Hükûmet Programı – Teknolojiye dair

Hukûmet Programı’nda “teknoloji” başlığına dair neler var? Barış Yüksel anlatıyor.

Blogumuzda çeşitli açılardan ele aldığımız 64. Hükûmet Programı’nda teknoloji alanına ilişkin son derece önemli açıklamalar yer alıyor. Öyle ki, söz konusu planların fiilen hayata geçirilmesi durumunda hem sektörel düzeyde hem de ülkenin genel ekonomik yapısında kökten değişiklikler olması kaçınılmaz.
Programda yer alan en önemli ekonomik hedeflerden birisi, Türkiye’nin ileri teknoloji üretebilen bir ülke haline getirilerek, teknoloji geliştirmeye ve AR-GE’ye dayalı bir piyasa modeline geçilmesi ve böylece ülkenin genel gelir düzeyinin artırılması. Bu kapsamda kilit rol, katma değeri yüksek teknolojik ürünler geliştirip bunları üretebilecek yerli işletmelere düşüyor. Program’da bilgi ve teknoloji alanında katma değer üreten işletmelerin oluşturulması için pek çok yöntem ve öneri sunuluyor.
Bu amaca ulaşılabilmesi için tabi ki kamuya hem önemli bir yük düşüyor. Kamunun bu noktadaki en önemli doğrudan katkısının yapılacak altyapı yatırımları olduğu görülüyor. Söz konusu altyapı yatırımlarında özel sektörden de destek alınması ve kamu özel ortaklığı (PPP) modelinden mümkün olduğunca yararlanılması planlar arasında.
financing-solutions-technologyAncak söz konusu dönüşümün yaşanmasında esas payın özel sektöre düşeceği de açık. Peki, ama kamu esasen özel sektöre düşen bu görevin yerine getirilmesinde nasıl bir rol oynayacak? Plan’da bilgi ve teknoloji alanında katma değer üreten işletmelerin oluşturulması için çeşitli araçlara değiniliyor. Bu araçlardan öne çıkanlar ise şu şekilde: kamu alımları, teşvik mekanizmaları, doğrudan destekler ve gerekli yasal düzenlemelerin yapılması.
Kamu alımları bakımından özellikle yerli teknoloji üreten şirketlerden yapılacak alımlara ağırlık verilmesi temel bir strateji olarak benimseniyor. Hatta kamu alımlarının, teknoloji alanında faaliyet gösteren yerli firmaların desteklenmesi için bir kaldıraç olarak kullanılmasının hedeflendiği açıkça dile getiriliyor. Bu amaç doğrultusunda, aralarında telekomünikasyonun da yer aldığı çeşitli sektöreler bakımından özel ihale kanunları çıkarılması öngörülüyor. Ancak kamu alımlarının yerli firmaları desteklemek için kullanılması noktasında gerek AB uyum sürecinde önemli bir eksiklik olan devlet yardımları, gerekse Türkiye’nin WTO’ya taraf olması dolayısıyla sahip olduğu yükümlülükler mutlaka dikkate alınmalı ve bir denge politikası izlenmeli.
Teşvik mekanizmalarında ise temel olarak vergi politikalarına vurgu yapılıyor ve özellikle teknoloji üretimi ve altyapı alanındaki yatırımları daha cazip hale getirilecek vergi düzenlemeleri yapılacağına işaret ediyor. Her ne kadar Program’da özel olarak değinilmese de burada elektronik haberleşme piyasalarındaki ÖİV uygulaması da unutulmamalı. Zira tamamen bütçesel nedenlerle getirilen bu vergi, günümüzde elektronik haberleşme piyasalarındaki gelişime çok büyük zarar veriyor ve yatırım motivasyonunu ciddi derecede düşürüyor. Vergi politikalarının yanı sıra, ileri teknoloji ürünlerine yönelik yatırımları çekmek için serbest bölgeler oluşturulması da diğer bir teşvik mekanizması olarak öngörülüyor.
Doğrudan destekler noktasında ise KOBİ’ler ön plana çıkıyor ve KOBİ’lerin siparişe dayalı AR-GE faaliyetlerinin destekleneceği ifade ediliyor. Ayrıca KOBİ’lerin patent maliyetlerinin de kamu tarafından karşılanması da öngörülüyor.
Son olarak, özellikle sınai haklara ilişkin önemli mevzuat çalışmaları yapılması planlanıyor. Öne çıkan mevzuat çalışmaları arasında Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Tasarısı’nın yasalaştırılması ve Patent Borsası’nın kurulması da yer alıyor.

AB İlerleme Raporu – Rekabet Politikaları: Aynı Tas Aynı Hamam

AB Komisyonu’nun 2015 Türkiye Raporu yayınlandı ve biz de ilginizi çekebileceğine inandığımız tüm alanlara ilişkin gelişmeleri sizlerle paylaşmayı görev bildik. Bu yazıda da Rapor’un rekabet politikalarına ilişkin bölümünde yer verilen tespitlere değineceğiz.

competition2Esasen AB ilerleme raporlarının rekabet politikaları başlığı son birkaç yıldır kendisini tekrarlıyor: “Rekabet Kurumu çok iyi bir iş çıkarıyor ve rekabet hukuku mevzuatı da AB ile büyük ölçüde uyum sağlamış durumda. Ancak devlet yardımları konusunda yasal düzenleme yapılmıyor ve Türkiye’nin devlet yardımları alanındaki bazı uygulamaları, ülkenin Gümrük Birliği’nde yer almasından kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal ediyor”. 2015 yılı Raporu’nda özellikle kimyasal ürünler, madencilik ve teknoloji ağırlıklı ürünler bakımından öngörülen ve bu alanlarda yerli teşebbüslere genellikle vergiye dayalı teşvik sağlanmasını öngören uygulamalara vurgu yapılıyor.

Rapor’un ilgili bölümünde Türkiye’nin devlet yardımlarına ilişkin uygulanması sürekli olarak ertelenen yasal düzenlemeleri bir an önce hayata geçirerek bu konuda AB mevzuatına uyum sağlaması gerektiği belirtiliyor. Ancak halihazırda ülkemizde yerli teşebbüslerin üretim alanında daha güçlü getirilmesi yönünde bir politika izlendiği de aşikar. 4.5 G ihalesinde işletmecilere getirilen yerli baz istasyonu kullanma zorunluluğu, yenilenebilir enerji tesislerinde teşvikten yararlanılması için gerekli olan yerli kaynak kullanma zorunluluğu ve yerli otomobilin teşviki için yapılan düzenlemeler bu politikanın bariz örneklerinden sadece bazıları.

Devlet yardımlarına ilişkin olarak AB mevzuatı ile paralel ve AB’deki ile aynı ciddiyetle uygulanacak kuralların hayata geçmesi durumunda, yerli üretimin geliştirilmesine yönelik politikaların takip edilmesi oldukça zorlaşabilir. Dolayısıyla devletin 2015 İlerleme Raporu’nun rekabet politikaları başlığı altında yer verilen önerileri takip etmek noktasında ne denli istekli olacağı da şüpheli görünüyor.

Kaldı ki, Türkiye’nin yerli üretimi güçlendirmeye yönelik politikalarının Gümrük Birliği ve WTO kuralları bakımından da oldukça sorunlu olduğu bir gerçek. Buna rağmen, bu politikaların izlenmesi noktasında geri adım atılmıyor. Uluslararası anlaşmaları ihlal etme riski göze alınarak sürdürülen uygulamaların, iç hukuk kuralları ile ne denli engellenebileceği de büyük bir soru işareti. Nitekim devlet yardımlarını denetleme görevinin, bağımsızlığı ön planda olan Rekabet Kurumu’na verilmemesi de İdare’nin bu konuda ipleri sıkı tutmak istediğini gösteriyor. Tüm bu gelişmeler dikkate alındığında sanki 2016 İlerleme Raporu’nda da benzer bir tablo ile karşılaşacakmışız gibi duruyor.

Buna ek olarak, Türkiye’nin rekabet politikaları konusunda ne derece “büyük ölçüde uyum sağlamış konumda” olduğu da hala tartışmalı. Başta motorlu taşıtlara yönelik grup muafiyeti kurallarına dair eksikler olmak üzere, uyum yolunda tamamlanması gereken çok sayıda örnek sayılabilir.

Genişbant internette sahiplik ayrıştırmasının ayak sesleri

Alt pazarda faaliyet göstermenin, üst pazarda doğal tekel niteliğindeki dikey bütünleşik teşebbüse ait altyapıdan yararlanmayı zorunlu kıldığı durumlarda, alt pazar rekabetini sağlamanın ne kadar zor olduğu günümüzde tecrübeyle sabit hale geldi. Genişbant internet söz konusu pazar yapısının en önemli örneklerinden birisini teşkil etmekte.

