatörlerin sık başvurduğu yöntemlerdendi. İçerik sağlayıcıların ek bir bedel ödeyerek hizmetlerinin daha hızlı taşınmasını sağlayacak bu tür “öncelikli”  iletim yöntemleri, aslında tüketiciler için de ekonomik açıdan değer yaratan uygulamalardı. Ancak dünkü düzenleme ile birlikte bu tür uygulamalar da rafa kalkmış oldu.

Bundan sonraki süreçte tartışmanın şiddetinin artacağı  ve kararın yargıya taşınacağı kesin gibi gözüküyor.

Ağ tarafsızlığı ile ilgili tartışmaları ve gelişmeleri daha iyi anlamak için yakın zamanda yazdığımız yazıları okuyabilirsiniz:

Internette Tarafsızlık İyi midir?

Ağ tarafsızlığı (net neutrality) tartışması nereye gidiyor?

FCC, cini lambaya geri sokmaya çalışıyor!

Emin Köksal
eminkoksal.com
@eminkoksal


1. Görsel: publicknowledge.org

FCC, cini lambaya geri sokmaya çalışıyor!

Bundan iki hafta önce Ağ Tarafsızlığı (Net Neutrality) Tartışması Nereye Gidiyor? diye sormuş, iki gelişmenin yakın zamanda bu tartışmayı hararetlendirdiğinden bahsetmiştik. Bu gelişmelerden ilki, başkan Obama’nın Amerikan Federal İletişim Komisyonu FCC’yi, ağ tarafsızlığından yana yeni bir düzenleme yapamaya çağırmasıydı. İkincisi ise, ağ tarafsızlığı tartışmalarının büyük ölçüde dışında kalan mobil internetin de bu tartışmaya dahil edilmesiydi. Her iki konuyu da içeren yeni bir ağ tarafsızlığı önerisini geçtiğimiz hafta FCC başkanı açıkladı.

FCC’ni yeni önerisi ne diyor?

open-InternetFCC Başkanı Wheeler’in 4 Şubat’ta açıkladığı yeni öneri, hem Başkan Obama’nın istediği tarzda bir ağ tarafsızlığını içeriyor, hem de mobil interneti bu düzenlemeye dahil ediyor. Bu sebeple de, radikal bir yaklaşımı simgeliyor. Zaten Wheeler öneriyi açıklarken de, bunu “açık interneti” korumak için şimdiye kadar sunulmuş en güçlü öneri olarak lanse etti.

Ağ tarafsızlığı tartışmasına, 2005 yılında FCC’nin internet servis sağlayıcılarının bazı yükümlülüklerini kaldırmasının sebep olduğunu önceki yazıda anlatmıştık. FCC şimdi, bu yeni öneri ile yükümlülükleri yeniden tesis edip, buna mobil interneti de dahil etmek istiyor. Yani, cini lambaya geri sokmaya çalışılıyor.

Peki, cin lambaya girer mi?

FCC bunu daha önce de denemiş, fakat başaramamıştı. FCC’nin 2010 yılındaki benzer bir girişimi, AT&T ve Verizon gibi firmaların hukuk mücadelesi sonucu başarısız olmuştu. Benzer bir mücadele muhtemelen düzenlemenin hayata geçmesine yine şans tanımayacak.

İktisadi açıdan da, bugün internetin geldiği nokta düşünüldüğünde önerinin hayata geçmesi oldukça zor görünüyor. İnternet trafiğinin %30’unu video içerikleri oluşturuyor. Önümüzdeki üç yılda ise, bunun %60’lara çıkacağı tahmin ediliyor. Bu durumda, servis sağlayıcıların taşıdıkları her türlü içeriği eşit muamele ile iletmesini gerektiren bir düzenleme kimi ne kadar tatmin edecek? Bu cevaplanması gereken bir soru. Bu soruya bugün verilenlerden daha kesin cevaplar verilmediği sürece, ağ tarafsızlığı düzenlemeleri hukuki ve iktisadi açıdan meşruiyet kazanmayacağa benziyor.

