Av. Şahin Ardıyok, Riyad’da gerçekleşen rekabet hukuku etkinliğinde konuştu

Av. Şahin Ardıyok, Riyad’da gerçekleşen rekabet hukuku etkinliğinde konuştu

Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı’nın Rekabet ve Regülasyon Departmanı Başkanı Av. Şahin Ardıyok, 5 Şubat Pazar günü Suudi Arabistan’ın Riyad kentinde Riyad Amerikan İş Topluluğu (American Business Group of Riyadh) tarafından düzenlenen etkinlikte “Suudi Rekabet Hukukunun Karşılaştırmalı Analizi ve Rekabet Uyum Programı” başlıklı programı sundu.
img_5791Riyad’daki Rotana Hotel’de gerçekleştirilen kahvaltılı etkinlik, global hukuk firması Dentons ve yerel hukuk firması Wael A Alissa’nın desteğiyle gerçekleştirildi.

Program, rekabetin serbest piyasada niçin elzem olduğunun vurgusu, Suudi Rekabet Hukuku’nun AB ve Türkiye uygulamaları ile karşılaştırmalı analizi ve rekabet uyum programının tanıtılması ile birlikte Suudi Arabistan rekabet hukukundaki son gelişmeleri konu edindi. Katılımcılar arasında çeşitli sektörlerden ABGR üyesi şirketlerden yöneticiler ve hukuk müşavirlerinin yanı sıra Suudi Arabistan’ın önde gelen yerel ve uluslararası hukuk bürolarından çok sayıda avukat yer aldı.

Katılımcılar, Şahin Ardıyok’un bu alanda yirmi yılı aşkın tecrübelerinden yararlanarak hem yerel hem de küresel perspektiften rekabet uyumunu sağlamak ve aynı zamanda riskleri azaltmak için neler yapabileceklerini dinlediler ve Suudi Rekabet Hukukunu uluslararası en iyi uygulamalarla kıyaslama imkânını buldular.

Hatırlayacağınız üzere, Suudi Arabistan’da bir hayli yeni olan rekabet hukuku, uygulamaya girdiğinde önemli sorunları beraberinde getirmişti. Bu sancılı süreçte, firmaların yaptırımlardan çekinerek kurallara uyum sağlamaya çalışmaları esnasında, Av. Şahin Ardıyok ve ekibi önemli rol oynamış, sorunları uluslararası uygulamayla karşılaştırmalı olarak inceleyen akademik çalışmalar yapmışlardı.

Tazminat davalarında yeni dönem

Can Yıldız, AB Direktifinin Türkiye’de tazminat davalarına yönelik etkisinden bahsediyor.

Gündemin çok daha temel başka tartışmalarla dolu olduğu 2016 yılı, Türk rekabet hukuku için önceki yıllara göre durgun bir yıl oldu desek herhalde yanlış olmayız.  Yine de, bu durgun yılda dahi rekabet hukuku gündemini epey meşgul eden bir konunun fırtına gibi esip geçtiğini, bir süre daha da dinmeye niyeti olmadığını belirtmemiz gerekiyor; sizlerin de tahmin edeceği üzere, banka kararının temyiz sonrası kesinleşmesi ve akabinde açılan tazminat davaları.

Kim, ne zaman, hangi mahkemede dava açacak, zarar nasıl hesaplanacak, neler bekletici sorun yapılacak gibi bir sürü soru havada uçuşurken, belki mahallenizin bakkalı da oradan buradan duyduklarıyla dava açıp şansını denemeye hazırlanıyor. Evet, belki ülkemizde rekabet hukuku kaynaklı bir özel hukuk tazminat davası ilk defa açılmıyor, ama ilk defa konunun bu kadar popüler olduğunu belirtmek gerek. Bizler, günleri rekabet hukuku hakkında okuyup yazarak geçenler, elbette ortalıkta dolanan soruların cevaplarına sahibiz, buna rağmen ortada ciddi bir düzenleme boşluğu olduğu gerçeğini de inkâr edemiyoruz. Elimizde özel hukuk tazminat davalarına ilişkin, bırakın bir ikincil düzenlemeyi, bir kılavuz bile mevcut değilken, AB konuyla ilgili koşup gitmeye devam ediyor.

