Bir Bu Eksikti!

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı’nın Getirdikleri – 1

Dürüst olalım. Yeni bir hukuki düzenlemeyi danışmanlık verdiğiniz şirkete anlatırken, pazarlama, satış, IT gibi, esas işi hukuk olmayan iş birimlerinin çalışanlarının gözünde ne kadar saklamaya çalışsalar da, “Nerden çıktı bu şimdi? Bir bu eksikti!” bakışını görürsünüz. Hatta bazı durumlarda, sanki düzenlemeyi avukatın babası yapmış gibi avukata kızıldığı dahi olur. İşte Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı (Tasarı) da tam bu türden bir düzenleme. Tasarı’nın yasalaşması durumunda; ki çok yakın bir gelecekte yasalaşması bekleniyor, birçok şirketin iş yapış biçimlerinde son derece büyük bir etkisi olacağı kesin. Bu sebeple de bir yazı dizisi şeklinde, konuya ilişkin maruzatımı, siz değerli PH okurları ile paylaşmayı planlıyorum.

200SeptToon12
“İsmimi tahtaya yazmadan önce, bu veriyi ne şekilde kullanmayı planladığınızı bilmeliyim.”

Kişisel verilerin korunması, şirketlerin işlerini zorlaştırmak için getirilen bir düzenleme değil, aksine Anayasa ile korunan temel bir insan hakkı. Yani, devletin herkesin kişisel verilerini koruma yükümlülüğü var. Ülkemizde kişisel verilerin korunmasına ilişkin henüz özel bir düzenleme olmamakla birlikte, Anayasa, Türk Ceza Kanunu, İş Kanunu, Borçlar Kanunu gibi düzenlemelerde genel hükümler bulunuyor. Bunun yanında, elektronik haberleşme ve sağlık gibi alanlarda yönetmeliklerle, bu sektörlerde faaliyet gösteren şirketlere getirilmiş daha detaylı yükümlülükler var. Bunun yanında, geçtiğimiz Mayıs ayında yürürlüğe giren ve firmaların bizi taciz edercesine attığı SMS’lere bir de garip garip harfler, sayılar eklenmesi dışında bir faydası olup olmadığı tartışmalı, 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun var. Bu kanunun da şirketlerin ticari amaçlı iletişimini ve bu konu özelinde kişisel verilerin korunmasını düzenlediği söylenebilir.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı çok uzun süredir kanunlaşmayı bekleyen bir düzenleme. Bunun yanında Tasarı, AB katılım süreci kapsamında, AB’nin 95/46/EC sayılı Veri Koruması Direktifini temel almakta. Hatta temel hükümleri bu Direktifin çevirisi bile diyebiliriz. Bu bizim için bir avantaj, zira nasıl rekabet hukuku uygulamasında AB’de olan biten bize yol gösteriyorsa, kişisel verilerin korunması konusunda da AB uygulamasını kerteriz alma imkanı verecek. Paylaştığım Direktifin sayısında yer alan “95” rakamı, bunun 1995 yılına ait olduğunu gösteriyor ve son 20 yılda AB uygulamasının son derece pekiştiği söylenebilir. Hatta AB mevcut düzenlemesini yakın zamanda değiştirecek. Biz şimdi bir nevi AB’nin yıllardır pişirdiği yemeğin sonuna yetiştik. Bu durum biz uygulamanın öngörülebilirliği açısından büyük bir avantaj sağlıyor; tabi Evrensel Hizmet Kanunu’na feribot seferlerini de dahil edebilen özgün bir hukuk sistemimiz olduğu için çeşitli sürprizlerle de karşılaşabileceğimizi unutmamak lazım.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı neleri değiştirecek?

Tasarının temel muhatapları gerçek kişiler (bildiğin insan) ve Veri Sorumluları. Tasarı ile kişilere bazı haklar tanınıyor ve bunun akabinde Veri Sorumlularına da çeşitli yükümlülükler veriliyor. Kim bu Veri Sorumluları diye soracak olursanız? Kişisel Veriyi işleyen herkes bu kategoriye giriyor. Bunun illa ki bilgisayar ortamında olmasına da gerek yok… İK departmanlarında içinde bordro olan klasörler var ya? İşte onlar da kişisel veri içeriyor (isim, adres, finansal bilgi vb) ve bunların öyle klasörlerin içinde güzel güzel düzenlenmiş olması, ilgili şirketi Veri Sorumlusu yapmaya yetebiliyor.

Aynı şekilde kişisel veri ile yapılan hemen hemen her şey işleme kapsamına giriyor. Sadece elde tutmak bile… Tasarı kişisel verilerin hangi durumlarda hukuka uygun olarak işlenebileceğini de belirtiyor. Doğal olarak, temel kural verisi işlenecek kişinin açık rızasını almak. Ancak açık rıza dışında da, Tasarıda sayılan toplam 7 adet koşuldan  birinin olması durumunda kişisel veriler hukuka uygun bir şekilde işlenebiliyor. Kişilerin ırk, etnik köken, inanç, dil, sağlık, kılık kıyafet, gibi bilgileri özel nitelikli kişisel veri olarak değerlendirildiğinden bunların işlenmesi daha sıkı kurallara bağlanmış. Kısacası kişisel veri işlemekteyseniz, Tasarı’da yer alan kurallara uymanız gerekiyor.

Bu kurallara uyulduğunu her durumda garanti altına alacak basit bir uygulama, frenklerin deyimi ile, bir safe harbour bulunduğu da söylenemez. Konunun temel hak ver hürriyetlerin korunması olması, her bir olayın kendi özelinde değerlendirilmesini gerekli kılıyor. Yani ben tüm müşterilerimden hasbelkader genel bir izin aldım, bunları izinli veri tabanına attım, artık bunlarla her şeyi yaparım demek sizi kurtarmıyor. Alınan iznin kapsamı, verilerin saklanma süresi, bunların gerektiğinde güncelliği ve doğruluğu, ilgili kişinin bilgi edinme hakkı gibi çok sayıda hususa da uymak gerekiyor.

Bu durum, Ali Ilıcak’ın yazısında da belirttiği gibi şirketlerin Tasarı’ya uyum amacıyla yürüttüğü programların da kapsamının son derece geniş olması sonucunu doğuracak. Eğer hukuka tam uyum amaçlanıyorsa, kişisel verilerin kullanıldığı her biOpt In And Out Keys Shows Decision To Subscriber kurgunun tek tek incelenip değerlendirilmesi gerekiyor. İş modellerinin evrimi ve teknolojinin gelişimi gibi faktörler de bu kuralların uygulama alanlarının sık sık değişmesine ve hukuki riskin bir nevi süreklilik arz etmesine yol açıyor.

Ne zaman kişisel verileri işlemiş oluyorum?

Burada Tasarı’nın maddeleri üzerinden teker teker geçip hukuki değerlendirme yapmak niyetinde değilim. Ancak kişisel verilerin işlenmesine ilişkin yurtdışından çeşitli yüksek mahkeme kararlarından bana ilginç gelenlerinin çok kısa hikayelerini yazmak istiyorum. Böylelikle veri işleme kavramının da kapsamının ne kadar geniş ve değişken olabileceğinin altını çizebilmeyi umuyorum.

AB Adalet Divanı (ABAD[1]) Lindqvist kararında, İsveç’te bir kilisede vaiz benzeri bir görevi olan Bayan Lindqvist, vaazını dinlemeye gelen müdavimlerinin (18 kişi) kısa biyografilerini, hobilerini, bazılarının iletişim bilgilerini, internet sitesinde hoşluk, komiklik olsun diye yayınlamaya karar veriyor. Herhalde birisiyle arası bozuk ki, iş AB’nin en yüksek mahkemesine kadar gidiyor. ABAD da, Bayan Lindqvist’in yaptığının kişisel verilerin işlenmesi kapsamına girdiğine hükmediyor. Kıssadan hisse, arkadaşınız dahi olsa kişisel verilerin işlenmesine ilişkin kurallara riayet etmek gerek.

AİHM önündeki Satamedia davasında ise konu zaten yayınlanmış olan kişisel bilgilerin işlenmesinin ve yayınlanmasının kişisel verilerin işlenmesi kapsamına girip girmediği. Finlandiya’da herkesi ödediği vergiler düzenli olarak yayınlamaktaymış. Bunu fırsat bilen Satamedia da, bu bilgileri derleyip toplayıp bir SMS servisi haline getirmiş. Yani istediğiniz kişinin adını soyadını yazıp SMS ile ödediği vergi bilgisini alabileceğiniz bir sistem kurmuş. Finlandiya mahkemeleri, bu veriler her ne kadar kamuya açık olsa da, verilerin sahiplerinin onayı olmadan bu şekilde işlenmesi hukuka aykırı olacağına hükmetmiş. AİHM de Finlandiye mahkemelerini bu hususa ilişkin haklı bulmuş. Yani çeşitli kişisel bilgilerin kamuya açık olması da tek başına bu bilgilerle istediğiniz her şeyi yapabileceğiniz anlamına gelmiyor diyebiliriz.