Emin Köksal
EminKoksal.com
@EminKoksal


1. Görsel: publicpolicy.telefonica.com

Ağ tarafsızlığı (net neutrality) tartışması nereye gidiyor?

İnternet tüm nimetleriyle hayatımızın her alanına nüfuz etmeye devam ediyor. Alışverişten eğlenceye, eğitimden sağlığa, giderek büyüyen bu bağımlılık internet servis sağlayıcılarının rolünü de giderek arttırıyor. Bu nedenle de birçok kesim servis sağlayıcıların nasıl davranması gerektiği konusunda mesai harcıyor. Geçtiğimiz aylarda ABD başkanı Obama’nın da dahil olduğu internetin geleceği ile ilgili bu tartışma “ağ tarafsızlığı” (net neutrality) olarak biliniyor. Ve şimdiye kadar sadece sabit interneti kapsayan bu tartışmanın mobil interneti de içine alacağı görülüyor.

Bu tartışma nereden çıkmıştı?

2005 yılında Amerikan Federal İletişim Komisyonu’nun (FCC) internet servis sağlayıcılarının bazı yükümlülüklerini kaldırması, ağ tarafsızlığı tartışmasına zemin hazırladı. Tartışmanın fitilini ateşleyen ise, ABD’nin en büyük servis sağlayıcılarından AT&T’nin CEO’sunun bir röportajında özellikle Google ve Yahoo gibi içerik sağlayıcıları kastederek,  “onların benim altyapımı bedava kullanmalarına izin vermeyeceğim” söylemi oldu.

İnternet aslında birçok ağı birbirine bağlayan büyük bir ağ olarak tasvir edilebilir. Bu ağın tarafsız olması ise, ağ içerisindeki verilerin ayrım gözetmeksizin olabildiğince çabuk bir şekilde aktarılması prensibini gerektirir. Yani, servis sağlayıcının taşıdığı veriyi önceliklendirecek ya da geciktirecek bir muamele yapmadan iletmesi beklenir. Ancak zamanla, kullanılan uygulama/içeriklerin artması ve bunların veri gereksinimin birbirinden farklılaşması, servis sağlayıcılarda bu temel prensipten sapma güdüsü yarattı. Bazı servis sağlayıcılar karlarını azaltacak uygulamaları engelleyip yavaşlatırken, işbirliği içerisinde bulundukları içerik ve uygulamaları da önceliklendirdiler. Bu tür eylemler yaygın bir şekilde görülmese de tartışmanın zaman zaman daha da hararetlenip canlı kalmasına sebep oldu.

On yılda bu tartışma nasıl evrildi?

On yıl önce ilk alevlendiğinde bu tartışmanın birbirinden keskin bir şekilde ayrılmış iki tarafı vardı: ağ tarafsızlığını savunanlar ve bunu tamamıyla gereksiz bulanlar. Tartışma zaman içinde internet fanatikleri, politikacılar ve akademisyenlerden giderek büyüyen bir ilgi gördü. Ancak yine de, kamuoyu önünde yapılan beyanların bir kısmı pek de gerçeği yansıtmayan duygusal dürtüler şeklinde oldu.  Temelde, ağ tarafsızlığını savunanlar, bu prensipten sapmanın yeni Google’ların, Facebook’ların, Youtube’ların ortaya çıkmasını engelleyeceğini; gereksiz bulanlar ise bu prensipte ısrar etmenin altyapı yatırımlarını ve bu alandaki teknolojik ilerlemeyi engelleyeceğini savundu.