Geçtiğimiz yıl kaleme aldığımız şuracıktaki makalemizde, AB’de rekabet hukuku kaynaklı özel hukuk tazminat davalarına ilişkin direktiften bahsetmiştik. Hatırlatmak gerekirse, kökleri neredeyse on yıl önceye dayanan ve üye devletlerden uzmanlara ve hatta vatandaşlara fikir sormaya kadar varan bir çalışma süreci sonrasında, 2014 yılı sonunda AB Komisyonu, rekabet hukuku tazminat davaları hakkında direktifi imzalamıştı. Komisyon’un bu yönergeyi düzenlemesindeki amaç, gerçek anlamda etkin tazminatın önündeki temel engelleri kaldırmak ve AB’nin her yerindeki vatandaşlar ve işletmeler için asgari korumayı garanti altına almaktı. Direktifin getirdiklerini burada elbette teker teker ele almayacağız, ama zarar gören herkesin kolaylıkla zararının tazmin edilebilmesi için, zamanaşımı, delillere erişim, karineler, sorumluluk kuralları gibi hem usul hem esasa yönelik yeknesak düzenlemeler içerdiğini bir kez daha belirtmiş olalım.

İşte söz konusu direktifi iç hukuklarına monte etmek için üye devletlerin son günü 27 Aralık 2016’ydı (AB’de tüzükler doğrudan bağlayıcı olarak yürürlüğe girerken, direktiflerin üye devletler için bağlayıcı olabilmeleri devletin iç hukukuna aktarılmasına bağlı). Bu tarihi de geçtiğimiz ay geride bırakmış bulunuyoruz. Dolayısıyla direktif, artık 28 (yakında belki 27?) üye devlet için gerçek anlamıyla yürürlükte bulunuyor. Böylelikle AB’nin neresinde olursanız olun bu konuda ortak hükümlere tabisiniz, gibi güzel bir durum var.

Öte yandan, direktifin, Türk hukuku açısından da etkisi olması çok muhtemel. AB hukukunun bize daima mehaz teşkil etmesi bir kenara, direktifte ele alınan konuların bir kısmı, ülkemizde rekabet hukukundan doğan tazminat davalarının yaygınlaşmamasının en temel nedenlerini oluşturuyor! Nitekim Rekabet Kanunu’nun bu konularda açık bir düzenleme öngörmemiş olması ve genel hükümlerin ihtiyaca tam olarak cevap vermemesi, bu konularda yasal düzenleme ihtiyacı doğuruyor. Son zamanlarda süreç biraz gergin de olsa, Türkiye – AB müzakere sürecinin fasıllarından birinin rekabet politikası olduğu düşünülürse, bu direktifin uygulamaya girmesi ile beraber uyumluluk açısından AB’den geri kaldığımız önemli bir nokta ortaya çıkmış durumda. İlerleme raporlarına mutlaka konu olacak bu mesele, Türk tarafından yeni bir düzenleme yapılmasına yol açması ihtimali ile bizleri heyecanlandırıyor.

Anayasa tartışmalarının meclis gündemini meşgul ettiği bu günlerde, böyle bir beklentiye girmek ne kadar gerçekçi olur bilemeyiz; fakat bildiğimiz bir şey var ki çoğunlukla yaptığımız gibi “esinlenebileceğimiz” bir AB metni orada, tam karşımızda duruyor, üstelik artık her geçen gün uygulamasının ne denli başarılı olduğuna dair pozitif verilere de sahip oluyoruz. Hele banka kararı dolayısıyla tazminat davaları ve yoğun belirsizliklerin gümbür gümbür geldiği şu dönemde, direktiften biraz esinlenmek Türk hukuku adına muhteşem bir gelişme olabilirdi.

Neler olacağını bekleyip göreceğiz. Belki de bakkal amca da bir gün, çok uzak olmayan bir gün gönül rahatlığıyla dava açabilecek…

Bu arada, direktif metnine buradan, daha da meraklıysanız üye devletlerin direktifi nasıl iç hukuka aktardığının bilgisine şuradan ulaşabilirsiniz.

İstediğin yağı koyuyorum, ancak bir sorun olursa benden değil!

Gediz Çınar, Rekabet Kurulu’nun Doğuş Otomotiv hakkında aldığı önaraştırma kararını analiz ediyor.

Rekabet Kurulu’nun Doğuş Otomotiv hakkında aldığı önaraştırma kararı[1] geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Kurul, Doğuş Otomotiv uygulamalarını Volkswagen yetkili servislerinde sadece anlaşmalı Castrol marka yağların kullanıldığı, ilgili yağların ayrıca piyasada satışta olmadığı iddiaları nedeniyle incelemeye almıştı. Kurul’a yapılan şikayete göre, Volkswagen tarafından onaylanmış Valvoline marka yağ ile Volkswagen yetkili servislerinden Aykan Motor’a giden müşteriye söz konusu yağın kullanılamayacağı belirtilmiş, taraflar arasında süren müzakere sonucu yetkili servis tarafından bir kayıt konularak müşterinin getirdiği yağ arabaya konulmuştu. Söz konusu kayda göre, Doğuş Otomotiv’in BP Castrol ile olan anlaşması doğrultusunda tavsiye edilen Castrol motor yağı dışında bir yağın kullanılması nedeniyle oluşacak hasarlardan yetkili servis değil, müşteri sorumlu olacaktı. Bu karara ilişkin değerlendirmelere geçmeden önce hatırlatmakta fayda var ki, rekabet hukuku kuralları çerçevesinde servislerde kullanılan motor yağları yedek parça olarak kabul ediliyor.

