AYM’den elektrik piyasası mevzuatında değişiklik

Anayasa Mahkemesi tarafından elektrik piyasası mevzuatında yapılan değişiklikleri Can İtez irdeledi.

Anayasa Mahkemesi, Elektrik Piyasası Kanunu’nun bazı maddelerini iptal etti. Konunun önemine binaen, öncelikle iptali istenen maddeleri aşağıda sıralayalım:

  • 4. maddesinin (3) numaralı fıkrasının son cümlesini,
  • 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasının beşinci cümlesini, (7) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümleleri, (9) numaralı fıkrasında yer alan “… ile mevcut sayaçların bir program dahilinde mülkiyetinin devralınması…” ibaresi,
  • 10. maddesinin (3) ve (7) numaralı fıkrasının birinci cümleleri,
  • 11. maddesinin (3) numaralı fıkrasının birinci cümlesi,
  • 15. maddesinin (3) numaralı fıkrası,
  • 16. maddesinin (6) numaralı fıkrası,
  • 22. maddesinin son cümlesi,
  • Geçici 8. maddesi,
  • Geçici 14. maddesinin birinci fıkrası.

AYM, geçici 8 ve 14. maddeler hariç olmak üzere, diğer madde, fıkra ve ibarelerin iptali istemini anayasaya aykırı olmadıkları gerekçesiyle reddetti. Bu madde, fıkra ve ibarelerin yürürlüklerinin durdurulması da reddedilirken, geçici 8. maddenin iptalinin 6 ay ertelenmesi nedeniyle ve geçici 14. maddenin ise koşullar oluşmadığı gerekçesiyle yürürlüklerinin durdurulması istemi reddedildi. Anayasaya aykırı bulunup iptal edilen geçici 8. madde şu şekilde:

“EÜAŞ veya bağlı ortaklık, iştirak, işletme ve işletme birimleri ile varlıklarına ve 4046 sayılı Kanun kapsamında oluşturulacak kamu üretim şirketlerine, bunların özelleştirilmeleri halinde de geçerli olmak üzere, çevre mevzuatına uyumuna yönelik yatırımların gerçekleştirilmesi ve çevre mevzuatı açısından gerekli izinlerin tamamlanması amacıyla 31/12/2018 tarihine kadar süre tanınır. Bu sürenin üç yıla kadar uzatılmasına Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bu süre zarfında ve önceki dönemlere ilişkin olarak bu gerekçeyle, EÜAŞ veya bağlı ortaklık, iştirak, işletme ve işletme birimleri ile varlıklarında ve 4046 sayılı Kanun kapsamında oluşturulacak kamu üretim şirketlerinde, bunların özelleştirilmeleri halinde de geçerli olmak üzere, elektrik üretim faaliyeti durdurulamaz, idari para cezası uygulanmaz.”

elektrik-diregiBu maddenin iptali ile kamu ve özelleştirilen üretim santrallerine çevre mevzuatına uyum konusunda tanınan süre (2013 için 5 [+3] yıl) artık bulunmuyor, sadece kararın resmi gazetede yayımlanmasından 6 ay sonra yürürlüğe girmesi söz konusu. Yani yukarıda tanımlanan şirketler tesislerinin 6 ay içinde çevre mevzuatı ile uyumunu sağlayamazlarsa, iptal edilen madde ile korundukları yaptırımlar olarak idari para cezası ve üretim faaliyetinin durdurulması riski ile karşılaşabilirler.

Bu konuda bir iyi bir de kötü haber, ya da naçizane yorum desek daha doğru olur sanırım: İyisiyle başlayalım, devlet üretim tesislerinin ve bunların özelleştirilenlerinin, adeta devlet (ve hatta artı üç yıl da hükumet) eliyle pek çok hassas kişiyi üzebilecek şekilde çevre mevzuatına uyumlu olmamak gibi bir hakkı bulunmayacak artık. Elbette bu durumda, rahatça bahsedilebilecek şekilde, çevre düzenlemeleri açısından teşvik/ceza mekanizmalarının çalışmadığı bir ortamda negatif dışsallıkların yarattığı sosyal maliyetlerin farkında olmak gerekiyor. En basiti, fabrikasından gürül gürül duman çıkan, yeni özelleştirilmiş KömürKarası termik santralinin baca filtresinin takılması için devlet eliyle verilmiş dört yıllık bir ara artık olamayacak (yanlış anlaşılmasın, bu madde kapsamında olan üretim santralleri içinde kömür kullanan bir termik santral vardır ve bu santral yeni özelleştirilmiştir veya bu santralin halihazırda baca filtresi yoktur gibi bir mesaj vermeye çalışmıyorum). Tabi bunun bir de piyasa işleyişinde belirlilik, saydamlık gibi yatırımcının yatırım yapma kararını etkileyen etmenlerden olan hukuki belirlilik yanı bulunmakta. Hem de enerji özelleştirmeleri düşünüldüğünde, yatırımların boyutu oldukça çok yüksek ve bu mevzuat değişikliği gibi her marjinal maliyetin daha hassas bir etki yaratacağı durumlar için. Ancak her halükarda yatırımcıyı korumak, özelleştirilecek tesisleri daha cazip kılmak adına çevre ve insan sağlığını ikinci plana itmenin sosyal devlet ile yakından uzaktan bir ilgisi olmadığı gibi, üçüncü dünya ülkesi kapitalizminin de güzel bir örneğidir. Bu nedenle maddenin iptal edilmesinin yatırımcı üzerinde yarattığı belirsizlikten çok, yeni sayılabilecek bu kanunda en başından neden böyle bir maddenin eklenmesi gerekliliğinin hissedildiği tartışılmalıdır.

İkinci iptal ise geçici 14. maddenin ilk fıkrası ve ilk fıkranın iptaliyle ikinci ve üçüncü fıkralarında bir geçerliliği kalmadı. Bu fıkra şu şekilde:

“Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce geçerli bir üretim lisansına dayalı olarak santral inşaatına başlamış ancak lisansı herhangi bir sebeple iptal edilmiş veya durdurulmuş olan lisans sahiplerine; Bakanlıkça üretim tesisi yatırımının geri dönülemez bir noktaya geldiğinin tespit edilmesi ve kamu yararı görülmesi şartıyla, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde Kuruma başvurulması halinde Kurum tarafından lisans verilir. Bu fıkra hidroelektrik üretim tesislerini kapsamaz.”