Fakat zamanla sağduyu ve üçüncü bir yolun bulunabileceği düşüncesi tartışmaya hâkim oldu. Akademik çalışmaların katkısının da yadsınamayacağı bu olgunlaşma süreci, FCC’nin 2010 yılında yaptığı bir düzenleme ile somutlaştı. Buna göre servis sağlayıcılar, yasal içerik ve uygulamaları engelleyemeyecek fakat makul bir ağ yönetimi yapabilecekti. Yani, servis sağlayıcıların değeri yok eden eylemlerine yasak getirilirken, değer yaratabilecek bazı iş modellerini uygulamalarına izin verildi.

AB’de ise 2009’daki ek düzenlemeler ile yasal olarak, ağ tarafsızlığından yana bir tavır koyuldu. Fakat uygulamada ortaya çıkan durumun biraz tartışmalı bir hal aldığını da belirtmek lazım. Türkiye’de ise ağ tarafsızlığı konusunda yasal bir düzenleme olamamasına rağmen Bilgi Teknolojileri ve İletişimi Kurulunun 2012 yılında TTNET aleyhine aldığı kararın kurulun bu konuya bakışını yansıttığı söylenebilir. Bu kararla kurul, TTNET’in bazı dosya paylaşım ve video sitelerine erişimi yavaşlattığı/engellediği gerekçesi ile para cezasına hükmetmişti.

Tartışma ne durumda?

Geçtiğimiz aylarda ağ tarafsızlığı tartışmasına iki yeni olay damgasını vurdu. İlki, Obama’nın, başkanlıktan ayrılmadan önce kalıcı bir miras bırakma motivasyonundan olsa gerek, FCC’yi bu konuda ağ tarafsızlığından yana yeni bir düzenleme yapmaya çağırmasıydı. Tabii ki dünyanın en güçlü adamının bu çağrısı bazı çevrelerde sevinçle karşılanırken, bazı çevrelerde de rahatsızlık uyandırdı. Örneğin AT&T’nin yeni CEO’su böylesine karmaşık bir ortamda yeni yatırımlar yapmayacaklarını açıkladı. Fakat başta da söylediğimiz gibi,  kamuoyu önünde bu konuda yapılan çıkışlar genelde duyguların hakim olduğu, aklın ise daha sonra devreye girdiği tartışmalar oluyor. Nitekim gerek Beyaz Saray’dan yapılan açıklamalar, gerekse AT&T gelen sonraki açıklamalar, daha sağduyulu ve yumuşak açıklamalar oldu.

Tartışmaya son dönemde damgasını vuran ikinci şey ise, ağ tarafsızlığı düzenlemelerinden büyük ölçüde muaf olan mobil servis sağlayıcıların da sabit servis sağlayıcılar ile benzer yükümlülüklere maruz kalacak olmaları. Mobil internet hizmetlerinin iş ve günlük hayatın bu kadar içine girdiği günümüzde, bu durumun tartışmaya yeni bir boyut kazandırdığını söyleyebiliriz.

Peki, ne olacak?

Teknoloji konusunda öngörüde bulunmak oldukça zor. Konu internetin geleceği olunca bu zorluk bir kat daha artıyor. Fakat en azından bu tartışmada, son on yılda, genelde sağduyu kazandı. Sivil toplum örgütlerinin, internet ekonomisinden para kazanan şirketlerin, akademisyenlerin, mahkemelerin ve hatta politikacıların katkısıyla düzenleyiciler, sert ve keskin düzenlemelerden büyük oranda kaçındı. Çok taraflı bu ortam bozulmadıkça da internet gibi altın yumurtalayan bir tavuğun kesilmesini beklemiyoruz.

Emin Köksal
eminkoksal.com
@eminkoksal


1. Görsel: publicknowledge.org

Arabuluculuk Yasası: Coase’nin Türkiye’ye Mirası

Büyük Usta Coase’yi arabuluculuk yasasını gündeme getirerek anıyor, Dr. Emin Köksal.