Pek çok ülkede genişbant internet pazarında dikey bütünleşik yerleşik işletmecilerin varlığı söz konusu olduğundan, üst pazar ve alt pazar arasındaki ilişkinin düzenlenmesi ilgili pazarda rekabetin tesisi bakımından kilit rol oynuyor. Altyapı sahibi dikey bütünleşik işletmecinin, çeşitli uygulamalar yoluyla kendisiyle aynı ekonomik bütünlük içinde yer alan işletmeci lehine uygulamalarda bulunması ciddi bir risk olarak görülmekte. Söz konusu riskin ortadan kaldırılması noktasında 3 temel yöntemden söz edilebilir:

  • Dikey bütünleşik işletmecinin üst pazar ve alt pazar faaliyetlerini aynı tüzel kişilik altında yürütmesi ancak işletmeciye hesap ayrıştırması ve ayrım gözetmeme yükümlülükleri yüklenmesi
  • Dikey bütünleşik işletmecinin üst pazar ve alt pazar faaliyetleri bakımından tüzel kişiliklerin ayrıştırılması ve işletmecinin alt pazarda faaliyet gösteren kolu ile rakiplerine mutlak biçimde eşit muamele göstermek zorunda bırakılması
  • Toptan ve perakende faaliyetler için sahiplik ayrıştırmasına gidilmesi ve ayrımcılık yapma motivasyonun tamamen ortadan kaldırılması

Özellikle AB’de, genişbant internet bakımından 3. seçenek bu güne kadar fazlaca gündeme gelmemiş ve düzenleyici otoriteler altyapı sahibi dikey bütünleşik teşebbüsün kendi perakende kolu ve rakipleri arasında ayrımcılık yapmasını engelleyecek yöntemlere yoğunlaşmıştır. Ülkemizde de şu ana kadar 3. seçeneğin tartışma konusu yapılmadığını hatırlatmakta fayda var.

CaptureAyrımcılık konusunu en fazla irdeleyen ve bu konuda oldukça agresif adımlar atan düzenleyici kurumların başında OFCOM’un geldiğini söylesek yanlış olmaz. OFCOM’un, altyapı sahibi BT’nin kendi perakende kolu ve rakip işletmeciler karşısında mutlak eşitlik prensibi ile hareket etmesi yönündeki taleplerine cevap verebilmek için British Telecom (BT) bünyesinde “Openreach” adlı yeni bir departman kuruldu. Openreach’in ayrı bir tüzel kişiliği bulunmasa da, BT içinde diğer tüm departmanlardan “Çin Seddi” ile ayrılmış bir iş birimi olarak konumlandırılmış ve ayrı bir marka altında faaliyet göstermesi öngörülmüş. Openreach diğer tüm departmanlardan farklı olarak CEO’ya dahi raporlama yapmamakta, yalnızca Equal Access Board adlı bir kurul vasıtasıyla şirket yönetim kurulu ile muhatap olmakta.

İngiltere örneği İtalya için de belli ölçüde yol gösterici. İtalyan düzenleyici otoritesi AGCOM, TI’nın üst pazardaki bazı uygulamalarının ayrımcılığa yol açtığını ve alt pazardaki rekabete zarar verdiğini ileri sürdü. AGCOM’un endişelerinin giderilmesi adına Telecom Italia (TI), Openreach benzeri bir departman olarak Open Access Division’ı kurmuş ve bu departmanı diğer tüm birimlerden Çin Seddi ile ayırdı.

Ancak bugün gelinen noktada İtalya ve İngiltere’deki rekabet otoritelerinin ve düzenleyici kurumların söz konusu tedbirlerin yeterliliği hakkında şüpheleri olduğu görülüyor. Ayrıca TI ve BT’nin rakipleri, bir yandan daha müdahaleci adımlar atılması için düzenleyici kurumları sıkıştırmakta, diğer yandan da rekabet otoritelerine ayrımcılığa dayalı başvurularda bulunmakta.

OFCOM yakın zamanda sahiplik ayrıştırmasına işaret etmiş ve sorunların çözülememesi halinde bu alternatifin de masada yer alacağını çok açık bir dille ortaya koymuştu. İtalya’da ise TI’nın her an ayrımcılığa dayalı çok ciddi bir rekabet soruşturması ile karşı karşıya kalabileceği dile getirilmekte. TI’nın, özel hukuk tazminatları ile birlikte milyar Euro’ları aşabilecek yaptırımlarla karşılaşmamak adına, sahiplik ayrıştırmasını dahi değerlendirmesinin sürpriz olmayacağı ileri sürülüyor.

Enerji sektöründe çoğu ülkede temel kural olarak kabul edilen sahiplik ayrıştırması yavaş yavaş genişbant internet pazarında da önemli bir tartışma konusu olarak ortaya çıkıyor. Altyapı sahibi işletmecilerin sahiplik ayrıştırması karşısındaki temel argümanının yatırım yapma motivasyonunun ortadan kalkacağı olduğu dikkate alındığında, rekabet hukuku ve regülasyonun en temel paradoksu olarak nitelendirilebilecek “inovasyon vs. rekabet” konusunun bu alanda da alevlenmesinin muhtemel olduğu söylenebilir.

Bu mesajları almak istemiyorsanız lütfen…

Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesi ve ardından Ticari İletişim ve Ticari Elektronik İletiler Hakkında Yönetmeliğin yayınlanması ile son yıllarda giderek daha fazla maruz kaldığımız ticari iletilerin makul bir seviyeye inmesi sağlanacak gibi duruyor.

Gerek Kanun, gerekse bu Kanun’a dayalı olarak çıkarılan Yönetmelik, özellikle tüketicilerin kendi istekleri dışında bir pazarlama bombardımanına tutulmasını engelleyecek şekilde tasarlanmış. Yapılan düzenlemelerde en çok öne çıkan kavramlar “açık onay” ve “reddetme hakkı”.

resized_winter-is-coming-meme-generator-approval-is-coming-064755Yasal düzenlemelerde, tüketicilere elektronik ileti göndermek isteyen hizmet sağlayıcıların, tüketicilerin bu gönderileri almak istediğine dair “olumlu” onayını almak zorunda olduğu açık bir şekilde dile getiriliyor. Dolayısıyla tüketicilere ticari içerikli iletiler gönderip, tüketicinin bunları istememesi halinde bunu açıkça belirtmesini talep etmek ve aksi halde onay vermiş sayılacağını ileri sürmek mümkün değil. Öte yandan, yapılan düzenlemelerde onaya uygun ticari iletinin nasıl olması gerektiği de düzenleniyor ve bu aşamada, onay almak isteyen hizmet sağlayıcının tüketiciye detaylı bilgiler sağlaması zorunlu tutuluyor. Örneğin, onay için gönderilen iletide, tacirler için MERSİS numarası ve ticaret unvanına, esnaflar için adı ve soyadı ile T.C. kimlik numarasına yer verilmesi yasal bir zorunluluk olarak öngörülüyor.

Ayrıca kanun koyucu açık onay şartının yanı sıra, alıcının her zaman, herhangi sebep göstermeksizin ve ücretsiz olarak kullanabileceği bir reddetme hakkı da sağlanması gerektiğini söylüyor. Yani önceden belli iletileri almaya rıza gösteren alıcılar dahi, ilerinde bundan vazgeçmeleri durumunda kolayca söz konusu iletileri durdurulmasını isteyebilecek.

Bu kurallara uymayan hizmet sağlayıcılara yönelik olarak ise Kanun’da idari para cezaları öngörülüyor. “Ceza var iyi hoş da kim bunları şikayet etmekle uğraşacak ki?” gibi bir düşünceniz varsa, kanun koyucunun şikayet sürecini de ciddi derecede kolaylaştırdığını bilmenizde fayda var. Zira onayınız alınmadan gönderilen ve sizi rahatsız eden iletilerle karşılaştığınızda kağıdı kalemi elinize alıp sonra da o kurum bu kurum dolaşmanız gerekmiyor. Yönetmelik gereğince şikayetin e-Devlet kapısı veya Bakanlığın internet sitesi üzerinden yapılması da mümkün. Üstelik bu kanallardan yapılan şikayette kısa bir form doldurmanız yeterli oluyor. Şikayet bu denli zahmetsiz ve kabahat teşkil eden davranışın ispatı da bu kadar kolay olunca yaptırımların caydırıcılığının önemli derecede artması mümkün.