Bu maddenin geçerliliği ise artık kalmamış bulunuyor. 30 Mart 2013’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6446 sayılı Kanun’un üzerinden bir yıl geçti ve bu madde kapsamında EPDK’ya artık başvuru yapılması söz konusu değil. Ayrıca AYM iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi (Anayasa’nın 153. maddesi) neticesinde bir yıl içinde başvurusu yapılmış ve bu kanun kapsamında tekrar lisans almış projelerin etkilenmesi de söz konusu olmayacak.

2014 Rekabet Raporu

Rekabet Raporu bu yıl KOBİ’ler özelinde karşımıza çıkıyor. Rapor’u öncesi ve sonrasıyla Can İtez anlatıyor.

Rekabet Kurumu’nun 2011’den beri her sene yayınladığı Rekabet Raporu’nun 2014 temasını KOBİ’ler oluşturdu. Rekabet Kurumu’nun KOBİ’lere karşı bu seçici yaklaşımının altında yatan en önemli nedenler, KOBİ’lerin Türkiye ekonomisindeki yeri ve 17 yıllık geçmişinde Rekabet Kurumu’nun KOBİ’lerle az sayılamayacak etkileşimidir. Rekabet Kurumu bu etkileşimlerin bazılarında gelişme potansiyeline saygı duyduğu bu işletmelere büyümeleri konusunda idari para cezaları ile köstek olmamak gibi seçimlerde bulundu. Belki de 2013 içinde çokça göze çarpan Kanun’un 9/3. maddesinin uygulaması da aslında Kurum’un rekabet politikası tercihleri ve 2014 Raporu’nun ithaf olunan tarafının KOBİ’ler olacağı konusunda bize göz kırpıyordu.

small-business-actRapor’un ilk önemli özelliği KOBİ’lerin kurum, kurallar ve pazar uygulamaları özelinde karşılaştıkları sorunlarla ilgili yol göstermek. Bu anlamda KOBİ’lere sunulan 40 soruluk anket samimi bir amaca hizmet etmiş fakat anketi cevaplandıran KOBİ’lerin sayısı sınırlı olmuş görünüyor (yaklaşık 250). Bir yandan Rekabet Kurumu pazar oyuncularına hitap edip edemediğini sorup soruşturduğu kendi iç hesaplaşmasını, bir yandan da “geleceğin büyük pazar oyuncularının” rekabet kurallarından haberdar olup olmadığını, haberdarsa bu kurallardan ne anladıklarını ortaya koymakta. Bu anlamda Rekabet Kurumu’nun idari para cezası kesen otorite kimliğinden ziyade Rekabet Savunuculuğu kimliği ile görmüş bulunduk.

Rapor’un ikinci önemli özelliği ise, otoritenin doğasından kaynaklanan, piyasalardaki rekabeti koruma. Rekabet ihlallerinde KOBİ’ler hem mağdur hem de mağduriyete sebep olan rollerde bulunabiliyor, rekabet ihlali ile bir şekilde münasebeti olan her şirket gibi. Ancak küçük boyutlu ticaret birimleri olmaları nedeniyle herhangi büyük bir şirketin rekabet ihlallerinden etkilendiğinden daha fazla etkilenebiliyor da. Görünmez elin doğal seleksiyonuyla seçilip büyümesini beklediğimiz KOBİ’lerin büyümesine ihlaller ile vurulabilen ket de cabası. Öte yandan, mağduriyete sebep olan KOBİ’ler, Rekabet Kurumu’nun 17 yıllık deneyiminde Kurul’un ve uzmanların her karşısına çıktığında, belki de içlerini sızlatan, heyhat, yaptığının kanuna aykırı olduğunu bilmeden kafası karışmış işletmelerdir.

Bu noktada, hak ve yükümlülükleri bilmemenin bahane olmadığı ve bunları bilmenin yolunun çoğu zaman ancak danışman hukukçu müessesesi ile mümkün olabildiği günümüz sisteminde; Rekabet Kurumu’nun uzattığı bu yardım elini saygıyla karşılıyor, samimiyetine inanıyorum. Piyasaların önemli rekabet unsuru olan/olacak KOBİ’leri kendi faaliyet alanında yalnız bırakmayan Rekabet Kurumu’nun 2014 Rekabet Raporu’nun rekabet savunuculuğu kimliğine yakışan olumlu bir adım ve sağlıklı bir rekabet politikası olduğu açık.

2013 Birleşme devralma raporu

Rekabet Kurumu, 2013 yılında gerçekleşen işlemlere ilişkin raporunu yayınladı. Can İtez anlatıyor.

Rekabet Kurumu’nun 2013 ilk altı aylık dönem için yayımladığı Birleşme-Devralma Görünüm Raporu’nu sizlerle paylaşmıştık. Kalan altı ayın da geçmesiyle, Kurum 2013 yılının tümüne ilişkin bilgileri içerecek şekilde Birleşme Devralma Görünüm Raporu’nu yayınladı.

Tablo

2013 yılında Rekabet Kurumu’na 213 adet birleşme ve devralma işlemi bildirilmiş. Bu işlemlerden 141’inde, işleme konu hedef şirket ya da kurulan ortak girişim Türkiye yasalarına göre kurulmuş şirketler, 19’unun ise özelleştirme işlemi olduğu belirlendi. 2013’te Kurum’a bildirilen birleşme devralmaların toplam değeri ise 259 milyar 689 milyon TL olarak gerçekleşti.

Birleşme ve devralmaya konu hedef şirketin veya kurulacak ortak girişimin Türkiye kökenli olduğu işlemlerin değeri 40 milyar 953 milyon TL (yaklaşık 19.550 milyon TL’si özelleştirme sonucu). Türk şirketlerinin devralınmasında yabancı yatırımcılar yaklaşık 16 milyar 466 milyon TL’lik yatırım yaptılar. Bu yatırımcıların arasında işlem sayısı açısından ilk sırada 9 işlemle Hollanda, ikinci sırada 8 işlemle Almanya, üçüncü sırada ise 7’şer işlemle Japonya ve Lüksemburg kökenli yatırımcılar geliyor.