Kurul kararında öncelikle söz konusu uygulamanın Motorlu Taşıtlar Grup Muafiyeti Tebliği kapsamına girip girmediğini değerlendiriyor. Söz konusu düzenlemeye göre, yeni motorlu taşıtların, bunların yedek parçalarının ya da tamir ve bakım hizmetlerinin alımı, satımı ya da yeniden satımı konulu dikey anlaşmalar, dikey sınırlamalar içermesi halinde belirli koşullara uymak kaydıyla grup muafiyetinden yararlanabiliyor. Yine bu düzenlemeye göre, eşdeğer kalitedeki yedek parçaların kullanımının engellenmesi bu anlaşmaları söz konusu muafiyetin kapsamından çıkarıyor. Ancak garanti kapsamında orijinal parçaların kullanımını zorunlu tutmak bu kuralın istisnası kabul ediliyor. Dolayısıyla, garanti kapsamında yapılan ücretsiz bakım onarım işlemleri için taşıt sağlayıcısının sağladığı orijinal yedek parçaların kullanımının zorunlu tutulması mümkün oluyor.

Bu doğrultuda Kurul ilk olarak karara konu bakımın garanti kapsamında olup olmadığını değerlendiriyor ve bunun garanti kapsamında bir tamir işlemi değil, rutin bir bakım onarım faaliyeti olduğuna karar veriyor. Kurul söz konusu bakımın istisna kapsamında kabul edilemeyeceğini belirledikten sonra eşdeğer olduğu iddia edilen motor yağının standartlara uygunluğunu ve sağlayıcı tarafından belirli bir marka yağının kullanımın zorunlu tutulup tutulmadığını inceliyor. Yetkili servise getirilen Valvoline markanın Volkswagen tarafından belirli kodlarla tespit edilen standartları haiz olduğu, yetkili servisler tarafından ise belirli bir markanın kullanılması için herhangi bir dayatmanın olmadığı tespit ediliyor.

Başvuruda bulunan tarafından bakım ve onarımda kullanılması istenen yağın eşdeğer yedek parça niteliğinde olduğunu, değerlendirmeye alınan teşebbüsün ve yetkili servislerin belirli bir markanın kullanımını zorunlu tutmadığını tespit eden Kurul, söz konusu uygulamanın ilgili Tebliğ’e aykırı olmadığına kanaat getiriyor. Son kullanıcının, servis hizmeti ya da madeni yağ satın almak istediği her satış noktasında Volkswagen veya diğer araç üreticilerince onaylı BP Castrol ürünlerine ulaşılabileceğini ve dolayısıyla sağlayıcı tarafından üretilen herhangi bir ürüne erişimin engellenmediğini de tespit eden Kurul, şikayetin reddi ile soruşturma açılmasına yer olmadığına karar veriyor. Ancak Kurul’un kararında ilginç olan bu yukarıda anlatılanlardan hiçbiri değil.

Söz konusu karar, Kurul’un yetkili servis tarafından konan kayda ilişkin değerlendirmesi açısından ilgi çekici. Kurul, getirilen yağın kutusunda belirtilen standardı taşıyıp taşımadığının yetkili servislerde tespitinin mümkün olmamasından bahisle, “oluşacak sorunlardan müşterimiz sorumludur” şeklinde bir kaydın konulmasını sektöre ilişkin standart bir uygulama olarak değerlendiriyor. Bu şekilde bir kayıt konulmasının, daha sonraki süreçlerde yetkili servisin yasal haklarının korunması sağlamaya yönelik genel bir uygulama olduğunu belirten Kurul, bunun tek bir markaya yönlendirme olarak kabul edilemeyeceğine vurgu yapıyor.

O halde soruyoruz: Tüm sorumluluğu üzerine almak pahasına kendi götürdüğü motor yağının kullanılmasında diretebilecek kaç kişiyiz? Bakımdan yeni çıkmış arabasında herhangi bir hasar olması halinde yetkili servise başvuramayacağını bilen müşteri, yetkili servis tarafından “tavsiye edilen” motor yağı yerine başka bir yağın kullanılmasını istemekte ne kadar serbest? Müşteri davranışlarına tam anlamıyla ters düşen bu karar, önümüzdeki günlerde oldukça dikkat çekeceğe benziyor.

Gediz Çınar

[1] Rekabet Kurulu’nun 13.10.2016 tarihli ve 16-33/575-251 sayılı kararı.

EURIBOR kartelinin acı sonu

EURIBOR kararını Can Yıldız aktarıyor.