Ticari iletilere ilişkin düzenlemelerde “geçici maddeler” altında karşımıza çıkan ve aslında oldukça önemli olan bir kavram da “izinli veri tabanı”. Kanun’un 1. geçici maddesi, Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten önce, ticari elektronik ileti gönderilmesi amacıyla onay alınarak oluşturulmuş olan veri tabanları bakımından onay şartının aranmayacağını düzenliyor. Ancak Kanun, söz konusu veri tabanlarına yönelik onayın genel nitelikli veya özel nitelikli olması arasında bir ayrım yapmıyor.

Genel nitelikli onay, özellikle GSM şirketleri veya banka gibi kurumlara verilen ve iletişim bilgilerinin her türlü ticari içerikli iletiler gönderilmesi için kullanılmasına yönelik izni içeren onay anlamına geliyor. Bu onay genellikle abonelik sözleşmesi ile beraber yazılı olarak verilse de onayı verenin tam olarak neye onay verdiğini bilmeme durumu yaygın olarak görülüyor. Genel nitelikli onayı alan kurumlar, ticari içerikli iletileri hizmet sağlayıcılar adına alıcılara gönderebiliyor.

Özel nitelikli onay ise belli bir hizmet sağlayıcıya (örneğin en çok alışveriş yaptığınız mağazaya), ticari içerikli ileti (örneğin yeni indirim sezonları hakkında bilgi) göndermesi için verilen onay anlamına geliyor.

Kanun bu iki onay arasında bir ayrım yapmasa da, Yönetmelik iki onayı ayırıyor. Kanun’un yürürlüğe girmesinden önceki dönemde alınan genel nitelikli onay bakımından, önceden adına ticari içerikli ileti gönderilen hizmet sağlayıcının tek bir kereye mahsus olmak üzere alıcıya bir ileti göndermesine izin veriliyor. Bu iletide hizmet sağlayıcıya ilişkin bilgilerin yanı sıra, genel onayın kim tarafından alındığı bilgisine yer verilmesi zorunlu tutuluyor ve alıcının bu iletileri almaya onay verip vermediği soruluyor. Kanun, alıcının sessiz kalmasının ret anlamına geleceğini de açıkça düzenliyor. Dolayısıyla, önceden verilen genel nitelikli onayların bulunması durumunda dahi, alıcının her bir hizmet sağlayıcı için tekrar açık onayının alınması şartı getiriliyor.

Sonuç olarak oldukça detaylı düzenlemeler içeren Kanun ve Yönetmelik, özellikle cep telefonu ve e-mail yoluyla maruz kalınan reklam bombardımanını büyük ölçüde dindireceğe benziyor. Tabi uygulamada ne olacağını yaşayıp görmek gerekecek.

Telekomda tek pazar için büyük adım

AB yetkilileri, 2017 yılının Haziran ayında mevcut telekomünikasyon düzenlemelerinde önemli bir değişikliğe imza atılacağını ve GSM işletmecileri tarafından, AB üye ülkeleri arasında, uluslararası roaming ücreti talep edilmesinin kesin olarak sonlandırılacağını açıkladı. Böylece diğer AB üye ülkelerine ziyarete giden AB vatandaşları (ve tabi sıklıkla Brüksel’e gitmek durumunda kalan AB yetkilileri), mobil ses, SMS ve data hizmetlerinden kendi ülkelerindeki fiyatlarla yararlanabilecek.

Cloud Computing And Wireless Communications

Roaming konusuna ilişkin düzenleme tüketici organizasyonları tarafından büyük sevinçle karşılanırken, büyük GSM işletmecileri ve GSM İşletmecileri Birliği (GSMA) düzenlemeye tepki gösterdi. Vodafone ve Deutsche Telekom gibi önemli pazar gücüne sahip olan işletmeciler, roaming için ek ücret alınmasının yasaklanmasının beklenmeyen etkilere yol açacağını ileri sürüyor. Buna göre, işletmeciler roaming’den elde edilen gelirleri genellikle altyapı yatırımlarında kullanıyor ve bu gelirin ortadan kalkması halinde altyapı yatırımlarının sekteye uğraması riski bulunuyor. Yatırımların aksamaması için ise, roaming’de yaşanan değer kaybının diğer hizmetlerden çıkarılması gerekebilir ki bu durumda tüketicinin daha çok önemsediği bazı hizmetlerde fiyat artışları da kaçınılmaz olabilir (waterbed effect).

Aslında mevcut durumda GSM işletmecileri iktisat literatüründe “Ramsey fiyatlaması” adı verilen bir uygulamadan faydalanıyorlardı. Bu uygulama, sunulan hizmetin birden çok parçaya ayrılarak ücretlendirilmesinin mümkün olduğu durumlarda, talep esnekliği yüksek olan hizmette düşük fiyat, talep esnekliği düşük olan hizmette ise yüksek fiyat alınmasını öneriyor. Bu sayede, talep tarafında önemli bir sorun yaşamadan karlılığın artırılması da mümkün olabiliyor. AB Konseyi ve Parlamentosu, Komisyon’un bulguları ışığında bir müdahalede bulunana kadar, roaming hizmetleri de bunun iyi bir örneğini teşkil ediyordu. Abonelerin kendi ülkelerindeki hizmetler bakımından oldukça yüksek olan talep esnekliği, çeşitli nedenlerle roaming hizmetlerinde ciddi derecede düştüğünden, işletmeciler de bu hizmetlere ilişkin fiyatları karlı olarak maliyetlerin çok üzerine çıkarabiliyordu. Ancak Haziran 2017’den itibaren, ulusal ve uluslararası ücretlerin eşitlenmesi zorunlu hale geleceğinden bu ihtimal de ortadan kalkmış olacak.

Acaba Türkiye’de durum nedir?

Ülkemizde GSM işletmecileri yukarıda izah edilen uygulamaya aynen devam ediyor ve roaming hizmetleri için talep edilen fiyatlar maliyetlerin çok çok üzerinde yer alıyor. Sorunu giderebilecek AB benzeri bir uluslarüstü otorite olmaması da çok büyük sorun yaratıyor. Mevcut durumda, bir ülkede faaliyet gösteren işletmecinin abonelerinin diğer ülkede roaming hizmeti alabilmesi için, bu işletmecinin diğer ülkedeki bir işletmeci ile anlaşması gerekiyor. Yani ses, SMS ve data hizmetleri öncelikle abonenin kendi ülkesindeki işletmeci tarafından (toptan seviyede) diğer işletmeciden satın alınıyor ve sonra (perakende seviyede) aboneye yeniden satılıyor. Dolayısıyla pazara yönelik müdahalelerin farklı ülkelerdeki işletmecilerin toptan pazarda uyguladığı fiyata da müdahale edebilmesi gerekiyor.

AB Konseyi ve Parlamentosu’nun düzenlemeleri tüm üye ülkelerdeki işletmecileri bağladığından, AB’de toptan seviyedeki fiyatlar düzenlenebiliyor. Bir diğer deyişle, herhangi AB üye ülkesindeki Parlamento’nun işletmecinin, diğer ülkedeki işletmeciden roaming hizmetleri için talep edebileceği azami ücret Komisyon ve kontrolü altında. Toptan pazardaki maliyet kontrol edildiğinde, işletmecilerin perakende seviyede kendi abonelerinden talep edebileceği ücrete de bu maliyete dayalı bir tavan getirilebiliyor ve dolayısıyla doğrudan fiyata yönelik düzenlemeler yoluyla roaming ücretlerinin oldukça düşük seviyelerde kalması sağlanabiliyor.

Oysa ülkemizde BTK’nın diğer ülkelerdeki işletmecilerin Türkiye’deki işletmecilerden alacağı fiyata müdahale etmesi söz konusu değil. BTK toptan seviyeye müdahale edemediğinden, perakende seviyeye yönelik bir adım atmaktan da haklı olarak kaçınıyor. Bu sebepten ötürü, Türkiye’deki roaming ücretlerinin düzenleyici kurum müdahalesiyle çözülmesi de mümkün görünmüyor.