Rapor’un detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.

Elektrik enerjisi üretim kapasite projeksiyonu -2-

TEİAŞ tarafından yayınlanan raporun ikinci kısmına geldi sıra. Can İtez anlatıyor.

TEİAŞ tarafından yayınlanan “Türkiye Elektrik Enerjisi 5 Yıllık Üretim Kapasite Projeksiyonu” hakkındaki haberimin ilk kısmını burada paylaşmıştık. Dünden bugüne yaşanan değişimlerin ardından, bu yazımda yarını konuşacağız.

5 yıllık üretim kapasite projeksiyonunu ileriye yönelik karmaşık bir tahmin sistemi olması nedeniyle, bazı verileri kabul etmeli. Bu kabuller ise doğal olarak modelin ortaya koyduğu sonuçları önemli derecede etkileyebiliyor. Raporda 2013 yılından sonraki her yıl için talebin ortalama %5,6 artacağı hesaplanarak, üretimin karşılayıp karşılamayacağı tespit edilen talep gelişimi bu şekilde ortaya konuluyor. Lisanslarını almış fakat henüz devreye girmemiş (devreye gireceği tarih belirli ve belirsiz olarak bu tesisler de ikiye ayrılmış) üretim tesisleri için iki senaryo oluşturuluyor:

kaynak gelişimi

Birinci senaryoda ilerleme oranı %10 ve altında olan projeler işletmeye giriş tarihleri belirsiz olarak kabul edilirken, ilerleme oranı %70’in üzerinde olan projeler ise 2013 yılı

içerisinde işletmeye geçebilecek olarak değerlendiriliyor. İlerleme oranı %35 ile %70 arasında olan projelerden, 100 MW’ın altında olanlar 2014, 100 – 1000 MW arası tesisler 2015 yılında, 1000 MW’ın üzerinde olanların ise 2016 yılında devreye girmeleri kabul. İkinci senaryoda ise düşük eşik %10’a, %35 eşiği %40’a, yüksek eşik ise %80’e çıkarılıyor. Arz güvenliğine yönelik olarak sahip olduğu önemin yanı sıra, üretim lisansı alınmış ama tesisin devreye sokulmamış olduğu projeler yatırımcı açısından enerji üretiminin gelecek yıllarda elektrik üretim kaynakları açısından gidişatı gösterecek olması nedeniyle de ayrıca bir öneme sahip. Bunun yanında yatırımcı açısından bu çalışmanın en önemli amaçlarından birinin sistemde enerji açığının oluşabileceği yıl/yılların tespitinin yapılması ve böylece yatırımcıya yeni yatırımın gerek duyulduğu zamanı göstermesi olarak belirtilebilir.

2012 yılından 2017 yılına kadar belirlenen dönemde Türkiye toplam kurulu gücünde, linyit, hidrolik, doğal gaz ve ithal kömür kaynaklı kapasitenin hızla artması bekleniyor. Ancak bu artışın her yılın toplam kurulu güç içindeki payları değişiklik gösteriyor. Modele göre, linyit payının 2012’de %14,5 seviyesinden 2017 yılında %12,6 seviyesine düşmesi, hidrolik payında 2012 yılında %34,4’lük değerin ise 2017 yılında %37,1’e yükselmesi, doğal gaz için 2012 yılında %35 seviyesindeki kurulu güç payının 2017 yılında %33,1 seviyesine düşmesi, ithal kömürde 2012 için %6,9 olan payın 2017 yılında %8’e yükselmesi ve rüzgar enerjisine dayalı üretim tesislerinin 2012’de %4 olan payının 2017’de %5 seviyesine yükselmesi öngörülüyor.

paylarRaporda, sisteme bağlı mevcut, inşa halindeki üretim tesislerinin proje ve güvenilir üretim kapasiteleri kadar üretim yaptıkları, yakıt temininde (ve hidrolik santrallerde hidrolik koşullarda) sıkıntı yaşamadıkları, üretim lisansını almış ve inşası devam eden tesislerin öngörülen tarihlerde işletmeye girecekleri gibi kabuller ile 2012-2017 yılları arasında belirlenen enerji talebinin yeterli bir yedekle karşılanabileceği ifade ediliyor. Buna rağmen, ileride yaşanabilecek talep değişimleri nedeniyle enerji açığının yaşanmaması adına, projelerin yatırım sürelerinin de dikkate alınarak kararlaştırılması öneriliyor.

Enerji politika yapıcıları açısından ise, birincil kaynak dağılımında ilave yeni kapasitelerin kaynaklarına göre değişkenlik gösterdiğinin unutulmaması gerektiğinin altı çiziliyor. Örnek olarak, ilave yeni kapasite miktarının termik santraller ile karşılanması durumunda sisteme ilave edilecek kapasite miktarı azalacakken, hidrolik ve rüzgar kaynakları ile üretim yapan tesislerin yeni kapasitede yoğunlaşması durumunda sisteme ilave edilecek kapasite miktarının artacağı ifade ediliyor (yenilenebilir kaynaklara dayalı üretim tesis kapasitesi yapılmasına onay verilirken kapasitenin yaklaşık yarısı kadar yedek konvansiyonel kapasitenin kurulması konusunda önlem alınmalı).

Elektrik enerjisi üretim kapasite projeksiyonu -1-

Projeksiyon yayınlandı. 1. parçanın analizini Can İtez yaptı.

TEİAŞ, elektrik üretimi pazarına yönelik olarak büyük önem taşıyan “Türkiye Elektrik Enerjisi 5 Yıllık Üretim Kapasite Projeksiyonu” yayınladı. Gerek öngörüleri , gerekse geçmiş yıllarda elektrik üretimi pazarında yaşanan gelişmeleri inceleme şansını tek bir dokümanda bulabilmiş olmanın keyfini hep beraber yaşayalım. Ancak oku oku bitmedi dedirtmemek adına bu yazıyı iki parça halinde sunacağız. İlk parçada dünden bugüne yaşanan değişimleri, ikinci parçada ise bugünden yarına oluşturulan projeksiyonları bulabilirsiniz.

image001

Öncesinde, bu raporun Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından hazırlanan talep tahminleri esas alınarak piyasa katılımcıların yol göstermek amacıyla ve kanunun direktifiyle hazırlandığını belirtelim.