Son olarak, ABAD’ın konuyla ilgilenen kişiler arasında “Patron Çıldırdı!” nidalarına sebebiyet veren, nereye çeksen oraya gelen Google Spain kararı var. Bu kararın temel özelliği, kişilere, bir nevi “unutulma hakkı” tanınmış olması tabi ki… Unutulma hakkı, söz konusu karar kapsamında arama sonuçlarından kendini sildirme olarak özetleyebiliriz. Ancak Google’a Direktif kapsamına bir yükümlülük yükleyebilmek için Google’ın sunduğu arama hizmetinin kişisel verilerin işlenmesi kapsamında değerlendirilmesi ve dolayısıyla, Google’ın Veri Sorumlusu olarak tanımlanması gerekmekteydi. Kararda, Mahkeme Google’ın yapmış olduğu internet arama işlemi ile kişisel veri işlediğini belirtti. Yani ABAD’a göre;  Google’da “Bulut Girgin” diye aratınca, Google benim kişisel verilerimi işliyor ve dolayısıyla Veri Sorumlulularına getirilen tüm yükümlülüklere uymakla yükümlü. Bu karar ile işleme kavramının tanımı son derece genişletildiği görülebilir. Zira Google araması sonucunda çıkan sonuçların neredeyse hiç biri Google’a ait içerikler değil. Yani bu kararla ABAD, başkasına ait içeriği internette derleyip bir araya getirmek dahi, eğer o içeriklerde kişisel veri bulunuyorsa, veri işleme kapsamına girer diyor. ABAD’ın, AB’nin en yüksek mahkemesi olduğunu ve kararlarına karşı AİHM’e dahi gidilemediğini de hatırlatalım. (Google Spain kararına ilişkin üç, beş kelamımı daha detaylı olarak ilerleyen zamanlarda yazmak üzere bir kenara not ediyorum.)

Sonuç olarak Tasarı, günlük hayatımızda bir çok şeyi değiştirecek, Tasarı’ya ilişkin söylenecek daha birçok şey var. Bunlara da ilerleyen yazılarda değinmeyi planlıyorum.

[1] Evet ben de Dünya’nın en çirkin kısaltması olduğunu düşünüyorum.

 

Bedava Sirke

The Economist dergisinin geçtiğimiz haftaki sayısında bir makale[1] okudum. Makale facebook’un Hindistan’da hayata geçirmeye çalıştığı, kısaca “dar gelirlilere internet” olarak tanımlanabilecek Free Basics projesinin karşılaştığı sorunlar üzerineydi. Free Basics projesi, Hindistan’da (tutarsa başka ülkelerde de uygulanması düşünülüyor) yaşayan ve henüz internete erişimi olmayan kişilere sadece facebook ve belli başlı bazıUmut-Sarikaya-0014 sitelere erişim imkanı olacak şekilde ücretsiz internet bağlanmasını amaçlıyor. Fakat anlaşılan o ki, facebook’un bedava internet hizmeti sunmak üzerine inşa ettiği projeye Hindistan içerisinden epey yoğun bir muhalefet var. Beynimizin temel çalışma prensibi uyarınca ilk anda şaşırdım tabi ki; zira ücretsiz sunulan bir hizmeti insanların almak istememesi rasyonel değil. Bedava şey neden alınmasın ki?

Ancak biraz daha düşününce hizmetin ücretsiz olması, onun bedelsiz olması anlamına gelmediği anlaşılıyor. Çünkü Facebook henüz internetle tanışmamış milyonlarca, belki milyarlarca insana, ücretsiz internete erişim sunarak hayır işlemenin yanında, pekala başka hedeflerin de peşinde olabilirdi. Örneğin; bu devasa kitlede “internet = facebook” algısının yaratmak, kullanıcıların kişisel verilerini toplayabilme imkanı, mevcut ve potansiyel rakiplerine karşı avantajlı konuma geçmek, gibi… Hindistanlıların da kendi internet pazarlarını facebook’a kaptırmak istememeleri doğal.

Aslında facebook ile Hindistan arasındaki bu çekişme bir ölçüde Antik Yunan şehirlerinin şehirlerine gelen tüccarları şehrin içerisine almamasına benzetilebilir[2]. Türkiye’den de bildiğimiz üzere, devletler vatandaşlarının kullandığı internetin kontrolünü ellerinde tutmak istiyorlar ve Hindistan’da internete erişimi olmayan nüfus 1 milyara yakın. Böylesine büyük bir kitlenin internet erişiminden halihazırda mahrum olması; doğal olarak, ekmeğini internetten yiyen, özellikle de küresel devler haline gelen Google, facebook, twitter gibi, şirketlerin iştahını kabartıyor. Ancak kaleleri kuşatılmış Hindistan da en azından internete teslim olurken, alabildiğinin en fazlasını almaya çalışıyor. Nüfusun hatırı sayılır bir kısmına internet erişimi sağlanırken, devletin cebinden bir kuruş para çıkmayacak olması, popülist politikaların genellikle başarılı olduğu Hindistan gibi bir ülkede, hükümet açısından kaçırılmayacak bir fırsat.

Peki alan memnun, satan memnunsa neden muhalefet ediyor bu insanlar?

Projeye muhalif olanların en temel argümanları, kişisel verilerin korunması, rekabet ve şebeke tarafsızlığı noktalarında… Muhalifler facebook’un milyonlarca Hindistan vatandaşına ücretsiz interneti babasının hayrına vermeyeceğini, bu kullanıcıların kişisel verilerini ele geçirmek istediğini söylüyor. Hindistan’da kişisel verilerin ne şekilde korunduğunu araştırmadım gsmarena_001ama mesela Türkiye’de kişisel verilerin korunmasını AB standartlarında düzenleyen bir mevzuat halen yok. Kişisel verileri hukuki güvence altına alan düzenlemeler olsa dahi, ben dahil yüz milyonlarca insan, nedenini halen anlayamadığım bir sebeple, kişisel verilerimizi facebook ve benzeri şirketlere kendi rızamız ile düzenli olarak veriyoruz. Bu durumun kişisel verileri ve big data’yı elinde tutan şirketlere rekabet avantajı getireceğini şimdiden kestirmek güç değil. Bu verileri elinde tutan şirketler üzerinden türetilen komplo teorilerine değinmiyorum bile…

Free Basics projesine getirilen bir diğer eleştiri de facebook’un ilk kez internete erişecek milyonların, sadece facebook ve facebook’un izin verdiği birkaç temel siteye erişmesinin pazardaki rekabeti ve pazara girişi olumsuz etkileyeceğine ilişkin. Gerçekten de bu tür sosyal medya hizmetlerinde şebeke etkisi son derece belirleyici…  En çok arkadaşınızın abone olduğu sosyal medya ağına abone olmak daha mantıklı. İşte projeye muhalif olan gruplar pazarın tamamen facebook’a terk edilmesinin tüketici tercihlerini kısıtlayacağını ve sosyal medya platformları arasındaki mevcut ve potansiyel rekabeti ortadan kaldıracağını öne sürüyorlar. Sosyal medya şirketlerinin temel gelirlerinin hedefli pazarlama uygulamalarından geldiği göz önüne alındığında, facebook, Free Basics ile sadece kendisine ait milyonlarca abonelik bir alan oluşturabilir. Bir de diyorlar ki; Hindistan’dan niye bir facebook çıkmasın?

Facebook ise; kendi sağlayacağı hizmetin sadece internetin bir fragmanı olacağını, internete ilk defa erişen halkın tadına doyamayıp full + full internete abone olacaklarını ve bunun da temelde internet servis sağlayıcılarının işine geleceğini söylüyor. Açıkçası, ben bu savunmayı çok tutmadım. Facebook yanında birkaç temel siteye erişimle ücretsiz internetin keyfini çıkartacak milyonlarca Hindistan vatandaşının, ücretli internet seçeneklerini düşünmemesi veya düşünemeyecek olması büyük bir ihtimal. Zira 2011-2012 yıllarında 270 milyon Hindistan vatandaşının günlük 1,25 doların altında geliri olduğu tahmin ediliyor. Dolayısıyla, büyük bir kesim için internet Free Basics’in kendilerine tanıdığı özgürlük alanıyla sınırlı kalabilir.