AB’deki çözüm Türkiye için geçerli olmadığından, ülkemizde sorunun ortadan kalkması ya da biraz olsun hafifletilebilmesi için akla gelen tek alternatif rekabet hukuku kurallarının 02f2ba6uygulanmasıdır. Mevcut durumda roaming hizmetlerindeki rekabetin sınırlı seviyede kalmasında, işletmecilerin pazar gücüne sahip olması da rol oynuyor. Türkiye pazarında önemli pazar payına sahip olan ve dolayısıyla yurt dışına çok sayıda abone gönderen işletmeciler, yurt dışında roaming hizmeti alacağı işletmeciyi seçerken, işletmecinin kendisine sunduğu fiyatı değil, karşılık olarak Türkiye’ye gönderebileceği abone sayısını dikkate alıyor. Hal böyle olunca, farklı ülkelerde yüksek pazar gücüne sahip işletmeciler karşılıklılık prensibine dayalı sözleşmeler imzalıyor ve küçük işletmeciler ne kadar rekabetçi teklifler sunarsa sunsun, pazardan pay elde edemiyor. Toptan pazarın önemli bir bölümünün küçük işletmecileri kapanması dolayısıyla, bu işletmecilerin perakende seviyede de rekabetçi teklifler sunması zorlaşıyor.

Esasen 2013 yılında Rekabet Kurumu roaming pazarındaki bu uygulamaların Rekabet Kanunu’nun 4. ve 6. maddelerine aykırı olduğu yönünde bir şikayeti inceledi. Ancak Kurul yaptığı incelemeler neticesinde söz konusu anlaşmaların Kanun’un 4. veya 6. maddelerini ihlal ettiğine dair yeterli delil olmadığı gerekçesiyle soruşturma açılmasını reddetti. Karara gerekçe olarak Türkiye’de faaliyet gösteren işletmecilerin roaming pazarındaki paylarının ulusal pazardaki payları ile paralel olması ve bunun pazar kapama olmadığına işaret etmesi gösterildi. Oysa esasen roaming pazarı ile ulusal pazar arasında bir bağlantı olması gerekmiyor. Hatta Kurul’un bahsettiği bağlantının, şikayete konu karşılıklılık anlaşmaları dolayısıyla ortaya çıktığı dahi söylenebilir. İlgili Kurul kararına ilişkin idari yargı süreci şu an için devam ettiğinden karar kesinleşmiş değil. Ancak yine de yakın zamanda Türkiye’deki durumun değişmesi de kolay görünmüyor.

4 4lük açıklama

Son yıllarda dünyanın pek çok ülkesinde 4G ihaleleri tamamlanıp teknoloji hızla yaygınlaşmaya başlarken, ülkemizde 4G’nin ne zaman hayatımıza gireceği merakla bekleniyordu. Sonunda Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan beklenen açıklamayı yaptı ve ihalelerin Mayıs ayına kadar gerçekleştirileceğini dile getirdi.

Elvan’ın açıklamalarına geçmeden önce sürecin neden bu kadar geciktiğini kısaca hatırlayalım.

4G bakımından Türkiye’nin kendine has temel problemi, 4G için en uygun spektrum olarak kabul edilen (ve değeri milyar dolarlarla ifade edilen) 800 MHz spektrumunun analog karasal yayıncılık yapan TV kanalları tarafından bir nevi işgal altında olmasıydı. Bu sorunun çözümünde en kritik noktanın karasal yayında dijital teknolojiye geçiş olduğunu önceki yazılarımızda dile getirmiştik. Elvan’ın açıklamaları bu temel sorunun aşıldığını gösteriyor ve 800 MHz spektrumunun Mayıs ayına kadar işletmeciler tahsis edilebileceğine işaret ediyor.

4g_14G’ye geçiş öncesinde çözülmesi gereken bir diğer kritik konu da işletmecilerin elindeki mevcut frekanslar ile ilgili. Halihazırda Turkcell ve Vodafone GSM hizmetlerinin sunumunda 900 MHz spektrumunu kullanırken Avea bu hizmeti 1800 MHz spektrumu üzerinden sunuyor. Pek çok ülkede, 4G ihalesi öncesinde rakip işletmecilerin elinde tuttuğu frekans spektrumlarının aynı ya da yakın seviyede olmasına özen gösteriliyor. Bunun sebebi ise 4G’nin de pazara girişi ile işletmeciler tarafından sunulacak toplamda 3 farklı hizmetin (GSM, 3G ve 4G), bu hizmetlerin sunumunda kullanılabilecek spektrumlar (Türkiye için 800, 900, 2100 ve 2600 MHz) arasındaki dağılımının en etkin şekilde gerçekleşmesini sağlamak. Bu sorunun da büyük ölçüde ortadan kaldırılmasının planladığını anlıyoruz. Zira Elvan, yeni ihale edilecek 900 ve 1800 MHz spektrumlarında mevcut dağılımın dikkate alındığı ve buna göre üst sınırların belirlendiği söylüyor ve güçlü rekabet ortamı için tüm işletmecilerin bant genişliklerinin azami ölçüde dengelenmesini istediklerinin altını çiziyor.

Bakan, ihale kapsamında toplamda 390 MHz’lik frekansın, bloklar halinde satılacağını söylüyor ki bu durumda mobil şebeke işletmecilerinin hizmet kapasitesinde çok ciddi bir artış yaşanacağı aşikar. Artan mobil internet talebi karşısında ciddi kapasite sıkıntısı yaşadıklarını pek çok mecrada dile getiren işletmeciler bu durumda hayli memnun olacaktır. Ancak aynı memnuniyetin sabit şebeke işletmecileri tarafından paylaşılacağını söylemek pek mümkün değil. Mobil internet kapasitesinin ciddi derecede artması ve 4G ile mobil internetin hız bakımından xDSL’i sollayarak fiber ile rahatça yarışabilecek hale gelmesi, sabit pazarda, özellikle de hanehalkına yönelik hizmetler bakımından dengeleri ciddi derecede değiştirebilir.

Bakan’ın konuşmasında en büyük sürpriz 4. işletmeciye ilişkin. Yıllardır üç oyuncudan ibaret olan Türkiye pazarında sadece 2600 MHz üzerinden hizmet sunan yeni bir işletmeci giriş yapacak. Ayrıca görünen o ki bu işletmecinin belli yerlilik kriterlerini de taşıması gerekecek. Öte yandan bu yeni işletmeci diğer işletmecilerin tabi olduğu yükümlülüklerin bazılarına tabi olmayacak.

4. işletmecinin yerli olması ve diğer işletmecilerin yükümlülüklerinden muaf tutulması bazı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Yerlilik hususu bir politika tercihi olduğundan o konuda diyecek fazla bir şey yok. Ancak muafiyet konusu, teknik açıdan son derece makul ve altında farklı bir amaç aramak da çok mantıklı olmayacaktır. Zira 2600 MHz spektrumu üzerinden hizmet sunan baz istasyonları diğerlerine göre çok daha dar bir kapsama alanı sağlamaktadır ve yalnızca bu spektrumu kullanan işletmeciye Türkiye’nin tamamı bakımından bir kapsama yükümlülüğü yüklenmesi, işletmecinin piyasaya girişini mutlak olarak engelleyecektir.

Bu noktada bir konuya daha dikkat çekmek gerekir ki, 2600 MHz üzerinden hizmet sunacak 4. işletmeci diğerlerinden tamamen farklı bir iş modeli benimsemek zorunda olacaktır. Öncelikle bu işletmecinin diğer işletmeciler gibi devre anahtarlamalı sistem üzerinden ses hizmeti sunmak gibi bir alternatifi olmayacak ve tamamen IP’ye dayalı bir altyapı kurmak zorunda kalacaktır. Dolayısıyla bu işletmecinin kendi altyapısına sahip bir mobil internet servis sağlayıcı gibi faaliyet göstermesi ve en azından kısa dönemde sadece nüfusun en yoğun olduğu bölgelere yoğunlaşması beklenir. Bu işletmecinin yeterli yatırımı yapması durumunda, abonelerine sadece mobil internet hizmeti veren ve abonelerin diğer tüm ihtiyaçlarını Whatsapp, Skype, Viber ve benzeri uygulamaları kullanarak karşılamasını öngöre bir rakibin piyasa dinamiklerini nasıl etkileyeceğini izlemek oldukça heyecanlı olabilir. Ayrıca bu durumda mobil uygulamaların ses ve mesajlaşma hizmetlerini ne denli ikame edebileceği sorusuna da cevap bulunabilir.

Elektrik Sektör İncelemesi Raporu

Rekabet Kurumu tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan elektrik sektörü inceleme raporu özellikle toptan ve perakende satış piyasalarının gelişimi ve mevcut durumu hakkında son derece kapsamlı bilgiler içeriyor. Ayrıca raporda bu piyasalardaki rekabetçi sorunlar karşılaştırmalı bir bakış açısıyla izah ediliyor sorunlara yönelik çözüm önerileri paylaşılıyor. Bütüncül ve objektif bir yaklaşımla hazırlanan bu rapor, sektör ile ilgilenen herkes için oldukça faydalı bir kaynak niteliğinde.