Son 10 yıllık (2003 – 2012) elektrik enerjisi tüketimi verilerini ve puant güç talebinin gelişimini incelediğimizde ortaya çıkan tablo şu şekilde:

Son on yılda ortalama %6,2’lik bir artış görülürken, 2009 öncesi ortalama tüketim artışı %6,9, 2009 sonrası ise %7,7 şeklinde. 2009 yılında yaşanan kırılımın (tüketimin -%2,12, puant talebinde -%2,02) ana sebebi olarak uluslararası ekonomik krizi göstermek yanlış olmayacaktır.

image002

Türkiye’nin elektrik üretimini incelediğimizde 2012 yılı için toplam 239.497 GWh üretim yapıldığı ortaya çıkıyor. Grafikte, devlet ve özel sektör santrallarının paylarının üretimdeki dağılımı görülebilir. %51 ile özel sektör termik santralleri üretimin büyük çoğunluğunu üstlenirken, kamu termik santralleri de %22’lik pay ile üretime katkı yapmış. Üretimin %73’ünün termik santraller tarafından gerçekleştirildiğini görüyoruz.

image003

2012 yılı için durum bu iken, son on yıl içinde yaşanan gelişime bakıldığında üretimin özel sektör santralları tarafına kaydığı görülebiliyor. Bu durum EÜAŞ santrallarının özelleştirilmesi süreci ile iç içe ve paralel bir seyir izlemekte ama bunun dışında kalan elektrik üretimi yatırımları da etkili.

 

Son on yılda toplam üretim ve tüketimin ilişkisine baktığımızda 2004’ten 2010’a kadar farklı düzeylerde tüketim miktarını aşan üretim yapılmışken, 2003, 2011 ve 2012’de tüketim miktarımız üretim miktarımızın üzerinde gerçekleşmiş. Özellikle 2012’de bu farkın diğer yıllara göre iyice arttığı görülebiliyor.

image004

Not: Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın yakın tarihli (22 Kasım 2013) “HES’lerle ufak dereleri mahvediyoruz. 10 megavattan az enerji üretecek HES’lere kesinlikle vermeyeceğiz. Bundan sonra bunun hesabını sorarsınız” sözlerini hatırlarsınız. Belge’nin ekinde sunulan Türkiye’nin santralları listesini görünce aklıma düştü, acaba kurulu gücü 10 MW’ın altında olan kaç tane hidroelektrik santralı var? Serbest Üretim Şirketlerinin toplam 242 hidroelektrik santralının 119’unun kurulu gücü 10 MW’ın altında, neredeyse yarısına tekabül ediyor… 36 işletme hakkı devri tipi hidroelektrik santralinin 27’si 10 MW’ın altında, 27’nin 19’u ise 1 MW’ın altında kurulu güce sahip. Yap işlet devret tipi hidroelektrik santrallarının 5’inin kurulu gücü 10 MW’ın altında. Bazıları eski, pek çoğu yepyeni, hepsi küçük dereleri mahvetmedi belki ama türlü çeşitli boylarda akarsuları (ve doğayı ve insanları). Peki ne için? Bu santralların güvenilir üretim kapasitesinin (GWh) Türkiye’nin 2012 toplam güvenilir üretim kapasitesine oranı %0,5 tüm hidroelektrik santrallarının toplam güvenilir üretim kapasitesine oranı ise %2,7 (halbuki toplam hidroelektrik santralların sayısının %42’si).

Yeni yılda yeni birleşme

Yeni yılda yeni bir Chrysler. Can İtez birleşmeyi anlatıyor, yeni yıl dileklerini sunuyor.

Shelping-handüreci takip etmiş olanlar aslında başlığı biraz abartılı bulabilirler, ancak Fiat – Chrysler birleşmesi uzun süredir bekleniyor ve hatta küçük adımlarla gerçekleşiyordu. Tabi yine de bu birleşmenin son adımının yeni yılla birlikte atıldığını paylaşmamak olmaz.

Hikayenin başlangıcı olarak 2009 yılında iflas etmiş Chrysler’in Fiat’ın yardım eliyle canlanışını kabul edebiliriz (hisselerin %20’si ile). Bu tarihten itibaren yavaş yavaş devam eden birleşme, ürün geliştirmenin iki şirket arasında ortak hale gelmesi, Dacia’nın Chrysler ürünleri ile Avrupa’da tazelenen varlığı gibi sonuçlar ortaya koymuştu. Chrysler için de Cherokee Jeep’in ABD’de bu sene gösterdiği başarının belki de bu sürecin sonucu olduğu söylenebilir.

Bazı negatif eleştiri ve tahminlerin yanında (iki eksi birleşince bir artı eder mi gibi) yeni yılla birlikte gelen bu haberin Fiat için Amerikan pazarında maziden kalma şöhretini kırdığı (halk arasında Fix It Again Tony – FIAT), Chrysler için ise mali huzursuzluktan uzak güzel bir maceranın başlangıcı olmasını dilerim.

Kartele en uzun hapis cezası!

Rekabet tarihinin en yüksek hapis cezası Can İtez anlatıyor. 90lardan bu yana hapis cezalarına dair ilgi çekici oranları da bizimle paylaşıyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde rekabet tarihinin en uzun hapis cezası verildi. Aralık ayının başında Porto Riko bölge mahkemesi hakimi tarafından Sea Star isimli deniz ticareti şirketinin eski başkanı Frank Peake 25.000 Dolar ve 5 yıl hapse mahkum edildi.