Projeye karşı olanların, ağ tarafsızlığına ilişkin argümanları ise son derece ilginç. Dediklerine göre, Free Basics ve benzeri uygulamaların yaygınlaşması, bildiğimiz anlamda internetin sonu anlamına gelebilir. İnternetin ortaya çıkmasından bu yana sistemin temel mantığı, internet servis sağlayıcılarının içeriğin ne olduğundan bağımsız olarak herkese eşit hizmet vermesi üzerine kurulu. Buna karşın Free Basics projesinden sadece belirli sitelere erişilebiliyor. Aslına verilen bu erişime, internet erişimi denebilir mi; o da tartışmalı. Bu projenin hayata geçmesi ve başarılı olması halinde milyonlarca, belki de milyarlarca kullanıcı internetten bizim bugün anladığımızdan farklı bir şey anlayabilir veya Free Basics veya benzeri projeler internete alternatif küresel ağlar haline gelebilir. Bunun da zenginler ve fakirler için farklı internetler gibi bir sonuca yol açabileceği dile getiriliyor. Dolayısıyla bilginin fiziksel koşullardan bağımsız paylaşımına imkan veren internetin evrensel olma niteliğinin ortadan kalkması gündeme gelebilir.

En azından belirli bir seviyede gelişmiş ülkelerde internet, temel bir ihtiyaç gibi görülmekte. Ancak başka bir açıdan bakıldığında halen dünya nüfusunun yarısından fazlasının internete erişimi yok[3]. Bilgiye erişim imkanının artmasının, bilginin paylaştıkça çoğalmasının bir sonucu olarak, dünyanın daha yaşabilir bir yer olmasına katkı sağlayacağını düşünüyorum. Özellikle, yoksul halkların dünya genelinde internete erişiminin yeni bir aydınlanma hareketine yol açabilecek derece önemli olabilir. Ancak, cehenneme giden yolun iyi niyet taşları ile döşeli olduğunu da bir yerlere not etmek lazım.

Sonuç olarak, en geniş anlamıyla haberleşme sektörü halen şapkadan tavşan çıkartma potansiyelini haiz. Bu gelişmelerin, Free Basics projesinde de gördüğümüz gibi hukuk alanına da son derece önemli yansımaları olacak. Ben de dijital pazarlardaki gelişmelerin rekabet ve regülasyon alanlarındaki yansımalarına ilişkin görüşlerimi paylaşmaya devam edeceğim.

“Bedava Sirke” okumaya devam et

Sinema salonlarında bir hayalet dolaşıyor… Emek sinemasının hayaleti…

Sayın üstadım Ali Ilıcak’ın geçen haftaki yazısını görünce 2012 Ocak ayında Pazarlardan Haberler’e yazmış olduğum şu naçiz yazıyı hatırladım. Sonradan baktım ki o yazı Pazarlardan Haberler’de yazdığım son yazıymış. Kaldığımız yerden yeniden başlamak için ne de güzel bir sebep…

İki buçuk sene önce Rekabet Kurulu’nun işleme izin vermesini haberleştirirken, sinema endüstrisinin geçirdiği evrime de Emek Sineması metaforu üzerinden biraz değinmişim. Geçen süre zarfında Emek sineması yıkıldı ve gerçekten de AVM oluyor. Muhtemelen Mars’ın bir şubesi de AVM’nin üst katına inşa edilecek (inş cnm ya!) ve Emek Sineması’nın bir parodisi olacak sinema salonuna açılacak.

Emek Sineması

Emek sinemasının yıkılması bizler gibi tabi ki çoğu sinemaseveri, sanatçıyı ve sepetçiyi üzdü. Emek Sinemasının yıkılacağı haberleri üzerine ben de Don Kişot misali bir boykot kararı almış ve bazı bazı diğer Otpor’cu arkadaşlarımda önünde kalabalık oluşturmuştum. Yaklaşık 3 senedir de 1-2 istisnayı saymazsak AVM sinemalarına gitmiyorum. Tabi kendim gitmeyince ben de sanıyorum ki kimse gitmiyor. Meğer kazın ayağı öyle değilmiş.

Ali Ilıcak’ın Rekabet Kurulu’nun Mars-AFM birleşmesini tekrardan nihai incelemeye aldığını haber veren yazısını okuduktan sonra hemen kısa bir araştırma yaptım. “Box office Türkiye” diye google’a yazınca çıkan ilk siteden elde ettiğim bazı veriler ışığında sinema salonu pazarının geçirdiği değişimi anlamlandıracak bazı bilgilere erişmeye çalıştım.Tabi bu bilgiler Mars salonlarına özgü değil, pazarın tamamını kapsıyor ve doğrulukları konusunda hiç bir fikrim yok.

Kabul etmeliyim ki; kendi Kalamış’a kadar gidip de bir tatlı huzur bile alamadan geri dönmeye teşne hayat görüşüm bana yaşanan bu yoğunlaşma sonucunda fiyatların çok artmış, film seçkisinin kar kaygısıyla kısıtlanmış, sinemaya giden seyirci sayısının da düşük olması gerektiğini dayatıyordu. Bana göre, pazarda tekelleşme çanları çaldığı gibi, sunulan seçenek sayısı da azalmış, millet fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş, gidecek güzel film bulamıyordu. Hadi kendime çok haksızlık etmeyeyim; zira yoğunlaşmanın arttığı bir pazarda fiyatların artmasını ve arzın da azalmasını beklenir.

Sonra rakamlar bir tokat gibi çarptı yüzüme… Sinemaya giden seyirci sayısı 2005’ten bu yana (2013 sonuna) neredeyse 3 (gerçekte 2,7) katına çıkmış. Mars devralmasına izin verilmesinden bu güne de seyirci sayısı %25’ten fazla artmış. Seyirci sayısının artması benim tahminlerimi boşa çıkarttı ama yılmadım. Bir de fiyatlara bakayım dedim. Ortalama bilet fiyatları ise 2005’te 6,63 TL iken 2013 itibariyle 10,03 TL olmuş, yani %66 artmış. A-ha! dedim yakaladım. Ama tabi enflasyon faktörü var. Hemen bir kağıt çıkartıp 2005’ten beri enflasyonu ortalama %5’ten alıp bakkal hesabı yaptım fiyatlar genel düzeyinin en az %40-50 oranında yükseldiğini üzüntüyle gördüm. Eee bir de sunulan hizmet de değişti yıllar içinde. Eskiden Kızılderili oku atınca “Amanınnnn!” diye kafamızı eğmiyorduk, sinemadan çıkarken gözlükleri çaktırmadan eve götürmüyorduk. Ortalama fiyatlardan da tezimi destekleyen bir sonuç çıkmayınca eve gittim duşu açıp yerde bir köşeye kıvrılıp sessiz sessiz ağladım.

Vizyona giren film adedini soracak olursanız, o da rekor üzerine rekor kırıyor. Geçen sene 326 yeni film vizyona girmiş, önceki sene 290. Rekabet Kurulu Mars’ın AFM’yi devralması işlemini 2011 Kasımında onayladığını düşünürsek, yoğunlaşma yaşandıktan sonra vizyona giren film sayısı da artmış, ki bu rakam 2005 yılında 223’müş.

Emek Arter

Hızlıca kotardığım (“kotarmak” kelimesini de kullanayım ki sanatsever olduğum iyice belli olsun) ve temeli üniversite yıllarımdaki king partilerine dayanan hesaplamalarımın bir sonucu olan bu veriler tabi ki her şeyi anlatmıyor. Ama bence birçok şeyi de anlatıyor.

Sinemalarda bir hayalet falan dolaştığı yok…

Sinemalarda bir heyyula dolaşıyor, Recep İvedik heyyulası…

Emek Sineması’ndan AVM Sinemasına…

Sinema birleşmelerini anlatıyoruz.

Uzun süreden beri medyada da tartışılan Türkiye’nin en büyük iki sinemacısı Mars ve AFM’nin birleşmesine tarafların vermiş olduğu taahhütlerin yeterli bulunması üzerine Rekabet Kurulu’ndan onay geldi. Bu işlemin nihai (detaylı) incelemeye tabi tutulduğuna ilişkin karar yayınlandığında, işlemle yeni Birleşme ve Devralmalar Tebliği’nin uygulaması arasındaki bağlantı hakkında bir haberi Nisan ayında kaleme almıştık.