Raporda, tedarik piyasalarındaki yapısal ve davranışsal sorunlar bir bir ortaya konuyor. Bu tespitler yapılırken, üretim, iletim ve dağıtım piyasalarının tedarik piyasaları üzerindeki etkileri de göz önünde bulunduruluyor. Yapılan tespitler çerçevesinde, yapısal ve davranışsal sorunların giderilmesi noktasında Türkiye için en uygun kurumsal yapının nasıl tesis edilebileceği sorusu, “en iyi” yabancı ülke örneklerinin Türkiye’deki piyasaların kendine özgü farklılıkları ile harmanlanması suretiyle cevaplanıyor. Bu kapsamda Türkiye’de mevcut kurumlar arası yetki dağılımı ve işbirliğinin nasıl şekillenmesi gerektiğine ve kurulması önerilen yeni kurumların nasıl konumlandırılabileceğine ilişkin öneriler sunuluyor.

Electric-Large1Raporla ilgili bir diğer önemli nokta da, raporda yer verilen normatif değerlendirmelerin çok önemli bir bölümünün, ampirik verilerle ve teorik açıklamalarla desteklenmesi. Rapor hazırlanırken bu şekilde bir yöntemin benimsenmiş olması, rapor kapsamındaki tespit ve önerilerin güvenilirliğini ciddi derecede artırıyor.

Tüm bunlara rağmen, raporda devletin nasıl konumlandırıldığı noktasında, özellikle liberal ekonomi bakış açısını benimseyen kişilerin kafasında bazı soru işaretleri oluşması kuvvetle muhtemel. Esasen bu soru işaretlerine ilişkin verilebilecek birkaç örnek var ancak bloğumuzun sınırlarını zorlamamak adına tek bir örnekle yetinmek daha doğru olacak.

Bölgesel ve zamansal pazar gücüne ilişkin bölümlerde, raporun genelinde hakim olan ve objektif ve tarafsız biçimde “rekabetçi süreci” ön plana koyan tutum, “tüketiciyi koruma” refleksi ile biraz zedeleniyor. Bu noktada rekabetçi olması sağlanan piyasalarda dahi, yapısal sıkıntılar dolayısıyla zaman zaman tüketicinin zarar görmesinin kaçınılmaz olduğu ve buna yönelik müdahalelerin aynı zamanda rekabetçi piyasa mekanizmasının işleyişine de zarar verebileceği sanki göz ardı ediliyor.

Raporda, iletimdeki aksaklıklar dolayısıyla, belli zamanlarda, esasen herhangi pazar gücü bulunmayan teşebbüslerin, bölgesel pazar gücüne sahip olabileceği ve bu durumlarda aşırı fiyatlamaya gidebileceği ortaya konuyor. Bunun ise “belli hallerde” sömürücü bir kötüye kullanma olabileceği belirtiliyor. Oysa söz konusu “aşırı fiyatların” aynı zamanda son derece önemli bir yatırım sinyali olduğu ve bunların serbest piyasa ekonomisi için çok önemli olduğu gözden kaçmamalı. Ana amacı kar etmek olan teşebbüslerin fırsatçı davranışlarını “hakim durumun kötüye kullanılması” olarak değerlendirmek, rekabet hukukunun müdahaleciliğini gereğinden fazla artırabilecek bir uygulama gibi görünüyor.

Burada raporu kaleme alanların da hakkını yememek lazım. Zira bölgesel ve zamansal pazar gücüne yönelik müdahalelerin pazar gücünün “kalıcı” olduğu istisnai durumlarla sınırlı olması gerektiği raporda dile getirilmiş. Ancak bu istisnaların ne zaman söz konusu olacağına ilişkin bir belirlilik olmadığı gibi zamansal pazar gücünün kalıcılığının nasıl söz konusu olabileceği de tam olarak anlaşılmıyor. Belki bu konuda piyasa mekanizmasına biraz daha güvenmek ve kısa vadede tüketicinin zarar görmesine göz yummak, uzun vadede hem arz güvenliğinin sağlandığı hem de daha rekabetçi bir piyasa ile karşılaşmamızı sağlayabilir.

Öte yandan, söz konusu bölgesel ve zamansal pazar gücünün iletimdeki sıkıntılardan kaynaklanacağı dikkate alındığında, iletimdeki sorunu kara dönüştüren yatırımcıların cezalandırılmasından ziyade iletim hattını yeterince iyi işletemeyen kurumların daha etkin olmak noktasında teşvik edilmesi daha uygun bir çözüm olabilir. Şu an için iletim hattının devlet tekelinde olduğu düşünüldüğünde, en uygun teşvik mekanizmasının, iletim hattındaki aksaklıklar nedeniyle yüksek ücretlere katlanmak zorunda kalan tüketicilerin sorunun sebebi hakkında bilgilendirilmesi ve bu durumu oy verme kararlarına yansıtmalarının sağlanması olduğu söylenebilir.

Rekabet Değerlendirmesi Rehberi yayınlandı

Ülkemizde serbest piyasa ekonomisi hızla gelişmekte ve piyasalar giderek daha rekabetçi ve etkin bir yapıya kavuşmakta. Bu süreçte Rekabet Kurumu’na da önemli görevler düşmekte. Kurum, ilgili piyasalarda faaliyet gösteren teşebbüslerin rekabeti kısıtlayıcı davranışları nedeniyle ortaya çıkan geçici piyasa aksaklıklarını ortadan kaldırmanın yanı sıra, yasama ve yürütme organlarının düzenlemeler yoluyla piyasadaki rekabetçi sürece zarar vermesini engellemek bakımından da kilit bir konumda. İşte bu ikinci amaç doğrultusunda, düzenlemelerin etkilerinin sistematik olarak incelenmesini öngören Düzenleyici Etki Analizi (DEA) uygulaması çerçevesinde, söz konusu düzenlemelerin rekabet üzerindeki etkilerinin detaylı biçimde incelenmesi çok önemli.

Kurum, yakın zamanda, bahsi geçen incelemenin hangi kriterlere dayalı olarak gerçekleştireceğine ilişkin Rekabet Değerlendirmesi Rehberi’ni yayınladı. Rehber’de, Kurum tarafından yapılacak incelemelerin, temelde OECD Araç Kiti’nde yer alan listeye dayalı olacağı dile getiriliyor. Bu liste 3 ana başlıktan oluşuyor.

  1. Listede ilk olarak yapılacak düzenlemelerin ilgili pazarda faaliyet gösteren teşebbüslerin sayısı ve konumu üzerindeki etkilerinin incelenmesi öngörülüyor. Bu kapsamda düzenleme ile piyasada bir teşebbüse ya da zümreye yasal tekel hakkı tanınıp tanınmadığı, teşebbüslerin piyasadaki faaliyetlerinin herhangi biçimde sınırlanıp sınırlanmadığı ve genel olarak piyasaya giriş ve çıkış engellerinin artıp artmadığı ele alınıyor.
  2. İkinci başlık altında ise düzenlemenin ilgili piyasada faaliyet gösteren teşebbüslerin rekabet gücü üzerindeki etkilerin değerlendirilmesi amaçlanıyor. Burada özellikle ilgili pazarda uzun zamandır var olan teşebbüslere, pazara yeni gire rakipleri karşısında avantaj sağlayacak düzenlemelere önem veriliyor.
  3. Rehber’de yer alan üçüncü ve son başlık altında ise, düzenlemenin ilgili piyasada faaliyet gösteren teşebbüslerin rekabet etme güdüsünü nasıl etkilediğinin analiz edilmesi planlanıyor. Böylece piyasalarda teşebbüs davranışından kaynaklı aksaklıkları daha olası kılacak düzenlemelerin mercek altına alınması hedefleniyor.

Rehber’de bu başlıklar bakımından sorun teşkil edebilecek bazı düzenleme örneklerine de yer veriliyor ve Kurum’un bu düzenlemelere ilişkin değerlendirmeleri sunuluyor. Ancak Rehber bu gibi düzenlemelerin hangi hallerde toplumsal refaha katkı sağlayabileceğine ilişkin bir açıklama getirmiyor. Oysa özellikle doğal tekel, bilgi asimetrisi ve dışsallık gibi sebepler dolayısıyla, yapısal ve kalıcı piyasa aksaklıklarının mevcut olduğu piyasaların, dışarıdan müdahale olmaksızın, toplumsal refah maksimizasyonunu sağlayamayacağı bir gerçek. Rekabetin istendiği gibi işleyemediği bu tip piyasalara, kalıcı piyasa aksaklıklarını gidermeye yönelik müdahaleler yapılması ise, bu müdahaleler Rehber’de yer alan başlıklarda değinilen sonuçlara yol açsa dahi, piyasayı daha etkin kılma ve nihai olarak tüketici refahını artırma potansiyeline sahip.