Bu blogda da yazıldı: Ünlü iktisatçı Ronald H. Coase geçtiğimiz Pazartesi 102 yaşında yaşamını yitirdi. Coase’nin adı ana akım iktisat literatüründe sıkça geçse de kendisinin temsil ettiği anlayışın yansımasını daha çok Hukuk & İktisat literatüründe gördük. Türkiye’deki yansıması ise, bana göre,  Haziran ayında yürürlüğe giren Arabuluculuk Yasasında. Bu yazıyla hem Coase’yi analım hem de yeni tanıştığımız Arabuluculuk Yasası ne diyor, bir bakalım.

Coase ne diyordu?

Coase’nin diğer alanlardaki katkılarını bir kenara bırakır ve sadece konumuz özelinde düşünürsek söylemek istediği şey kabaca şöyle:

Bir sorun karşısında tarafları birbirleri ile konuşmaktan alıkoyan maliyetler/engeller söz konusu değilse, taraflar kendilerini memnun eden ve en az maliyetli olan çözüme ulaşabilirler.*

Örneğin, boşanmaya karar vermiş bir çiftin ya da yollarını ayırmaya karar vermiş ortakların birbirleriyle konuşarak bir uzlaşıya varması, hem ucuz hem de tarafları memnun eden bir sonuç doğuracaktır. Peki, tarafları birbirleri ile konuşmaktan alıkoyan bir takım maliyetler/engeller söz konusu ise… Örneğin, dostane bir durum değil de, içinde aldatma ve ihanet olan bir mesele ile karşı karşıya isek ne olacak? Yine Coase’nin öğretilerinden yola çıkarak verilebilecek cevap şu şekilde:

Tarafları anlaşma yapmaktan alıkoyacak kadar yüksek maliyetler/engeller söz konusu ise, ortaya çıkacak çözümün tarafları memnun etme düzeyi ve doğuracağı maliyet, ilgili hukuk kurallarının nasıl düzenlendiğine bağlıdır.* 

Arabuluculuk Yasası ne diyor?

Arabuluculuk Yasa Tasarısı 2011 sonbaharında çok tartışıldı. İstanbul Barosu avukatlarının İstanbul’da yapılan uluslararası bir arabuluculuk çalıştayını, toplantı salonuna girerek (!) kırmızı kartlar ile protesto etmesi akıllarda kalan karelerden bir tanesi. Baro bu protesto ile tasarıya kökten ve ilkesel olarak karşı olduğunu söylüyordu. Fakat sonrasında tasarıya sadece avukatların arabulucu olabileceğine dair  madde eklenince, yasaya “kendini bu alanda yetiştirmek isteyen avukatlara bir kariyer imkanı” olarak bakmaya başladı. Tasarı bu haliyle Haziran 2012’de yasallaştı ve geçtiğimiz Haziran’da da yürürlüğe girdi.

mediationBahsettiğimiz bu mücadeleyi bir kenara bırakırsak, yasanın özü Coase’nin söylediklerinin bir aynası aslında. Bu yasa ile taraflar özel hukuk uyuşmazlıklarını Adalet Bakanlığı siciline kaydedilmiş arabulucular eşliğinde halletme imkanına kavuşmuş oldular. Tarafların isteğine bağlı bu işleyiş, dava açılmadan ya da davanın görülmesi sırasında olabilecek. Yok, eğer taraflar anlaşma yoluna gitmeyeceklerse de bildiğimiz dava süreçleri işleyecek ve adaletin kestiği parmak acımayacak!

Bir başka değişle, bu yasanın pratikteki yararı tarafların memnun/razı olabileceği durumların hızlı bir şekilde ortaya çıkması için yasal bir platform sağlaması aslında. Ayrıca, her hâkimin bilmem kaç dosyaya bakmak zorunda olduğu adalet sisteminindeki yükün azaltılmasına katkıda bulunacağı da pek şüphe götürmez.