Son 10 yılda Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal dönüşümden doğal olarak sinema salonu hizmetleri pazarı da etkilendi. Alışveriş merkezlerinin hayatımıza derinden nüfuz etmesi ile buraların sosyo-kültürel hayatımızdaki önemi ve insanların buralarda geçirdikleri zaman son derece arttı. Bu durum da neredeyse tüm alışveriş merkezlerinde bir sinema açılmasına yol açtı. Bu yeni sinema salonları benim çocukluğumdakilerden çok daha gelişmiş ve modern. Tabi bilet fiyatları da çocukluğumuzda yaptığımız “1 bilet = 3 gazoz” hesabı ile açıklanabilmekten uzak hale geldi. Velhasıl, ana akım sinema alışveriş merkezi kültürünün bir parçası haline gelmiş vaziyette. Hatta efsanevi Emek Sineması örneğinde olduğu gibi, sinemaların yerine alışveriş merkezi yapılması dahi gündemdeki sıcak bir konu…

Pazarda faaliyet gösteren teşebbüslerin sahip oldukları sinema salonları açısından pazar payları aşağıdaki tablodan görülebilir. Buradan da anlaşılacağı üzere, salon sayısı bakımından pazarın 3’te ikisini halen geleneksel sinema salonları oluşturuyor. Fakat bu oran modern sinema salonları lehine çok hızlı bir biçimde değişmekte.

Sinema Salonları Açısından Pazar Payları (2010)

2010

Salon Sayısı

Modern İşletmeciler içindeki Payı

Toplamdaki Payı

Cinebonus

251

% 40,55

% 13,87

AFM

193

% 31,18

% 10,66

Cinecity

25

% 4,04

% 1,38

Cinemarine

40

% 6,46

% 2,21

Avşar

89

% 14,38

% 4,92

Movieplex

21

% 3,39

% 1,16

Büyük İşletmeciler

619

% 100,00

% 34,20

Diğer

1191

% 65,80

Toplam

1810

100,00

 

İşte bu aşamada sinema salonu hizmetleri pazarının en büyük iki oyuncusunun birleşmesi son derece önemli hale geliyor. Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yayınlanan kısa karara göre, Mars, AFM’nin çoğunluk hisselerini devralacak ve buna karşılık da AFM’nin kontrolünü elinde bulunduran Esas Holding de Mars’ın kontrolünü elinde bulunduran Spark Entertainment Limited şirketinin % 50 hissesini devralacak.

İşlemin taraflarının Türkiye sinema salonu hizmetleri pazarının en büyük iki şirketi olmaları, bu işlem sonrasında pazarda ortaya çıkacak yoğunlaşmanın rekabetçi endişeler yaratmasına yol açtığı bir gerçek. İşlemin kısa prosedür yerine nihai incelemeye tabi tutulmasının ve ancak birleşen şirketlerin bazı taahhütleri sonucunda işleme izin verilmesinin sebebi de bu. Bu taahhütlerin başında 10 adet sinema işletmesinin Rekabet Kurulu tarafından belirlenen süre ve yöntemler çerçevesinde elden çıkarılması var. Bunun yanında teşebbüsler 5 yıl boyunca bilet fiyatlarını Rekabet Kurumu’na gönderecekler.

Rekabet Kurulu’nun işleme ilişkin kısa kararında ilgili pazarın tespitinin ne şekilde yapıldığı belirtilmiyor. Ancak, işleme izin verildiği düşünüldüğünde modern ve geleneksel sinema salonu hizmetleri olarak bir ayrıma gidilmediği söylenebilir. Zira birleşme sonrası, Mars ve AFM’nin toplam pazar payları modern sinema salonları (genel olarak  alışveriş merkezlerindeki salonlar) açısından % 70’in üzerine çıkmaktayken tüm modern + geleneksel olarak bakıldığında, sadece %25’ler civarında. Ancak Rekabet Kurulu, pazarı modern sinemalar açısından ele alarak, daha önceki Türk Telekom –İnvitel ve Mey İçki – Burgaz kararlarında olduğu gibi verilen taahhütlerin rekabetçi endişeleri ortadan kaldırdığına da karar vermiş olabilir. Çünkü Mars ve AFM 10 adet sinema salonunu 3. kişilere satacaklarını taahhüt ediyorlar.

İlgili pazarın coğrafi unsuru açısından bakıldığında, sadece aynı il içerisindeki sinemalar birbirleri ile rakip konumdalar, çünkü film izlemek için Edirne’den Hakkari’ye gitmek pek mantıklı bir iş değil. Buna karşın, büyük şehirlerde coğrafi pazar tanımı ilçeler bazına da inebiliyor. Mesela ben 3 senedir İstanbul’da yaşamama rağmen Anadolu Yakası’nda hiç sinemaya gitmedim.

Birleşen tarafların karar kapsamında verdiği taahhütlerden birisi de, sinema bileti fiyatlarının 5 yıl boyunca Rekabet Kurumu’na bildirilecek olması. Yayınlanan kısa karar, Rekabet Kurumu’nun bu bilgileri ne şekilde kullanacağına ilişkin bir açıklama getirmiyor. Benzer bilgiler yıllardan beri çimento fabrikalardan da isteniyor. Ancak Kurum bu bilgileri ya kullanmıyor ya da bu bilgilerin güvenirliğine pek riayet etmiyor. Zira her önaraştırma/soruşturmada fabrikalardan aynı bilgileri tekrar tekrar istemekte. Kurul’un sinema biletlerinin fiyatlarına ilişkin bilgileri düzenli olarak istemesinin arkasında, bilet fiyatlarının aşırı derecede yükselmesini engellemek amacı bulunmakta. Rekabet Kurumu’nun görevinin fiyat regülasyonu değil de, toplumsal refahın maksimizasyonu olduğu düşünüldüğünde, sinema bilet fiyatlarının talep edilmesinin ne derece amaca hizmet eden bir uygulama olacağı tartışmalı. Ancak Kurul, bu fiyat bilgilerini isteyerek, teşebbüsler üzerinde fiyatları arttırmama yönlü duygusal bir baskı yaratmak istiyor olabilir.

Belirttiğim üzere, bu yazı sadece 3 paragraflık kısa karardan yaptığım çıkarımlar. Gerekçeli karar birkaç ay içerisinde yayınlandığında, konuyu takip eden okuyuculara, daha detaylı bir analiz yapma fırsatım olacak. O zamana kadar belki Oscar’lar da verilmiş olur[1], ikisini birden değerlendiririz.


[1] Bu arada 2012 Oscar ödül töreni 26 Şubat’ta yapılacakmış.

Rekabet Kurumu’nun Et Soruşturması

Etçilere ceza verildi.

Hatırlarsınız et fiyatlarındaki artışlar özellikle geçtiğimiz sene gündemi işgal etmiş ve sonuç olarak da et ithalatının önündeki hukuki engeller kaldırılmıştı. Ayrıca fiyatlardaki artışa ilişkin birçok haber medyada yer almış ve et üreticilerinin et fiyatlarını artırmak yönünde anlaştıkları belirtilmiş ve Rekabet Kurumu göreve davet edilmişti. Hatta 2010 yılının Mayıs ayında Başkan Nurettin KALDIRIMCI’nın, Rekabet Kurumu’nun et fiyatlarındaki artışı araştırdığına ilişkin bir basın toplantısını televizyonlardan canlı olarak izlemiştik.

Bu araştırmaların sonuçları da kendisini göstermeye başlamış ve 2010 yılının Ağustos ayında Ege ve Akdeniz bölgelerinde faaliyet gösteren 7 adet et ve et ürünü üreticisi teşebbüse[1] soruşturma açıldığına ilişkin karar Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yayınlanmıştı.  Bu teşebbüslere yöneltilen iddialar ise; Ege ve Akdeniz bölgelerinde et ve et ürünleri pazarında toplu tüketim kanallarındaki müşterilerine yönelik olarak fiyat tespiti, müşteri paylaşımı ve bilgi değişimi gibi rekabeti kısıtlayıcı eylemleri içermekteydi.

Rekabet Kurulu’nun soruşturma ile ilgili kısa kararı geçtiğimiz ay taraflara tefhim edildi. Buna göre, hakkında soruşturma yürütülen 3 teşebbüse ilişkin ceza kararı çıkmazken, Pınar Et ve Yaşar A.Ş.’den oluşan ekonomik bütünlük ile Namet ve Kayarlar Et’ten oluşan bütünlük hakkında, Ege ve Akdeniz bölgelerinde et ve et ürünleri toplu tüketim pazarında bilgi ve ileri tarihli fiyat listelerini değiştirdikleri tespit edilerek, idari para cezasına hükmedildi. Buna göre;

– Pınar Entegre Et ile Yaşar A.Ş.’ye  müteselsilen 511.770,94 TL

– Kayarlar Et ile Namet’e müteselsilen 782.489,39 TL

olmak üzere 2010 yılı cirolarının %0,6’sı oranında para cezasına hükmedildi.