Bundan üç yıl önce açılan soruşturma ile AB Komisyonu, Avrupa’nın önde gelen bankalarının -tıpkı LIBOR vakasında olduğu gibi- EURIBOR’u manipüle etmek amacıyla kartel kurduğu iddialarını incelemeye almıştı. Geçtiğimiz hafta son karar çıktı; üç bankaya 485 milyon euro ceza verildi.

Hatırlanacağı üzere, yedi dev bankanın; ABD’den JPMorgan Chase, İngiltere’den Barclays ve HSBC, Almanya’dan Deutsche Bank, İskoçya’dan Royal Bank of Scotland ve Fransa’dan Credit Agricole ile Societe Generale, 2005-2008 yılları arasında kafa kafaya verip iletişim içinde olarak euro faiz oranı türevlerini belirledikleri iddia ediliyordu.

İddiaları kabul eden bankalar, %10 indirimi kapmış ve iki yıl evvel 820 milyon euroluk toplam cezayı ödemişlerdi. Credit Agricole, HSBC ve JPMorgan Chase hakkındaki incelemeler ise sürüyordu. AB Komisyonu’ndan sert bir açıklama beraberinde bu bankalara da ceza çıktı.

Bankaların kartel faaliyetlerinden göze çarpan bir örnek, 19 Mart 2007 Pazartesi günü yapılan büyük vurgun sonrasındaki konuşmalar. EURIBOR’daki ufak oynamalar bile uluslararası ticari işlemlerde çok büyük sonuçlara yol açabilecekken, bankalar bu günü EURIBOR’u önemli ölçüde aşağı çekmek için gözlerine kestirmişler, bu etkiyi yaratacak şekilde gereken her şeyi de planlı olarak gerçekleştirmişlerdi. Hemen ardından çeşitli çalışanların birbirlerine tebrik ve teşekkürlerini ilettikleri mesajlar mevcuttu. Bu ölçüde bir “bilgi paylaşımı” söz konusu olunca, ihlal kararı da kaçınılmaz oldu.

Elbette bu durum, sadece bankaları ilgilendirmiyor. Zira Komisyon Üyesi Vestager’in de dediği gibi bankalar, trilyon dolarlık bir piyasayı manipüle ederek kredi ve çeşitli yatırım araçları kullanan şirketleri ve hatta tüketicileri zarara uğratmış olarak kabul edilmekte. Durum yalnızca bu milyar euro’luk ceza ile kalmıyor. Avrupa ortak pazarında yer alan ve kartelden zarar görmüş bulunan bütün şirket ve tüketiciler, üye devlet mahkemelerinde dava açarak zararlarının tazminini isteyebilecekler. Bu ayın son günlerinde yürürlüğe girecek ve rekabet meselelerinden doğan özel hukuk tazminatı ile ilgili süreçleri yeknesaklaştıracak AB direktifi ile birlikte, her zarar gören üye devletin mahkemesine başvurabilecek. Dolayısıyla ilerleyen aylarda bankaları milyarlarca dolarlık tazminat davaları bekliyor olacak.

Üstelik AB Komisyonu’nun açıklaması, finans sektöründeki işlerinin henüz bitmediği, rekabet karşıtı unsurları ortadan kaldırmak adına gereken her şeyi yapacakları yönünde olmuş.

Ülkemizde de son zamanların popüler konularından biri olan kartel tazminatları konusunda AB’de bankaların nelerle karşı karşıya kalacağını görmeyi heyecanla bekliyoruz.

İndirim sistemleri nasıl dizayn edilmeli?

Son yıllarda yaşanan gelişmeler, perakendeciler, tüketiciler ve tedarikçilere yönelik olarak rekabet literatüründe daha önce incelenen ihlal türlerine yenilerini eklemekte. Firmaların özellikle münhasırlık ve pazar kapamaya yönelik ihlallerinin çok sayıda Rekabet Kurumu soruşturmasına konu olduğu hatırlandığında, indirim sistemlerinin hem hukuki hem de iktisadi bakış açısıyla rekabet kuralları dikkate alınarak dizayn edilmesi gerekiyor.

Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı Kıdemli Avukatlarından Belit Polat’ın kaleme aldığı “How should companies shape their rebate systems?” adlı çalışma, indirim sistemlerine dair yerel ve uluslararası uygulamaları analiz edip bu kavrama yönelik yasal ve iktisadi standartları ele alıyor. Çalışmada ayrıca, indirim sistemlerini tasarlarken dikkat edilmesi gereken temel prensiplerin yanında, uyum sürecine ışık tutacak kılavuz niteliğinde bilgiler sıralanıyor.

How should companies shape their rebate systems?” adlı çalışmayı buradan indirebilirsiniz.