6446-000031Adalet Bakanlığı (Department of Justice) tarafından hala yürütülmekte olan soruşturmanın bir parçası olarak taraflar toplam 46 milyon Dolar cezaya çarptırılmış, cezanın 14,2 milyon Dolarlık kısmı ise 2011 yılında Sea Star tarafından ödenmişti. İhlal Porto Riko ve ABD arasında ticari deniz taşımacılığı yapan en büyük üç şirketin aralarında yaptıkları anlaşma ile fiyat sabitleme, birlikte fiyat artırma ve müşteri paylaşımını içermekteydi. Adalet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, bu ihlal ile Porto Rikolu ve Amerikalı deniz taşımacılığı tüketicilerinin uğradığı zararın açık olduğu ve Rekabet Departmanı’nın bu tür ihlalleri aktif bir şekilde takip ettiğini belirtildi.

Devam eden soruşturmada gelinen aşamada son olarak Frank Peake ile birlikte beş kişi, 7 aydan 5 yıla kadar hapis cezasına çarptırıldı. Hakkında soruşturma açılan başka bir şirket çalışanının davası da Mayıs 2014’te görülecek.

DoJ’un 2013 kriminal programındaki istatistiklere baktığımızda kartel aktivitelerinden yargılanıp suçlu bulunan şahısların %78’inin hapis cezası aldıkları, ortalama hapis cezasının ise neredeyse 2 yıl kadar olduğu görülebiliyor. 2013 yılı için verilen bu oranlar geçmiş yıllara göre artış göstermekte; yani hem hapis cezası verilme oranları hem de hapiste geçirilen süre belirgin bir şekilde artmakta[1]. Peake’a verilen bu ceza ortalamanın oldukça üstünde kalarak istatistikleri daha da artıracak gibi gözüküyor. ABD’nin Hapishane kapasitesinin[2] limitinde ve tutukluluk oranının en yüksek olduğu ülke olmasını[3] bir kenara koyarsak (ya da bir kenara koymasak bile rekabet ihlalleri nedeniyle hapse giren kişilerin toplam tutuklu popülasyondaki payı kabaca %0,002), kartel davranışını caydırma konusunda sorumlulara hapis cezası uygulaması artarak ve sertleşerek devam ediyor.

Not: Soruşturmanın hala devam ediyor olması nedeniyle, Porto Riko-ABD arasında ticari deniz taşımacılığı hakkında konu ile bağlantılı bilgi sahibi olabilecek kişilerin DoJ’un Rekabet Departmanı ile iletişime geçmeleri gerekmektedir.


[1] Hapis cezası verilen kişilerin oranı 1990-1999 yılları ortalamasında %37, 2000-2009 yılları ortalamasında %62 ve 2010-2012 yılları ortalamasında %71. Ceza süreleri ise 1990-1999 ortalamasında 8 ay, 2000-2009 ortalamasında 20 ay ve 2010-2012 ortalamasında 25 ay.

[2] ABD’de Hapishanelerin resmi kapasitesi 2.265.000 (resmi rakam) ve bu hapishanelerin doluluk oranı %99,0 (resmi rakamlara dayanarak!). Daha fazla bilgi için: http://www.prisonstudies.org

[3] Ülkede her 100.000 kişiden 716’sı tutuklu. 2009’da ABD için bu oran her 100.000 kişiden 743’üyle en yüksek oran olarak gerçekleşirken aynı tarihte en yüksek ikinci oran olan her 100.000 kişiden 577 ise Rusya’ya aitti. Daha fazla bilgi için: http://www.prisonstudies.org

Türk Telekom Hakkında Soruşturma Açıldı

Rekabet Kurulu, İDDK kararı üzerinde Türk Telekom hakkında soruşturma başlattı.

Detayını Can İtez anlatıyor.

Rekabet Kurulu’nun son dönemde artan soruşturmalarının sebeplerinden biri olan ve Danıştay ve İDDK’nın “soruşturma açmalıydın” görüşünü içeren kararların bir örneği daha yaşandı. Rekabet Kurulu’nun 2006 yılında Türk Telekom hakkında aldığı Önaraştırma kararı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK) tarafından bozuldu. Şikayet üzerine Türk Telekomünikasyon’un denizaltı ve karasal fiberoptik kablolardaki hakim durumunu kötüye kullandığı iddiasını inceleyen Rekabet Kurulu, önaraştırma kararı ile Türk Telekom hakkında soruşturma açılmasına gerek duymamıştı.

Takip eden süreçte Danıştay 13. Daire tarafından da reddedilen dava, bu kez İDDK tarafından iddiaların daha detaylı incelenmesi için soruşturma açılması gerektiği ifadesiyle hukuka uygun bulunmadı. Dosya konusu bilgi ve belgeleri kısa süre önce müzakere eden Rekabet Kurulu, Türk Telekom hakkında soruşturma açılmasına karar verdi. Önaraştırma kararında da üç kurul üyesi tarafından soruşturma açılması gerektiği yönünde karşı oy gerekçesi sunulmuş olan tartışmalı kararın bu yeni soruşturma ile nasıl bir boyut kazanacağını göreceğiz.

İlerlemeye devam!

AB İlerleme Raporu’nu anlatmaya devam ediyoruz. Can İtez ve Tolga Aytemizel, enerji konusunu ele aldılar.

Rekabet faslıyla başladık, enerji ile devam ediyoruz İlerleme Raporu’na.

Türkiye için enerji piyasalarında 2013 yılı hareketliydi; özellikle yeni Elektrik Piyasası Kanunu ve paralel olarak hazırlanan yeni yönetmelikler, doğalgazda serbest tüketici olmamız (biz tüketicilerin), nükleer enerji programı tartışmaları gibi… Avrupa Birliği de İlerleme Raporu’nda enerji piyasalarının akıbeti konusunda bu konulara ve daha fazlasına dikkat çekiyor. Önceki İlerleme Raporlarına kıyasla bu sene daha olumlu bir not aldık mı yoksa derdimizin biri biterken öbürü mü başladı?