Kısa karardan, rekabet ihlalinin yukarıda isimleri verilen teşebbüslerin geleceğe ilişkin fiyatları birbirleri ile paylaşmaları nedeniyle ortaya çıktığı anlaşılmakta. Rekabet aykırı bilgi değişimleri son yıllarda Rekabet Kurulu kararlarında sık sık gördüğümüz bir ihlal türü. Bunun en çarpıcı örneği 2011 yılının Haziran ayında yayınlanan ve 15 otomotiv üreticisi ve dağıtıcısı teşebbüse verilen 277 milyona ulaşan ceza oldu. Rekabet  hukuku teşebbüslerin fiyatlama kararlarını sadece kendileri tarafından  serbestçe yapılmasını zorunlu kılmakta. Rakiplerle ortada bir fiyat anlaşması olmasa da; geleceğe ilişkin fiyat, stok, strateji bilgilerinin değişiminin de fiyat anlaşması ile aynı kapıya çıkmakta ve teşebbüslerin serbest karar alma imkanlarını kısıtlamakta. Ancak birçok teşebbüs bu tür bilgi paylaşımlarını yaparken kanunu ihlal ettiğinin de farkında olmuyor.Biz sadece fiyatlar kaç olur diye konuştuk; bir anlaşmaya varmadık” sözlerini sık sık duymaktayız. Bu durum, bazı endüstrilerde işin yapılış şekli haline bile gelebiliyor. Bu tür yanlış bilgilerin şirketler açısından risk oluşturmasını önleyebilmek için, şirketlerde rekabet hukukuna uyum kültürünün geliştirilmesi şart.


[1] Bu teşebbüsler: Altın Et Entegre Tic. ve San. A.Ş, Aytaç Gıda Yatırım ve San. Tic. A.Ş., Aytaç Gıda Pazarlama Tic. ve San. A.Ş., Namet Gıda San. ve Tic. A.Ş., Kayarlar Et San. ve Tic. A.Ş., Pınar Entegre Et ve Un San. A.Ş. ve Yaşar Birleşik Paz. Dağ. Tur. ve Tic A.Ş.

Pişmanlık Raconu Bitirir mi?

Pişmanlık; taraf olduğunuz bir karteli Rekabet Kurumu’na deliller sunarak ihbar etmek demek.

2009 yılının başlarında Türk Rekabet Hukuku’na pişmanlık sisteminin kabulü, herkesi çok heyecanlandırmıştı. Herkesi heyecanlandırdı derken, bir Nihat Doğan ve İsrail ilişkileri kadar değil tabii ki… Pişmanlık; taraf olduğunuz bir karteli Rekabet Kurumu’na deliller sunarak ihbar etmek demek. Pişmanlık Yönetmeliği’nin yayınlanması akabinde “rekabet hukukunda pişmanlık” konulu bir sempozyuma gittiğimde; tartışmaların Pişmanlık Yönetmeliği ile ilgili teknik, hukuki konulardan ziyade, “bu bize ters arkadaş, bizde ispiyonculuk olmaz” üzerine yoğunlaştığını görmek, o sıralar harıl harıl pişmanlık üzerine yüksek lisans tezi yazmakta olan beni, derin duygulara gark etmişti.

Ancak görünen o ki, rekabet hukukunda kartellerin ortaya çıkarılmasında en etkin yol olan pişmanlık uygulamaları, ülkemizde de yavaş yavaş uygulanmaya başlıyor. Buna son bir örnek de, Rekabet Kurulu’nun Sun Express ve Condor Havayolları hakkında yürüttüğü soruşturma…

Genel itibariyle Doğu toplumlarında pişmanlık uygulamasına insanlar şüpheci yaklaşmaktalar. Bu durum Pişmanlık programlarının gayri resmi adının ispiyonculuk olmasından kaynaklanıyor. Ee tabi bizde de ispiyonculuk racona ters. Ancak iş şirketlere geldiğinde, ortaya çıkan tercih; tüm sene çalışıp emek emek oluşturulan cironun belirli bir yüzdesini ceza olarak ödemek, belki o seneyi zararla kapatmak ve durumu ifşa etmek arasında… Bu da birçok durumda şirketler için pişmanlık hükümlerinden yararlanmayı daha rasyonel hale getiriyor. Sonuçta kimse, ayıp olur diye milyonlarca lira ceza ödemek istemez.

Rekabet Kurulu geçtiğimiz günlerde, Sun Express ve Condor Havayolları hakkında yürüttüğü soruşturmada aldığı kısa kararı yayınladı. Kararda her iki teşebbüsün rekabeti kısıtlayıcı bir anlaşma içerisinde olduklarını kabul ederek, Rekabet Kurulu’na pişmanlık başvurusunda bulundukları belirtiliyor. Böyle birden fazla pişmanlık başvurusu olduğunda, ilk başvuruyu yapan “0 ceza” ile paçayı kurtarmakta. Ancak 2. ve daha sonraki başvuru sahipleri de unutulmuyor tabi ki, onlara da verilen cezada başvuru sırasına göre azalan oranlarda indirimler veriliyor. Nitekim Condor Havayolları’na verilen cezada da indirim yapıldığı kısa karar metninde belirtilmiş.

Allah göstermesin bir kartele taraf olursanız, sizden önce bir pişmanlık başvurusu yapılıp yapılmadığını da sorgulama imkanı var. Basit bir biçimde açıklarsak, Rekabet Kurumu’na gidip numaratörden numara alıyorsunuz! Numarayı aldıktan sonra, gişeye gidip işlem yapıp yapmamak size kalmış… İsterseniz pişmanlık başvurusu yapmayabilirsiniz, yaptığınız bu sorgulama gizli tutuluyor. Tabi aldığınız numara 1 değilse, sizden önce birisi o soruşturma için pişmanlık başvurusu yapmış demek oluyor. Bu durum, sizin de hemen bir başvuru yapmanız ve en azından alacağınız cezada indirim almanız için önemli. Zira ne kadar önce başvurursanız cezadan o kadar fazla indirim yapılıyor.

Rekabet Kurumu’nda gerçekten bir numaratör yok tabii ki, sorgulamalar yazılı veya sözlü olarak yapılmakta. Siz veya rekabet hukuku danışmanınız Kurum’a şirketin ismini vermeden “Pardon acaba …. sektöre ilişkin daha önce yapılmış bir pişmanlık başvurusu var mı onu öğrenecektim” diye soruyor. Kurum’daki ilgili birim de “var dostum; geç kaldınız maalesef. Sizi de sıraya yazalım mı?” veya “yok, hemen başvurunuzu alalım isterseniz” diyor. Bundan sonra başvuru yapıp yapmamak size kalmış.

Kafayı ferah tutmak açısından, rakiplerinizle fiyatları falan konuşmamak, rekabeti kısıtlayıcı anlaşmalara bulaşmamak en iyisi tabii ki… Şüpheleriniz varsa size hemen bir Rekabet Uyum Programı öneririz. Pişmanlık son çare…

Karada, Denizde ve Havada

İlerleme Raporu’ndan notlarımız.

İlerleme Raporunda taşımacılık faslı kara, demiryolu, deniz ve havayolu taşımacılığı ve uydu navigasyonu konularında Türkiye’nin Avrupa Birliği müktesebatına uyumu ile ilgili değerlendirmelerde bulunuluyor. Genel hatlarıyla, Türkiye’nin kara ve denizyolu ulaşımında adapte etmiş olduğu kuralların hızlı bir şekilde uygulandığı ve AB ile uyumun düzeyinin yüksek olduğu hususlarına Raporda değinilmiş. Havayolu taşımacılığında da ilerlemelerin olduğu fakat bu ilerlemenin daha hızlandırılması gerektiği ortaya konuluyor. Demiryolu taşımacılığı ile ilgili olarak ise herhangi bir ilerlemenin olmadığı ve taşımacılıkta AB ile uyumun en düşük olduğu başlık demiryolu taşımacılığı.