Aslında kişisel bir faydası daha var: Benim gibi Hukuk & İktisat dersi anlatıyorsanız öğrenciler artık “Bu hoca nerede yaşıyor?” demeyecek. Dersin büyük bir kısmının dayandığı Coase’nin teoremi için göstereceğiniz yerel ve kurumsal örnekleriniz olacak.

Bankacılık ve finansta regülasyon

Emin Köksal’dan bankacılık ve finansta devletin neden müdahil olması gerektiği üzerine.

Complexity of regulationRekabet Kurulunun bankalar hakkında verdiği önemli kararın gerekçesi geçtiğimiz hafta açıklandı. Hazır gündem bankalar iken, ben de bankacılık ve finans endüstrisi için regülasyonun neden gerekli olduğunu kısaca hatırlatmak istedim.

Regülasyonsuz yapamayan endüstriler

Kaba bir benzetme ile herhangi bir piyasanın işleyişi biyolojik evrimin işlemesi ile özdeşleştirilebilir. Doğadaki evrim nasıl çeşitli yaşam formlarını ortaya çıkarıyorsa, iktisadi evrim de insan hayatını kolaylaştıran ve ona değer katan ürün ve hizmetleri ortaya çıkartır. Bu evrim sürecinin gerçekleşmesindeki temel motivasyon hayatta kalmaktır. İlkinde canlıların, ikincisinde ise girişimlerin hayatta kalma motivasyonu söz konusudur.

Diğer endüstrilerde olduğu gibi finans endüstrisinde de ayakta kalmak ürün ve hizmetlerden elde edilen kâra bağlıdır. İmalat sanayide faaliyet gösteren bir firma pazarda yeni bir ürüne ihtiyaç duyulduğunu algıladığında nasıl bu ihtiyacı karşılayacak bir ürün geliştiriyorsa, benzer şekilde finansal kurumlar da kâr elde etmek için kendilerinin ve müşterilerinin ihtiyaçlarını karşılayacak ürün ve hizmetler geliştirir.

Ancak, birçok endüstri için doğru işleyen bu sistem, bazı endüstriler için beklenen sonuçları vermeyebilir. Ekonominin bütünü açısından bakıldığında finans endüstrisindeki yeni enstrümanlar ve yatırım araçları her zaman refah arttırıcı bir etkiye sahip olmayabilir. Bu durum aslında bu endüstrilerde kalıcı bazı aksaklıkların olduğuna ve regülasyonun gerekliliğine işaret eder.

Bankacılık ve finans endüstrisi neden regüle edilmelidir?

Bankacılık ve finans sisteminde asimetrik bilgi ve buna bağlı makro risklerin varlığı sebebiyle regülasyon gereklidir.

Örneğin finansal kurumlar yüksek getirilerinden dolayı riskli varlıklara yatırım yapmayı ya da riskli yatırım araçlarını kullanmayı uygun bulabilirler. Fakat bu getirilerin gerçekleşmemesi bu finansal kurumları iflasa sürükleyecektir. Aynı zamanda bu kurumlara para yatıran veya kredi veren, fakat parasının nerede değerlendirildiğini tam olarak bilmeyenleri de kayba uğratacaktır.

Bu aksaklık sadece söz konusu finansal kurumu ve müşterilerini ilgilendiriyormuş gibi gözükebilir. Zira regüle edilen diğer endüstrilerde (iletişim, havayolu taşımacılığı gb.) başarısız firmaların elenmesi çok ciddi sorunlara yol açmaz. Oysa taşıdığı makro riskler sebebiyle, finansal kurumlar için aynı şeyi söyleyemeyiz. 2008’de başlayan ve hala tüm dünyanın içinden çıkmaya çabaladığı finansal kriz bunun somut bir kanıtıdır.

Regülatörlerin elinde ne var?