Kimi konularda evet kimi konularda hayır, buyurun Birliğin gözünden başlıklar ve gözlemler ile Türkiye enerji piyasalarında gösterilen ilerleme/ilerlememeyi inceleyelim:

  • Arz güvenliği konusunda, Türkiye’de doğalgaz satışı, Türkiye üzerinden doğalgazın transit geçişi gibi konuları kapsayan, Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nin hükümetler arası anlaşması Türkiye ve Azerbaycan arasında imzalandı. Aynı zamanda bu hattın Trans Adriyatik Boru Hattı ile birleştirilme kararı ile doğalgazın batıya dağıtımı konusuna değinildi.
  • Raporda Türkiye’nin özellikle yeni Elektrik Piyasası Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile piyasadaki rekabetin artırılması ve AB uyumu konusunda ilerleme kat ettiği ve genel olarak yaşanan gelişmelerin tatmin edici olduğu kaydediliyor.  Bu bağlamda EPİAŞ’ın kurulması, 2013 yılı için serbest tüketici alt limitinin düşürülmesi (ve 2015’te ortadan kaldırılmasının planlanması) olumlu değerlendirilmiş. Bunun yanında dağıtım şirketlerinin incelenmesi ve denetlenmesi görevinin EPDK’dan alınarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na verilmiş olmasının AB müktesebatına uygun düşmediği belirtilmiş.
  • Doğalgaz piyasalarında geçmiş yıllarda da sıkça konu edilen mevzuattaki uyumsuzluklar yine bu raporda da dile getiriliyor. Ancak tüm tüketicilerin 2013 yılı itibari ile serbest tüketici statüsüne kavuşmaları ve doğalgaz ithalatında özel sektör payının %25’e çıkması raporda olumlu tarafta yer buluyor.
  • Yenilenebilir enerji konusunda ise var olan teknolojilerin geliştirilmesi için ARGE projelerine uygulanacak yönetmeliğe yer verilip, kullanımlarının hızlanması için rüzgar ve güneş enerjisine dayalı lisans başvurularına ilişkin ölçüm standartlarında yapılan değişiklik yer alıyor. Ayrıca, 2012 sonunda yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektrik enerjisinin toplama oranının 2011 yılına kıyasla %26’dan %27,6’ya çıktığı belirtildi.
  • Enerji verimliliğinde danışmanlık şirketlerinin yetkilendirilmesine devam edilmesine yer verilirken Enerji Verimliliği Strateji Belgesindeki hedeflerin tamamlanması için kurumsal anlamda daha koordineli bir eylem planının gerekliliğinin altı çiziliyor.
  • Raporda son olarak nükleer güvenlik ve radyasyondan korunma konusunda Türkiye’nin Japon-Fransız ortaklığı tarafından Sinop’ta kurulacak ikinci nükleer santralle nükleer programına devam etmesi yer alıyor. Bunun yanında, Mart 2013’te Türkiye Atom Enerjisi Kurulu (TAEK) tarafından yayınlanan nükleer santrallerde radyoaktif atıkların yönetimi hakkında iki yönetmelikten bahsedilmesine rağmen mevzuattaki eksiklerin giderilmesine ve mevcut yönetmeliklerin AB müktesebatıyla uyumluluğunun doğrulanmasına gerek olduğu ifade ediliyor.

Sonuç olarak, ilerleme raporunun enerji faslında Türkiye’nin uyum düzeyi oldukça yüksek olarak değerlendirilmiş olup, özellikle elektrik piyasalarının serbestleşmesinde atılan adımların önemli ilerlemeler olduğu belirtiliyor. Öte yandan, enerjide rekabetçi bir piyasanın oluşturulması ve doğal gaz konusundaki mevzuattaki eksikliklerin giderilmesi gerektiği, enerji verimliliği ve nükleer enerji konularında AB Direktifleriyle uyum bakımından ilave çabalara ihtiyaç olduğunun vurgulanması enerji konusundaki gelişmelerin sürdürülmesi gerektiğine dikkat çekmekte.

Bir Devrin Sonu – Elektrik Dağıtımında Tamamlanan Özelleştirme

Elektrik dağıtım hizmetleri artık tamamen özel sektörde. Can İtez anlatıyor.

2 Nisan 2004 tarihli Özelleştirme Kurulu kararı ile özelleştirme kapsam ve programına alınan Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş., bir diğer deyişle 1994 yılından beri Türkiye Cumhuriyetinde devlet eliyle elektrik dağıtım hizmetini yerine getirmiş olan tüzel kişilik, Toroslar EDAŞ’ın da devriyle faaliyetlerine son verdi. Böylece devletin elektrik dağıtım hizmetindeki doğrudan rolü sona ermiş, bir devir kapanmış oldu.

Hisse devri yöntemi ile gerçekleştirilen dağıtım bölgelerinin özelleştirilmesi sürecinin sonucunda, elektrik dağıtımında hizmet kalitesinin arttırılması amaçlanıyor. Elektrik piyasalarının sağlıklı işleyişinin, kalitesinin ve tabi ki var olabilmesinin vazgeçilmez bir parçası olan elektrik dağıtımında, 21 dağıtım bölgesinde bulunan yaklaşık 34 milyon elektrik abonesi artık devlete değil özel sektöre güvenecek. Yanlış anlaşılmasın halk yine devlete güvenecek ama artık sadece denetleyen olarak.

İlgililer için not; son olarak devri tamamlanan 18 dağıtım şirketinden elde edilecek olan özelleştirme geliri yaklaşık 12,7 milyar Amerikan Doları.

Bu da mı gol değil hakim bey?

Rekabet Otoritesi, Polonya milli futbol takımının dünya kupası elemelerinde oynadığı iki maçın yayın haklarının lisanslamasında sağlayıcı ve alıcı arasında asgari yeniden satış fiyatının belirlendiğini tespit etti. Maç yayın haklarına yönelik alınan kararı Can İtez anlatıyor.

Polonya rekabet otoritesi, ülkede spor yayınlarını yakından ilgilendiren önemli bir karara imza attı. Özellikle dünya çapında izlenme oranları ile büyük ilgi gören FIFA Dünya Kupası, UEFA Avrupa Kupası gibi futbol organizasyonlarında son yıllarda büyük oranda medya haklarının dağıtımı ve satışı görevini üstlenen Sportfive şirketi de bu kararın taraflarından biri.