İlerleme Raporunda özellikle tehlikeli madde ve dijital takograflara ilişkin kuralların uygulanmasında yeterli teknik kapasitenin ve kurumsal yeterliliğin bulunmadığı belirtiliyor. Karayolu taşımacılığını düzenleyen idari otoriteler arsasında koordinasyonun eksikliğinin halen devam ettiği belirtilmkte. Gerçekten de özellikle Bilim, Sanayi ve Tekonoloji Bakanlığı ile Ulaştırma Bakanlığı’nın görev alanlarına giren karayolu taşımacılığında karmaşık kuralların özellikle bazı teknik hususlarda birbirleri ile yeterli uyumu sağlayamaması İlerleme Raporunda belirtilen eksikliklerden birisidir. Karayolu taşımasında eksik yanların yanı sıra, tehlikeli maddelerin taşınması ile ilgili düzenlemeler, dijital takograf uygulamalarının hayata geçmesi gibi düzenlemeler olumlu bulunmuştur. Genel hatlarıyla Türkiye’nin karayolu taşımacılığı konusunda AB ile uyum düzeyinin yüksek olduğu Raporda belirtilmektedir.

Deniz taşımacılığı da Türkiye’nin İlerleme Raporu’nda yüksek not aldığı konulardan birisi olarak göze çarpmakta. Gemi kaynaklı emisyonlar, deniz kirliliğine acil müdahale, gemilerden atık alınması ve tehlikeli malların taşınması gib alanlarda Türkiye’nin hazırlık durumunun ileri seviyede olduğu belirtilmektedir.

Hava taşımacılığı ile ilgili olarak ise, Türkiye’nin Avrupa Tek Hava Sahası Girişimi’ne entegre olma isteği olumlu bir adım olarak görülürken, bu entegrasyonun sağlanabilmesi için gerekli adımların atılması gerektiği vurgulanmıştır. Özellikle havaalanlarında slot tahisis ile ilgili olarak gerekli düzenlemelerin yapılmış olmasına rağmen, slot tahsis yetkisine sahip olan kurumların bağımsızlığının sağlanmasının son derece önemli olduğu belirtilmiştir. Bunun yanı sıra Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün insan kaynakları açısından geliştirilmesi gerekliliğinin üzerinde durulmuştur.  Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkiler nedeniyle hava kontrolünde bazı koordinasyon eksikliklerinin bulunduğu ve bu durumun risk yarattığı belirtilmiştir.

Demiryolu taşımacılığı ise Türkiye’nin genel olarak sınıfta kaldığı bir alan olarak göze çarpmaktadır. Demiryolu taşımacılığı açısından bir ilerlemenin kaydedilmemiş olduğu Rapor’da açıkça belirtilmiştir.  Kurulmakta olan hızlı tren ağının demiryolu ulaşımı açısından bir ilerleme olduğu ortaya konulmuş olmakla birlikte, bu yatırımların işletme maliyetlerinin bütçeye yük oluşturabileceğini ve bu nedenle maliyet esaslı bir muhasebe sistemine geçilmesinin önemli olduğunun altı çizilmektedir.

Sonuç olarak, taşımacılık genel hatları ile AB ile uyum düzeyinin yüksek olduğu bir alan olarak göze çarpmaktadır. Ancak yukarıda da belirtilen eksikliklerin üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır. Özellikle hava taşımacılığında idari otoritelerin yeterlilikleri ve bağımsızlıklarının sağlanması ve demiryolu ulaşımında da kökten bir değişim ile bu alanın uyumlulaştırılması gerekmektedir.

Çikita Muz, Biz Kartelde Yokuz!

Komisyon soruşturması tamamlandı.

Avrupa Birliği Komisyonu Chiquita ve Pacific Fruit isimli şirketlerin aralarında anlaşarak muz fiyatlarını belirledikleri iddiasına ilişkin yürütmekte olduğu soruşturmayı tamamladı. Soruşturma sonucunda pişmanlık başvurusunda bulunan Chiquita hiç ceza almazken, Pacific Fruits isimli teşebbüse 9 milyon €’ya yakın bir ceza verildi. 

Yaklaşık bir yıl boyunca devam ettiği ortaya çıkarılan rekabeti kısıtlayıcı anlaşmanın konusunun, İtalya, Yunanistan ve Portekiz’de satılan muz fiyatlarını tüketiciler aleyhine artırılması olduğu AB Komisyonu’nun basın açıklamasında yer aldı. AB Komisyonu 2008 yılında da yine Chiquita’nın yapmış olduğu pişmanlık başvurusu sonucunda da Almanya başta olmak üzere 7 AB ülkesinde muz pazarında devam eden kartel ortaya çıkarılmış ve 60 milyon €’yu aşan bir para cezasına hükmedilmişti. Chiquita 2008 yılında da AB Komisyonu’na pişmanlık başvurusunda bulunduğu için hiç ceza almadan paçayı kurtarmıştı.

AB Komisyonu kararında, muz kartelinin 2004 Temmuz ve 2005 Nisan ayları arasında 9 aylık bir dönemi kapsadığı ve bu dönemde İtalya, Yunanistan ve Portekiz’de gerçekleşen muz satışının yarım milyar €’yu geçtiğini belirtiliyor. Kartel anlaşmasına taraf olan teşebbüslerin  haftalık satış fiyatlarını belirledikleri ve fiyat bilgilerini kendi aralarında değiştikleri AB Komisyonu tarafından ortaya çıkartılmış.

Kartel ile ilgili olara AB Komisyonu’nun rekabet politikasından sorumlu Başkan Yardımcısı Joacquin Almunia; “Şirketler, anti-kartel uygulamasının Komisyon tarafından çok ciddi olarak ele alındığı konusunun farkında olmalı. Cezayı engellemek için iki yol var: bir kartele taraf olmaktan kaçınmak ya da hemen  pişmanlık başvurusunda bulunarak Komisyon’a bilgi sunmak.” şeklinde açıklamada bulundu.

AB Komisyonu’nun konu ile ilgili yapmış olduğu duyurusunda ayrıca, ihlalden zarar gördğünü kanıtlayan kişi veya kuruluşların bu zararlarının miktarını ispat ederek ihlale taraf olan teşebbüslerden tazminat talebinde bulunabilecekleri beliritiliyor. Türk rekabet hukukunda da düzenlenmiş olan özel hukuk tazminatı, verilen idari para cezasından bağımsız olarak, ihlalden zarar gören kişilerin bu zararlarının karşılanması amacını gütmekte. İhlale taraf olan şirketler tarafından ödenen bu cezalar, yukarıda belirtilen 9 milyon € tutarındaki cezadan da düşülmüyor.

Son yıllarda AB Komisyonu tarafından rekabet aykırı anlaşmalara ilişkin olarak verilen cezaların çoğunda pişmanlık başvuruları büyük bir rol oynamakta. Türkiye’de de medikal gaz soruşturması ilk defa pişmanlık başvurusu sonucunda ceza verilen soruşturma olmuştu. Yüksek özel hukuk tazminatlarının gündeme gelmesi ile birlikte ilerleyen günlerde pişmanlık başvurularında da artış yaşanacağı söylenebilir.

Ülker ŞOK’ta

Yıldız Holding’in Şok Marketler Zincirini satın almasına Rekabet Kurulu’ndan koşulsuz onay çıktı.

Türkiye’nin en büyük FMCG (hızlı tüketime konu ürünler) üreticilerinden olan Yıldız Holding’in Şok Marketler Zincirini satın almasına Rekabet Kurulu’ndan koşulsuz onay çıktı.

Ülker markasıyla Türkiye’de tartışmasız bir üne sahip olan ve çikolatalarıyla ünlü Godiva markasını satın almasıyla da dünya pazarlarına göz kırpan Yıldız Holding, tüketicilerin günlük kullanımına yönelik çok çeşitli ürünler üretiyor. Bu ürünler çikolatadan dondurmaya, bebek mamasından margarine, sütten pile kadar sayısız çeşit ihtiva ediyor ve bu durum Ülker’e büyük bir portföy etkisi sağlamakta. Türkiye’de Ülker’in en azından bir ürününü satmayan bir perakendeci bulmak neredeyse imkansız.İşlemin diğer tarafı olan Şok Marketler Zinciri ülke çapındaki 1200 perakende mağazasıyla en büyüklerden biri. Bu nedenle işlemin dikey entegrasyon yoluyla Yıldız Holding’in ürettiği ürünlerinin pazar payları açısından kaldıraç etkisi yaratması bekleniyor. Bu nedenle, Rekabet Kurumu’nun detaylı bir incelemeden sonra işleme koşulsuz onay vermesi bir ölçüde şaşırtıcı olarak değerlendirilebilir. Satın almayla ilgili temel kaygısı ise güçlü bir perakende altpazarının FMCG’ye olumsuz etkileri olabilir. Ancak organize perakendecilik pazarında ortaya çıkabilecek rekabetçi endişeler açsından  Türkiye’nin  açısından hala biraz vakti varsa da ülkedeki satışların yüzde elliden fazlası geleneksel kanallar yoluyla yani bakkallarla sağlanıyor.