Yenilenebilir enerjide beklenen Yönetmelik

Can Yıldız, yeni Yönetmeliği anlatıyor.

Enerji Bakanı Berat Albayrak yakın zamanda yaptığı açıklamada YEKA çalışmalarında sona gelindiğini ve Kasım-Aralık gibi güneşte ilk ihalenin yapılabileceğini söylemişti. Yenilenebilir Enerji Kanunu çıktığından beri ne zaman hazırlanacağı merak konusu olan Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları Yönetmeliği, geçtiğimiz hafta yürürlüğe girdi.

o-renewable-energy-facebookSon yıllarda oldukça popüler hale gelen, enerji sektörünün tüm aktörlerini ilgilendiren ve yatırımcıları da çeken yenilenebilir enerji alanındaki teşvikler, 2010 yılından beri YEKDEM mekanizması ile yürüyordu. Buna göre teşvik kapsamındaki üreticilere daha düşük lisans bedelleri, alım garantileri, projeye kolay arsa tahsisi gibi çeşitli pratik kolaylıklar sağlanıyordu.

Yeni Yönetmelik ile ise büyük ölçekli yenilenebilir enerji kaynak alanları –şu sıralar uygulamada geçen adıyla YEKA’lar- oluşturulması planlanıyor. YEKA’lar, kapsamlı bir ihale süreci sonrasında kuruluyor. İhaleyi kazanan, belirlenen bölgeye, bölgenin özelliğine göre rüzgâr türbinleri, güneş panelleri vs. temelli üretim santralini kuruyor ve alım garantilerinin sağladığı rahatlıkla elektrik üretmeye başlıyor.

Yönetmelik, bu alanların oluşumunun usul ve esaslarını düzenlemenin yanında, yeni bir teşvik sistemi getiriyor. Fakat bu teşvik sistemi beraberinde gelen bir de zorunluluk da söz konusu: Yerli aksam kullanımı. Zira bu model ile Türkiye’nin yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim kapasitesinin, yatırımlarda kullanılacak aksamların mümkün olan en yüksek oranda yurt içinde üretilerek artırılması hedefleniyor. Faydalanmak isteyenler, Yönetmelik kapsamında yenilenebilir enerjiye dayalı elektrik üretim faaliyetinde bulunmak için, şartnamede yer alan koşulları sağlayan aksamı yurt içinde imal edecek veya yerli malı kullanmayı taahhüt edecek. Bunu gerçekleştirmezlerse karşı karşıya kalacakları durumlar, sırasıyla uyarı, proje kapsamından çıkarma ve lisans iptaline kadar gidiyor.

Yönetmelikle gelen bu imkân, uygulamada YEKDEM’in hâkimiyetini değiştirecek mi, şu aşamada bir şey söylemek güç. Fakat belirtmek gerek ki YEKA kapsamına giren bir yenilenebilir enerji bazı üretim işi için ayrıca YEKDEM teşviki almak mümkün olmayacak.

Kablo TV lobisi galip geldi!

Can Yıldız, FCC’den kablo tv hakkındaki haberleri iletiyor.

ABD telekomünikasyon otoritesi FCC, birkaç gün evvel verdiği kararıyla kablo tv şirketlerinin yüzünü bir hayli gülümsetti.

Kararın konusunu aktarmadan önce kısaca bilgi verelim: Kablo tv yayın hizmeti alan kullanıcılara bu yayını izlemelerini sağlayan bir kutu veriliyor. Set-top box adı verilen bu kutu, gelen sinyalin görüntüye çevrilip tv’ye yansıtılabilmesi için gerekli teknik bir parça. ABD’de (ve aslında dünyanın çeşitli yerlerinde pek çok ülkede) kablo tv yayını ile bunun kullanılabilmesi için gereken kutu, hizmet sağlayan teşebbüs tarafından birbirlerine bağlanarak sağlanıyor. Bu demek oluyor ki bir kullanıcı, yalnızca hizmet aldığı X firmasından kendisine sağlanan (çoğunlukla “lease” edilen) kutu ile bu yayını izleyebiliyor; kendisi gidip başka bir marka alternatif bir kutu alarak kablo tv yayınından faydalanamıyor.

la-ol-fcc-cable-boxes-rules-google-panic-20160218Bu durum, ABD’de FCC tarafından değiştirilmek isteniyordu. Buna göre, hangi firmadan kablo tv yayın hizmeti alırsa alsın bir kullanıcı, kendi seçtiği ve aldığı istediği set-top box aracılığı ile yayını görüntüleyebilir hale gelecekti. Yani örneğin Comcast’den yayın hizmeti alan biri Apple TV kullanarak dahi tv izleyebilecekti.