Bu sebeplerden ötürü, Kurum’un, düzenlemelerin ilgili piyasalardaki rekabetçi süreç üzerindeki etkilerini analiz ederken, “rekabetin, piyasa yapısından bağımsız olarak daima refah maksimizasyonuna yol açacağı” şeklinde bir varsayıma dayanmaması gerekiyor. Bunun yerine, düzenlemeden etkilenen pazarın yapısal özellikleri dikkatli bir biçimde ortaya konduktan sonra, söz konusu düzenleme ile getirilen sınırlamaların, ilgili pazardaki kalıcı piyasa aksaklıkları nedeniyle iktisadi açıdan meşrulaştırılmasının mümkün olup olmadığının değerlendirilmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Hemen belirtmek gerekir ki, bahsettiğimiz bu analiz yöntemi Rehber’de açıkça yer almasa da, yer verilen bazı değerlendirmeler Kurum’un zımni olarak bu analizi gerçekleştirdiğine işaret ediyor. Ancak yine de, Rehber’de ilgili piyasanın yapısına ilişkin incelemelerin ne şekilde gerçekleştirileceği ve düzenlemelerin piyasanın yapısal özellikleri karşısında nasıl analiz edileceği hususu şeffaf ve objektif kriterlere bağlanırsa, Kurum tarafından yapılacak analizler daha doğru sonuçlara ulaşabilecektir.

Başkent’te rekabet rüzgarları

Rekabet hukuku ile ilgilenen herkesi Perşembe günü Ankara Hukuk Fakültesine davet ediyoruz.

Rekabet Kurumu ve Bankacılık ve Ticaret Hukuku Enstitüsü tarafından ortaklaşa düzenlenen ve artık Türk rekabet hukuku dünyasında bir klasik haline gelen sempozyumların sonuncusu 11 Aralık’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mahmut Esat Bozkurt Salonu’nda düzenlenecek. Sempozyum katılımcıları arasında rekabet hukuku alanında uzmanlaşmış akademisyenler, Kurul üyeleri, Kurum uzmanları ve hem Kurum hem de özel sektörden avukatlar olacak.

13.00 ile 17.00 arasında gerçekleşecek sempozyumun ilk oturumunun konusu “Rekabet Hukuku Açısından Yargı Kararlarının Yerine Getirilmesi: Sorunlar ve Çözüm Önerileri” olacak. İkinci oturumda ise, her biri başvurular arasından jüri üyeleri tarafından seçilmiş olan, üç farklı tebliğ sunulacak.

Sempozyumda Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı Ortak Avukatı Şahin Ardıyok ile aynı ortaklıkta avukat olarak çalışan Barış Yüksel “Rakipler Arası Anlaşma ve Uyumlu Eylemlerde İspatın Ekonomik Analizi ve Normatif Değer Olarak Etkinlik” başlıklı tebliği sunacaklar. Bu tebliğ çerçevesinde Türk rekabet hukukunda rakipler arası uzlaşmaların ispatındaki mevcut durum Rekabet Kurulu kararları ışığında ortaya konduktan sonra, bu tip ihlallerin ispatı noktasında etkinlik odaklı bir sistemin nasıl oluşturulabileceği incelenecek ve mevcut sistemi etkinleştirmeye yönelik öneriler sunulacaktır.

Tüm ilgililerin katılımına açık olan sempozyum hakkında detaylı bilgiye ve katılım formlarına buradan erişebilirsiniz.

Rekabet hukuku ile ilgilenen herkesi Perşembe günü Ankara Hukuk Fakültesine davet ediyoruz.

Rusya’da Mercedes’e yakın takip

Mercedes’in bayilerine yönelik uygulamaları rekabet otoritelerinin otomotiv sektörünü nasıl takip ettiğini gösteriyor. Barış Yüksel detayları anlattı.

Rus Rekabet Otoritesi’nin, Mercedes Benz’in bayilerine yönelik uygulamalarını incelediği soruşturma, bayilerin istediklerinde ana distribütörü nasıl zora sokabileceğini bir kez daha ortaya koydu. Rusya’da bir bayi ve Mercedes Benz arasında yaşanan uyuşmazlıklar ve Mercedes’in söz konusu bayinin sözleşmesini feshetme girişimi Rekabet Otoritesi’nde sonuçlandı ve Mercedes’in tüm dağıtım ağı mercek altına alındı.

CaptureBayinin iddialarına göre Mercedes, Rusya’da faaliyet gösteren bayilerinin orijinal yedek parça dışındaki parçaları kullanmasını istemiyor ve bayilerin özellikle de hükumete yönelik araç ve yedek parça satışından kaçınmasını talep ediyordu. Bayiler tarafından hükumete yapılacak satışların kısıtlanmasının gerekçesi olarak ise bu gibi satışların yolsuzlukların önünü açabileceği gösteriliyordu.

Mercedes, bu amaçlara ulaşmak için doğrudan yasaklamalar yerine, kendi uygun gördüğü şekilde hareket eden bayilerle yan anlaşmalar yapmayı tercih ediyordu. Yine iddialara göre, Mercedes tarafından tasarlanan dağıtım sisteminde bayilerin karlı şekilde faaliyet göstermesi bu için mutlaka bu yan anlaşmalara taraf olması gerekiyordu.

Konu şikayet yoluyla Rus Rekabet Otoritesi’nin önüne geldiğinde, aynı zamanda özel hukuk mahkemelerinde Mercedes ve bayi arasındaki davalar da devam ediyordu. Ancak dava süreci çok uzun sürmedi ve taraflar uzlaşma yoluna gitmeyi tercih etti. Uzlaşmanın ardından bayi Rekabet Otoritesi nezdindeki şikayetini de geri aldı. Ancak rekabet ihlalleri özünde kamu menfaatine zarar verdiğinden ve şikayete bağlı olmaksızın incelenebildiğinden, şikayetin geri alınması süreci durdurmadı.

Rus Rekabet Otoritesi’nin iddia edilen uygulamaların Mercedes tarafından tüm bayilere yönelik uygulandığını tespit etmesinin ardından Mercedes de harekete geçti ve dağıtım politikasında ciddi bir değişikliğe gideceğini açıkladı. Yapılan açıklamada, bundan sonra bayilerin satış yapabileceği müşterileri seçmek noktasında tamamen serbest bırakılacağı (hükumete yapılan satışlar da dahil) ve tüm bayilerin orijinal olmayan yedek parçaları da kullanılabileceği dile getirildi. Ayrıca Mercedes, Avrupa’da benimsenen ve Rus Rekabet Otoritesi tarafından onaylanan Davranış Kurallarını da kabul etti.

Sonuçta Rekabet Otoritesi söz konusu uygulamaların rekabeti kısıtlayıcı etki doğurmaması ve ihlale son verilmesi gerekçeleriyle soruşturmayı kapattı. Ancak bu soruşturma hem rekabet otoritelerinin otomotiv sektörünü yakından takip ettiğini bir kez daha gösterdi, hem de distribütörlerin bayileri ile olan ilişkilerinde temkinli davranmalarının önemini ortaya koydu.

Telekom piyasasında AB rüzgarları – Fiyat sıkıştırmasına ilişkin usul ve esaslar

Fiyat sıkıştırması incelemelerine yönelik düzenleme belki de bir dönüm noktası teşkil ediyor. Bizim de dahil olduğumuz projenin detay ve sonuçlarını Barış Yüksel anlatıyor.

Fiyat Sıkıştırmasının Tespitine, Önlenmesine ve Giderilmesine İlişkin Usul ve Esaslar 01.07.2014 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yürürlüğe girdi. Söz konusu düzenlemenin yürürlüğe girmesi ile ülkemizde elektronik haberleşme piyasalarının regülasyonu bakımından adeta bir basamak atlandığını söylemek abartı olmayacaktır.

İlk olarak şunu belirtelim ki, bahsi geçen düzenleme Balcıoğlu Selçuk Akman Keki Avukatlık Ortaklığı ortak avukatlarından Şahin ARDIYOK’un hukuk alanında kilit uzman olarak görev yaptığı “Elektronik Haberleşme Sektöründe Rekabet Karşıtı Davranışların Önlenmesine İlişkin Teknik Yardım Projesi’nde” yer alan danışmanlar (WIK ve Deloitte) ve BTK uzmanlarının titiz çalışmalarının ve güçlü işbirliğinin sonucunda hazırlandı.