Bankacılık endüstrisi ile ilgili regülasyonları temel de ikiye ayırabiliriz:

  • Bankaların bireysel olarak batmasını ve bunun maliyetini sınırlamaya, ayrıca mevduat sahiplerini korumayı amaçlayan mikro ölçekli regülasyonlar (örneğin mevduat sigorta fonları)
  • Bankacılık sistemini bütünsel olarak korumayı ve sistematik banka krizlerinin maliyetini ve ortaya çıkma sıklığını düşürmeyi amaçlayan makro ölçekli regülasyonlar (örneğin BASEL I, II, III)

Küresel düzeyde bankacılık sisteminin düzenlemesine dair kuralların ilki (BASEL I) 1988 yılında 30 sayfalık bir doküman olarak ortaya kondu. 2004 yılında revize edilen yeni düzenlemeler (BASEL II) ise, 350 sayfalık daha kapsamlı bir yapı sunuyordu. Bu revize düzenleme ile sermaye gerekliliklerinin yanında denetleme süreçlerinin iyileştirilmesi ve piyasa disiplinin devreye sokulması amaçlanıyordu. Çok da başarılı olmadığı ve yetersiz kaldığı 2008 krizi ile anlaşıldı.

2010 yılında üzerinde uzlaşılan BASEL III ise, karmaşıklığı ve girift yapısı ile aklı başında iktisatçıların halen yoğun ateşi altında. Mesela İngiltere Merkez Bankasından A. Haldane “Köpek ve Frizbi” adlı makalesinde BASEL III’teki karmaşık düzenlemeleri, bir köpeğe fizik eğitimi vererek frizbi yakalatma çabasına benzetiyor. Zaten karmaşık olan finans siteminin karmaşık bir sistem ile regüle edilemeyeceğini de, ateşin ateş ile söndürülemeyeceğini ifade ederek anlatıyor.

Daha öncesinde benzer eleştiriler  J.-C. Rochet’den de gelmişti. Rochet temel meselenin regülasyon değil denetleme olduğunu ve denetleyicilerin düzeltici tedbirleri zamanında almaları gerektiğini şu sözler ile açıklıyor: “Canlı (açık) bir banka ölü (kapalı) bir bankadan daha değerlidir.”

Regülasyonun yanında rekabet de ister miyiz?

Bankacılık ve finans endüstrisinin, regülasyonun piyasa disiplini ile harmanlanmasından fayda sağlayacak endüstrilerin başında geldiğini söyleyebiliriz. Bu yaklaşım aslında BAZEL’lerde de yer alıyor fakat nedense hep regülasyonun gölgesinde kalıyor.

Oysa, basitleştirilmiş regülasyon kuralları ve politikalar ile piyasa disiplini ön plana çıkartılabilir. BASEL III’ün işaret ettiğinin aksine, daha az karmaşık ve anlaşılır bilgilerin ifşa edilmesi piyasa disiplinin yaratılmasına yardımcı olabilir. Böylelikle, J.-C. Rochet’nin söylediği gibi, gereğinden fazla risk taşıyan bankalar, düzenleyicilere gerek kalmadan piyasa tarafından cezalandırılacaktır. Bu süreç, ayrıca, düzenleyicilerin kullanabileceği bir takım bilgilerin de açığa çıkmasını sağlayıp denetimi de etkinleştirecektir.

Ancak piyasa disiplinin hâkim kılınmasının da bazı tehlikeler doğurduğunu unutmamak gerekir. Özellikle kriz dönemlerinde piyasa değerlerinin temellerden sapabileceğini hatırlamamız gerekir. Burada piyasa disiplininin önemli bir parçası olan reyting ajanslarına büyük rol düşüyor. Ancak, onlarında güveninirliği 2008 krizi ile birlikte daha da sorgulanır hale geldi.

Son olarak,  piyasa disiplinin ancak ve ancak devlet müdahalesinin öngörülmediği takdirde çalışabileceğini de söylemeyi unutmayalım. Özellikle batık bankaların devletler tarafından sahiplenildiği bir durumda bu piyasa disiplinin işlemesini beklemek saflık olur.