Söz konusu değişiklik teklifi, ilk olarak Ocak ayında gündeme gelmiş, fakat yayını hangi kutu aracılığıyla sağlayacağını kontrol altında tutmak isteyen kablo tv şirketleri ciddi bir direnç göstermişlerdi. İtirazlar üzerine, değişiklik ertelenmişti. Eylül ayı başında teklif, çehresi değişmiş ve yeni uygulamalar barındıran bir biçimle FCC tarafından yeniden gündeme getirilmişti.

Düzenlemenin planlanan ilk haline göre, örneğin Apple, kendisi bir kablo tv hizmeti vermeksizin son kullanıcılara söz konusu hizmeti tamamen kendi tasarladığı arayüzü kullanan kendi kutuları aracılığıyla sağlayabiliyor olacakken, yeni haliyle bu mümkün değildi. Hizmet sağlayıcıların tek yapması gereken bütün işletim sistemleri ile uyumlu kendi App’lerini hazırlamak ve yayına bu app aracılığıyla erişim sağlamaktı. Taslak düzenlemenin son hali kablo tv hizmet sağlayıcıları için kısıtlayıcı neredeyse hiçbir yükümlülük içermiyordu.

Buna karşın, FCC tarafından üç gün önce yapılan son erteleme açıklaması ise, ‘teknik ve altyapısal meseleler‘ ile ilgilenilip teklifin ilerleyen bir tarihte tekrar gündeme geleceği yönünde oldu. Fakat tüketicilerin yorumları, birilerinin rüşvet aldığı, bu gelişmenin arkasında kablo tv lobisinin olduğu şeklinde. Böylelikle uygulama  şimdilik rafa kalkmış gibi duruyor. Kurdukları baskı ile önce değişiklik taslağını yumuşatıp kendileri lehine çeviren, ancak bununla da yetinmeyen kablo tv şirketleri, mücadeleden galip ayrılmış gibi görünüyor.

ABD’de tüketiciler, kablo tv’den fazlaca memnuniyetsizler ve Netflix’e doğru yönelimler devam ediyor.

Son olarak, bir tüketici forumunda bu karar üzerine yapılmış bir yorumu paylaşarak noktayı koyayım:

They won this battle but the war against traditional cable tv is not over. Cable companies are going to lose!”

Komisyon’dan Sanofi-Boehringer anlaşmasına yeşil ışık

Sanofi-Boehringer Ingelheim anlaşmasını Can Yıldız aktarıyor.

Bu hafta küresel rekabet gündeminin en çarpıcı konularından biri, dünyanın en büyük 10 ilaç firması içinde yer alan Fransız devi Sanofi ile Alman Boehringer Ingelheim’ın 22,8 milyar euroluk varlık değişimi anlaşması ve buna art arda gelen izinler. Geçen yılın Aralık ayında temelleri atılan anlaşma kapsamında, Boehringer’in tüketici sağlığı koluna karşılık Sanofi, hayvan sağlığı ürünleri kolunu (Merial) artı 4,7 milyon euro verecek.

Tüketici sağlığı pazarı, reçetesiz ve kolay erişilebilir, basit ilaçları kapsayan bir pazar. Güncel verilere göre Sanofi, bu pazarda dünyada 3. sırada. Söz konusu anlaşmadan sonra ise Sanofi bu alanda dünyada liderliğe yükselecek. Ayrıca Sanofi’nin Türkiye’nin de en büyük 2. ilaç şirketi olduğunu da vurgulayalım.

Elbette anlaşmanın tamamlanması için rekabet otoritelerinden onay alması da gerekiyor. İşte, bu hususta önemli bir haber AB Komisyonu’ndan geldi.  Taraflar, Haziran ayında Komisyon’a izin başvurusunu tamamlamışlardı. 4 Ağustos günü ise Komisyon, anlaşmayı kabul etmekle beraber, anlaşma sonrasında tarafların önemli bir kısmı Fransa ve İrlanda’da olmak üzere 9 AB üye ülkesinde çeşitli tesis ve ürünleri elden çıkarmalarını istedi. Yapılan açıklamaya göre, anlaşma kapsamına girecek 100’e yakın üründen 5’i özelinde Sanofi ve Boehringer, pazarın neredeyse tümüne hakim ve tüketicilerin zarar görmemesi için bu taahhütler gerekli görülmüş.

Böylelikle anlaşma, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 8 ülke ve AB’de onaylanmış bulunuyor. 10 ülkede ise kabul bekleniyor.

AB Genel Mahkemesi, PT-Telefonica’yla ilgili kararını verdi

Komisyon’un para cezası hesaplamasına dair ilginç bir örneği Can Yıldız aktarıyor.