BOS006229İlgilenenlerin bildiği gibi UEFA gibi kurumlar bu tür organizasyonların medya haklarını, özellikle ülkelerin milli takımlarının maç yayın haklarının distribütörü (alt lisans dahil) olarak şirketler ile anlaşabilmekte. Burada oluşan pazar yapısının, en üst pazarda spor organizasyonunun düzenleyicileri ve yayın haklarının asıl sahipleri, orta pazarda Sportfive gibi organizatörden maç yayın haklarını alan (örneğin ülkeler bazında Polonya’da) ve bunu alt pazarda bulunan televizyon yayın şirketlerine lisanslayan şirketler etrafında şekillendiği görülüyor.

Verilen kararda Rekabet Otoritesi, Polonya milli futbol takımının dünya kupası elemelerinde oynadığı iki maçın yayın haklarının lisanslamasında sağlayıcı ve alıcı arasında asgari yeniden satış fiyatının belirlendiği yönünde tespitte bulunmakta. İlk başta alt pazarda bulunan bir teşebbüsün hazırladığı taslak lisans anlaşmasında yer verilen asgari yeniden satış fiyatı maddesi şirketin yayıncı şirketler ile yaptığı anlaşmalara fiilen girmeye başladıktan sonra anti-rekabetçi problem ortaya çıkabiliyor. Rekabet Otoritesi de, esasen birbirinden bağımsız ikili anlaşma niteliğinde bulunan lisans anlaşmalarını rekabeti bozmaya yönelik tek bir anlaşma olarak kabul ederek[1], bu anlaşmanın “hub and spoke” tipi bir kartel olduğunu belirtiyor.

Pişmanlık başvurusunun da bulunduğu karar sürecinin ilginç yanlarından bir diğeri ise, pişmanlık başvurusunun kimin tarafından yapıldığı. Bizleri pek şaşırtan pişman üye, kartelin bel kemiği, orta direği ve hatta “hub”ı olarak gözüken Sportfive! Ancak rekabet otoritesi yeniden satış fiyatını ilk ortaya koyan ve hatta bu maddenin bulunduğu lisans anlaşmalarına referans olan taslak lisans anlaşmasını Sportfive’a ileten alt pazardaki Polsat Cyfrowy yayın şirketini kartelin lideri olarak belirleyerek bizleri düşündürdü[2]. Ayrıca Polsat Cyfrowy dışındaki yayın şirketleri, Sportfive’dan gelen lisans anlaşmasını değiştirmek gibi bir güçleri olmadığı gerekçesiyle pasif katılımcı olarak değerlendirilerek, cezalarında indirime gidilmesi kararlaştırıldı.


[1] Ki bunun neden mantıklı bir yaklaşım olduğunu örneklendirebiliriz. A sağlayıcısı ile J, O ve Z alıcılarının birlikte çalıştıklarını düşünelim. A dışında pazarda sağlayıcı olabilecek başka bir şirket bulunmamaktadır. Bu durumda birbirinden bağımsız olarak yapılan A-J, A-O ve A-Z anlaşmalarında asgari yeniden satış fiyatının aynı oranda belirlenmesi, bu birbirinden bağımsız anlaşmaların tüketiciye direk olarak yansıyan asgari fiyatın ortaya çıkmasına olanak sağlayacaktır. A ile anlaşmış ve anlaşmalarında asgari yeniden satış fiyatı belirlenmiş olan ne J, ne O ne de Z rakiplerinin verebileceği “asgari fiyattan” daha düşük fiyat vererek rekabet edememekte. Yani bağımsız ikili anlaşmalar, daha düşük fiyatı veren, rekabet eden şirkete ulaşma isteği konusunda tüketiciyi zarara uğratan kolektif bir etki ve tekil bir rekabeti bozucu anlaşma oluşturmuş oluyor.

[2] Bu noktada pazardaki alıcı gücü konusunda tartışabiliriz tabi ancak sadece bir yayın şirketinin (yazının bir sonraki cümlesinde diğer şirketlerin pasif katılımcı olarak kabul edildiklerini de ekleyelim) Sportfive’ın tüm ikili anlaşmalarında asgari yeniden satış fiyatını anlaşmaya ekleme konusunda şirketi ikna ettiği ya da asgari yeniden satış fiyatını düzenleme fikrini ilk Polsat Cyfrowy’nin aklına düşürdüğü şeklinde bir argüman sonucu bu şirketin kartel lideri ilan edilmesi ne kadar sağlıklı bu da tartışılabilir.

Havayolları Birleşmesine İtiraz Var!

11 Milyar Dolar değerindeki işleme Adalet Bakanlığı’ndan itiraz geldi.

Detayları ve Türkiye yansımasıyla işlemin etkilerini Can İtez değerlendiriyor.

ABD Adalet Bakanlığı (Department of Justice-DoJ), ülkenin en önemli havayolu şirketlerinden olan US Airways[1] ve AmericanAirlines[2] şirketlerinin 11 milyar Dolar değerindeki birleşme kararına itiraz davası açtı. Geneli itibariyle tüketici refahının olumsuz anlamda etkileneceğine kesin gözüyle bakan DoJ tarafından özellikle tüketiciler açısından birleşmenin yüksek uçuş maliyetleri ve düşük hizmete yol açacağı ve piyasada rekabetin olumsuz etkileneceği ifade edildi. Tüketiciler için uçuş maliyetleri uçak bileti, bagaj fiyatı ve uçuş değişikliklerinde ödenen fiyatlar[3] olarak ortaya çıkarken, itiraz edilen birleşme gerçekleşmeden bile piyasada fiyatların arttığı gözlemlenmekte.

Peki tüketici için yükselen fiyatlar ve azalan hizmetler açısından US Airways ve AmericanAirlines birleşmesinin rolü ne derece öne çıkmaktadır?

BOS001903Bu sorunun cevabı piyasanın yapısı ile kolaylıkla açıklanabilir. Öncelikle bu iki şirket 1.000’den fazla uçuş rotasında (başa baş rekabet ettikleri rotalarda yıllık yaklaşık 2 Milyar Dolarlık bir gelir söz konusu) doğrudan rekabet etmektedirler. Zaten yeterince yoğunlaşmış olan ulusal uçuş rotalarında, bu birleşmenin gerçekleşmesi halinde dünyanın en büyük havayolu şirketi ortaya çıkacağı gibi ABD havayolu taşımacılığı piyasanın %80’den fazlasının dört havayolu şirketi tarafından kontrol edilmesi söz konusu olacaktır.