Rekabet Kurumu’nun FMCG sektöründe halihazırda yürütmekte olduğu sektör araştırması sayesinde, sektörde yaşanan son dönem gelişmeler ve eğilimler hakkında oldukça taze ve kapsamlı bilgiye sahip olduğu bir gerçek. Bu nedenle, işlemin tam da Rekabet Kurumu’nun gözü sektörün üzerindeyken gerçekleşmiş olmasının, devralma işlemine onay verirken yapılan detaylı inceleme sonucunda yayınlanacak olan gerekçeli karara da yansıyacağı şimdiden söylenebilecektir. Bununla birlikte pazarda, anlaşmanın ilk etkileri de görülmeye başlandı. Şok Marketler, işlemin onaylandığı henüz Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yayınlanmadan, bağımsız araştırma şirketlerinin FMCG hakkında yaptığı panel araştırmasına bilgi vermeyi durdurduğunu açıkladı. Bunu yapmaktaki temel amacı hiç kuşkusuz, üst pazarda yer alan FMCG üreticisi rakiplerinin, alt pazarda yer alan ve artık Yıldız Holding’e ait bir şirket olan Şok’a ilişkin bilgi edinmesini engellemek.


Ceza Bu Kararın Altındadır

Kurul’un kararı açıklandı.

Efes Pazarlama ve Dağıtım Ticaret A.Ş.’nin (EFPA/Efes Pilsen) ve distribütörlerinin satış noktalarına mal vermek için noktalardan sadece Efes marka bira satmasını talep ettiği ve/veya rakip ürün satan noktaların faaliyetlerini çeşitli uygulamalarla zorlaştırdığı iddiaları ile başlatılmış olan soruşturma sonuçlandı. Soruşturma sonucunda Rekabet Kurulu’nun Efes Pilsen’e verdiği ceza, 2010 yılı cirosunun %0,3’ü olan yaklaşık 8 milyon Türk Lirası. Bunun yanı sıra Kurul, Efes Pilsen’in satış noktalarıyla imzaladığı bazı sözleşme hükümlerini iptal etti, kimilerinde değişiklik yapılmasını talep etti. Bu cezanın verilmesinin sebeplerini anlayabilmek için, 2005 yılına gitmekte fayda var.

Bilindiği gibi Efes Pilsen, Efes Pilsen markalı biralar başta olmak üzere, üretim ve ithalatını yapmış olduğu diğer bira markaları ile Türkiye bira pazarında çok güçlü bir oyuncu. Bira pazarında hakim durumda bulunan Efes Pilsen’in pazardaki bu konumuna ilişkin olarak daha önce Rekabet Kurulu’nun birçok kararı bulunuyor. Ancak bu kararlardan en önemlisi, hiç kuşkusuz, 2005 yılında alınmış olan ve Efes Pilsen ve BİMPAŞ’tan (Tuborg) muafiyetin geri alınması kararı… Kararın Türkiye bira pazarı üzerinde son derece büyük bir etkisi olduğu söylenebilir. Bu kararında Rekabet Kurulu Efes Pilsen ve Tuborg’un satış noktaları ile yaptığı anlaşmaları ve dağıtım kanallarını detaylı olarak incelenmiş, Türkiye bira pazarının düopol niteliği nedeniyle bazı yapısal sorunların bulunduğu ve pazarda etkin rekabetin tesis edilemediği belirtmişti. Bunun yanında Efes Pilsen ve Tuborg’un münhasır anlaşmalar yapmaları yasaklanmış ve soğutucu dolaplarda rakip ürünlere de yer verme yükümlülüğü gibi bazı yükümlülükler getirilmişti. Bunu yapmaktaki amaç ise, pazara yeni teşebbüslerin girişini kolaylaştırmaktı.

Ancak 2005’ten bu yana geçen süre içerisinde bira pazarındaki güç dengelerinin Efes Pilsen lehine değişmesi nedeniyle, Rekabet Kurulu 2005 yılındaki kararında getirdiği yükümlülükleri, azalan pazar payı nedeniyle 2010 yılında Tuborg’tan geri almıştı. Fakat bu yükümlülükler Efes Pilsen’e tam gaz uygulanmaya halen devam ediyor. Zira Efes’in pazar gücü 2005 yılındaki durumun da oldukça üzerinde. Örneğin; Efes Pilsen’in Tekel Birası’nı satın alması sırasında işlemi Rekabet Kurulu onaylamış, fakat Danıştay Efes Pilsen’in pazardaki %85’lik pazar payını öne sürerek işlemin yürütmesini durdurmuştu. Bu yüksek pazar payı oranı, başlı başına bu karar bile Efes Pilsen’in pazarı ne ölçüde domine ettiğinin bir göstergesi olarak gösterilebilir.

Efes Pilsen’e verilen 8 milyonluk cezaya dönecek olursak, cezanın nedeni hakim durumun kötüye kullanılması. Kurul Efes Pilsen’in 2005 yılındaki kararla Efes Pilsen’e getirilen yükümlülüklerine aykırı davrandığı ceza kararı ile tespit ediyor. Bira, gazlı içecekler, cips vb. gibi hızlı tüketime konu olan ürünlerde rekabet edebilmenin ilk şartı ürününüzü dağıtım ağına, özellikle de son satış noktalarına sokabilmek. Özellikle biranın aynı zamanda restaurant, café, bar gibi noktalarda, yerinde tüketilen bir ürün olması dağıtım noktalarına ürün tedarik etmenin önemini bir kat daha artırıyor. Yukarıda da değinildiği gibi, Efes Pilsen’in bu tür satış kanallarıyla münhasır olarak çalışması, yani bunlara “sadece Efes Pilsen satacaksın” demesi yasak. Fakat münhasırlık doğrudan sözleşmeler ile sağlanabileceği gibi sadece Efes Pilsen satana ek prim, indirim, bedava ürün vermek gibi dolaylı yollarla, de facto olarak da uygulanabiliyor. İşte Rekabet Kurulu da Efes Pilsen’in bu tür uygulamalarla rakip ürünlerin satış kanalına girmesini zorlaştırdığını tespit ederek, cezaya hükmetti.

AB Komisyonu’ndan Atık Yönetimi Soruşturması

Avrupa Komisyonu soruşturma başlattı.

Avrupa Komisyonu 15 Temmuz tarihinde, Avusturyalı atık yönetim şirketi ARA hakkında, rakiplerinin pazara girişini ve pazardaki faaliyetlerini engelleyerek hakim durumunu kötüye kullandığı iddiasıyla soruşturma başlattı.

İlgili pazar plastik, kağıt gibi maddelerden oluşan ambalaj atıklarını toplayan ve geri dönüştüren atık yönetim sistemleri pazarını kapsamakta. ARA, ambalaj atıklarını piyasaya süren üretici şirketler tarafından kurulmuş olan ve bu şirketlerin ambalaj atıklarını geri dönüştürme yükümlülüklerini onlar adına yerine getiren bir atık yönetim şirketi.

AB Komisyonu Duyurusunda, ARA’nın hakim durumu kötüye kullanırken ihlal ettiği unsurlar iki ana başlıkta inceleneceğini belirtti. Birincisi, pazarın kontrolü için çok önemli olan atık toplama altyapısına diğer teşebbüslerin girişinin engellediği ve ikincisi ise ARA’nın müşterilerine ve toplama şirketlerine baskı yaparak ARA’nın rakipleriyle çalışmalarını zorlaştırdığı iddiaları. Bu hususların, aynı zamanda atık yönetim maliyeti ve dolayısıyla ambalaj atıklarının maliyetleri artmasının ardındaki nedenler oldukları da iddia edilmektedir.

Ambalaj atıklarının kontrolü kapsamında faaliyet gösteren ARA üretici şirketlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir teşebbüs birliği. Türkiye’de de ÇEVKO, ARA’nın yaptığı faaliyetleri yerinde getirmekte. AB Komisyonu 2002 yılında, atık yönetim pazarlarında içtihat oluşturan bir kararla ARA’nın faaliyetlerine muafiyet tanımıştı. Soruşturma ARA faaliyetlerinin muafiyet kapsamında kendisine tanınan güvenli alanın dışına çıktığı yönünde kuvvetli bir kanının Komisyon’da oluştuğu şeklide anlaşılabilir.