Vivo adında Brezilyalı bir telekom firmasını ortak kontrol eden Telefonica ve PT, 2010 yılında yaptıkları hisse devri sözleşmesiyle kontrolü yalnızca Telefonica’ya bırakırken sözleşmeye koydukları rekabet etmeme hükmü sebebiyle, 2013 yılında AB Komisyonu tarafından rekabeti ihlal ettikleri gerekçesiyle para cezasına çarptırılmışlardı. 13.2 milyon euro ceza alan Portekiz telekom devi PT ile 66.8 milyon euroyla cezalandırılan İspanyol Telefonica, cezayı AB mahkemelerine taşımışlardı.

Komisyon, cezanın miktarını belirlerken teşebüslerin yalnızca bu işlemden elde ettikleri geliri değil, tüm cirolarını esas almıştı. Teşebbüsler, komisyonun kararını temyiz ederken para cezasının bu biçimde hesaplanışının hukuka aykırı olduğunu da ayrıca belirtmişlerdi.

AB Genel Mahkemesi, Komisyon’un gerekçesini uygun bularak şirketlerin rekabeti ihlal ettiklerini tescil etmiş oldu. Mahkeme, direkt rakip durumda bulunan teşebbüslerin bu tip bir yükümlülüğü hisse devri sözleşmesine koymalarının bir gerekçesi olamayacağını vurguladı.

Ancak Mahkeme, Komisyon’un para cezası hesaplama biçimini uygun bulmayarak kararın bu kısmını bozdu. Mahkeme, PT ve Telefonica’nın cirolarının değil, yalnızca bu işlem özelinde elde ettikleri gelirlerin cezaya temel olması gerektiğini belirtti. Dolayısıyla, Komisyon teşebbüslere verilecek cezayı yeniden hesaplamak durumunda kalacak.

PT ve Telefonica tarafından ise karara ilişkin bir yorum gelmedi.

Paramount’a “Geo-blocking” Freni

Komisyon’un Paramount kararını Can Yıldız anlatıyor.

ABD’li film stüdyolarının Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren Pay TV platform işletmecileri ile yaptıkları lisans sözleşmelerine koydukları çeşitli hükümler, bir süredir mercek altındaydı. AB Komisyonu, Temmuz 2015’te 6 büyük stüdyoya (Paramount, Disney, Warner Bros, 20th Century Fox, NBCUniversal ve Sony) yolladığı rapor ile mevcut lisans sözleşmelerindeki bazı hükümlerin ortadan kaldırılmasını istemiş, aksi halde cezalandırılacaklarını vurgulamıştı. Rapor sonrası uygulamalarını gözden geçiren stüdyolar arasından ilk taahhütler, Paramount’dan geldi.

photoParamount, Birleşik Krallık ve İrlanda’nın Digitürk’ü konumunda bir Pay TV platform işletmecisi olan Sky UK ile yaptığı lisans sözleşmesine, temel olarak iki sakıncalı hüküm getirmişti. Bunlardan ilki, yani literatürde ”geo-blocking” olarak geçen uygulama dolayısıyla Sky UK, Paramount’tan aldığı filmlerin her türlü erişimini Birleşik Krallık ve İrlanda dışı AB izleyicilerine kapatacak, yani diğer AB ülkelerinde yer alan tüketiciler Paramount ürünü filmleri Sky UK üzerinden izleyemeyecekti. İkinci hüküm ise Paramount’un diğer AB ülkelerinde faaliyet gösteren Pay TV’lerin Birleşik Krallık ve İrlanda’da faaliyet göstermemelerini sağlayacağına ilişkindi. Komisyon, bu uygulamaların AB rekabet hukukunu ihlal ettiğini belirtmişti.

Sözleşmeleri gözden geçiren Paramount, bu yılın Nisan ayında Komisyon’a birtakım taahhütler sundu. Bu taahhütler, geçtiğimiz hafta Komisyon tarafından kabul edildi. Bu taahhütlere göre Paramount, filmlerle ilgili yapacağı yeni lisans sözleşmelerinde platform işletmecilerinin AB tüketicilerinin erişimini sınırlamasına yol açacak hükümler getirmeyecek, halihazırdaki lisans sözleşmelerindeki bu hükümleri de hiçbir şekilde icra etmeyecek.

Paramount’un bu taahhütler ile Pay TV platform işletmecileriyle ülke bazında münhasırlık yaratmaya yönelik uygulamalardan vaz geçiyor, fakat ceza almaktan da şimdilik yırtmış gibi görünüyor.

Komisyon, diğer stüdyolardan da benzer taahhütler bekliyor.

Rekabet cezalarına açık kapı

Türkiye’de rekabet hukukuyla uğraşanlar bilir; birkaç yıl önce yapılan değişiklik ile Rekabet Kurulu kararlarının iptali hakkında başvurulacak merci artık Danıştay değil, Ankara İdare Mahkemeleri olarak belirlendi. Rekabet Kanunu’nun yürürlüğe girdiği ve Kurul’un atandığı doksanlı yılların ikinci yarısını müteakip, geride bıraktığımız on beş yıl içinde yüzlerce kararı gözden geçiren ve çok sayıda içtihat geliştiren Danıştay, artık iptal davalarında ilk derece mahkemesi konumunda değil. Artık bu görevi Ankara İdare Mahkemeleri üstlenmiş durumda.