2_fullsizeDüzenleme ile toptan pazarda etkin piyasa gücüne sahip olan ve bu gücü özellikle perakende pazar rekabetini kendisi veya iştirakleri lehine bozan işletmecilerin bu davranışlarının engellenmesi amaçlanıyor. Düzenlemede yer alan dikey bütünleşik işletmeci tanımı, rekabet hukukundaki “teşebbüs” kavramının BTK tarafından da belli ölçüde benimsendiğini gösteriyor ve fiyat sıkıştırmasının engellenmesi noktasında BTK’nın etkinliğini arttırıyor. Öncül müdahaleler bakımından ise AB üyesi ülkelerdeki uygulamalara paralel olarak sadece piyasada en fazla etki doğurması beklenen “en önemli tarifelere” yoğunlaşılıyor. Böylece bir yandan BTK’nın iş yükünün aşırı derecede artması engellenirken, diğer yandan piyasadaki rekabeti bozma ihtimali üst seviyede olan uygulamaların baştan itibaren kontrol altına alınması sağlanıyor. BTK’nın öncül teste tabii tutmadığı, ancak buna rağmen piyasada olumsuz etkiler yaratan tarifeler bakımından ise yine kısa zaman içinde ardıl testler uygulanmasına olanak tanınıyor.

Bu güne kadar elektronik haberleşme sektöründe fiyat sıkıştırması iddiaları büyük ölçüde Rekabet Kurumu’nun gündemini meşgul ediyor ve uzun süren soruşturma süreçleri sonucunda Kurul’un tek seferlik müdahaleleri söz konusu oluyordu. AB uygulamasına paralel bir şekilde BTK tarafından uygulanacak fiyat sıkıştırması testi ile BTK’nın bu alandaki inisiyatifinin artması pek çok avantajı beraberinde getiriyor. Öncelikle BTK uzmanları doğrudan elektronik haberleşme piyasaları üzerinde uzmanlaştıklarından piyasanın yapısı hakkında doğal olarak daha fazla bilgiye sahipler ve işletmeci davranışlarını çok iyi tanıyorlar. Bunun yanı sıra piyasa BTK tarafından sürekli olarak gözetim altında tutuluyor ve müdahale için çok daha hızlı ve etkin yöntemlere sahip. Ayrıda işletmeciler açısından da çerçevesi mümkün olan en açık biçimde çizilen usul ve esasların varlığı hukuki belirliliği sağlıyor. Ancak BTK ve Rekabet Kurumu arasındaki belki de en önemli fark fiyat sıkıştırmasının giderilmesinde kullanılacak yöntemler noktasında ortaya çıkıyor. Fiyat sıkıştırmasının Rekabet Kurulu tarafından yürütülen bir soruşturma sonucunda tespit edilmesi halinde Kurul işletmecileri idari para cezasına çarptırsa da toptan pazar fiyatlarına müdahale edemiyordu ve fiyat sıkıştırması ancak perakende pazar fiyatının artırılması ile mümkün oluyordu. Oysa BTK gerekli gördüğü durumlarda perakende pazar fiyatının artırılması yerine toptan pazar fiyatının düşürülmesini de sağlayabilecek ve böylece tüketiciler açısından da çok daha lehe bir durum ortaya çıkacak.

Son olarak, düzenlemenin ekinde, uygulanacak fiyat sıkıştırması testine ilişkin detaylı açıklamalara yer veriliyor ve hem korunmak istenen alternatif işletimciler hem de yükümlülüğün muhatabı konumundaki yerleşik işletmeciler için hukuki belirlilik en üst düzeye çıkarılmaya çalışılıyor. Düzenlemenin eki incelendiğinde, BTK tarafından uygulanacak fiyat sıkıştırması testinin AB Komisyonu tarafından ortaya koyulan prensiplere uygun olduğu ve makul derecede etkin sayılabilecek alternatif işletmecileri de koruyarak uzun vadede piyasayı daha rekabetçi hale getirmeyi amaçladığı görülüyor.

Sonuç olarak; dünyanın farklı ülkelerinde çalışan ve her biri alanlarında uzman olan hukukçu, mühendis ve iktisatçıların bir araya geldiği bir proje takımı ve BTK uzmanlarının yaklaşık bir yıl süren sıkı çalışmalarının en önemli meyvelerinden olan bu düzenleme, ülkemiz elektronik haberleşme pazarlarının özellikle de perakende seviyesini çok daha rekabetçi kılma potansiyeli taşıyor.

Google’ın güç zehirlenmesi

Kendi ihtişamına aşık olan yalnızca modern padişahlar değil. Google’ın Avrupa Birliği’nde karşılaşacağı muhtemel soruşturmayı Barış Yüksel araştırdı.

Arama motorları pazarındaki faaliyetleri AB Komisyonu tarafından adeta mikroskobik bir incelemeye tabi tutulan Google, bu sefer de Android platformuna yönelik uygulamaları yüzünden Komisyon ile papaz olacak gibi görünüyor.

Google-Lighting-Science-Group-Bulb-544x311pxAndroid işletim sistemine sahip telefonlarda, kullanıcılar uygulamaları genellikle zaten telefonların içinde kurulu olarak bulunan Google Play aracılığıyla indiriyorlar. Ancak özellikle teknolojiyle yakından ilgilenenlerin de bileceği üzere Google Play, Android işletim sistemi kullanan telefonlarda uygulamalara erişmekte kullanılabilecek tek platform değil. İşte Google Play’in alternatifi olmaya çalışan önemli platformlardan Aptoide yakın zamanda Komisyon’un kapısını çaldı ve Google’ın hem Android aplikasyon platformu hem de internet tarayıcıları pazarındaki hakim durumunu kötüye kullanarak kendisini pazar dışına atmaya çalıştığını iddia etti.

Aptoide’in iddiaları aslında çok basit. Birinci iddia Google’ın Google Play üzerinden Aptoide platformunun indirilmesine izin vermediği yönünde. İkinci iddia ise Google’ın, kullanıcıların Google Chrome üzerinden Aptoide’in web sitesine erişimini engellediğine dayanıyor. Böylece Google, Android kullanıcılarının Aptoide platformuna ulaşabileceği kanalları daraltıyor ve Google Play’in tahtını sarsabilecek gelişmeleri baştan itibaren engellemiş oluyor. Bu şikayeti görünce ben de iddiaların yerindeliğini araştırmak için kişisel bir inceleme yaptım ve Aptoide platformuna Google Play ve Google Chrome üzerinden erişmeye çalıştım. Bu yazı yazıldığı an itibariyle platforma Google Play üzerinden erişim sağlanamıyor ancak Chrome bakımından herhangi bir engelleme söz konusu değil.

Google’ın mevcut uygulamaları bir zamanların “Google’ı” olan Microsoft’unkileri anımsatır nitelikte. Zira Microsoft da işletim sisteminin kurucusu olmanın verdiği büyük gücü kullanarak hem internet tarayıcıları hem de ortam oynatıcıları pazarlarını uzun bir süre rekabete kapatmış ancak hem Komisyon’un hem de ABD’deki otoritelerin yoğun baskısı ve ağır yaptırımları karşısında bu uygulamalara son vermek zorunda kalmıştı. Belki rekabet otoritelerinin yerinde müdahaleleri olmasa bu günleri görmesi dahi mümkün olamayacak olan Google’ın, şimdi benzer uygulamaları kendisi yapması çok fazla gücün sadece insanları değil, şirketleri de bozduğunun bir göstergesi aslında. Yani mağdurun mağrura dönüşmesi için güç dengesindeki (uzun süreli) değişikliğin tek başına yeterli olduğu tezi ülkemizdeki siyaset arenasından sonra bu kez de global ekonomi arenasında kanıtlanmış oldu (zamanında demişler zaten “güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” diye).

Şu an için Komisyon’un Android işletim sistemine yönelik resmi bir soruşturma veya incelemesi yok. Ancak Almunia bu konunun gündemlerinde olduğunu ve Google’ın bu alandaki faaliyetlerinin yakından takip edildiğini gizlemiyor. Eğer Google uyum için gerekli adımları atmaz ise yakın bir zamanda çok büyük ve yeni bir “Google soruşturması” ile karşılaşmamız hiç de sürpriz olmayacaktır.

Mobilde tavan ücret – Neye niyet neye kısmet

Yeni mobil azami ücret tarifesi yayınlandı. Ancak tarifenin ne kadar tüketici yanlısı olduğu tartışmalı. Barış Yüksel analiz etti.