Bunlara ek olarak şirketler özelinde tüketici refahını arttırıcı olarak nitelenebilecek halihazırda ve ileriye dönük olarak ortaya çıkması beklenen uygulamaların da sona erecek ya da hiç gerçekleşmeyecek olması birleşmeye karşı olunmasındaki gerekçelerden. US Airways halihazırda uyguladığı özel indirimler ile piyasada oldukça önemli bir role sahip. AmericanAirlines’ın içinde bulunduğu durum ise oldukça ilginç. 2011 yılında iflas koruması altına alınan şirket iflas sonrası dönemi olarak nitelendirilebilecek gelecek yıllar için oldukça agresif bir büyüme planına sahip. Şirket piyasa tarihindeki en büyük uçak siparişini yakın zaman önce verdi ve DoJ’un gözünde bu agresif büyüme planı ve diğer şirketlerin buna kendi büyüme planları ile verecekleri cevap, piyasadaki rekabet açısından oldukça önemli ve gelecek vaadeden bir gelişme olarak not edilmekte.

DoJ’un bu birleşmeye karşı açtığı davanın gerekçeleri incelendiğinde; birleşmenin tüketiciler üzerindeki etkileri ve birleşmenin havayolu taşımacılığı pazarı üzerindeki etkileri öne çıkıyor. Ancak hemen belirtmek gerekir ki DoJ’un açıklamaları tüketici refahında yaşanabilecek azalma üzerinde yoğunlaşmakta ve hukuki sürecin devamında da bu eksen üzerinde durulacağı açık. Birleşme ve devralmaların değerlendirilmesinde, tüketici refahının incelenmesi Türkiye’de Rekabet Kurulu kararlarında pek görmediğimiz bir yaklaşım. Rekabet hukukunda tüketici için rekabet ve pazar için rekabet tartışması bir kenara bırakıldığında, tüketicinin doğrudan tehdit altında olduğu bu tür davalarda en azından tüketicinin korunması kaygısını gözlemlemek bir ihtiyaç. Türkiye’de verilen kararlarda alışık olmadığımız bu kaygının ABD’de 11 milyar Dolarlık bir birleşmenin itirazında birincil gerekçe olarak bulunuyor olması bizi düşündürüyor.


[1] US Airways 2012 yılında 50 milyon yolcuyu dünya çapında 200 noktaya uçurarak 13 milyar Dolar’lık gelir elde etti.

[2] AmericanAirlines 2012 yılında 80 milyon yolcuyu dünya çapında 250’den daha fazla noktaya uçurarak 24 milyar Dolar’lık gelir elde etti.

[3] ABD ulusal havayolu şirketleri 2012’de bagaj fiyatı ve uçuş değişikliklerinden toplam 6 milyar Dolar’lık bir gelir elde etmiştir.

Kartel Dokümanlarının Üçüncü Kişilere Açılması

Kartel dokümanları üçüncü kişilere açılabilir mi?

Bu soruyu Can İtez yanıtlıyor.

Avrupa Adalet Divanı, Donau Chemie hakkında verdiği karada Avusturya Rekabet Otoritesi’nin (ACC) kartel dokümanlarının üçüncü kişilerin erişimine açılması konusunda uyguladığı hükmün Avrupa Birliği mevzuatına uygun olmadığına karar verdi.

BOS001926Konu dahilindeki kartel soruşturması, Avusturya baskı (matbaa) kimyasallarının toptan dağıtımı pazarında kartel oluşturulduğuna dair iddialar üzerine başlamıştı. Soruşturma sonunda ACC, kartel üyelerine para cezası vererek soruşturmayı karara bağladı. Bunun üzerine bir tüketici derneği soruşturma dokümanlarına erişim için ACC’ye başvuruda bulundu. Ancak ACC ülkenin hukuk kuralları çerçevesinde soruşturma taraflarının her birinin rızası bulunmadan bu talebin karşılanamayacağını gerekçe göstererek tüketici derneğini geri çevirdi. Keza, kartel dokümanlarının tüketici derneğine açılması konusunda yalnızca Avusturya Federal Kartel Otoritesi rıza göstermiş, kartel üyeleri gibi soruşturmanın geri kalan tarafları bu talebi kabul etmemişlerdi.

Bunun üzerine ACC, Avrupa Adalet Divanına söz konusu hükmün AB mevzuatına uyumluluğu konusundaki soruyu yöneltti. Divan, “Courage and Crehan”, “Manfredi” ve “Pfeiderer” kararlarına referansla, tazminat taleplerine uygulanabilecek olan ülke mevzuatının kullanımının fiilen imkansızlaştırılmaması gerektiğini belirtti.

Karara göre, üçüncü kişilerin dokümanlara erişim talebinde bulundukları zaman ülkesel kurallar menfaatlerin dengelenmesi adına somut olay özelinde değerlendirme yapmaya imkan vermelidir. Bu noktada menfaat dengesi ile kast edilen, soruşturma taraflarının gizlilik menfaati ile toplum yararının gözetilmesi arasında ortaya çıkan bir tercih zorunluluğunun varlığıdır. Menfaatler dengesindeki oynama ya da değişim ise müdahale yoluyla mevcut durumda (hukuk kurallarının önerdiği şekilde) dengede ağır basan tarafın menfaatlerinden ziyade diğer menfaat gurubunun faydasını gözetecek şekilde ortaya çıkan düzenlemedir. Bu durumda mevcut kurallar çerçevesinde meşru olan gizlilik hakkının tamamen ortadan kaldırılmaması ya da ACC’nin alacağı kararların ülkesel kurallar ile tezat oluşturmaması adına belli koşulların sağlanması (örneğin toplum yararı) durumunda, menfaat dengesinin değişimi somut olay özelinde bir değerlendirmeye tabi tutularak gerçekleştirilecektir. ADD verdiği kararda, kartel dokümanlarının üçüncü kişilerin erişimine açılmasının – ve kamu yararı menfaatinin gözetilmesi ihtimalinin kanunen desteklenmesinin – pişmanlık (lenniency) programının etkin bir şekilde uygulanması açısından önemli bir durum olduğu açıklamasını da eklemiştir.