Peki, bu neyi etkiliyor?

indirİlk bakışta, özellikle ilk aylarda bu haberi alanların kafasında koca bir soru işareti olduğunu söylemek yanlış olmaz. Aslına bakılırsa büyük belirsizliğin hâkim olduğu bu atmosferde, İdare Mahkemeleri’nde görevli hâkimlerin yerleşik Danıştay içtihatlarından asla sapmayacağı, daha az riskli kararlar alacağı beklenmiş olabilir. Oysa her geçen gün böyle düşünenleri yanıltan, zaman zaman hayrete düşüren ve hatta heyecanlandıran kararlara bir yenisi eklenir durumda. İdare Mahkemeleri, işine kendinden beklenenden çok daha sıkı sarılmış gibi görünüyor. Olay yalnızca söz konusu davaların eskisinden on kilometre mesafedeki yeni bir binada görülmesinden ibaret değil.

Gelelim başlıkta okuduğunuz mevzuya; nedir bu açık kapı?

Son yıllardaki Kurul kararlarının karşı oy bölümlerini epey meşgul eden bir husus var. Reşit Gürpınar’ın yıllardır her fırsatta kaleme aldığı mesele, gerek idare hukukçularını gerekse cezaya çarptırılan teşebbüs temsilcilerini düşündürmüş, heveslendirmiş durumdaydı. Buna göre, 2009 yılına yürürlüğe giren Ceza Yönetmeliği’nin 3. maddesinde yer alan kartel tanımı ve 5. maddesinin ilk fıkrasında düzenlenen yeni temel ceza oranları, Rekabet Kanunu’nun 16. maddesine aykırıydı. Nitekim, 16. maddede belirlenen tek sınır, cezaların cironun %10’unu geçemeyeceği olup hükümde bu tarz belirlemeler yapma yetkisini Kurum’a tanıyan bir ifade de yer almıyordu. Oysa idare hukukçularının sıkça öne sürdüğü bir kural olarak, ikincil düzenlemeler, detaylandıracakları kanunların kendilerine çizdikleri sınırların dışına çıkamazlar, yeni yetkiler üretemezler, yeni düzenlemeler yapamazlar.

Bu mesele uzunca bir süre tartışıldıktan sonra Kurul kararlarına karşı iptal davası açan tarafların savunmalarında da sıkça yer almaya başladı. Danıştay’ın bu konudaki görüşü merak edilir olmuştu. 2013 yılının sonlarına doğru alınan piliç eti üreticileri kararının gerekçesinde Danıştay’dan tam aksi yönde bir yorum geldi: yönetmeliğin hiçbir hükmü kanuna aykırı bulunmamıştı.

Ancak şaşırtıcı bir biçimde, hikâye şimdilik böyle olmadı. 2015’in ilk aylarında, Ankara 6. İdare Mahkemesi’nden sürpriz bir karar geldi. Frito Lay’in rekabet ihlali sebebiyle aldığı cezanın iptaline ilişkin görülen davada mahkeme, önce tartışılan Yönetmelik ve Kanun hükümlerini art arda sıralayıp ilgili kısımların altını çizdikten sonra Danıştay’ın yapmadığı yorumu yaptı. Buna göre Rekabet Kanunu’nun 4. maddesini çeşitli şekillerde ihlal ettiği kabul edilen Frito Lay’in cezası mahkemece, Anayasa’nın 124. maddesine, normlar hiyerarşisine, kanuna aykırı yönetmelik çıkarılamayacağına dayanılarak, teşebbüslerin aleyhine olan Yönetmeliğin yasaya açıkça aykırı bulunduğu vurgulanarak iptal edildi.

Elbette bu kararın davalı idare tarafından temyiz edildiğini ve olayı bu kez temyiz merci olarak inceleyecek Danıştay’ın kararının merakla beklendiğini eklemek gerek. Ancak İdare Mahkemesi’nin verdiği bu karar, rekabet ihlalinden cezaya çarptırılmış olan herkese “Acaba?” dedirten bir karar oldu, bunu belirtmemiz şart.

Bundan sonra ne olacağını zaman gösterecek, fakat zaman zaman cesur, etkileyici, başarılı kararlar verdiğini gördüğümüz İdare Mahkemeleri, Danıştay’ın rekabet hukukuna yıllardır yerleştirdiği bazı ezberleri bozacağa benziyor. Ankara 6. İdare Mahkemesi’nin Frito Lay kararı da bu yolda büyük bir adım gibi duruyor.