Atık yönetim sistemleri kapsamında ortaya çıkan birkaç temel rekabet hukuku problemi bulunmakta. Bunlardan ilk akla geleni, atık yönetim sistemlerinin birbirlerine rakip ürün üreticilerinin bir araya getiren yapılar olmalarından kaynaklanmakta. Bilindiği üzere, rakip teşebbüslerin bir araya gelerek kurdukları dernek, vakıf gibi teşebbüs birlikleri rakipler arası bilgi değişimi ve anlaşma gibi konularda rekabet otoriteleri tarafından “olağan şüpheliler” olarak görülmekteler. Bu da onları sürekli olarak rekabet kurallarıyla içli dışlı olmaya zorlamakta.

Ancak AB Komisyonu’nun soruşturması rakipler arasındaki bir ilişkiden değil; rakipler tarafından kurulmuş atık yönetim sisteminin, atık yönetim pazarındaki faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Bu tür atık yönetim sistemlerinin, atık toplama piyasasında, onları kuran üretici şirketlerin güçlerinin toplamına eşit bir güçte oldukları varsayılıyor. Bu nedenle de endüstrinin önde gelen üreticilerinin oluşturdukları atık yönetim sistemlerinin genellikle atık yönetim pazarında hakim durumda oldukları söylenebilir. Komisyon’un soruşturması da ARA’nın Avusturya ambalaj atıklarının yönetimi pazarında hakim durumunu kötüye kullanması kapsamında yürütülmekte.

Atık yönetimi ile rekabet hukuku ilişkileri Türkiye’de de sık sık gündeme gelmekte. Rekabet Kurulu’nun AKÜ üreticilerine yüksek cezalar verdiği AKÜÇEV kararı, ÇEVKO sistemi hakkında incelemelerde bulunduğu ÇEVKO kararı ve ömrünü tamamlamış lastiklerin kontrolü kapsamında lastik üreticisi teşebbüslerin kurmuş olduğu sisteme muafiyet tanınan LASDER kararı gibi kararlar bu duruma örnek gösterilebilir. Bunlar ve benzeri kararlar da göz önünde tutulduğunda Rekabet Kurulu’nun atık yönetim sistemleri konusundaki tecrübesi AB Komisyonu’ndan aşağı kalır değil.

Uyum Programları Rekabet Kurulu kararına geçti

Rekabet Hukuku Uyum Programı isimli çalışma, Rekabet Kurumu internet sitesinde yayınlandı.

Rekabet Kurumu başkanı Nurettin KALDIRIMCI’nın şirketlere gönderdiği 2011 Rekabet Mektubu’nda rekabet uyum programları hakkında detaylı açıklamalar yaptığını ilgili yazımızda belirtmiştik[1]. 2011 Rekabet Mektubu’nun hemen ardından Rekabet Hukuku Uyum Programı isimli çalışma, Rekabet Kurumu internet sitesinde yayınlandı. Aynı zamanda Rekabet Kurulu çok yeni tarihli bir kararında da Rekabet Uyumu Programları’na verdiği önemi gözler önüne serdi.

Rekabet uyum programları, şirketlerde rekabet hukuku ile ilgili bir kurumsal bilinç oluşması için uygulanan ve temel amacı çalışanların rekabet hukuku konusunda bilgi ve deneyimlerini artırarak, teşebbüsün rekabet hukuku risklerini azaltmak olan programlardır. Bu doğrultuda yetkin ve rekabet hukuku konusunda uzmanlaşmış olan kişilerce hazırlanan bir rekabet uyum programı, şirketleri yüksek para cezalarına karşı koruma işlevinin yanı sıra, onların hukuka uyum yönündeki iradelerini yansıtması açısından da son derece önemli bir enstrüman. Zira Rekabet Kurulu karşısında “şirketimizin rekabete aykırı davranmak yönünde bir iradesi yoktur” diye dert anlatmak yerine, “ şirketimizde rekabet uyum programı uyguladık” demenin kıymeti çok daha büyük ve anlamlı.

Buna örnek olarak Rekabet Kurulu’nun 17.3.2011 tarihli Algida kararı gösterilebilir. Rekabet Kurulu kararında, karara konu şirketin çalışanlarına rekabet hukuku kitapçığı dağıtmış olmasının “gerek personelinin gerekse distribütörlerinin rekabet kurallarına (…) uyumu bakımından duyarlı davranmaya çalıştığı izlenimi” oluşturduğunu açıkça belirtmiştir. Her ne kadar rekabet hukuku kitapçığı dağıtmanın tek başına şirketi kurallara uygun hale sokamayacağı aşikâr olsa da; Rekabet Kurulu karara konu teşebbüs ve onun içinde bulunduğu iyi niyetli çaba özelinde, tüm teşebbüsleri rekabet uyum programı uygulama yönünde teşvik etmektedir.

Rekabet uyum programları, teşebbüslerin rekabet hukuku danışmanları tarafından gerçekleştirilerek uygulanmaktadır. Bu kapsamda en önemli husus, rekabet uyum programlarının basit bir rekabet hukuku eğitiminden daha kapsamlı ele alınması ve konusunun uzmanları tarafından gerçekleştirilecek detaylı süreçler olarak tasarlanması gerekliliğidir. 2011 Rekabet Mektubu’nda rekabet uyum programlarından ayrıntılı bir biçimde bahsedilmesi Rekabet Kurumu’nun bu konuya verdiği önemi göstermesi açısından son derece somut bir örnektir. Bahsi geçen Mektup’ta rekabet uyum programlarında bulunması gereken önemli hususlar ve bu programların neleri kapsamaları gerektiği de ortaya konulmuştur.

ACTECON 2004 yılından beri birçok endüstride sayısız teşebbüse, kurumsal bazda rekabet kurallarına uyum kültürünü geliştirme adına Rekabet Uyum Programı (RUP®) sunmuş ve sunmaktadır. RUP®, ACTECON’un şirketlerin rekabet hukukuna uyumu konusundaki öngörüsü ile hazırlamış olduğu, birçok defa uygulanarak geliştirilmiş ve son derece kapsamlı modüller içeren bir programdır. Rekabet Kurumu’nun rekabet hukukuna uyum programlarında aradığı temel öğelerin hepsini karşılayan ve hatta onları aşan RUP®, Rekabet Kurulu’nun bu konuyu kararlarına dahi taşıması sonucu daha da önemli hale gelmiştir.


[1] Ayrıca bu yazının Mondaq’da yayınlanan İngilizce versiyonuna da buradan ulaşabilirsiniz.

Şirket-i Hayriye’nin devrine onay verildi

Rekabet Kurulu, İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş.’nin Tepe-Akfen-Souter-Sera Ortak Girişim Grubu’na satılmasına onay verdi.

Rekabet Kurulu, İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş.’nin Tepe-Akfen-Souter-Sera Ortak Girişim Grubu’na satılmasına onay verdi. 8 Nisan 2011 tarihinde yapılan ihaleyi Tepe-Akfen-Souter-Sera 861 milyon dolarlık teklifle kazanmıştı. Ortak girişim grubunda Tepe, Akfen ve Souter’in yüzde 30’ar, Sera’nın ise yüzde 10 payı bulunuyor. Rekabet Kurulu’nun kısa kararı aşağıda yer almakta.

İstanbul Deniz Otobüsleri Sanayi ve Ticaret A.Ş.’deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Bağlı Kuruluşları ve İştiraklerine ait hisselerin tamamının blok satış yöntemiyle özelleştirilmesi işleminin;
 
1-     İstanbul Deniz Otobüsleri Sanayi ve Ticaret A.Ş.’deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Bağlı Kuruluşları ve İştiraklerine ait hisselerin tamamının blok satış yöntemiyle Tepe İnşat Sanayi A.Ş.-Akfen Holding A.Ş.-Souter Investments LLP-Sera Gayrimenkul Yatırım ve İşletme A.Ş Ortak Girişim Grubu veya Torunlar Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından devralınması işleminin 4054 sayılı Kanun’un 7. maddesi ve 1998/4 sayılı Tebliğ kapsamında izne tabi olduğuna,
2-     Adı geçen teklif sahiplerinden herhangi biri tarafından gerçekleştirilecek muhtemel devralma işlemi sonucunda hakim durum yaratılmasının veya mevcut hakim durumun güçlendirilmesinin ve böylece rekabetin önemli ölçüde azaltılmasının söz konusu olmaması nedeniyle işleme izin verilmesinde sakınca olmadığına,
3-     Devir ile ilgili Alpay ALKAN tarafından yapılan başvuruya ilişkin olarak 4054 sayılı Kanun kapsamında herhangi bir işlem yapılmasına gerek olmadığına karar verildi.