BTK Haziran ayının ortasında yeni mobil azami ücret tarifesini yayınladı ve mobil şebeke işletmecilerinin belli hizmetler için uygulayabilecekleri tavan fiyatları belirledi. Ama acaba ilk bakışta son derece tüketici yanlısı görünen ve “buna kim neden karşı çıksın?” diye sordurtan bu uygulama gerçekten ulaşmayı hedeflediği amaçlar bakımından uygun ve orantılı mı?

head-stuck-through-ceiling-thrown-13900421213Fiyata ilişkin düzenlemeler; bir aksaklık olmadığı müddetçe en etkin sonuçları doğurduğu kabul edilen piyasa mekanizmasına müdahale anlamına gelmektedir. Piyasa mekanizmasına yapılan her müdahalenin ise bazı ilave maliyetler ve bir takım öngörülmeyen sonuçlar doğurabileceği unutulmamalıdır. Bir düzenlemenin gerçekten etkin olup olmadığı araştırılırken ilk olarak bu düzenlemenin gidermeyi amaçladığı aksaklık doğru biçimde tanımlanmalı ve bu aksaklığın giderilmesi ile sağlanacak ilave fayda belirlenmelidir. Ardından düzenlemenin yaratacağı ilave maliyetler ve öngörülmeyen etkilerin doğurabileceği zararlar hesaplanmalıdır. Bu veriler ışığında gerçekleştirilecek bir fayda-maliyet analizi, düzenlemenin etkin olup olmadığını ortaya koyacaktır.

Fiyat tavanına ilişkin düzenlemelerin temelinde pazar gücü yatmaktadır. Nitekim doğası gereği sömürücü bir uygulama olan aşırı fiyatlandırma ancak ciddi derecede pazar gücüne sahip işletmeciler tarafından karlı bir şekilde hayata geçirilebilir. Herhangi bir pazar gücü olmayan bir işletmecinin aşırı fiyatlama yapması halinde tüketiciler zaten bu işletmeciden hizmet almayı kesecek ve piyasa mekanizması fiyatın yükselmesini engelleyecektir. Esasen ülkemizde de 5809 sayılı Kanun ve elektronik haberleşme piyasalarına ilişkin düzenleyici çerçeveyi çizen mevzuat ancak etkin piyasa gücüne sahip işletmecilerin fiyatlarına müdahale edilebileceğini açık biçimde düzenlemekte, etkin piyasa gücüne sahip olmayan işletmecilere fiyat konusunda mutlak serbesti tanımaktadır. Zira pazar gücüne sahip olmayan işletmeciler bakımından en rekabetçi fiyatları belirlemek zaten zaruridir ve bunlara dışarıdan yapılacak her türlü müdahale anlamsız olacaktır.

Fiyata müdahalenin gerekçesi olarak gösterilebilecek bir diğer unsur da tüketici ile işletmeci arasındaki bilgi asimetrisi olabilir. Zira tüketici hangi hizmet için ne kadar ücret ödeyeceğini tam olarak bilemediği durumlarda, işletmeciler bu bilgi asimetrisinden yararlanarak tüketicileri sömürmeye çalışabilir. Ancak bu şekilde bir işletmeci davranışı öncelikle yine piyasa mekanizması tarafından cezalandırılacak ve tüketiciler, pazar gücü olmamasına rağmen fırsatçı davranışlar sergileyen işletmecilerle çalışmayı kesecektir. Bunun yanı sıra bilgi asimetrisinin giderilmesinde doğrudan fiyata dair düzenleme yapmaktan çok daha az müdahaleci yöntemler olduğu açıktır. Örneğin tüm işletmecilere fiyatlar hakkında kapsamlı bilgilendirme yükümlülüğü getirilebilir. AB tarafından da savunulan ve liberal ekonomik sistemleri savunan iktisadi literatürde mutlak biçimde kabul gören yaklaşım çerçevesinde, düzenleyici otoritelerin ulaşmak istedikleri amaca uygun olan en az müdahaleci düzenleme yöntemini tercih etmeleri etkinliği maksimize edecektir.

Halihazırda BTK, işletmecilerle arasında imzalanan imtiyaz sözleşmelerine dayanarak, tüm mobil şebeke işletmecilerinin tarifelerine doğrudan müdahale etmektedir. Yani BTK şu an için pazar gücüne dayalı düzenleme yaklaşımını benimseyen mevcut düzenleyici çerçeveden sapmış durumdadır. İktisadi açıdan sağladığı fayda muğlak olan bu düzenleme sistematiği, sadece idare için artan regülasyon maliyeti ve işletmeciler için artan uyum maliyeti şeklinde kendini gösteren doğrudan zararlara değil, aynı zamanda, piyasa rekabeti üzerinde doğurduğu olumsuz etkiler vasıtasıyla beklenmeyen zararlara da yol açmaktadır.

İlk olarak azami fiyat regülasyonlarının yarattığı ciddi uyum maliyeti her işletmeci için miktar olarak aynı olmakla beraber, işletmecilerin gelirleri ile oransal olarak ele 3f-6a96-403e-9227-7b75e41c2047alındığında, bu regülasyonların küçük işletmecilere çok daha fazla yük bindirdiği ve bunların zaten zayıf olan rekabetçi gücüne daha da zarar verdiği dikkat çekmektedir. Dolayısıyla tüketicilerin sömürülmesini engellemeyi amaçlayan bir düzenleme, hiç beklenmedik şekilde, pazar gücü sahibi olan işletmeci üzerindeki rekabetçi baskıyı kaldırmak gibi tüketiciler açısından oldukça zararlı bir sonuca yol açabilmektedir.

Bunun yanı sıra, azami fiyat düzenlemeleri özellikle küçük işletmeciler tarafından uygulanabilecek ve belli bazı müşteri gruplarına hitap edecek tarifleri de engellemektedir. Nitekim küçük işletmecilerin, şebeke içinde çok düşük ücretlerle konuşma imkanı sunan tarifeleri kullanarak, belirli abone gruplarını “grup halinde” şebekeye çekmeye çalışmaları mümkün olabilir. Ancak bunun için, söz konusu abonelere sadece grup olarak birlikte hareket edilmesi halinde geçişin anlamlı olacağını göstermek şarttır. Zira ancak grubun tamamının geçmesi halinde söz konusu tarife mantıklı bir hal alacaktır. Bunun sağlanması için ise söz konusu tarife bakımından şebeke dışı ücretlerin aşırı derecede yüksek tutulması gerekecektir. “Sinyal gönderme” olarak adlandırılan bu strateji sayesinde grubun kolektif hareket etme sorunu çözülebilecektir. Şebeke dışı arama ücretlerinin aşırı yüksek olmaması halinde grubun her bir üyesi bakımından yeni tarifeye geçmenin getireceği ilave fayda çok fazla olmayacak ve geçiş sadece talep esnekliği düşük olan grup üyeleri için anlamlı olacaktır. Ancak bu üyeler de grubun diğer üyeleri olmadan yeni tarifeye geçmek istemeyeceklerdir çünkü “grup halinde” geçiş sağlanmadığı takdirde, tarife içinde ucuza konuşabilecekleri kişi sayısı düşük seviyede kalacaktır. Görüldüğü üzere bu kurguda ne işletmeci ne de aboneler tarifeden herhangi fayda elde edemeyecektir ve tarife hayata geçemeyecektir.

Örnektekine benzer çeşitli tarife planlarının hayata geçirilmesi tavan fiyata yönelik düzenlemeler dolayısıyla mümkün olamamaktadır. Bu durum aşırı regülasyonun doğurabileceği beklenmeyen negatif sonuçlara çok iyi bir örnek teşkil etmektedir.

Sonuç olarak, ilk bakışta tüketici yanlısı gibi görünen mobil azami ücret tarifesi, ülkemizdeki mevcut uygulanma biçimiyle bunun tam tersi sonuçlara yol açmaktadır. Bu düzenlemenin pazar gücü sahibi olmayan işletmecilere uygulanması da tamamen anlamsız olabilir. Pazar gücü olmayan işletmecilerin bilgi asimetrisini kötüye kullanmaları çok daha az müdahaleci yöntemlerle de engellenebilir. Ayrıca bu yöntemlerin benimsenmesi halinde aşırı regülasyondan kaynaklanan olumsuzluklar da ortadan kalkacak ve piyasa daha rekabetçi bir hal alacaktır. Piyasaya müdahale edilirken, müdahale iktisadi olarak meşrulaştırılmadan ve etkileri detaylı olarak analiz edilmeden hareket edildiği takdirde, piyasanın etkinliğine ve tüketicilerin refahına yarardan çok zarar getirilmesi söz konusu olacaktır.